Etiket arşivi: Milli Güvenlik Kurulu

Zayıflatılmış ‘parlamenter’ sistem

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen

Son Yazısı / Tüm Yazıları

Cumhuriyet, 21 Mart 2022

Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti, Saadet Partisi, Demokrasi ve Atılım Partisi, Gelecek Partisi ve Demokrat Parti liderleri, 28 Şubat 2022 tarihinde bir araya gelerek Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem adını verdikleri sistemi kamuoyuna duyurdular.

Söz konusu duyuruda, bir yandan, yasama, yürütme, yargı arasındaki güçler ayrılığının sağlanması ve demokratik düzenin kurulması öngörülürken, bir yandan da 1921 Anayasası övülmüş, ondan sonraki tüm anayasalar ve anayasa değişiklikleri hedef haline getirilmiş, böylece büyük bir çelişkinin içine düşülmüştür.
***
Açıklanan metinde, “1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, sonraki anayasalarında daha dar kalıplara girmiştir.” ifadesi yer almıştır.

“1921 anayasası” olarak adlandırılan ilkelerin “nispeten kapsayıcı” olarak nitelendirilip ondan sonraki tüm anayasaların ve anayasa değişikliklerinin “dar kalıplara girmiş” olarak nitelendirilmiş olmasının gerekçesi nedir?!

  • “1921 Anayasası” olarak nitelendirilen sözde anayasa,
    Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasası değildir!
  • 1921 yılında Türkiye Cumhuriyeti henüz kurulmamıştı!
    Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulmuştur!

1921 yılında Osmanlı İmparatorluğu fiilen ve resmen varlığını sürdürüyordu, saltanat ve hilafet henüz kaldırılmamıştı! Saltanat 1922 yılında, hilafet 1924 yılında kaldırılmıştır!

1921 Anayasası olarak nitelendirilen metin, Kurtuluş Savaşı yıllarında, Büyük Millet Meclisi tarafından kabul edilmiş olan bir ilkeler bildirisiydi. Buna anayasa denemez, çünkü anayasa bir devlete ait ilkeler bütünüdür. 1921 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti henüz kurulmadığı gibi, söz konusu ilkeler bildirisi Meclis’te kabul edildiği için, bu Meclis de Devlet-i Aliyye-i Osmaniyye olarak da bilinen Osmanlı İmparatorluğu devletini temsil etmediği için, bu sözde anayasa, Osmanlı İmparatorluğu devletinin anayasası da değildi.

Muhalefetteki altı partinin lideri, anayasa olduğu iddia edilen bu metini, laiklik ilkesi yer almadığı için mi övmek gereği ve 1923 yılı sonrasındaki anayasaları ve anayasa değişikliklerini yermek gereği duymuşlardır?!
***
1928 yılında, 1924 Anayasası üzerinden TBMM’de yapılan anayasa değişikliğiyle, 1876 Osmanlı anayasasından kalan bir madde olan Devletin dini İslamdır maddesi anayasadan çıkarılmıştır; 1937 yılında da yine TBMM’de yapılan anayasa değişikliğiyle, laiklik ilkesi bir anayasa maddesi haline gelmiştir.

  • Devletin dininin olduğu bir ülkede laiklik olmaz,
  • Laikliğin olmadığı bir ülkede de demokrasi olmaz.
  • Laikliğin olmadığı bir ülkede teokrasi olur. Yani din devleti olur, gücünü halktan değil, gücünü Tanrı’dan, dinden, ruhban sınıfından alan bir düzen olur.
  • Demokratik laik bir ülkede devletin dini olmaz,
    vatandaşın kendi özgür iradesine ve seçimine göre dini olur veya dini olmaz.

28 Şubat’ta yapılan açıklamayla, 1928 ve 1937 yılında gerçekleşen bu anayasa değişiklikleri mi hedef alınmıştır?!
***
Yapılan açıklamada, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en demokratik anayasası olarak bilinen 1961 Anayasası da hedef alınmış, “1961 anayasası Silahlı Kuvvetler başta olmak üzere, bazı bürokratik kurumlara demokrasi ile bağdaşmayacak yetkiler tanımış, dolayısıyla bürokratik vesayet düzenine sebep olmuştur. Örneğin, MGK üzerinden Yürütmenin etkinliği zaafa uğratılmış… anayasa yargısı tarafından pek çok siyasi parti kapatılmış, yasama ve yürütme vesayet altına alınarak zayıflatılmıştır… Reform önerimiz ile 1961 Anayasası’nda geçerli olan, bürokratik kurumların, siyaset üzerinde bir vesayet makamı olarak kurgulanmasını reddediyoruz” ifadeleri yer almıştır!

