24 HAZİRAN’A DOĞRU

24 HAZİRAN’A DOĞRU 

Suay Karaman

24 Haziran seçimlerine doğru önce seçim birliktelikleri, sonra cumhurbaşkanı adayları belli olmaya başladı. Yeni seçim yasasına göre AKP, MHP, BBP ‘Cumhur İttifakı’ kurarken; CHP, İyi Parti, Saadet Partisi ise ‘Millet İttifakı’ kurdu. Öncelikle cumhurbaşkanlığını almak isteyen ve bu yüzden Cumhur İttifakı yapan AKP, Millet İttifakından korkmuş şekilde, hırçınca yoluna devam edecektir.

Yeni sistemde her şeyin başı olan cumhurbaşkanı için, Meral Akşener, Tayyip Erdoğan ve Muharrem İnce partileri tarafından aday gösterilmişlerdir. Erdoğan’ın ülkeye ne getirip, neler götürdüğü ortadadır. Bu bağlamda Akşener ile İnce’nin  söylemleri, eylemleri ve kuracakları ekipler çok önem taşımaktadır. Özellikle parlamenter demokrasiye döneceklerinin güvencesini vermeleri, toplumu büyük ölçüde rahatlatacaktır ve böylelikle 16 Nisan 2017’de yapılan halk oylamasının üzerindeki şaibe de ortadan kaldırılacaktır.

Ülkenin cumhurbaşkanı olacak kişinin bilgisi, birikimi, kültürü ve düzeyi yüksek olmalıdır. Bunun yanında geçmişi temiz olmalı, karanlık ilişkileri bulunmamalıdır. Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı, yurtsever, ülkesinin ve halkının çıkarlarını koruyan, bulunduğu makamı dolduracak olgunlukta olması gerekir. Eğer seçmenler bunları göz önüne alırsa, toplumun baskı ve sıkıntıdan kurtulabilmesi sağlanmış olacaktır.

Meral Akşener, uzun bir süreden beri çalışmalarını yürütmektedir ve siyasi iktidar karşısında yeni kurulan partisiyle ivme kazanmış, umut olmuştur. Seçime 42 gün kalmışken CHP, cumhurbaşkanı adayını açıklamıştır. Öncelikle partinin içinden biri olması, partilileri sevindirmiş ve büyük bir coşku yaratmıştır.

Muharrem İnce’nin iyi bir hatip olduğu bilinmektedir ancak önemli olan çok konuşmak değil, etkili konuşmaktır. İdeolojik temele dayanan, sağlam konuşmalar yapmaktır. Adaylık açıklaması sonrasında, Hacı Bayram Veli türbesini ziyaret edip, ardından cuma namazı kılması, basit politik manevradır. Aslı varken, kimse suretine bakmaz. Özellikle CHP’li bir adayın asıl gitmesi gereken yer Anıtkabir olmalıydı. (AS: Oraya da gitti!)

Büyük şairlerimizden Orhan Veli Kanık, çıkardığı Yaprak dergisinde 15 Mayıs 1950’de şöyle yazmıştır: “Seçimler bitti. Demokrat Parti, Halk Partisi’ni korkunç bir bozguna uğrattı. Oysaki Halk Partisi, halkı kazanacağını umarak fikirleriyle ilkelerinden son zamanlarda ne fedakarlıklar etmişti. Bütün yayınlarına göz yumulan din dergileri, okullara konan din dersleri, yeniden açılan ilahiyat fakülteleri, imam hatip kursları, türbeler, sermayeye sağlanan imtiyazlar, her türlü irticaya tanınan haklar; hiçbiri kar etmedi.” Tarihten ders alınmaz ve aynı hatalara tekrar düşülürse, değil iktidar olmak, ana muhalefet bile olunamaz.

Üstelik İnce’nin adaylık açıklamasından dokuz gün önce söylediği sözler, toplumun bölünmesine hizmet eder niteliktedir: “Cumhurbaşkanı yardımcılarını baştan ilan edeceğim: Bir yanıma muhafazakar bir ismi, bir yanıma milliyetçi bir ismi, bir yanıma bir Kürt’ü, bir yanıma bir Alevi’yi alacağım Cumhurbaşkanlığı yardımcısı olarak.” CHP’nin cumhurbaşkanı adayı, yardımcılarını bu şekilde istediğine göre Lübnan gibi, Irak gibi bir modelde federatif devlet ihalesine uygun görünüm sergilemektedir. (AS: buna katılamıyoruz..)

