AKP, anayasa darbesi, Ennahdha

Ülkemizi kasıp kavuran yangınlar nedeniyle, ‘Parlamentosu bekleme odasına alınan’ Tunus gündemi kaydı. Bellek bobini on yıl öncesine sardı.

‘O Türk, ben ise İtalyan’

Meydanı tıklım tıklım dolduran kalabalık nedeniyle, Tunus Barosu’na gitmek için minibüsten inerek yürüyüşe geçtik. ‘İstemiyoruz Amerikalıları, defolun!’ bağrışmaları ile önümüz kesilince, ‘Amerikalı değiliz’ yanıtı da, ‘Avrupalıları da istemiyoruz’ tepkisiyle bastırılınca, Venedik Komisyonu üyeleri dağılıverdi ve Başkanı Gianni Buquicchio: ‘Hanımlar beyler, kaygılanmayın, arkadaşım Türk, ben ise İtalyan’ karşılığını verince, ‘Türkse tamam; siz de onunla geçebilirsiniz’ yanıtı, yolumuzu açtı.

ABD’yi protesto amaçlı kalabalık, kendisiyle sabah vakti görüştüğümüz Cumhurbaşkanı Essebsi’yi bu kez, Dışişleri Bakanı Bayan H. Clinton ziyareti nedeniyle toplanmıştı.

Karşılaştığımız davranıştan pek etkilenen  Başkan Buquicchio, üst düzey görüşmelerimizde, Türkiye’nin Tunuslular gözünde ayrıcalıklı konumunu bu tanıklığa yollama yaparak bir kaç kez dile getirmişti (Mart 2011).

Ankara ise, ters rüzgarlar estirmekte gecikmedi. İki örnek:

Posterler ve köpekler

Başbakan, Mısır üzerinden gelecekti Tunus’a. Geçiş döneminde ve demokrasi arayışında bulunan ülkenin bu sürecine katkı değil, ‘büyüklük iştahı’ öne çıkmıştı. Yüzlerce posteri Tunus caddelerine asılacaktı; onlarca koruma ve köpek, güvenliği içindi. Ankara-Tunus arasındaki diplomatik kriz, ‘posterler, resmi değil, Başbakanı seven işadamınca hazırlandı’ vb açıklamalarla geçiştirilmeye çalışıldı.

Müslüman Kardeşler

İzleyen aylarda, kurucu meclis çalışmaları ve anayasa tartışmaları ortamında, Ennahdha ve lideri R. Gannuşi’ye heyetler gönderen AKP, ‘İslami duruş’ yolunda istediğini alamadı; ama olan, Tunus-Türkiye ilişkilerine oldu. İçişlerine karışıldığı haklı gerekçesiyle Tunus, aradan iki yıl geçmeden ülkemize dirsek çevirdi.

Katılımcı Anayasa

«Tunus, diğer ‘Arap Baharı’ ülkelerinin aksine, siyasal geçiş sürecini başarıyla ve uzlaşıyla tamamlamıştır. Bu sürecin nihai meyvesi olan 27 Ocak 2014 tarihli yeni Anayasa, gerek yapılış süreci gerekse içeriğiyle anayasa hukukçularının dikkatini çekecek niteliktedir. Yeni Anayasa, sivil toplumun yoğun katılımıyla biçimlenmiş ve demokratik seçimlerle işbaşına gelen bir Kurucu Meclis’in çalışmalarıyla son halini almıştır. İslam’ın devletin dini olmaktan çıkarıldığı ve hukukun kaynağı olarak meclisin işaret edildiği bu yeni dönemde, devlet şekli olarak sivil ve demokratik bir yapı ön plana çıkmıştır. » (F. Horchani, Anayasa Hukuku Dergisi-6, s.11)

Uluslararası islamcılık

«Maddi ve partizan kişisel çıkarların genel çıkarı bastırdığı ve iktidar sarhoşluğunun zirve yaptığı Tunus, siyasal sendrom mağduru bir ülke. Bu çocukluk hastalığı, bütün yaşadığımız kötülükleri açıklıyor: Yolsuğluğun kitleselleşmesi, Devlet’in, idarenin, adaletin ve güvenlik hizmetlerinin partizanlaştırılması ve liyakatın düşmesi, bütçe açığı, kamu maliyelerinde dengesizlik, toplumsal bölünme, şiddetin tırmanışı, karanlık vahabi güçleriyle ittifak…