Demokratik ülkelerde, anayasal demokratik düzeni korumak için Anayasa Mahkemesi gibi kurumların, ulusal güvenliği korumak amacıyla da Milli Güvenlik Kurulu benzeri kurumların bulunduğu bilinmektedir.

Buna rağmen (karşın) Anayasa Mahkemesi ve Milli Güvenlik Kurulu, söz konusu açıklamada neden hedef haline getirilmiştir?!

  • CHP’yi ve İYİ Parti’yi;
  • Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Ali Babacan ve/veya Recep Tayyip Erdoğan ve/veya Fethullah Gülen ve/veya ABD emperyalizminin “ılımlı İslam” projesi mi yönetmektedir?!

CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINA 

CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMINA 
İLETİŞİM BAŞKANLIĞINA

25.11.2021 Günlü MGK Bildirisinin 2 numaralı paragrafında

  • TÜRKİYE’NİN İNŞA ETTİĞİ SAĞLAM ALTYAPI ÜZERİNDE, HEDEFLERİNE UYGUN ŞEKİLDE YATIRIM, ÜRETİM, İSTİHDAM VE İHRACAT ODAKLI EKONOMİ POLİTİKALARINI HAYATA GEÇİRME SÜRECİNDE KARŞILAŞTIĞI VE KARŞILAŞABİLECEĞİ SINAMALAR İLE TEHDİTLER DEĞERLENDİRİLMİŞ, CUMHURİYETİMİZİN 100. YILINA HER ALANDA OLDUĞU GİBİ İKTİSADİ OLARAK DA GÜÇLÜ ŞEKİLDE ULAŞMA KARARLILIĞI TEYİT EDİLMİŞTİR.”açıklaması yer almıştır.

Medya organları, anılan açıklamayı; “ekonomik tehditler vurgusu dikkat çekti”, “ekonomi politikalarının karşılaştığı tehditler değerlendirildi”, “ekonomik tehditler masaya yatırıldı”, “bu artık ekonomik OHAL‘i işaret ediyor, ekonomi programa eleştiri getirenler, bundan sonra bir milli güvenlik sorunu olarak görülebilir” vb. biçimde değerlendirmekteler.

Akademik çalışma alanım “ekonomi ve ekonomi politikaları” olduğundan, emekli bir öğretim üyesi olarak, zaman zaman kimi medya organları alanım ile ilgili sorular yöneltmekte ve kimi kurumlar ve demokratik kuruluşlar, konferans vermem için, düzenledikleri açık oturumlara konuşmacı olarak çağırmaktadırlar.

Bu çağrılara uymam sırasında, çoğunlukla ekonomik karar sahipleri ile uygulamacıların “hoşuna gitmeyecek ve fakat, kavrarlarsa işlerine yarayacak” değerlendirme ve önermelerde bulunmaktayım.

Yayınlanan bildiride yer alan

  • “…EKONOMİ POLİTİKALARINI HAYATA GEÇİRME SÜRECİNDE KARŞILAŞTIĞI VE KARŞILAŞABİLECEĞİ SINAMALAR İLE TEHDİTLER…”

ve buna ilişkin değerlendirmeler ne anlama gelmektedir?

Bir düşün ve bilim insanı olarak, yürütülen ekonomi politikaları konusundaki karşıt gelebilecek düşüncelerim, “sınama ve tehdit” tanımı içine girip, yaptırım konusu olabilir mi?

Tedirginliğimin giderilmesi için, Bilgi Edinme Hakkı Yasası uyarınca yanıtlanmasını sunarım.

Saygılarımla. 26.11.2021
Prof. Dr. Mustafa Altıntaş

===================================
CİMER‘e, 26.11.2021 günü yapmış olduğunuz başvurunuz 2105710940 sayısı ile alınmıştır.

Millî Güvenlik Kurulu, Cumhurbaşkanımız Sayın @RTErdogan liderliğinde toplandı ve her türlü sınama ve tehditler bütüncül bir perspektifle ele alındı.

“Cumhuriyetimizin 100. yılına, her alanda olduğu gibi, iktisadî olarak da güçlü bir şekilde ulaşacağız!”