Eğer ortak düşünce AKP’yi iktidardan indirmek ve yeni bir cumhurbaşkanı seçmek ise, o halde yapılan seçim birlikteliğinin gereği olarak, cumhurbaşkanlığı için de ortak hareket etmek gerekir. İnce’nin aday yapılmasıyla, Akşener’e gidecek CHP oylarının gidişi durdurulmuştur. Dış güçlerin yaptığı yeni proje çerçevesinde İnce’nin aday gösterilmesi sonucunda, Akşener’e gidecek oylar engellenerek, ilk turda Erdoğan’ın seçtirilmesi sağlanmak istenmiş olabilir. (AS: CHP vargücüyle adayı İnce için çalışıyor!?)  Bunun benzeri Ekmeleddin olayında yaşanmıştı. Dış güçlerin desteğiyle dayatılan yanlış aday sonucunda, ilk turda Tayyip Erdoğan’ın seçtirilmesi sağlanmıştı.

Burada önemli olan, seçimi muhalefetin doğru adayıyla, 2. tura taşımaktır. Seçimin 2. turuna Erdoğan ve İnce kalırsa, büyük olasılıkla Erdoğan seçimi kazanır. İnce’nin seçimi kazanacağını düşünmek ya çok iyi niyetten, ya da saflıktan kaynaklanabilir. (AS: bize çok gerçekçi geliyor..) Ancak 2. tura Erdoğan ve Akşener kalırsa, büyük olasılıkla Akşener seçimi kazanır. Çünkü Akşener, hem soldan, hem de sağdan oy alabilecek güce sahiptir. İşte bu durumda seçmenlere büyük görev ve sorumluluk düşmektedir. Her türlü hukuksuzluğu yapan AKP iktidarı sona erdirilerek, yeni bir yönetim oluşturulması için bilinçli seçim yapılmalıdır. Fakat şunu da aklımızdan çıkartmamalıyız ki, sonuçları ne olursa olsun bu seçim son seçim değildir ve olamaz da. Mustafa Kemal Atatürk’ün ülkesinde, her zaman aydınlığa doğru giden bir yol bulunur, bulunacaktır da…
===================================

Değerli dostumuz Suay Karaman‘a yazısı için teşekkür ederiz..
Yazı içinde 3 yerde çekincelerimizi belirttik (altı çizili)…
Cumhurbaşkanlığı için en güçlü aday Muharrem İnce görünüyor..
Önümüzdeki günlerde umar ve dileriz ki “belden aşağı” vurma olmaz; komplolar kurulmaz ve adaylara haksız çamur  – istifa atılmaz..

  • Uyarmak isteriz ki; iktidar,
    kamuoyunu yanıltıcı gri – kara propaganda yöntemlerine başvurmasın!
    Sevgi ve saygı ile. 14 Mayıs 2018, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Rifat SERDAROĞLU : Çıldırtan raporlar

Çıldırtan raporlar
Rifat SERDAROĞLU
rifatserdaroglu@superonline.com 01 Kasım 2012 
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırdan çektiği kadar, der rahmetli
Orhan Veli Kanık.Başbakan Erdoğan da, hiçbir şeyden çekmedi bu raporlardan çektiği kadar.
AB İlerleme Raporu- Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi Raporu-Uluslararası Kredi Değerlendirme Kuruluşları Raporları.
Raporlar, raporlar, raporlar…

Başbakan Erdoğan’ın, işi çok zor. Bir taraftan Avrupa Birliğine girmek için çabalıyor görünüyor, diğer taraftan da Anayasanın 90. maddesi gereği,
uluslararası antlaşmaların ve AB kuruluşlarının araştırmaları ile karşı karşıya kalıyor.Tam da sakal-bıyık hikâyesinde olduğu gibi. Ne Avrupa ile oluyor, ne de Avrupasız.