Durumu ağırlaştıran husus, hükümetlerimizin, ideolojik ittifaklara dayalı bu uluslararası ağlarla yakınlaşması. Kastettiğim, Katar ve Türkiye’nin baskın bir rol oynadığı uluslararası ‘kardeşçilik’. Ülkemizin özerkliği ve kendini belirlemesi bakımından daha kötüsü olamaz. Ululsararası islamcılık, egemenliğimiz için çok tehlikeli… » (7 Haziran 2021, La Presse, Prof. Y. Ben Achour)

Parlamento bekleme odasında

Tunus’un içinde bulunduğu bu ortam ve koşullarda Cumhurbaşkanı K. Sayed, 25 Temmuzda bir ay süreyle Parlamentoyu bekleme odasına aldı.

“Ulusun kurumlarını ve ülkenin güvenliğini ve bağımsızlığını tehdit eden, kamu kurumlarının düzenli işleyişini bozan açık bir tehlike durumunda, Cumhurbaşkanı, bu istisnai durumun gerekli kıldığı önlemleri, (…) alabilir.

Bu önlemler, kamu kurumlarının düzenli işleyişine en kısa sürede dönüşü güvence altına alan amaçlara yönelik olmalıdır. Bu süre boyunca halkın temsilcileri Meclisi, sürekli toplantı halinde olur…” (md.80)

CB, bu maddeyi usul ve esas bakımından ihlal ederek, Meclis’i bir ay süreyle askıya aldı; Başbakan görevlerini de kendisi üstlendi.

Kartaca: Neresi karanlık?

‘Parlamenter rejim bekleme odasına alındı’ ve -Hükümet kurma görevini vermemek için- ‘Kılıçdaroğlu, Saray’ın yolunu mu biliyor?’ sözlerinin sahibi için, ‘Anayasa suçu işlenmektedir’ saptaması (D. Bahçeli), anayasal darbeler zinciri ve AKP ilişkisinde sadece birkaç halka.

Şu halde seçimler yoluyla iktidara gelen kardeşlerin ortak paydası, demokratik hukuk devletinin değerlerini ortadan kaldırmak.

Ağabey’in anayasal darbe faili olduğu Türkiye’nin demokratik deneyimi ve Avrupa kurumlarında yer alıyor olması, başlıca farklar olarak öne çıksa da, egemenlik anlayışında ayrışma belirgin: Tunus, ‘kardeşlik’ üzerinden egemenliğine karışılmasından rahatsız; Ağabey ise, Afrika’dan Orta Asya’ya ‘İslami hegemonya’ için canhıraş çaba harcıyor, devasa camiler ve Mehmetçik üzerinden; yani kendi yurttaşının parası ve kanıyla.

Magrip ayağının zedelenmesi karşısında Maşrık kardeşler (AKP-Katar) suskunluğu, Kartaca karanlığından mı?

Devleti tek kişiye indirgeme felaketi

Emre KongarEmre Kongar
ekongar@cumhuriyet.com.tr
06 Ağustos 2021, Cumhuriyet

 

Yangın felaketi Türkiye’ye özgü değil… 

Dünyanın karşı karşıya kaldığı “İklim krizi” sonucu olarak özellikle Akdeniz Bölgesi’ndeki bir doğa felaketi. Covid-19 salgını da sadece Türkiye’de görülmüyor… Bütün dünyayı kasıp kavuran pandemi, bütün dünyadaki ülkeleri pençesine aldı. Bu, her iki felaket de insanlığın hatalarından, özellikle de gelişmiş ülkelerin yol açtıkları doğal ve toplumsal/ekonomik erozyonlardan kaynaklanan yaygın olaylardır.

Dolayısıyla, bu her iki felaketten de Türkiye’yi veya Türkiye’deki bir iktidarı sorumlu tutmak haklı bir davranış olmaz. 