Fahrettin Altun
@fahrettinaltun

 

 

 

 

 

ABD, NATO ve Türkiye

Erzincan Haberleri, Erzincan Haberleri, Erzincan Haber, Erzurum Haberleri,  Erzurum HaberTunçer KILINÇ
Em. ORGENERAL
ESKİ MİLLİ GÜVENLİK KURULU GENEL SEKRETERİ

Cumhuriyet, 07 Temmuz 2021

ABD yönetimindeki NATO’nun varlığını koruyabilmesi için daima büyük hacimli bir tehdide ihtiyaç vardır. Tespit edilen tehditle başa çıkabilmesi için üye ülkelerin bir arada tutulması ve dayanışmanın sağlanması çok önemlidir. İtalya’da eğitim veren NATO Savunma Koleji’nin başlıca işlevi de üye ülkelerden seçilmiş sivil ve asker bürokratların tehdit konusunda motivasyonlarını sağlamak ve dayanışmaya yönelik propaganda yapmaktır.

Bu kolejde eğitim almış bir subay olarak bu değerlendirmeyi kurs sonunda, 1978’de verdiğim raporda belirtmiştim. O tarihte somut tehdit, Varşova Paktı’ydı.

DÜŞMANCA TAVIR

Varşova Paktı ve SSCB’nin dağılmasından sonra NATO’nun devam edebilmesi için kökten dinci terör, tehdit olarak tespit edildi. 1990’dan günümüze NATO bu tehditle oyalandı. ABD emperyalizmi, bu dönemde Büyük Ortadoğu Projesi’yle (BOP) Ortadoğu’daki enerji kaynaklarına el attı. Bu amaçla NATO güçlerini de kullandı. Sırasıyla

  • Afganistan, Libya, Irak ve Suriye parçalandı.

Günümüzde Çin ve Rusya, NATO’nun Haziran 2021’deki zirvesinde tehdit mevkiine oturtuldu. Oysa ABD’yle ekonomik rekabet dışında, bu ülkelerin ne Batı Avrupa ülkelerine ne ABD’ye karşı düşmanca bir eylemi söz konusudur.

  • Ana maksat, ABD savunma sanayisini güçlendirmek,
  • üye ülkelerden oluşan pazarı yeni ülkelerle genişletmektir.

ABD, her dönemde NATO birlikteliğini manivela olarak kullanarak üye devletleri, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda sömürmektedir.

Bir yandan silah ve teçhizat standardizasyonu ile pazarını korur bir yandan üye ülkelerin silahlı kuvvetlerini de kullanarak dünyadaki enerji kaynaklarına hâkim olmaya çalışır. Nitekim bir dönem hem Çin’in ihtiyaç duyduğu petrol yollarını tutmak hem İran’ı kontrol altında bulundurmak için NATO yapısıyla Afganistan’a girmiştir. Bu amaçla Uzakdoğu’da Çin’i, Karadeniz ve Kafkasya’da Rusya’yı çevrelemek suretiyle ve bu ülkelere karşı düşmanca davranışlarla dünya barışını tehlikeye atarak zorla hasım yaratmıştır. Şimdi de “tehdit var” diye, NATO’nun diğer üyelerini baskı altına almaya çalışmaktadır.

  • NATO ülkelerinin güvenliğini bahane ederek kendi çıkarlarını hayata geçirmenin zeminini hazırlamaktadır.

NATO’DA KALARAK BAĞIMSIZ OLAMAYIZ

  • Günümüzde NATO artık bir savunma örgütü değildir.

1990’dan beri, ABD’nin dünyayı hegemonyası altına alması için bir araçtır.

  • NATO ülkeleri arasında da asla dostluktan bahsedilemez.
  • Özellikle ABD, Türkiye’nin hiçbir zaman dostu olmamıştır.

Her zaman kendi çıkarını gözetmiştir. Ne var ki bizim aymaz liberallerimiz, aramızda bunca sorun varken yeniden beyaz sayfa açmak peşindedirler. 1980 darbesinden, FETÖ’nün darbe girişiminden, ABD Başkanı’nın geçen nisan ayında sözde soykırım iddialarını tanımasından,

  • önce Irak’ın sonra Suriye’nin kuzeyinde Kürt oluşumuna verdiği aktif destekten ders almamışlardır.

Düşmanla yeni bir beyaz sayfa, muharebedeki beyaz flamayla aynı anlamdadır

Bu şartlarda Türkiye yol ayrımındayken ABD’den destek almak isteyen Cumhurbaşkanı Erdoğan, Afganistan bataklığında göreve talip olmuş, ülkemizi büyük riske atmıştır.

Bu girişim, Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıyan ilk devlet olan, tarihi dostluk bağlarımız bulunan Afganistan’ın ülkemize duyduğu sevgi ve saygıyı etkileyebilir.

