Etiket arşivi: laiklik ilkesi

Zayıflatılmış ‘parlamenter’ sistem

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

Son Yazısı / Tüm Yazıları

Cumhuriyet, 21 Mart 2022

Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi, Gelecek Partisi ve Demokrat Parti liderleri, 28 Şubat 2022 tarihinde bir araya gelerek Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem adını verdikleri sistemi kamuoyuna duyurdular.

Söz konusu duyuruda, bir yandan, yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığının sağlanması ve demokratik düzenin kurulması öngörülürken, bir yandan da 1921 Anayasası övülmüş, ondan sonraki tüm anayasalar ve anayasa değişiklikleri hedef haline getirilmiş, böylece büyük bir çelişkinin içine düşülmüştür.
***
Açıklanan metinde, “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir.” ifadesi yer almıştır.

“1921 anayasası” olarak adlandırılan ilkelerin “nispeten kapsayıcı” olarak nitelendirilip ondan sonraki tüm anayasaların ve anayasa değişikliklerinin “dar kalıplara girmiş” olarak nitelendirilmiş olmasının gerekçesi nedir?!

  • “1921 Anayasası” olarak nitelendirilen sözde anayasa,
    Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası değildir!
  • 1921 yılında Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı!
    Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulmuştur!

1921 yılında Osmanlı İmparatorluğu fiilen ve resmen varlığını sürdürüyordu, saltanat ve hilafet henüz kaldırılmamıştı! Saltanat 1922 yılında, hilafet 1924 yılında kaldırılmıştır!

1921 Anayasası olarak nitelendirilen metin, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş olan bir ilkeler bildirisiydi. Buna anayasa denemez, çünkü anayasa bir devlete ait ilkeler bütünüdür. 1921 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti henüz kurulmadığı gibi, söz konusu ilkeler bildirisi Meclis’te kabul edildiği için, bu Meclis de Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olarak da bilinen Osmanlı İmparatorluğu devletini temsil etmediği için, bu sözde anayasa, Osmanlı İmparatorluğu devletinin anayasası da değildi.

Muhalefetteki altı partinin lideri, anayasa olduğu iddia edilen bu metini, laiklik ilkesi yer almadığı için mi övmek gereği ve 1923 yılı sonrasındaki anayasaları ve anayasa değişikliklerini yermek gereği duymuşlardır?!
***
1928 yılında, 1924 Anayasası üzerinden TBMM’de yapılan anayasa değişikliğiyle, 1876 Osmanlı anayasasından kalan bir madde olan Devletin dini İslamdır maddesi anayasadan çıkarılmıştır; 1937 yılında da yine TBMM’de yapılan anayasa değişikliğiyle, laiklik ilkesi bir anayasa maddesi haline gelmiştir.

  • Devletin dininin olduğu bir ülkede laiklik olmaz,
  • Laikliğin olmadığı bir ülkede de demokrasi olmaz.
  • Laikliğin olmadığı bir ülkede teokrasi olur. Yani din devleti olur, gücünü halktan değil, gücünü Tanrı’dan, dinden, ruhban sınıfından alan bir düzen olur.
  • Demokratik laik bir ülkede devletin dini olmaz,
    vatandaşın kendi özgür iradesine ve seçimine göre dini olur veya dini olmaz.

28 Şubat’ta yapılan açıklamayla, 1928 ve 1937 yılında gerçekleşen bu anayasa değişiklikleri mi hedef alınmıştır?!
***
Yapılan açıklamada, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik anayasası olarak bilinen 1961 Anayasası da hedef alınmış, “1961 anayasası Silahlı Kuvvetler başta olmak üzere, bazı bürokratik kurumlara demokrasi ile bağdaşmayacak yetkiler tanımış, dolayısıyla bürokratik vesayet düzenine sebep olmuştur. Örneğin, MGK üzerinden Yürütmenin etkinliği zaafa uğratılmış… anayasa yargısı tarafından pek çok siyasi parti kapatılmış, yasama ve yürütme vesayet altına alınarak zayıflatılmıştır… Reform önerimiz ile 1961 Anayasası’nda geçerli olan, bürokratik kurumların, siyaset üzerinde bir vesayet makamı olarak kurgulanmasını reddediyoruz” ifadeleri yer almıştır!

Demokratik ülkelerde, anayasal demokratik düzeni korumak için Anayasa Mahkemesi gibi kurumların, ulusal güvenliği korumak amacıyla da Milli Güvenlik Kurulu benzeri kurumların bulunduğu bilinmektedir.