Tam tersine, her ülkenin dünya üzerindeki toplam etkisi, o ülkenin teknolojisi ve üretimi ile orantılı olduğundan, Türkiye’nin bu global felaketlere katkısı, gelişmiş ülkelerin, özellikle, Amerika Birleşik Devletleri’nin, Rusya’nın, Çin’in ve Avrupa Birliği ülkelerinin yanında devede kulak kalır.

Ama global etki açısından görülen bu etki küçüklüğü, ulusal çapta çok çok büyük ve çok daha belirleyicidir: Türkiye’de olupbiten her şey gibi bu tür global felaketlerin meydana gelmesinde, bunların önlenmesinde ve bunlarla mücadele edilmesinde elbette siyasal iktidarların rolü çok büyüktür. Hele hele, Erdoğan/AKP iktidarı gibi ülkeyi yirmi yıla yakın bir süredir yöneten bir iktidar söz konusu ise bu sorumluluk belki de gelmiş geçmiş olan bütün siyasal iktidarlarınkinden daha da fazladır. 

Unutmayalım, Erdoğan/AKP iktidarının 2002 sonundan beri yönettiği bu Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları 1923-1938 arasında 15 yılda kurdular! Bu Cumhuriyet, onların kurdukları temeller üzerinde İkinci Dünya Savaşı’nın yıkıcı etkilerinden korunabildi.
***
Türkiye, teknolojik ve üretim kapasitesi küçük olduğundan, bu global felaketlerin baş sorumluları arasında yer almaz. Ama yirmi yıla yakın bir süredir ülkeyi yöneten bu iktidar, bu global felaketlerin ülkemizi de pençelerine almalarından ve onlarla mücadeledeki yetersizlikler bakımından tamamen (AS: tümüyle) sorumludur.

Erdoğan/AKP iktidarının bu global felaketlerin ülkemizde yol açtığı yıkımdan doğrudan sorumlu olmasının iki nedeni ve bu iki nedenin de bir temel kaynağı var sanıyorum:

Birinci neden ideolojik ve siyasal bir nedendir.
İkinci neden yönetimsel ve siyasal bir nedendir.
***
İdeolojik ve siyasal neden, ABD’nin (ve onu izleyen AB’nin) Radikal Siyasal İslam’ın silahlı saldırısına karşı (sonradan vazgeçtiği) panzehir olarak Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da devreye soktuğu “Ilımlı İslam-Amerikancı İslam” modelinden, dünyadaki “Müslüman Kardeşler” hareketinden ve kendilerinin dinci siyaset anlayışından güç alıyordu.

Erdoğan/AKP iktidarı, bu siyaset anlayışıyla, hem dünyadaki “İhvan-ı Müslimin” hareketiyle ittifak kurarak İslam Âlemi’nde (özellikle de Ortadoğu’da) varlık gösteriyor hem ABD/AB ile ittifak kurarak Batı Emperyalizminin desteğini alıyor hem de içerde bütün liberal, milliyetçi ve dinci sağı aynı şemsiye altında toplayarak Atatürk Cumhuriyeti’ni yok edecek bir süreç başlatıyordu.

Bu hayalin gerçekleşmesi olanaksızdı:

1) Çünkü “Siyasal İslam”ın “Ilımlısı” olamazdı; İslam, Demokratik Rejimle uzlaşamıyordu. Nitekim öyle de oldu; model Mısır’da, Irak’ta, Libya’da çöktü; Batı emperyalizminin desteği bitti.
2) Atatürk Cumhuriyeti, aradan geçen zaman sürecinde, 1945-1950’deki toplumsal/ekonomik ve sınıfsal yapısından daha ileri gitmiş ve Özgürlükçü Demokratik Rejim çizgisinde bir hayli deneyim kazanmış olduğu için yeniden Saltanat/Hilafet çizgisine geri döndürülemezdi. Nitekim döndürülemiyor.
3) Bu olanaksız hayalin finansmanı, Cumhuriyet kazanımlarının satılması, doğanın yağmalanması, betonlaşma ve borçlanma modeliyle sağlanacaktı. Bütün kaynaklar kullanıldı, ekonomi ve doğa tahrip edildi ve sonunda ülke iflas etti.

Doğanın tahribatı ve kaynakların global felaketlerin önlenmesine harcanmaması, COVID-19 ve yangın felaketleriyle mücadeleyi zayıflattı.

