ZAFERDEN İHANETE

ZAFERDEN İHANETE

S

Suay Karaman 

İhanet, yıllardır türlü biçimlerde karşımıza çıkmaktadır. 4 Eylül 1919’da Sivas Kongresine ev sahipliği yapan, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın ve Cumhuriyetimizin kuruluşunun temellerinin atıldığı Sivas’ta, AKP’li Belediye, İstiklal Caddesi’nin adını ‘Şehit Muhammed Mursi’ olarak değiştirilmesi kararı aldı. Gelen yoğun tepkiler nedeniyle Sivas Valisi, belediye başkanıyla görüşmüş ve belediye meclisinde alınan karar, uygun görülmemiştir. Böylece İstiklal Caddesi’nin adı değiştirilmemiştir.

2 Temmuz 1993 tarihinde Sivas’ta “Cumhuriyet burada kuruldu, burada yıkılacak” söylemi hala kulaklarımızda, yitirdiğimiz insanların acısı yüreklerimizdedir. Yargılandığı mahkeme salonunda ölen ve Türkiye’deki camilerde gıyabi cenaze namazları bile kılınan Mısır’ın devrik Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi, Müslüman Kardeşler adlı radikal örgüt ile birlikte Mısır’da iktidar olmuştu. Ancak toplumun yaşam biçimine sık sık müdahale ederek, kendi sonunu hazırlamıştı.

Bursa Anakent Belediye Başkanı’nın, belediye meclisinde 30 Ağustos Zafer Bayramı’nda toplu taşıma araçlarının ücretsiz olmasını isteyen üyelere “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” söylemi büyük tepkilere neden oldu.

26 Ağustos 1922 günü Kocatepe’den başlayan Büyük Taarruz, 30 Ağustos tarihinde Dumlupınar’da ordumuzun büyük zaferiyle sonuçlanmıştır. 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı ile emperyalist devletler ve kullandığı maşalar kesin olarak yenilgiye uğratılmış ve devletimizin kurulmasını gerçekleştiren yaşamsal önemde bir başarı kazanılmıştır. 30 Ağustos, ulusumuzun Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde verdiği mücadeleyi zaferle taçlandırdığı ve aynı zamanda dünyanın tüm mazlum uluslarına yol gösteren önemli bir tarihtir.

  • 30 Ağustos, tutsaklıktan özgürlüğe, işgal utancından, bağımsızlığın onuruna ulaşıldığı büyük zaferimizin yıldönümüdür.

1 Nisan 1926’da kabul edilen Zafer Bayramı Kanunu’nda, 30 Ağustos Başkomutanlık Meydan Savaşı gününün Zafer Bayramı olarak kutlanacağı belirtilmiştir. Zafer Bayramı, Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde her yıl 30 Ağustos günü kutlanan bir ulusal bayramdır. Yerel yönetimler ve seçilmiş görevliler, bayram günleri yapılan etkinlik ve törenlere yalnızca hizmet götürmek, topluma kolaylık sağlamakla yükümlüdür. Bayramı eleştirmek, yok saymak gibi farklı tutumda bulunma seçenekleri kendilerine verilmemiştir. Aksi davrananlar hakkında hukuki sürecin başlatılması ve gereğinin yapılması gerekir. Anayasa ve yasaları hiçe sayan, devletin kurallarını, geleneklerini bilmeyen, Türk Milletine meydan okuyan, bölücü ve gerici tüm siyasilerin ve seçilmiş yerel yöneticilerin bunları bilmesi gerekir.

Kurtuluş Savaşımızı “keşke Yunan galip gelseydi” diyen fesli ve püsküllülerden öğrenenler “30 Ağustos, halkın genelini ilgilendiren bir bayram değildir” diyecek ölçüde ileri giden Bursa Anakent Belediye Başkanı görevden alınarak, yerine yeni görevlendirme (kayyım)  yapılmalıdır. Cumhuriyet ve demokrasi karşıtı demeçleri ile dikkat çeken Bursa Anakent Belediye Başkanı, aynı zamanda belediyenin on şirketinin yönetim kuruluna kendini atamış ve belediye başkanlığı maaşının yanında on şirketten ayda 80 bin TL dolayında aylık alarak, açgözlü ve fırsatçı olduğunu da kanıtlamıştır. Bu olay karşısında iktidar partisi ile küçük ve milliyetçi geçinen ortağı ne yapacaktır, ne söyleyecektir; bekleyip göreceğiz…

  • Cumhuriyetin erdem (fazilet) olduğunu bilmeyenler, 30 Ağustos Zafer Bayramı’nı benimsemeyenler, ihanetin ortasındadırlar.