Türkiye NATO’da daha fazla kalarak ABD vesayeti altında tam bağımsızlıktan bahsedemez

2023 seçimlerinde iktidara gelecek olan yönetim, bu hususları dikkate almak zorundadır. Muradımız, bir vesayetten kurtulup başka bir vesayet altına girmek değildir. Bu gerçekler karşısında ABD ve diğer NATO ülkeleriyle masaya oturmamız, açık yüreklilikle düşüncelerimizi belirtmemiz, NATO üyeliğimizin ancak bu çerçevede sürebileceğini anlatmamız gerekir. Sonuç alınmazsa coğrafyamızın bize bahşettiği jeostratejik özellikten yararlanarak ulusal çıkarlarımızı, onurumuzu, bağımsız olarak korumak, nihai hedefimiz olmalıdır.
=================================
Dostlar,

Sn. Em. Org. Kılınç gerçekte “çooook da kısa tutmuş!”

Ülkemizdeki gladyo – kontrgerilla operasyonları, iç çatışma çıkarma girişimleri, aydın cinayetleri, T.C. Devletinin aydınlatmaktan alıkonduğu cinayetler…

Bunları da yazmak, tarihe bir kez daha not düşmek gerek.

Yine de ABD – NATO kurgusunun iğren yüzünü sergilediği için Sn. Kılınç’a teşekkür ederiz..

Sevgi ve saygı ile. 09 Temmuz 2021, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı (E)
Sağlık Hukuku Uzmanı, Siyaset Bilimi – Kamu Yönetimi (Mülkiye)
www.ahmetsaltik.net         profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik    twitter : @profsaltik     

 

Prof. Dr. Oğuz Oyan : “Kabataş Yalanı” Basın Açıklaması


Prof. Dr. Oğuz Oyan :
“Kabataş Yalanı” Basın Açıklaması

CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Oğuz Oyan‘ın “Kabataş Yalanı“na ilişkin bir yıl önce yaptığı suç duyurusunun Cumhuriyet Savcılığınca sümen altı edilmesine ilişkin yaptığı basın toplantısı metni ekte ilgilerinize sunulmaktadır.

Saygılarla,

Sn. Oyan’ın TBMM Ofisi

***********************

CHP İZMİR MİLLETVEKİLİ OĞUZ OYAN’IN, “KABATAŞ KOMPLOSU”
İLE İLGİLİ YAPTIĞI SUÇ DUYURUSU HAKKINDA BASIN TOPLANTISI

27.02.2015

  • SAVCILIK, YERLİ EL-KAİDE UNSURLARININ ŞİKAYET BAŞVURULARINI ADETA EMİR TELAKKİ EDEREK OPERASYON BAŞLATIRKEN,
    İZMİR MİLLETVEKİLİ OĞUZ OYAN’IN KABATAŞ KOMPLOSU İLE İLGİLİ YAPTIĞI BAŞVURUYU 12 AYDIR SÜMEN ALTINDA TUTUYOR.
  • “BİN LADİN’İ SEVİYORUM” DİYEN TAHŞİYE LİDERİNİN ŞİKAYETİNE
    “HAY HAY” DİYEN SAVCILIK, MİLLETVEKİLİ OĞUZ OYAN’IN
    KABATAŞ KOMPLOCULARI HAKKINDA YAPTIĞI SUÇ DUYURUSUNU GÖRMEZDEN GELİYOR.
  • SAVCILIKLAR, BİN LADİN MÜRİDİ TAHŞİYE LİDERİNİN ŞİKAYETİ ÜZERİNE ZAMAN VE SAMANYOLU’NA OPERASYON YAPARKEN, MİLLETVEKİLİ
    OĞUZ OYAN’IN, KABATAŞ KOMPLOSUNUN BASIN SÖZCÜLERİ ABDÜLKADİR SELVİ VE ELİF ÇAKIR HAKKINDAKİ ŞİKAYETİNE KAYITSIZ KALIYOR.

Yurt çapında gezi olaylarının devam ettiği  Haziran 2013 başlarında dönemin Başbakanı
Recep Tayyip Erdoğan, Kabataş İskelesi’nde bir yakınının başörtülü gelininin kucağında bebeğiyle birlikte sayıları 70-100 dolayında bedenlerinin üst tarafı çıplak, elleri deri eldivenli gösterici tarafından salt başörtülü olduğu gerekçesiyle saldırıya uğradığını
iddia ederek aylarca bu konuyu kullanmış, bu olaya ilişkin görüntülerin savcılıkta olduğunu ve soruşturmanın devam ettiğini iddia ederken, bu olaya ilişkin herhangi bir görüntü basına verilmemişti.