Hâlbuki Erdoğan Türkiye’de işi ne güzel idare ediyordu. Basının %95’i emrinde idi. Kalan %5’inin ise, dağıtımı mümkün olabildiğince engelleniyordu. Resmi dairelerin- THY gibi kuruluşların %5’lik gazeteleri alması, yasaklanmıştı. Muhalif yazarlar gazetelerinden atılmıştı. Direnenlerin bazıları cezaevinde yıllardır tutukluydular. Bazı çok satan gazetelerde ve bazı büyük holdinglerde maliye müfettişleri ve vergi inceleme memurları kamp kurmuşlar, sahiplerinin bu baskılar karşısında dilleri tutulmuştu.
  • Ulus Devlete, üniter yapıya, ülkenin bağımsızlığına ve bölünmezliğine inanmış, terörle ve teröristlerle canı pahasına mücadele eden subaylar, bilim adamları, gazeteciler cemaatin elemanları tarafından hazırlanan sahte dijital delillerle içeri atılmışlar, yargılanmaları ve tutuklulukları yıllardır sürüyordu.
Devlet bürokrasisinin direnme gücü tamamen kırılmış, en önemli makamlara Erdoğan’ın has adamları yerleştirilmişti. Yasama tamamen Erdoğan’ın emrinde idi. İstemediği kanunun gündeme gelmesi mümkün değildi. Yürütmede yani Bakanlar Kurulunda, Erdoğan’ın dediğinin aksine görüş belirtecek tek kişi yoktu.
Yargı; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun önemli koltuklarına Adalet Bakanlığının memurlarının getirilmesiyle kontrol altına alınmıştı.
Yasama-Yürütme-Yargı- Basın demek tek kelime ile Recep Tayyip Erdoğan demekti. Sanki Türkiye’de demokrasi değil, tek adam yönetiminde faşist bir rejim yaşanıyordu!
İçeride her şey iyi giderken, her gün “üç-beş memed’in” şehit olmasını,” beş-altı memedin” sakat kalmasını, Cumhuriyeti ve Atatürk’ü savunan milyonların her türlü engellemeye rağmen gerçekleştirdikleri yürüyüşlerini saymazsak(!) ortalık güllük-gülistanlık iken, zırt diye bir rapor çıkıyor ve Erdoğan’ın sinir katsayısı tavan yapıyordu.
Neymiş efendim, Türkiye gazeteci tutuklamakta dünya birincisi olmuş da, bu çok ayıpmış da, Eritre denen gariban ülkeyi bile geçmişiz de bir sürü laf.
Bu bitmeden AB İlerleme raporu. Reformlar yapılmıyormuş da, insanlar haksız ve kanunsuz şekilde hapse atılıyormuş da, tutuklamalar cezadan beter hale gelmiş de, cezaevlerinde ölümler oluyormuş da neler, neler…
Bunları unutturmak için “18 yaşındaki gençler Başbakan-Bakan olsun”, “kışladaki askerler tüfek ve kasatura ile oy kullansın” diye milletin kafasını karıştırmışken, bu arada tam da Suriye’ye girip Şam’da namaz kılmayı planlarken,

Rusya Başkanı Putin telefonda;

  • Suriye’ye atılacak tek kurşunu bile, Moskova’ya atılmış sayarım” deyip telefonu çat diye kapatınca dünyası alt-üst olmuştu.
Nihayetinde o da bir insandı. Bir taraftan çıldırtan raporlar, bir taraftan Putin, bir taraftan Esed, bunlar yetmezmiş gibi bir de Ahmedinecat, üstüne üstlük Eşbaşkan Obama’nın sıkıştırması, toplumda patlayan Atatürk sevgisi, cezaevlerindeki açlık grevleri gerçekten çıldırmak işten değildi.
Ya o alttan-alttan çalışan Kayseriliye ne demeli? Besle kargayı, oysun gözünü…
Kendisini kimin oraya gönderdiğini unutarak, iki başlılık yaratıyordu.
Hâlbuki Büyük Baş varken, ona gerek mi vardı?
En iyisi, bir Almanya yapıp, Merkel’e çatmak ve demokrat rolünü tekrar oynamaktı. Tabii ki yerlerse, yemezlerse gargara yapsınlar.
Haydi, Ya Allah Bismillah.

Prof. Dr. Öztin Akgüc : Kurban Bağışı

Cumhuriyet 19.10.2012

Prof. Dr. Öztin Akgüc

Kurban Bağışı

 