Buna rağmen (karşın) Anayasa Mahkemesi ve Milli Güvenlik Kurulu, söz konusu açıklamada neden hedef haline getirilmiştir?!

  • CHP’yi ve İYİ Parti’yi;
  • Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve/veya Recep Tayyip Erdoğan ve/veya Fethullah Gülen ve/veya ABD emperyalizminin “ılımlı İslam” projesi mi yönetmektedir?!

2022’ye girerken siyasal bilanço – 2

Dostlar,

Sn. Alev Coşkun’un “2022’ye girerken siyasal bilanço” başlıklı makalesi 2 gün önce (2 Ocak 2022) Cumhuriyet’te yayınlanmıştı.. Erişkesi (linki) şöyle : 2022’ye girerken siyasal bilanço

2022’ye girerken siyasal bilanço

Dün (3 Ocak 2022) yazının süreği (devamı) yayınlandı. 2 bölüm birbirini tamamlıyor.

Alev Coşkun
Alev Coşkun
Cumhuriyet, 03 Ocak 2022

2022’ye girerken siyasal bilanço – 2

Dünkü yazımızda 2021 yılının siyasal olaylarını ve sonuçlarını irdeledik. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin etkinliğini yitirdiğini, Millet İttifakı’nın yükselişe geçtiğini, laiklik ilkesinden her geçen gün uzaklaşıldığını, kamu yönetiminde liyakat yerine partizanlığın egemen olduğunu belirttik. Ayrıca, 2021’e damgasını vuran “128 milyar dolar nerede?” ve “her ay 10 bin Dolar alan siyasetçi kimdir?” sorularını yineledik.

Bugünkü yazımızda özellikle ekonomi konusu ele alınacaktır.

EKONOMİ SARSINTIDA

AKP iktidarının ekonomi politikası ciddi sarsıntılar ve tutarsızlıklar sergiliyor. Erdoğan, “Faiz sebep, enflasyon neticedir” sloganıyla ve “Ben ekonomistim”, “Ben ekonominin kitabına yazdım” diyerek ekonomi alanında büyük sarsıntı ve karmaşalara neden oldu…

Günümüzde ekonomi, sloganlara indirgenemeyecek derecede karmaşık, özellikle ekonometri biliminin kurallarının ciddiyetle işlediği bir alandır. Erdoğan’ın bilgisi buna yetmiyor. Zaten ülke ekonomisini yönetmek bir kişinin değil, uzman bir ekibin işidir.


19 YILDA BÜYÜK DÜŞÜŞ

Bütün hesaplamalar, Türk Lirası’nın son 19 yılda büyük düşüş kaydettiğini gösteriyor. 2003’ün Kasım ayından, 2021’in aralık ayına kadar geçen sürede, iktidarın bir organı olan ve hatta inandırıcılığını da yitiren TÜİK’in rakamlarına göre, ekonomi ile ilgili hesaplar korkunç düzeylere çıkmış durumda. Bu dönemde tüketici enflasyonu % 484 oranında yükselmiş bulunuyor. Hayat pahalılığının ise altı kat arttığı görülüyor.

  • 100 TL ile 2003 yılında 87 kilo ekmek alınırken bugün yalnıızca 10 kilo ekmek alınabiliyor…

MERKEZ BANKASI İLE OYNAMALAR

Bütün dünya da merkez bankalarının bağımsızlığı duyarlı bir biçimde korunur. Ancak Erdoğan’ın faiz takıntısı sonucu, son üç yılda dört Merkez Bankası Başkanı ve 12 ayda üç Maliye Bakanı değişti.

Faizle ve Merkez Bankasıyla oynama, yanlış ekonomi politikaları sonucunda, son bir yılda Dolarda yükseliş rekor düzeyine ulaştı. 1 Ocak 2021’de 7.42 TL olan dolar kuru, 1 Ocak 2022’de 13.45’e dayanmış bulunuyor. Bunun anlamı, TL’nin bir yılda yaklaşık % 100 (yüz!) oranında değer yitimine uğramasıdır.

Böylesi büyük bir yitik, 98 yıllık Cumhuriyet tarihinde ilk kez görülmektedir. Kuşkusuz bunun siyasal sonuçları da olacaktır.