Söz konusu saldırı savının baştan beri Goebels usulü “yalana ve tekrara dayalı” propaganda çalışmasının bir ayağı olduğunu fark ederek, bu iftira tezgâhının işletilmesinde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, gazeteciler Abdülkadir Selvi ve Elif Çakır ile yalancı mağdure  Zehra Develioğlu’nun organize bir biçimde çalıştığı saptamasıyla hukuksal süreci başlatmak için hazırlıklarını tamamladığı sırada, 13 Şubat 2014’te Kanal D’de sözde mağdure kadının hiçbir müdahaleye uğramadan eşiyle buluştuğuna ilişkin görüntülerin yayınlanması üzerine, hemen ertesi gün Tayyip Erdoğan ve suç ortakları hakkında Ankara Cumhuriyet Savcılığına halkı kin ve düşmanlığa tahrik”, “iftira” ve “suç uydurma” suçlarını işledikleri gerekçesiyle  suç duyurusunda bulunmuştuk.

Ankara Cumhuriyet Savcılığı 7 gün içinde hızla, Tayyip Erdoğan yönünden dokunulmazlığı nedeniyle kovuşturmaya yer olmadığı öbür kişiler yönünden ise
gereği yapılmak üzere genel soruşturma bürosunun görevlendirildiğini bildirmesine karşın  aradan geçen 1 yılı aşkın sürede öbür şüpheliler hakkında herhangi bir soruşturma yapmamış adeta dosyayı sümen altı etmiştir. Çünkü, Ankara Cumhuriyet Savcılığında yapılan girişimlerde dosya ekranda  görünmesine karşın, aslının nerede olduğu ve
ne işlem yapıldığı bilgisi verilememektedir.

Oysaki Muş merkezli olarak 16 ilde Ocak 2010’da yapılan El Kaide bağlantılı Tahşiye
terör örgütü
kapsamında tutuklanıp 1,5 yıl kadar hapis yattıktan sonra tahliye olan ve
çıktığı ulusal televizyon kanallarında bu örgütün insanlık dışı vahşi katliamlarını ve
kendi El Kaide bağlantısını adeta savunurcasına “Müslüman olduğu için Bin Ladin’i seviyorum diye haykıran örgüt lideri ve ileri gelen militanlarının “Hükümet davetli yakınmaları” (Bülent Arınç’ın ‘bir şikâyetiniz varsa yapın dedikitirafı) hemen işleme konarak kimi basın yayın kuruluşları ile soruşturmada yer alan emniyet mensuplarına operasyon yapılmıştır.

Toplumsal çalkantı ve çatışmaların yoğun olarak yaşandığı son 60 yıllık siyasal tarihimizde özellikle büyük kitlelerin provoke edilmesinde (AS: kışkırtılmasında) yaygın olarak kullanılan dinsel ve ulusal argümanların (AS: önermelerin) toplumsal çatışma yaratma riskinin büyüklüğü dikkate alındığında, doğrudan Başbakan ve basın yayın mensuplarınca işlenen
“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik suçu”nun yarattığı tehlikenin daha büyük olacağı açıktır. Buna karşın savcılıkların bir Milletvekilinin bu konuda yaptığı kanıtlandırılmış suç duyurusunu bir yıldır görmezden gelirken, bir terör örgütü üyesinin yalnızca kendisine yapılan uygulamayla ilgili “yönlendirmeli yakınısı” üzerine hemen harekete geçmeleri, yargının siyasallaşmasının ve Cumhuriyet Savcılıklarının Cumhuriyet ve hukuk kavramlarından ne denli uzaklaştıklarının önemli bir göstergesidir.