Şehit haberleri duyulduğunda, cenazeleri geldiğinde açık söyleyeyim, ne ağlıyorum, ne “Şehitler ölmez vatan bölünmez” türüden sloganlar atıyorum, ne yüreğim yandı, dağlandı edebiyatı yapıyorum ne de cenaze namazlarında saf tutuyorum. Acıma, eziklik, bir şey yapmama ya da yapamama utancı duyuyor, yaşananların haksızlık olduğunu düşünüyorum. Gerçekten genç insanların ölümü, ailelerinin acıları, haksızlığa uğradıkları kanısı, insanda en azından anlatımı güç bir burukluk yaratıyor. Şehitler için elimizden bir şey gelmiyor, en azından gazilerimizi, şehit ailelerini zaruretten uzak, maddi gereksinimleri karşılanmış, gelecekleri güven altına alınmış olarak yaşatalım. Bu toplumsal bir borcumuz, bir görevimizdir. Bu görevi kuşkusuz öncelikle devletin yerine getirmesi gerekir. Ancak devletin bu görevi, bu vecibeyi özenle, yeterince cömertlikle, kişilere ve şehit ailelerine gereken saygı ile yerine getirmediğini gözlemliyoruz. Bir şekilde bu eksikliğin giderilmesi gerekiyor. Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı, bu vecibenin yerine getirilmesinde önemli araç, belki de başlıca kanal. Gazilere, şehit ailelerine, onların saygınlıklarını da koruyarak yardım etmekle haksızlık giderilemiyor, acılar dindirilemiyor. Ancak muhtaç duruma düşmeleri bir ölçüde önlenebiliyor. Maddi olanak sağlamak, hiçbir şekilde acıyı dindirmez, yapılan haksızlığı gidermez, düzeltmez; bunun da bilincinde olalım.

Mehmetçik Vakfı’nın ana kaynağı bağışlardır. Kurban bağışı, vakfın gelirleri içinde ne ölçüde pay taşıyor? Bilmiyorum ancak kurban bağışlarının Mehmetçik Vakfı’na yapılması gerektiğine inanıyorum. Böylece dolaylı da olsa şehit ailelerine ulaşılabiliyor. Bağış, bir şeyler yaptık anlamına gelmez. Vicdanımızı da rahatlatmaz ama böylece acılı ailelerden özür dilemiş oluyoruz.

  • Mehmetçik Vakfı’na bağış, kurban kesme koşulu olmadan da yapılabiliyor.

Vakfa kurban bağışı nakden yerine getirilse, yine de amaca hizmet edilmiş olacaktır.

Çizmeden yukarı çıkmayayım, ama semavi (hak) dinlerin, Tanrısal olan ve bir peygamber tarafından vahiy yoluyla algılanarak insanlığa yayılan dinlerin, özünde haksızlığa isyan, adalet duygusu, adalet özlemi vardır. Müslümanlık, öncelikle ve özellikle haksızlığa başkaldırıdır. Adalet, dayanışma, hoşgörü, başkalarına zarar vermeme, dürüstlük, her açıdan temizlik dinin özüdür. Madem ki dinimizde dayanışma, yardım, alçakgönüllülük, mahviyet asıldır.

  • Gösterişli kurban kesme ritüeli yerine, günümüzde Mehmetçik Vakfı’na bağış, kanımca amaca ve öze daha uygun bir davranıştır.

Aydınlanma, öze uygun davranış için dini kişisel, siyasal ve ticari istismardan kurtarmamız, emperyal güçlerin araç olarak kullanmalarını da önlememiz gerekiyor.

  • Laikliğin, Müslümanlık karşıtlığı değil; tersine, Müslümanlığı yücelteceği görüşündeyim.

Türkiye, günümüz yönetimi altında dahi diğer İslam ülkelerine göre daha çağdaş bir yapıya, konuma sahipse, bu laiklik sayesindedir. Laik bir Müslüman, dincilere kıyasla Müslümanlığın özünü daha iyi temsil eder ve dine saygınlık da kazandırır.

Günümüz koşullarında Orhan Veli’nin

Neler yapmadık bu vatan için
Kimimiz öldük kimimiz nutuk söyledik..

dizeleri dilimizde perseng.

Nutuk söylemek, slogan atmak, cenaze namazında görüntü vermek yerine,
Mehmetçik Vakfı’na bağış yoluyla, zor durumda olan gazilerimize, şehit ailelerine ulaşabilirsek, yine de yetersiz olsa da daha anlamlı bir iş yapmış, dinimizin özüne uygun bir davranış göstermiş oluruz.

ADNAN BİNYAZAR : Yaşlandıkça gençleşmek

ADNAN BİNYAZAR

binyazar@gmail.com

Yaşlandıkça gençleşmek

Yaşlılığa, yaşamın nice engebeleri aşıldıktan sonra varılıyor. Kendini her an var etme çabası gösterenlerin, yaşlılık denen olgunluklara hangi aşamalardan geçilerek erişildiğini Konfüçyüs yüzyıllarca önce düşünmüş: “On beş yaşımda kendimi öğrenmeye verdim. Otuz yaşında irademe sahip olabildim. Kırk yaşında seziş yoluyla kavradım. Yetmiş yaşında doğru olan şeylere zarar vermeden, kalbimin isteklerini yerine getirebildim.”