TÜRK LİRASI DEĞER YİTİMİNDE DÜNYA BİRİNCİSİ

Yerli ve yabancı ekonomi yorumcularının yaptıkları hesaplara göre, 2021 yılında Dolar karşısında, en çok değer yitiren gelişen ülke para birimi TL oldu ve ne yazık ki TL böylece olumsuz yönde tarihe geçti…

KUR KORUMALI TASARRUF HESABI

Aralık 2021’de Doların yükselişi 18 TL’ye dek çıkınca, AKP “kur garantili tasarruf hesabı” çaresine sığındı. Açıkçası, sürekli faiz indiriminden söz eden Erdoğan ve AKP siyasal iktidarı, “korumalı TL mevduat hesabı” yoluyla faiz artırımını yasallaştırmış oluyor…

HALK PAHALILIK BASKISI ALTINDA

Türk Lirası’nın değer yitirmesi ve ekonomik dengelerin altüst oluşu halkın yükselen fiyatlar karşısında ezilmesine neden oluyor. TÜİK’e göre 2021 enflasyonu %21.3, ancak pazarda enflasyon % 50’lere dayanıyor. Bu arada, petrol, doğalgaz, elektrik gibi temel ekonomik girdilere sürekli zam yapılıyor.

DIŞ BORÇ

Türkiye’nin ekonomik alanda asıl temel sorunlarından birisi de yükselen dış borçlardır.


2002 yılında 129.6 milyar Dolar olan Türkiye’nin brüt dış borcu bugün 448 milyar Doları aşmış bulunuyor. Buna ek olarak özel sektöre ait ve hazine garantisine sahip milyarlarca dolarlık dış borç da ekonomi için ciddi bir risk oluşturuyor. (AS: Ayrıca, KÖO / KÖİ maskesiyle yaptırılan işlerden kaynaklanan ön milyarlarca Dolar dış borç, Hazine borçları içinde gözükmüyor!)

Türkiye’nin kısa dönemde (bu yıl içinde) ödeyeceği dış borç miktarı 176 milyar Dolar dolayındadır. Kısa dönemde AKP iktidarının bu sıcak parayı bulması gerekmektedir.

ARKA KAPI SATIŞLARI

Merkez Bankası’nın rezervlerinden Mart 2019 ile Mart 2021 arasında, dövizdeki yükselişi dengelemek için 128 milyar Dolar düzeyinde döviz satışı yapıldı. Kimi ekonomistler bu olayı “arka kapı” satışları olarak nitelendiriyor. Aynı biçimde Aralık 2021’de de 7 milyar Doları bulan arka kapı satışı yapıldığı ve kimi yandaşların büyük gelirler elde ettiği belirtiliyor. İşte “128 milyar Dolar nerede?” ve ardından “7 milyar Dolar nerede?” soruları bunun için sorulmaktadır.

Merkez Bankası rezervleri eksi bakiye vermektedir. Millet İttifakı’nın sürekli olarak “128 milyar nerede?” sorusu bu nedenle çok anlamlıdır.

ERKEN SEÇİM

Ekonomik durum halkı özellikle geniş orta katmanları zor duruma sokmuştur. Böylesi bir pahalılık ve ekonomik sıkıntılara hiçbir iktidar dayanamaz. Çok partili sisteme girdiğimizden bugüne devalüasyon yapan, TL’nin değerinin yitimine neden olan tüm siyasal iktidarlar erken seçim yapmak ve iktidarı bırakmak zorunda kalmışlardır.

Tüm işaretler, 2022’de bir erken seçim olacağını göstermektedir.

Kaldı ki, Erdoğan’ın yeniden cumhurbaşkanı adayı olabilmesi için, Anayasanın 116. maddesine göre, Cumhurbaşkanlığı döneminin dolmasından önce, Meclis tarafından erken seçim kararı alınması gerekmektedir. Bu durumda seçimlerin Haziran ya da Ekim 2022’de yapılması çok güçlü bir olasılıktır.

SON ANKETLER

2021 yılının son ayında Metropoll şirketinin 1514 kişiyle gerçekleştirdiği son ankete göre CHP, oylarını %5 artırarak ilk kez % 27.4’e yükseldi. İYİ Parti %14.2 HDP % 11.9 oldu. MHP’nin oyu da % 5.3’e geriledi.

2018 seçimleri baz (AS: temel) alındığında AKP kendi seçmeninin %25’ini yitirmiş oluyor. Bu ankete göre Cumhur İttifakı’nın oy toplamı %37.6 ve Millet İttifakı’nın oy toplamı %41.6 oldu. Millet İttifakı ilk kez, Cumhur İttifakı’nı geçmiş bulunuyor. Bu hesabın içine, cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine karşı olan HDP’nin oyları da katılırsa oy oranı %53.5’e yükselmektedir.

Bu durumda, ilk seçimde cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi tarihe karışacak ve AKP iktidarı da seçimi yitirerek muhalefet partisi konumuna düşecektir.