Şam olmadı verelim El-Bab

Şam olmadı verelim El-Bab

Portresi

Hüsnü MAHALLİ
YURT
, 21.9.16

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Halep üzerinden Şam’a 24 saatte varılacaktı.
Üç ay sonra Emevî Camisi’nde namaz kılınacaktı.
Şam’dan devam edip Kahire’ye gidilecekti.
Müslüman Kardeşler Mursi, Erdoğan’ı Yavuz Selim gibi Sultan ve Halife ilan edecekti. 29 Mayıs 2013’te 3. Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim adı verildi.
Bir ay sonra Mursi devrilip proje çökünce AKP çok kızdı.
Suriye’de binlerce cami, kilise, kutsal türbe, mezar  ve dini mekân yakılıp yakıldı.
AKP’nin Sünni müttefikleri tarafından. Allah yolunda cihat için. Yine olmadı.
‘Bari Halep olsun’ dediler. Herkes bu şehre yüklendi. Hiçbir Alevi ve Şii’nin yaşamadığı Halep.
Yüzlerce ruh hastası terör örgütü Halep’i ele geçirmek için saldırıya geçti.
Halep ile Türkiye sınırı arasında tüm köy, kasaba ve şehirler bu örgütler tarafından işgal edildi.
IŞİD, NUSRA, ÖSO ve benzerleri…

  • On binlerce yabancı ruh hastası, manyak ve katil Türkiye’ye geldi ve buradan Suriye’ye girerek bu örgütlere katıldı.
  • On binlerce TIR durmadan onlara silah, askeri malzeme ve günlük ihtiyaçlarının tümünü taşıdı. Donları dâhil.
    ‘Sünni’ Halep düşmedi. 30 Eylül 2015’te Rus uçakları geldi denge bozuldu. Suriye ordusu birçok yeri teröristlerden geri aldı. 24 Kasım’da Rus uçağını düşüren Türkiye savaşın doğrudan tarafı oldu. Komşularla sıfır sorundan tümü düşman komşulara geçildi. İki de yeni komşumuz oldu.
    PYD ve IŞİD.
  • Her şey karıştı ama AKP ders almadı.

Suriye’nin yakılıp yıkılması için AKP’ye mezhepsel ve emperyal gaz verenler ortadan kayboldu.
Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün ve bildik Batılı ülkeler. AKP yine anlamadı.
Ya da anladı da anlamazlıktan geldi. Şimdi de ‘Şam ve Halep olmadı bari El-Bab olsun’ diyor.
Musul da bonusu olur. Bab, Halep’in 35 km kuzey doğusunda. Şimdi değil 50 yıl önce de
bu kasaba Suriye’nin en çağdışı bağnaz ve gerici kasabasıydı. Tam AKP’ye göre.
Hiçbir yerde siyah çarşaf yokken burada kadınlar çarşaf erkekler şalvar giyerdi.

AKP hiçbir şeyden ders almıyor ve almayacak.

24 Ağustos’ta TSK’yi ÖSO ve benzeri katil grupların emrine verdi.
Öz olarak hiçbirinin IŞİD ve NUSRA’dan farkı yok.
500 yıl önce 24 Ağustos’ta Selim, Mercidabık’tan Suriye’ye girmişti.
Mercidabık Cerablus ile El-Bab arasında bir yerde. Mercidabık IŞİD elektronik gazetesinin adı.
Peki diyelim ki Türk ordusu Cerablus’tan Azez’e  kadar olan sınır bölgesinden sonra  El-Bab’ı aldı. Bu da yetmedi PYD kontrolündeki Menbiç’i ele geçirdi. Ya sonrası?
Menbiç’ten sonra Türk ordusu Fırat’ın doğusuna geçmeli oradan Rakka’ya doğru yol almalı sonra da eski Osmanlı vilayeti Musul’a girmeli! Yavuz oraya gitmemişti ama olsun.
AKP yapar mı yapar. Türk generaller artık memur.
15 Temmuz’u atlatmış bir ordu El-Bab’ı 24 saat içinde halleder! Şam’ı hallettiği gibi!
El-Bab Arapçada kapı demek. ‘O kapıdan girildiği zaman tüm bölge bizim’.
Öyle düşünüyor AKP ve onun zavallı yandaşları.
5 yıllık kan susuzluklarını gideremedi. 5 yıllık kin, nefret ve gaddarlık yetmedi.
Girdik El-Bab’tan çıktık Musul’dan. Düşman dediğiniz de kim!
Suriye, Irak ve onlara destek veren İran, Rusya, Lübnan Hizbullah.
Artı PYD ve ona destek veren ABD ve Batılı müttefikler.
Artı ‘Musul bizimdir’ diyen müttefikimiz Barzani.
İki başkentini yani Rakka ve Musul’u elinden alacağımız IŞİD. Evelallah hepsini yeneriz.
Baktık yenemiyoruz döneriz özümüze.
IŞİD, NUSRA ve onlarca ‘hakiki Müslüman’ örgütü yeniden müttefik beller yedi hatta on yedi düvele karşı savaşırız. Haçlı kâfirler ve onların devamı Ermeni, Süryani ve bilumum yerli Hıristiyanlar, Komünist artıkları, Araplar, Persler, Kürtler, Şiiler, Aleviler ve daha kimler kimler.
İçtekilerini saymıyoruz. Tam AKP’ye göre bir söylem. Ver gazı şişir hamaseti.
Türk-Osmanlı-İslam sentezi. Yalandan kimin boynu kırılmış şimdiye kadar.
Salla palavrayı gitsin. Ya gitmezse?
Türkiye gider. 
Nasıl mı? El-Bab’tan. İki tarafı cehenneme açılan kapıdan. Oralarda Huriler de yok!
=====================================