Orhan Veli Kanık “Her şey birdenbire oldu.” dese de, hiçbir şey birdenbire olmaz. Ayrımına varalım varmayalım, her değişim, bir oluşum sürecinin ürünüdür; onu birdenbire algılayıp gören, biziz, sezgisel çağrışımlarımızdır. Her oluşumun tözünde toprak, hava, su; onların kaynaşımı var. Ağacın tözü tohum, tohumdan fidan, fidandan gövde, gövdeden dallar, dallardan tomurcuklar, tomurcuklardan çiçekler; elmalar, armutlar, erikler, vişneler, kirazlar…

Toprağın dibinden birdenbire fırlayıp günışığına tırmanan bir tek dal, ince boyunlu bir çiçek gören var mı? Cahit Külebi “Aşk da yeşeren otlara benzer, / Günü saati bilinmez.” diyor. Şair sözüdür; elbette bir hikmeti vardır. Oysa aşk, insana anların bağışladığı bir duygudur. Günü de saniyesi de “nano anı” da bellidir. Varoluş sürecini düşünelim; görünenler ya da hayalde yaratılanlar; gelişim, zamansızlığın dışında oluşmaz.

Konfüçyüs’e dönelim; önce “kendini bilme”nin tek yolunun öğrenmek olduğunu öğreniyor. Ardından, iradesini sezişiyle kavrama bilincine eriyor. Ancak bilgini kılavuzluğuyla, doğru şeylere zarar vermeden kalbinin isteklerini yerine getiriyor. İnsanın kişilik topografyası böylece oluşuyor.

Anlamını kavrayana, hayatın her anı, varoluşuna cevahir değerinde yapı taşları yerleştirme sürecidir.

Cicero;

“Bir yanıyla yaşlı sayılabilecek olan gençleri sevdiğim kadar, gençliğinden bir şeyleri koruyabilmiş olan yaşlıları da severim. Bu yolu tutabilen kişinin gövdesi yaşlansa da kafası her zaman genç kalacaktır,” sözünü kaç yaşında söylemiş olabilir?..

Sanat, bilim gibi yaratıcı üretimleriyle hayatı yaşanır kılanlar, “doğum-evlenme-ölüm” süreçlerinden oluşan ömür ağacının son aşamasını sezgileri, bilgileri, mantıklarıyla algılayıp, insanın dünyadaki konukluğunu onurlandırmışlardır. Yaşamlarını anlamlı kılanlar, bu onurdan beslenmesini bilenlerdir. Köşelerine çekilip kendilerini zamansal sürecin gidişine kaptırmayan nice yaşlı tanıdım. Ağızlarından çıkan her sözle, kişiyi güzelliğin yolunu açıyorlardı. Ellerinden kalem düşmüyordu, kulaklarını güzelliğin sesinden ayırmıyorlardı, önlerinde palette binlerce renk arasından güzelliğin renklerini bir araya getiriyorlardı.

Thomas Mann’ın deyimiyle, “insanda yaş ölçüsünün ruhsal gençliğe” bağlı olduğu bilinciyle, onlar yaşlılıkta gençliklerini yaşıyorlardı.

Öyleleri de vardı ki, köşelerine çekilip ölümü bekliyorlardı. Oysa hangi koşulda olursa olsun, her canlı, varlığını sürdürme savaşı içindedir. İnsansa, yaratma yeteneğini işlevsel kılarak varoluşunu sürdürme bilincine eren tek yaratıktır. Araçlar yaparak, onunla yetinmeyip yaptığını geliştirerek, aklının bir kıvılcımlanmasını daha eyleme geçiriyordu. O nedenle, yaratıcılığı göz önünde bulundurulan insanın yaşam sürecini çocukluk-yetişkinlik-yaşlılık gibi evrelerle belirlemeye gerek kalmıyor. O, bu eylemiyle insanlığın değerbilir belleğinde zaman üstü bir kimlik kazanmıştır.

Bu bağlamda, Kafka’nın şu sözü, yaşlılık saplantısıyla ruhunu eylemsizliğe sürükleyip kötümserliğin tuzağına düşenlere sanırım gençlik aşısı olacaktır:

Güzellikleri görme yeteneğini yitirmeyenler hiçbir zaman yaşlanmazlar.” (Cumhuriyet Pazar eki, 7.10.12)