DIŞ POLİTİKADA GELİŞMELER

AKP siyasal iktidarı temelde “Yeni Osmanlıcılık” adı verilen bir dış politika çizgisi izlemiştir. Erdoğan, Suriye’de Emevi Camisi’nde namaz kılacağını öne sürerek Ortadoğu’da “Müslüman Kardeşler”in İhvancı ideolojisini destekledi. Özellikle Suriye ve Mısır da bu politikayı yürüttü. Suriye merkez hükümeti ve Mısır’da Sisi hükümeti ile çatıştı.

15 Temmuz 2016 Fetö darbe girişiminden sonra Körfez ülkeleriyle gerilim üst düzeye yükseldi. AKP’nin “Yeni Osmanlıcılık” politikası Arap dünyasında olumsuz etkiler yarattı.

Batı dünyasına gelince, Türkiye ABD ve AB ile çeşitli sorunlar yaşıyor. Bunları dengelemek için Rusya ile yakın ilişki içinde bulunuyor. Türkiye’nin kuzeydeki büyük komşusu Rusya ile iyi diplomatik ilişkiler içinde olması Türkiye’nin ulusal çıkarlarına uygundur.

  • Türkiye nin Ortadoğu’da özellikle Suriye ve Mısır politikalarını acil bir biçimde düzeltmesi gereklidir.

2021’de gerek Mısır gerek de Suriye ve son olarak Ermenistan ile ilişkilerin düzelmesi yönünde atılan adımlar olumludur. Türkiye yaşadığı ekonomik sıkıntılar nedeniyle Körfez ülkeleriyle ilişkilerini yeniden düzeltmeye çalışmaktadır. Ancak burada en büyük sorun, sıcak para ve döviz gelecek diye ülkenin en önemli ekonomik kurumlarının peş keş çekilmesi olasılığıdır. Bu konuda en önemli örnek olan

  • Tank Palet Fabrikası’nın yalnızca 50 milyon Dolar için Katar’a peş keş çekilmesi olayı unutulmamalıdır.

MUCİZE

2022 yılı siyasal açıdan yeni umutlara gebedir. Erdoğan’ın Beştepe’deki Sarayında iktidarını sürdürmesi için bir “mucize” gerekiyor… Ama mucize yaratmak her zaman kolay değildir.

Ülkenin huzura ve esenliğe kavuşması ve Millet İttifakı’nın ileriye sürdüğü “güçlendirilmiş parlamenter sistem”e dönülmesi hiç de uzak görülmüyor.

Ancak, Millet İttifakı’nı oluşturan partilerin ve siyasal liderlerin büyük hatalar yapmaması, halkla ve tabanla ilişkilerin daha da artması gerekiyor… Duygusal hareketlerden, popülizme dayalı ve kısa vadeli (AS: erimli) parti çıkarlarını gözeten köpürtücü açıklamalar ve politikalardan uzak, akla dayalı politikaların sürdürülmesi gerekiyor…