Yönetimsel ve siyasal neden ise bu yanlış hayalin olağan demokratik rejim içinde uygulanmasının olanaksızlığından doğdu:

  • Erdoğan/AKP iktidarı tarihinin en büyük hatasını yaparak devleti tek kişiye indirgeyen ucube bir Şahsım Devleti sistemi kurdu.

Zaten yıktıkları kurumlardan dolayı iyice zayıflamış olan devlet mekanizması tek bir kişinin bilgisine, tecrübesine, kararlarına, duygu ve düşüncelerine indirgenince, global krizler ülkeyi vurduğunda rasyonel ve hızlı kararların alınması olanaklı olamadı. Üstelik doğa katliamı, betonlaşma, yeşilin yağmalanması, nepotizm (adam kayırmacılık) kaynakların yandaşlara aktarılması, ülkeyi bu global krizlerin etkilerine çok açık hale getirmişti.
***
Sonuç olarak Erdoğan/AKP iktidarı bu global yangın ve COVID-19 krizlerinden ülkeyi yeterince hızlı ve etkin olarak koruyamadı. Çünkü sadece ideolojileri değil, bilgileri, becerileri ve uyguladıkları devlet modeli de bunlarla mücadeleye uygun değildi.

TERÖR DEVLETİ

Suay Karaman

Elli yılı aşkın süredir devam eden Filistin ile İsrail arasındaki çatışmada, her iki taraftan on binlerce insanın yaşamını yitirdiği, yüz binlerce insanın yaralandığı, yaklaşık bir milyon insanın da evlerinden ve yurtlarından sürüldüğü bilinmektedir. Ramazan ayıyla birlikte İsrail polisi Kudüs’teki Şam Kapısı’nda akşamları iftar düzenlenmesini engellemek için bariyerler yerleştirmişti. Filistinliler bu durumu protesto ediyor ve İsrail polisi ile çatışıyordu. 7 Mayıs Cuma akşamı İsrail, işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan Mescid-i Aksa’ya baskın düzenledi. Camide namaz kılanlara ses bombaları ve plastik mermilerle saldırdı. Gazze ve diğer kentlere de sıçrayan olaylar halen devam etmektedir. İsrail’in havadan ve karadan vurmaya devam ettiği Gazze Şeridi‘nde tablo giderek ağırlaşmaktadır.

Arap ve Yahudi grupların sert çatışmalarında birçok ölüm ve yaralanma olayı meydana gelmiştir. Geceleri sürekli iki tarafın ateşlediği roketlerin kıvılcımlarıyla İsrail ve Filistin semaları aydınlanmaktadır. Bu durumda iç savaş uyarısı yapan İsrail Cumhurbaşkanı Reuven Rivlin, “Sokaklarımızda savaş patlak verdi. Çoğunluk gördüklerine inanamıyor ve şok yaşadığı için hiçbir şey söyleyemiyor” dedi.

14 Mayıs 1948 tarihinde kurulan İsrail, kurulduğundan beri sürekli Araplarla savaşmış ve her savaştan topraklarını büyüterek çıkmıştır. ABD’nin stratejik müttefiki olan hatta Ortadoğu’ daki jandarması kabul edilen İsrail’in, sürekli yeni yerleşim birimleri kurup, Filistin halkını sürmesine ve katletmesine, ABD destek olmaktadır. Çünkü emperyalizm, siyonizmin işbirlikçisidir, destekçisidir.

Son iki yılda dört seçim gören İsrail’de iç siyaset hayli karışık bir durumdadır. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları ile gündeme gelen Başbakan Binyamin Netanyahu, bu saldırılarla kendi durumunu unutturarak, iktidarda kalabilmek için yeni ve kanlı bir oyunun peşindedir. Açıkça bir terör devleti görünümündeki İsrail, bu yaptıkları nedeniyle tüm dünyada öfke yaratmıştır ve gelen tepkilere karşın saldırılarına devam etmektedir. Ama İsrail’e yaptırım uygulamak söz konusu değildir çünkü arkasında ABD ve Batının desteği bulunmaktadır.