Değerli Basın Mensupları,

Konu ve gündemin çakışması nedeniyle bir hususu daha dikkatinize sunmak istiyorum. Biliyorsunuz şimdiye dek başında bulundukları kuruma ve mensuplarına karşı başta hükümet üyeleri, iktidar partisi mensup ve yandaşlarınca yapılan akıl almaz iftira, yalan, suçlama ve hakaretlere karşı başlarındaki “bürokrat şapkası”na işaret ederek sessiz kalanlar,
Süleyman Şah Türbesi nedeniyle yapılan eleştiriler karşısında muhalefete karşı siyasal tonlu eleştiriye girişiyorlar. Oysaki sahip oldukları teknik, istihbari vb. olanaklarla Kabataş komplosuna ilişkin yalanları baştan bilebilecek durumda oldukları halde, gerçeğin basın tarafından ortaya çıkarılmasına dek sessiz kalmalarını bir yana bırakalım, olayın yalan ve
kurgu olduğunun açığa çıkmasından sonra da, bürokrat kimliğinden ayrı olarak
Milli Güvenlik Kurulu’nun eşit üyesi kimliği nedeniyle, hâlâ bu yalanı haykırmaya devam eden öbür kurul üyelerine karşı herhangi bir itiraz ve uyarı yapıp yapmadıkları merak konusudur.
Bir itirazları olduysa yalan ve kumpasın sürmesinden, bu itiraz bir karşılık bulmadığına göre istifayı düşünmüşler midir? Anayasa’nın 118. maddesinde Milli Güvenlik Kurulu’nun görevleri arasında “…toplumun huzur ve güvenliğinin sağlanması…” da sayıldığına göre,
başta Kabataş komplosu olmak üzere, “kindar ve dindar nesil yetiştirmek“ten,
Suriye’deki terör ögeleri ile yakın işbirliğine dek toplumun huzur ve güvenini bozacak her türlü eylemi yapma iradesi gösteren kurul üyelerine karşı sessizlik
suç ortaklığı anlamına gelmeyecek midir?

=================================

Dostlar,

Sayın Prof. Oyan  söylenecek söz bırakmış mı??

Haydi politikacıların bir bölümünü anladık.. Tanrıları olan “Oy” uğruna göze almayacakları eylem yok.. Ya hukuk adamları? Ya Cumhuriyet’in savcıları??
Neden salt ama salt hukukun gereğini yapmaz, neden dimdik ve erdemli hukukçu olma onurlarını korumazlar??
İşte bunu anlamak çok güç.. Bundan daha güç olanı ise, bu harami düzeninin sürgit kılmak..

****

Anımsayalım, söz konusu komplo amaçlı “KABATAŞ YALANI” aşağıdaki içerikteydi..
Korkunç bir duygu sömürüsüne dönük, ayrıntılı tasarlanmış, inandırıcılığı çok yüksekti.
Bereket kanıtlanamadı, kökten uydurma, belli ruhsal bozukluklarda görülen ve Tıp diliyle “Konfabulasyon” denilen bir masal uydurma idi. Kanıtlanacak olsaydı eylemcilerin başına dünyayı zindan ederlerdi.. Şimdi o zindan iftiracıların başına geçsin dileyelim..

Yalancı mağdure Zehra Develioğlu’nun suçlaması aşağıdaki gibiydi :

*****

“Erkek şahısların üstü çıplaktı. Kafalarında siyah bantlar vardı. Kenara, duvar dibine çekildim. Tişörtünde Che Guevara resmi bulunan bayan şahıs, ani şekilde başörtümü tutarak yukarıya doğru kaldırdı, Tayyip’in o…sunu buldum beyler, gelin s…in diye bağırmaya başladı. Kızımın bebek arabasını tuttuğum için kaçamadım. Erkek bir şahıs
sol yanağıma tokat attı, sırtüstü yere düştüm. Kalabalık grup etrafımı sardı, tükürmeye, tekmelemeye başladılar.
Beni tekmelerken, şerefsizin evladı, o… çocuğu, eşarplı kaltak, Devrim yapacağız, kökünüzü kazıyacağız, hayvan kaltak, Tayyip’i de seni de s…p yollayacağız şeklinde yüksek sesle hakaret ettiler. Şişman yapılı, etli geniş burunlu biri bebek arabasını sallıyordu, arabanın içindeki kızım aşağı yukarı zıplıyordu. Üç dört kişi benim üzerime idrarlarını yaptılar. Bir kadın, başörtüsüne işeyin, başörtüsüne işeyin diye bağırıyordu. Etrafımdaki şahıslar bana tekme atmaya devam ediyordu. Tam bu esnada bir şahıs, başıma doğru erkeklik organıyla sürtünmeye başladı. Başka bir şahıs, benim arkama geçerek cinsel bölgesiyle sürtünüyordu. Vücudumun değişik yerlerinden cinsel saldırıda bulunanlar vardı. Emekleyerek kaçmaya çalıştım, başaramadım, bir ara kafamı kaldırdığımda baş kısmımdan sürtünmek suretiyle cinsel saldırıda bulunan şahsın uzun yüzlü, kemikli ve çıkık burunlu olduğunu gördüm. İnönü stadında araba yakıyoruz diye bağırma sesi duydum. Etrafımdaki şahıslar dağıldılar. İnönü stadyumuna doğru yürümeye başladılar. Yerden kalktım, bebek arabasının yanına gittim, altı aylık kızım ağlıyordu, sol ayak diz altında sıyrık vardı, kanamıştı, sol kolunda morluk vardı. Bana cinsel saldırıda bulunan şahısların arkasından baktığımda, iki şahsın ellerinde bira şişesi olduğunu, bira şişelerini karşılıklı tokuşturduktan sonra içtiklerini, kahkahalar atarak güldüklerini gördüm. Üç dört dakika sonra eşim geldi. Ağlıyordum. Eşim ne olduğunu sordu. Üzüntümden, eşimin bana saldıran şahıslara karşılık vereceğini bildiğimden dolayı kendisine bir şey söylemedim. Evimize geldik. Temizlenme hissiyle duşa girdim. Bacaklarımda almış olduğum darbelerden dolayı morluklar vardı. Üç dört gün dışarı çıkamadım. Yaşadığım korku neticesinde bebeğimi emziremedim, sütüm kesildi..”