– BİTTİ –

DÜNYA DEMOKRASİ LİGİNDE TÜRKİYE’NİN YERİ

Ali Ercan

Prof. Dr., Nükleer Fizik

10-9 Tam demokrasiler
8-7 Kusurlu demokrasiler
6-5 Ara (hybrid) rejimler
4-0 Otoriter-dikta rejimler.
Buna göre, Demokrasi Göstergesi 6 puvanın altında olan ülkeler “demokratik ülke” sayılmıyor.
Türkiye 2006’da 167 ülke arasındaki demokrasi sıralamasında 5,7 puvanla 88. durumdaydı. En son yayınlanan 2020 raporuna göre, Türkiye epey gerilemiş görünüyor; nitekim 4,5 puvanla 104. sırada bulunuyor; yani Dikta rejimleri sınırına iyice yaklaşmış; bakalım, 2021 notu nasıl olacak… Kardeş Azerbaycan ise, 2,7 puvanla 167 ülke içinde 146. sırada yani otoriter/dikta rejimler bölgesinde bulunuyor (bkz. tablo)
Fotoğraf açıklaması yok.
***
Değerli arkadaşlar,
Demokrasi sözcüğü eski Helen (Bugünkü Yunan) dilinden gelir. (Demos = Halk) ve (Kratos = Güç, iktidar) sözcüklerinden türetilmiş bir kavram; Halkın öz yönetimi, Halkın halk tarafından yönetimi anlamına geliyor. Türkçe “Halkçılık” Demokrasi anlamındadır. (Bkz. Afet İnan, Yurttaşlık bilgileri kitabında Atatürk‘ün el yazısı)
Eski Atina’da olduğu gibi, 25-30 bin kişiden oluşan kent erkeklerinin büyük meydanda, Agora’da toplanarak kent sorunlarını oylamak dönemi artık çok gerilerde kaldı. Bugün Dünya nüfusu 8 milyara erişti, ülkelerin, kentlerin nüfusu milyonlarla ifade ediliyor; o nedenle demokrasinin çağımızdaki uygulama biçimi Temsili Demokrasidir; çağdaş Parlamenter demokrasi (farklılıkları kapsayan) “çoğulcu” ve olabildiğince yüksek derecede “katılımcı” bir yönetim biçimidir. Bu arada, aklıma geldi, ekleyelim; eski Atina demokrasisinde kadınların ve kölelerin oy hakları yoktu!*
Elbette, toplum içinde farklı düşünen, farklı inanan insanların hak ve özgürlüklerine, yaşam biçimlerine karşılıklı hoşgörülü ve saygılı olmak esastır; ancak bu yetmez, “özgür ve eşit yurttaşların öz yönetimi” olan Demokrasinin etkin işleyebilmesinin vazgeçilemez ön koşulu “Laiklik ilkesi“dir. Kamusal yaşamda, Devlet yönetiminde dogmalar, inançlar, Din vs. değil yalnızca ve yalnızca Bilim olmalıdır yol gösterici…
Türkiye’nin Demokrasi öyküsünü bu gerçekler ışığında nereye oturtabiliriz ki?! Kurtuluş savaşının ve büyük Dünya savaşının yaralarını henüz saramamış, Cumhuriyet Devrimlerini henüz tam anlamıyla içselleştirememiş, yorgun, bitkin, yoksul ve cahil bir ortaçağ toplumunun önüne sandık kondu; Oyu istendi (fikri soruldu); Doğal sonuç ortada ! 70 yıldır ağırlıklı olarak Laiklik karşıtları ligası çıkıyor sandıktan.
Değerli arkadaşlar,
Arapça “Fikir” sözcüğünün Öz Türkçe karşılığı “Oy” dur. (kimi lehçelerde Öğ**) Dolayısıyla “Oy vermek”, Fikrini söylemek, fikrini açıklamak anlamına gelir. Uğur Mumcu’nun çok kullandığı ünlü bir sözle bitirelim;
  • “Bilgisi olmayanın Fikri de olamaz”,
yani “Bilgisi olmayanın Oyu da olamaz!” (QED***)
Sevgilerimle…æ
_______________
* Ayrıca oylamak için Agora’ya girişte düz, ince bir çizgi üzerinde yalpalamadan yürüyebilmek gerekiyordu “sarhoş olmadığını” kanıtlamak için!.. Çağımızda da bir zeka testi yapılabilir örneğin 😄
** Öğ kökünden Öğüt (ders, nasihat) ve Öğretmen (öğleten) sözcükleri hala yaşıyor dilimizde…
Büyük Atatürk “Türk, Öğün, Çalış, Güven” derken “öğün” ile övünmeyi, böbürlenmeyi değil, “düşünmeyi” kastetmişti.
Anadolu Türkçesindeki (Düşün-mek, Anla-mak, Hatırla-mak) eylem sözcükleri Orta Asya da sırasıyla, (Ögün-, Tüşün-, Anıla-) biçiminde idi yüzyıllar öncesi… Kimi fosil kalıntılar var. Örneğin An(ı)lamak = (Ar.)Hatırlamak, kökünden “Anı” sözcüğü “hatıra” karşılığı kullanılıyor hâlâ.
***Matematik ve mantıkta net çözümlerin, kanıtların sonunda Latince QED harfleri konur (quod erat demonstrandum)
======================================
Dostlar,
Günümüzde Demokrasinin eriştiği evrimsel basamak, “doğrudan demokrasi” dir.
Gerek toplumsal (kolektif bilinç) gerekse bu olguyu destekleyecek teknik altyapıya birçok ülkenin hazır olduğu söylenebilir.

Tipik olarak cep telefonlarına gönderme yapmaktayız. 18+ yaş cep telefonu sahibi, oy kullanma yeterliği olan (us sağlığı yerinde) herkes, şimdilik önemli halkoylamalarında (referandum ya da plebisit) bu telefonlarıyla oy kullanabilirler. Örn. e-devlet kodlarıyla oylama ortamına erişip gerek görülen ek güvenlik önlemleriyle birlikte oylarını kullanabilirler, özçekim (selfi) fotoğraflarını ya da parmak izlerini okutabilirler..