Türkiye’de, siyasi iktidarın desteğiyle Filistinlilerin yaşadıkları karşısında Ankara, İstanbul, Adana, Kayseri başta olmak üzere bazı kentlerde mitingler düzenlendi. Küresel salgın nedeniyle sokağa çıkmanın yasak olduğu günlerde “tekbir” getirerek sokaklara dökülen tarikat artıklarının organizasyonu ilginçtir. Bunlar bir araya toplanırken güvenlik güçleri ne yapmıştır, hatta nerededir gibi sorular da yanıtsızdır. İstanbul’da binlerce kişi Türk ve Filistin bayraklarıyla Beşiktaş’taki İsrail Başkonsolosluğu önünde sloganlar atarak İsrail’e tepkilerini gösterdi. Vatan Caddesi’nde bir araya gelen vatandaşlar, Türk ve Filistin bayrakları asılı araçlarıyla konvoy yaparak İsrail’i protesto etti. “Kahrolsun İsrail” diye sloganlar atılarak, İsrail’in kahrolmadığı bilinmesine karşılık, sadece kendi bindirilmiş kıtaları alanlara çıktı. Ama bu bindirilmiş kıtalar Uygur Türklerine yapılanlara tepki vermedi. Bu bindirilmiş kıtaların, Yunanistan’ın işgal ettiği Ege adalarımız konusunda hiçbir tepki ve eylemi olmadığı gibi söylemi bile yoktur.

  • Siyasi iktidarın ülkemizin sorunlarını unutturmak için Filistin konusunda, küresel salgına karşın bindirilmiş kıtalarını sokaklara döktüğü anlaşılmaktadır.

12 Mayıs Çarşamba günü Suudi Arabistan ziyareti sonrasında Dışişleri Bakanının yaptığı açıklama şöyledir:

  • “Hep böyle kınıyoruz ama ümmet adım atmamızı bekliyor. Artık bu tür saldırıların durması gerekiyor. Elbette uluslararası hukuk çerçevesinde Filistinlilerin haklarını korumamız lazım.“

Ümmet sözcüğü ile ne anlatılmak istenmektedir; hangi ümmet nasıl bir adım atmamızı bekliyor? Müslüman Kardeşler mi, Taliban mı, Hizbullah mı, IŞİD mi, HAMAS mı? İsrail’e karşı ümmeti göreve çağırma girişimleri boşunadır, sonuç vermeyeceği bellidir. Ümmet değil ama Türk Milleti bu sorunu barış ile çözmelidir. Eşsiz önderimiz Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesi her zaman geçerliliğini korumaktadır. Günümüzde büyük bir insanlık dramı haline gelen Filistin sorunu, iki devletli şekilde çözülmelidir. Ancak ne yazık ki İsrail’in saldırgan tutumuna karşı şimdilik kısa vadede bir çözüm görünmemektedir.

Ülkemizin ovalarını, barajlarını İsrail’e peş keş çekerseniz, tohumlarınızı İsrail’den alırsanız, savaş uçaklarının teknolojik sistemleri İsrail tarafından yapılırsa, özelleştirme adı altında birçok şirketinizi İsrail’e satarsanız, İsrail ile ticari ilişkileriniz büyük boyutlara ulaşmışken İsrail’e karşı yalnızca kınama yaparsınız. Bu yüzden İsrail ile ilişkilerinizi donduramazsınız, büyükelçinizi çekemezsiniz çünkü elinizi vermişsiniz, kolunuz onlarda. Üstelik Tayyip Erdoğan’ın 29 Ocak 2004 tarihinde Yahudi Üstün Cesaret Madalyası aldığı düşünülünce, İsrail’e salt içi boş kınamalar yapılacağı bilinmelidir. İsrail’in yoğun saldırıları karşısında, 14 Mayıs Cuma günü Mescid-i Aksa’da toplanan kalabalığın “Biz buradayız, sen neredesin Erdoğan” sloganı atarak, protesto gösterilerinde bulunduğu da gözlerden kaçmamıştır. 

Azim ve Karar, 17 Mayıs 2021

Ne “Dava”ymış be!

Ne “Dava”ymış be!