*****

Sevgi ve saygı ile.
27 Şubat 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

KOMUTANLAR REHİN…

Dostlar,

Her şeyde bir hayır vardır… der büyükler. Biraz ironik olacak ama, Deniz Harp Okulu Komutanı iken emekli edilen Sayın Amiral Türker Ertürk, inanılmaz güzellikte (etkili, yararlı, uyarıcı!) yazılar yazmakta. Aşağıda sunduğumuz KOMUTANLAR REHİN başlıklı yazı da böyle..

Haftalık bu makaleleri ve sayısız yurtiçi-dışı konferansları ile, inanıyoruz ki, komutan olarak verdiklerinden daha çoğunu ülkemize veriyor..

Ya da tersinden söylemek gerekirse, parlak Amirali “tehlikeli” bularak emekli edenler, başlarına daha büyük bir bela aldılar!

Buyurun, yazar ve konferansçı Türker Ertürk paşa ile beyninizle, sözünüzle, kaleminizle başedin..

Teşekkürler Sayın Ertürk..

Yolunuz açık olsun..

Vira amiralim vira!

Sevgi ve saygı ile.
04.11.12, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net  

========================================

E. Amiral Türker ERTÜRK

KOMUTANLAR REHİN…

Geçen hafta Cuma günü Yüksek Askeri Şura (YAŞ), kış dönemi çalışması için Başbakan Erdoğan başkanlığında Genelkurmay Başkanlığı’ndaki Çakmak Salonu’nda toplandı. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası gereğince Başbakan’ın başkanlık ettiği YAŞ’a Genelkurmay Başkanı, Milli Savunma Bakanı, kuvvet komutanları, Jandarma Genel Komutanı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup tüm Orgeneral/Oramiral rütbesindeki komutanların katılması gerekmekteydi. Fakat geçen hafta yapılan YAŞ toplantısına 3 Orgeneral katılamamıştır.

Bu komutanlardan biri NATO İzmir Kara Komutanlığı’nın açılış törenine iştirak ettiği için mazereti nedeniyle, diğer ikisi olan Orgeneral Bilgin Balanlı ve Orgeneral Nusret Taşdeler ise rehin alındığı için katılamamıştır.

Evet, hiç şüphe yoktur; Bu iki komutan Türkiye Cumhuriyeti’nin dönüştürülebilmesi,
rejim değişikliği yapılabilmesi, yeni rejim ordusunun kurulabilmesi ve bölgede
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin taşeron rolünde kullanılabilmesi maksadıyla sürdürülen operasyonların bir parçası olarak rehin tutulmaktadır.

Delil Üretim Merkezi

Bugün muvazzafı ve emeklisi ile zindanlarda bulunan tüm komutan ve askerler emperyalizmin emrinde ve onun başkentinde konuşlanan
F Tipi Örgüt’ün Delil Üretim Merkezleri’nde (DÜM) 
imal edilen dijital terör unsuru sahte belgelerle esir edilmişlerdir. Basına yapılan açıklamaya göre YAŞ toplantısında ordunun harbe hazırlık durumu, ihtiyaç duyulan savunma sistemleri ve modernizasyonları, Suriye krizi, terörle mücadele ve Türkiye’nin NATO’dan talep ettiği Patriot füzeleri konusunda gelinen son durumun ele alındığı ifade edilmiştir. Gelin sizle duygudaşlık (empati)yapalım! Kendinizi YAŞ üyesi bir Orgeneral veya Oramiralin yerine koyun.