Sanırız çok zaman kalmadı.. 18+ yaş, oy kullanma ehliyetli  herkesin temel teknik donanımı olan cep telefonu edinmesi ve kullanabilecek beceriye erişmesi. Gerektiğinde az sayıda zordaki yurttaşa yeminli destekçiler de sağlanabilir.
Düşünsenize, bir Anayasa değişikliği ya da başkaca temel konularda yasa oylaması ya da genel af için görüş alma.. Birkaç saat içinde Türkiye’de 60 milyon dolayında seçmenin istencini belirleme!
Siyasal sistem, teknolojinin de itkisiyle bu yönde evrilmeli ve Antik Yunan‘ın 2500 yıl önceki özlemsel (nostaljik) Agoraları sanal ortamda oluşturulmalıdır; aradan aza zaman geçmedi! Kuşkusuz kadın – erkek ayrımı olmaksızın ve Köleci toplumu çoook gerilerde bırakarak..
Sevgi ve saygı ile. 10 Ekim 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik

TERÖRİST KEBAPÇI / DİNDAR ANAYASA / YARGIÇ BİLAL

Rifat Serdaroğlu
DOĞRU Parti Genel Başkanı

Bahçeli, partisinin grup toplantısında “Kebapçıları terörist” ilan etti!
Bahçeli’nin konuşması şu gerçekleri ortaya çıkardı :
Bahçeli’nin konuşmalarını başkaları yazmaktadır.
Bahçeli, yazılan metinleri kontrol etmeden camdan okumaya çalışmaktadır.
Bahçeli, başkasının yazdıklarını bile doğru okuyamamaktadır.
Bahçeli, psikolojik yorgunluğa bağlı “Demans” hastasıdır.
Bahçeli gibi rahatsızlığı olan birinin, devlet işleri ile ilgilenmesi, koalisyon ortağı olması, karar vermesi doğru değildir. Kendisine, her gün kebap yemesi karşılığında kesin istirahat verilmelidir…
***
Dindar Anayasa;

Gerek dindar anayasa, gerek anayasanın ilk 4 maddesinin değiştirilmesi, gerek laiklik ilkesinin anayasadan çıkartılmasını isteyenler CB Erdoğan’ın en yakın çalışma arkadaşlarıdır.
Bu kişiler, Erdoğan’dan izin almadan değil anayasa değişikliği hakkında konuşmayı, izinsiz tuvalete bile gidemezler.

  • Erdoğan, Anayasanın ilk 4 maddesi hakkında ne düşünmektedir?

Ama, fakat, belki olmadan açık-açık dürüstçe Türk Milletine anlatmalıdır.

Erdoğan tarafından “koçbaşı” olarak öne sürülenler kimdir?

  • SADAT Başkanı Adnan Tanrıverdi, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş, TBMM eski başkanı İsmail Kahraman!

Bunlara sormak gerek:
Sizler güya dindar oldunuz da ne oldu?
Sözde dindarsınız ama, ülkede “Siyasi Ahlak” yerlerde sürünmekte!
Sayıştay raporlarına düşen hangi hırsızlıklara, yolsuzluklara karşı çıktınız?
Suçsuz yere hapislere atılan, askeri öğrencilere mi sahip çıktınız?
Suçsuz yere zindana atılan 85 yaşındaki emekli Paşalara mı acıdınız?

  • Anayasanın da, devletin de dindarı olmaz!

Esas olan insan olmaktır.
Hazine garantili ihaleler sayesinde, devletin uğradığı milyarlarca dolar zarar için ses çıkarttınız mı?
Dindar oldunuz da, haksızlığın adaletsizliğin kitabını yazdınız!

Önce kendinizi düzeltip, gerçek dindar olun!
Harama el uzatanlardan uzak durun!
Bırakın Anayasayı dindar yapmayı, önce kendiniz “İnsan” olmayı deneyin.

Tarihten ders almadınız, Türk Milletinden ders almadınız, insanlıktan nasibinizi almadınız!
Sizler mi Türk Milletine akıl vereceksiniz?

  • Önce dürüst olun ve servetlerinizin hesabını verin.

Yazıyı bağlarken yalnızca dikta rejimlerinde görülecek bir olayı yaşadık.
Şehzade Bilal Oğlan’ın Vakfı’nın kullandığı İstanbul Belediyesine ait bir bina için ilgili mahkeme “Tahliye” kararı verdi. Devletin polisleri, Saray ve Saray köpekleri tarafından mahkeme kararını yok sayarak, tahliye (AS: boşaltma) engellendi!