Ahmet GÜRSOY
07.09.2019, YENİÇAĞ

Ege’de, 18 Türk adasına Yunanistan asker çıkarıp bayrak dikerken gıkı çıkmayan AKP iktidarları ve bağlı olarak Cumhur İttifakı korosu, kendi dışında kim varsa hepsini neredeyse “hain” ilan ediyor. Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki hakları birer birer elinden kayarken onlar, “asarız”,keseriz” nutukları atmanın ötesinde somut hiçbir kazanıma imza atamıyor.
Tam bir tiyatro.

Gelin Suriye’ye..
Orada da benzer bir açmazın içindeyiz ve maalesef kayıp ettik.
Türkiye, Suriye’de kesinlikle başarısız bir dış politika yürütüyor ve bu yanlışında da ısrar ediyor. Üstelik sadece Türkiye kayıp etmedi. Aynı zamanda Suriye’deki Türk (Türkmen) varlığına da kayıp ettirdik. Belki kendi başlarına hareket etselerdi daha kazançlı çıkacaklardı.

Türkmenler, Suriye içinde kelimenin tam anlamıyla savruldular.

Peki, neden kayıp ettik ya da ettirildik? Çünkü Türkiye’nin dış politikası, AKP’nin “davam” dediği içeriği tam olarak bilinmeyen bir meçhul üzerine inşa edilmeye çalışıldı da ondan.

O “davaya” göre, Esat Alevi. Ancak iktidar sahipleri “Esat Alevi olduğu için biz onunla bağ kurmuyoruz” demiyor. Onlar, “Esat kendi yurttaşlarını öldüren bir zalim ve katil. Bu sebeple biz onunla siyasi ilişki kurmuyoruz” diyorlar. Yoksa katil kimsenin umurunda değil. Mesela, Sünni olduğu için El Beşir gibi canilerle temas kurmakta bir sakınca görmüyorlar. Bu durumda Suriye’deki dış politikayı belirleyen “davanın” İhvancılıkla ilişkisi olduğunu söylemek zor olmasa gerek.

Önümüzde çok net bir biçimde duran İdlib meselesinde neyi, kimi koruyoruz? Niye oradayız? Oradayız çünkü Astana sürecinde, “İdlib’teki Sünni terör örgütlerini ikna ederek oradan biz çıkaracağız, silahlarını bıraktıracağız” dedik.

Bunun için güvenli bölge oluşturduk.
Yapabildik mi?
Yapamadık.
Geldiğimiz noktada Esat orayı bombaladı.

Rusya da bombaladı.

En son hiç ummadığımız sırada birkaç gün önce de ABD bombaladı.
Sonuçta olan Türkiye’ye oldu. Yalnız kaldık.

Rusya, Esat’ın yanında.

ABD’de, İdlib’i bombalayarak Esat’ın yanında olduğunu gösterdi.
Geriye İdlib’de bombalanan terörist İslamcı gruplarla biz kaldık.
İşte size “davam” sarmalında Türkiye’nin savrulduğu yer.
İşte size Cumhuriyet’in başlattığı dış politikadan sapmanın bedeli.

Ege adalarından, Kıbrıs’a, oradan Suriye’ye derken Mısır’a bakalım. Durum aynı.
Mısır’da Müslüman Kardeşler’in lideri Mursi’nin ölümünde neden bu kadar çok acı hissetti bizimkiler?
İşin içinde “dava” olduğu için.
Halen daha Mısır yönetimiyle siyasi temas kurmuyoruz.
Nedeni nedir? Gene bu “dava” denilen şeydir.
Peki, gerekçe ne?
“Efendim biz darbecileri sevmeyiz. Onlara prim vermiyoruz.”
Sahi mi?
Öyle ise İran yönetimiyle Astana’da işiniz ne? İran’da rejim, Humeyni darbesiyle gelmedi mi?
Uluslararası hukukun suçlu ilan ettiği El Beşir darbeci değilse nedir?
Demek ki neymiş..

Mesele darbecilik veya zalimlik değilmiş.

Mesele içeriğini herkese net olarak açıklamadıkları o hepimizin başını belaya sokan, ülkemizi Suriye’de içinden çıkılmaz hale getiren gizli zihniyet “dava“dır…
O zihniyetin, içinde saklı tuttuğu “dava” sebebiyle ocağımıza kar yağdı.
Türkiye’de rejim değişti.
Tarım bitti.
Sanayi geriledi.
Ülkemiz, Murat Ağırel arkadaşımızın anlata anlata bitiremediği yolsuzluklara gömüldü.
Adalet sistemi dibe vurdu.
Hatta enflasyon rakamlarına bile hile yapar hale geldi.
İşsiz kaldık…

Ne “davaymış” be..