  • “Sayın Başbakan Suriye’den Türkiye’ye yönelik askeri bir tehdit yoktur. Patriotların ülkemizde konumlandırılmasına gerek olmadığı gibi ülkemizin sıcak bir savaşa girmesine neden olabilir. Ayrıca ABD bölgede adım adım kukla Kürt Devleti’ni kurmaya çalışmaktadır. Bu nedenle çıkarlarımız, Irak Merkezi Hükümeti ile işbirliğini gerektirmektedir.“ diyerek başlayan bir değerlendirme yapabilir misiniz?

Yurtseverlik kıratı

Hemen cevap vermeyin!  Daha önce yanınızda oturan silah arkadaşınızın şimdi uydurma belgelerle zindanda olduğunu gözünüzün önüne getirin! Hukuk yok, adalet yok! Gidenin arkasından sahip çıkan yok! Sesinizi çıkarır ve ülkenizin çıkarı için konuşursanız, sizi de sahte dijital delil ile örgüt üyesi olarak alırlar!

Hem silah arkadaşlarınız rehin, hem siz tehdit altındasınız!

Hala konuşurdum ve inandığımı söylerdim diyor musunuz? O zaman sizin yurtseverlik kıratınız bayağı yüksekmiş!Osmanlı da kendisine bağlı ülkelerdeki yöneticilerin iradelerine ipotek koymak ve kendisine kul etmek için o yöneticilerin oğullarını İstanbul’da rehin tutardı. Aynı yöntemi PKK’da kullanıyordu. PKK bazı ailelerin çocuklarını dağa kaldırarak rehin alıyor ve ailesinin kendisine muhalefet etmesini ve devlet ile işbirliği yapmasını engelliyordu.

  1. Suriye’den Türkiye yönelik tehdit yoktur.
  2. Türkiye’den Suriye’ye yönelik emperyalizmin emri ile düşmanlık ve
    terör ihracı vardır. 
  3. Patriotlar, Kürecik’te kurulan radarın da içinde bulunduğu Füze Kalkanı sisteminin bir parçasıdır. Patriotlar Suriye ile savaş çıkarmak, Suriye hava gücünün Suriye kuzeyinde yaptığı iç güvenlik harekatını tehdit ederek ve sınırlayarak teröristlere destek vermek ve İran’a yapılacak müdahalede İran’ın misillemesine maruz kalacak ABD üslerini ve Kürecik radarını korumak için Türkiye’ye getirilmektedir.

Patriot füzelerini asker istememiştir. ABD Patriotların NATO’dan istenmesini istemiş ve bu isteğini aracısı Davutoğlu vasıtası ile Türkiye’ye empoze etmiştir. Konuşlandırma tümüyle ABD’nin ihtiyaçlarına göre gerçekleştirilecektir.

Halk için gaz maskemiz yok

Suriye’nin Türkiye’ye yönelik kimyasal ve biyolojik silah tehdidinden bahsediliyor ve Patriotların bu tehdidi uzaktan karşılayacağı belirtiliyor. Bu da koca bir yalandır.
Suriye Güneydoğu bölgemize böyle bir tehdidi, kimyasal başlıklı topçu ateşi ile de yaratabilir. Patriotlar top mermilerine karşı kullanılamaz. Eğer söyledikleri gibi kimyasal ve biyolojik silah tehdidi varsa, bölge halkı için maske temin edilmesi ve dağıtılması gereklidir. Böyle bir çalışma olmadığını biliyoruz.

  • Sonuç olarak; Patriotlar ülkemizin çıkarları ve güvenliği için değil,
    ABD’nin çıkarları ve güvenliği için Türkiye’ye getirilmektedir
    .

Komutanlar, ülkemizin çıkarına olan bu değerlenmeyi YAŞ’ta ve Milli Güvenlik Kurulu’nda yapamasınlar, Türk Milleti’ne bu gerçekleri söylemesinler ve ABD’nin Türkiye için çizdiği işbirlikçi rotanın dışına çıkacak refleksleri geliştiremesinler diye rehindir, esirdir ve tehdit altındadırlar.

  • Türk Milleti, ülkesinin kaderine sahip çıkmak ve komutanlarını özgürleştirmek zorundadır. 
  • Yıldırım Beyazıt’ın Timur’a esir olduğu gibi komutanlar da rehindir,
    esirdir ve özgür iradeleri yoktur.

Bu durumun sürmesi halinde güvenliğimiz yoktur ve sonumuz hüsrandır.

Saygılar sunarım. 4.12.12

Aydınlık/İLK KURŞUN