Bundan böyle, mahkemelerde işi olan vatandaşların önce Bilal Oğlana müracaat
etmeleri ve gerekli bağışı yaparak işlerini anında halletmeleri mümkündür.
Yargıç ve Savcıları da kovalım, gitsinler!
Madem kararları bir b.ka yaramıyor, boşa maaş vermeyelim! Yuh olsun, yuh!

Sonları ibretlik olacak. Bu kadar suçu ve günahı hiçbir vicdan kaldırmaz, kaldıramaz. Sabır taşı değil, sabır dağı olsa dayanmaz, çatlar…

Sağlık ve başarı dileklerimle, 07 Ekim 2021

Diyanet İşleri Başkanı İslâm adına konuşamaz!

Diyanet İşleri Başkanı İslâm adına konuşamaz!

 

27 Nisan (2020) Pazartesi günü Cumhurbaşkanlığı hükümeti toplandı. Arkasından da Cumhurbaşkanı basına açıklama yaptı. Salgın, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı’nın evi, Adana Büyükşehir Belediyesi Sahra hastanesi polemiği, muhalefetin yalancılığı, sağlık altyapısında nereden nereye gelindiği, Cumhuriyet döneminde gerçekleşenlerin 18 yıllık iktidarlarında yapılanlarla mukayesesi gibi konular AKP Genel Başkanı’nın konuşmasıydı. Bu kadar hayatı aksatan sorunlarla boğuşurken Kemal Kılıçdaroğlu için özel video hazırlatılması, salgın baskısı altında ekonomik sorunlarına çözüm bekleyen halka, CHP’yi eleştiren bu videonun izletilmesinin ne fayda sağladığı anlaşılamadı.

Diyanet İşleri Başkanı ile bazı barolar arasındaki polemik için çok sert, kesin ve keskin ifadeler kullanırken Cumhurbaşkanı şapkasını giydi. Sözlerin keskinliği kadar devlet açısından da çok önemli manaları vardı ancak açıklamanın tamamı içinde arka planda kaldı. Türkiye’nin yasaları açısından hukuk fakültelerinin ve bilim insanlarının ayağa kalkması gerekirken, tartışma İslâm karşıtlığı üzerine kilitlendi.

Cumhurbaşkanı, Başkanımız biliyorsunuz, bir açıklama yaptı. Bu açıklamasıyla sadece inancının, ilminin ve yürüttüğü görevinin gereğini yerine getirmiştir. Söyledikleri de sonuna kadar doğrudur. Elbette Diyanet İşleri Başkanımızın sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslam dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatlarla tanımlamayanlar için söz konusu ifadeler sadece bir görüşten ibarettir. Bir defa burada şu gerçeği çok net görmemiz lazım, ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığıdır ve buranın Din İşleri Yüksek Kurulu vardır.

Diyanet İşleri Başkanımızın görüşlerine karşı kullanılan üslup, konu ve şahıs boyutunu aşıp doğrudan İslam’a yönelen kasıtlı bir saldırı hâlini almıştır. Zira Diyanet İşleri Başkanımıza yapılan saldırı devlete yapılan saldırıdır.

Konu, Devlete saldırı olarak nitelenmekle birdenbire devlet krizi hâlini aldı. Evet, bu bir devlet krizidir ancak kriz devletin bir kurumuna, kuruluş yasalarının ve anayasanın dışında bir görev yüklenmesinden çıkacaktır.

ÖNCE YASALAR…. TÖRE KONUŞUNCA KAĞAN SUSAR…

Devletin sadece Diyanet İşleri Başkanlığı ve başkanı değil başka herhangi bir kurumunda da İslâm (Din) adına konuşma yetkisi yoktur.

Anayasa’da; Giriş bölümü 5. fıkra: “… lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı

10: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

M. 15 2. fıkra: “kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz”

M 24 1. fıkra: “Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.
     5. fıkra: “Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasî veya hukukî temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasî veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.”

Hükümleri çok açıktır.

633 sayılı Kuruluş Kanunu 1. maddesi DİB’nin, “İslâm Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere” kurulduğunu söyler. Yani sadece ilgili işleri yürütmek ve ibadet yerlerini yönetmek görevi tanımlanmaktadır.