 

ZAFERDEN İHANETE

ZAFERDEN İHANETE

S

Suay Karaman 

İhanet, yıllardır türlü biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresine ev sahipliği yapan, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun temellerinin atıldığı Sivas’ta, AKP’li Belediye, İstiklal Caddesi’nin adını ‘Şehit Muhammed Mursi’ olarak değiştirilmesi kararı aldı. Gelen yoğun tepkiler nedeniyle Sivas Valisi, belediye başkanıyla görüşmüş ve belediye meclisinde alınan karar, uygun görülmemiştir. Böylece İstiklal Caddesi’nin adı değiştirilmemiştir.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” söylemi hala kulaklarımızda, yitirdiğimiz insanların acısı yüreklerimizdedir. Yargılandığı mahkeme salonunda ölen ve Türkiye’deki camilerde gıyabi cenaze namazları bile kılınan Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler adlı radikal örgüt ile birlikte Mısır’da iktidar olmuştu. Ancak toplumun yaşam biçimine sık sık müdahale ederek, kendi sonunu hazırlamıştı.

Bursa Anakent Belediye Başkanı’nın, belediye meclisinde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda toplu taşıma araçlarının ücretsiz olmasını isteyen üyelere “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” söylemi büyük tepkilere neden oldu.

26 Ağustos 1922 günü Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos tarihinde Dumlupınar’da ordumuzun büyük zaferiyle sonuçlanmıştır. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı ile emperyalist devletler ve kullandığı maşalar kesin olarak yenilgiye uğratılmış ve devletimizin kurulmasını gerçekleştiren yaşamsal önemde bir başarı kazanılmıştır. 30 Ağustos, ulusumuzun Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği mücadeleyi zaferle taçlandırdığı ve aynı zamanda dünyanın tüm mazlum uluslarına yol gösteren önemli bir tarihtir.

  • 30 Ağustos, tutsaklıktan özgürlüğe, işgal utancından, bağımsızlığın onuruna ulaşıldığı büyük zaferimizin yıldönümüdür.

1 Nisan 1926’da kabul edilen Zafer Bayramı Kanunu’nda, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı gününün Zafer Bayramı olarak kutlanacağı belirtilmiştir. Zafer Bayramı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan bir ulusal bayramdır. Yerel yönetimler ve seçilmiş görevliler, bayram günleri yapılan etkinlik ve törenlere yalnızca hizmet götürmek, topluma kolaylık sağlamakla yükümlüdür. Bayramı eleştirmek, yok saymak gibi farklı tutumda bulunma seçenekleri kendilerine verilmemiştir. Aksi davrananlar hakkında hukuki sürecin başlatılması ve gereğinin yapılması gerekir. Anayasa ve yasaları hiçe sayan, devletin kurallarını, geleneklerini bilmeyen, Türk Milletine meydan okuyan, bölücü ve gerici tüm siyasilerin ve seçilmiş yerel yöneticilerin bunları bilmesi gerekir.

Kurtuluş Savaşımızı “keşke Yunan galip gelseydi” diyen fesli ve püsküllülerden öğrenenler “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” diyecek ölçüde ileri giden Bursa Anakent Belediye Başkanı görevden alınarak, yerine yeni görevlendirme (kayyım)  yapılmalıdır. Cumhuriyet ve demokrasi karşıtı demeçleri ile dikkat çeken Bursa Anakent Belediye Başkanı, aynı zamanda belediyenin on şirketinin yönetim kuruluna kendini atamış ve belediye başkanlığı maaşının yanında on şirketten ayda 80 bin TL dolayında aylık alarak, açgözlü ve fırsatçı olduğunu da kanıtlamıştır. Bu olay karşısında iktidar partisi ile küçük ve milliyetçi geçinen ortağı ne yapacaktır, ne söyleyecektir; bekleyip göreceğiz…

  • Cumhuriyetin erdem (fazilet) olduğunu bilmeyenler, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı benimsemeyenler, ihanetin ortasındadırlar.