Diyanet İşleri Başkanı, “yürüttüğü görevinin gereğini yerine getirmiştir” ifadesi “İslâm dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır” ile birlikte değerlendirildiğinde bambaşka bir alana kaymaktadır. “Ülkemizde eğer İslam adına konuşması gereken birisi varsa, bir kurum varsa Diyanet İşleri Başkanlığıdır” sözleri de devletin şeklini değiştiren sonuçlara ulaşır.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi yürütme gücünü Cumhurbaşkanına vermekte, 1 numaralı Cumhurbaşkanlığı kararnamesinde de, “M 1-  (3) Cumhurbaşkanı, yetkilerinden bir kısmını gerektiğinde sınırlarını yazılı olarak belirterek astlarına devredebilir. Ancak devrettiği yetkiyi, gerek gördüğünde kendisi de doğrudan kullanabilir.” demektedir. Kararname ve Cumhurbaşkanının açıklamalarından, yürütme gücünün bir kısmının DİB’na verildiği anlaşılmaktadır. Peki, bu durumda “Ülkemizde… İslâm adına konuşma yetkisi” –varsa ki bence yok  aslî sahibi tarafından da kullanılacak olursa sonuç ne olur?

Diyanet ilk yürütme yetkisini, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi için yapılan referandumdan sonraki ağustos ayında, nikâh kıyma görevinin verilmesiyle aldı. Bu husustaki yazım Millî Düşünce Merkezinin internet sitesinde Tarih tekerrür etmemelidir başlığı ile yayımlandı.

YA MÜSLÜMAN NE DÜŞÜNÜR?

İslâm adına yalnızca Diyanet İşleri Başkanı değil, başka hiç kimse veya makam sahibi de İslâm dini adına konuşamaz. Çünkü İslâm bireylerin dinidir. Ruhban yani aracı da yoktur. Müslüman doğrudan Allah ile irtibat kurar. Duası aracısız, ibadeti aracısız, imanı aracısızdır.

Müslümana en büyük kötülük “Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır” saçmalığı ile yapılmıştır. Bu şekilde kandırılan Müslüman efendisinin(!) artan yemeğini yer, ağzını sildiği peçetesini saklar, abdest aldığı suyu içer… Sonra da onun talimatı ile devletine başkaldırır ve başka Müslümanların ölmesine veya sakat (AS: engelli) kalmasına neden olur. Bütün bunlara da alnı secde gördüğü, aynı menzile yüründüğü için göz yumulur. Ve böyle yüzlerce şeyh (cemaat ve tarikat) ve yüzbinlerce mürit ortaya çıkmıştır.

Cumhurbaşkanı “Diyanet İşleri Başkanımızın sözleri sadece kendini Müslüman olarak tanımlayan, İslâm dairesinde gören kişiler için bağlayıcıdır. Kendini bu sıfatlarla tanımlamayanlar için söz konusu ifadeler sadece bir görüşten ibarettir.” demiştir. Bahse konu, sadece hutbedeki tartışmaya konu olan sözler değil, insanların nasıl ve neye inanacağı ile ilgilidir. Bu ülkede Diyanet İşleri Başkanı’nın söyledikleri veya söyleyecekleriyle kendisini bağlı hissetmeyen, onu dini hüküm verme makamı olarak görmeyen milyonlarca Müslüman var. Bütün Müslümanların DİB ile bağlı olduğunu söylemek doğru değildir. Kaldı ki her bir Müslüman inandıkları için söz söyleme hakkına sahiptir. Hiç kimse de ona benim söylediğim gibi inanacak ya da yaşayacaksın diyemez.

  • Bu millet, kendi dininde papa, patrik, Ayetullah kabul etmez, İslâm’da böyle bir makamın bulunmadığına iman etmiştir.

Bakara Suresi 119. Ayet “Doğrusu biz seni Hak (Kur’an) ile müjdeleyici ve uyarıcı gönderdik. Sen cehennemliklerden sorumlu değilsin.” buyurmaktadırMüşrikler veya Müslüman olmayanlar demiyor, cehennemliklerden bahsetmekte. Yani Cenab-ı Hak Peygambere, sözünün bağlayıcılığı yetkisini vermemiştir. Peki, Allah’ın Resulüne vermediği hak ve yetkiyi, bir kulun, görevlendirdiği veya görevinden alabildiği başka bir kula veriyor olmasını nasıl izah edebiliriz?

Bu konu ile ilgili daha geniş değerlendirme Millî Düşünce Merkezinin internet sayfasındaki “Muhafazakâr Demokrasi, Din, Siyaset ve İslâm” yazımda yer almaktadır. Kanaatim o ki bütün bu gelişmeler Cumhurbaşkanının açıklamasındaki “Önümüzdeki dönemde tüm dünya ile beraber ülkemizde de özellikle siyaset alanında yeni bir dönemin kapıları aralanacaktır” cümlelerindeki menzille doğrudan alakalıdır. (AS: ilişkilidir)