Dostlar,

AKP’nin sorumsuz , öngörüsüz, ufuksuz, akıldışı Suriye politikası ülkemizi batağa sürükledi. İşte BOP Eşbaşkanlığı böyle bir şeydir.. Adama kendi ülkesini böldürürler!
TBMM derhal sürgündeki tatilini bitirmeli ve OHAL Kararnameleri dahil, temel yakıcı sorunlar ele alınmalıdır. Suriye politikası özel oturumlarda tartışılmalı, AKP politikaları değil, ulusal bir rota çizilmelidir.

Ne yazık ki günümüzde Özal’ı Irak serüveninden alıkoyan merhum Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay kıratında komutanlar da yok!

Sevgi ve saygı ile.
22 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Haluk Başçıl : Karşı Devrimin Anayasası

Karşı Devrimin Anayasası

http://www.anafikir.gen.tr/karsi-devrimin-anayasasi-haluk-bascil/ 

Celal Bayar – Adnan Menderes ikilisinin yönetiminde Demokrat Parti’nin başlattığı karşı devrim Adalet Partisi, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri ve ANAP eliyle sürdürüldü. Sağ iktidarların taşıdığı karşı devrim bayrağını zirveye taşıyan da AKP oldu. Genç Cumhuriyetin kurucu partisi ve devrimlerin yaratıcısı CHP’nin yeni kuşak yönetici kadroları bu karşı devrim sürecine karşı çıkmadılar, rıza gösterdiler. Bu tavır günümüzde de devam etmektedir.

AKP aracılığıyla dile getirilen “Yeni Türkiye”, karşı devrimin Türkiye’sidir. Yeni Türkiye’nin amaçlanan anayasal bir statüye kavuşturulması faaliyetleriyle, birçok ülkede gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri ortak özellikler göstermektedir. Geçen ay ülkemizde “terör olayları”, “PKK’ya karşı yürütülen savaş” gerekçe gösterilerek milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması zemininde başlatılan anayasa tartışmaları kısa sürede başkanlık sistemi (tarafsız – partili) ve hatta laikliği gündeme alan farklı bir tartışmaya doğru evirildi. Muhalif kamuoyu bütün bu tartışmaları ya Erdoğan’ın kişisel hırslarına ya da Erdoğan’ın siyasal İslam gündemini ilerletmekten başka bir şey yapmadığına yoruyor.

Ülkemizde anayasa değişimlerini sadece otoriter bir kişiye ve/veya siyasal İslam’ın cumhuriyet rejimi ile hesaplaşmasına indirgeyen ve neo-liberal emperyal yönelimleri göz ardı eden çevreler son derece yanıltıcı bir tutum içindeler. R. T. Erdoğan ve AKP’nin yarı sömürge durumunu daha da ağırlaştırdıkları Türkiye’de dış dinamiklerden bağımsız olarak anayasa revizyonları ile rejimi değiştirmeye kalkışmaları olanaksızdır. Dolayısıyla emperyalist güçlerin ve egemen sınıfların Erdoğan ve AKP eliyle “Yeni Türkiye”yi gerçekleştirmede gündeme getirdiği anayasa değişiklikleri aslında birçok ülkede rejimleri değiştirmede kullanılan “anayasal darbe” lerin bir parçasıdır. Bunu birçok ülkede görülen anayasa değişiklikleri üzerinden ortaya koymak konuyu daha anlaşılır kılacaktır.

Macaristan’da anayasa değişikliği

Avrupa’nın göbeğindeki bir ülke Macaristan. Yıkılan Doğu Blokunun üyesi olan bu ülke artık AB’ne üye ve aynı zamanda Hristiyan bir topluma sahip. 1998 seçimlerinde iktidara gelen Fidesz Partisi seçim yasasında yaptığı değişikliklerle, 2010 seçiminde oyların % 53’ü ile Meclisteki sandalyelerin % 68’ine sahip oldu. Böylece tek başına anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa ulaştı. Fidesz iktidarında anayasa tam 10 kez değiştirildi. En son yapılan ve 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren anayasa değişikliği ile:

  • Başsavcılık ve Sayıştay iktidara devredildi, yargı bağımsızlığı kaldırıldı.
  • Anayasa Mahkemesinin yargıç sayısı artırıldı ve yeni koltuklara Fidesz’e yakın isimler getirildi. Mahkemenin bütçeyi, vergileri, kemer sıkma planlarını içeren yasaları denetleme görevi elinden alındı.
  • Yargıda yeni kurulan Ulusal Yargı Ofisi yoluyla tek bir kişiye tüm hâkimleri atama ve görevlendirme yetkisi verildi. Hangi yargıcın hangi davaya bakacağına da aynı hâkim karar verecek şekilde yetkili kılındı.
  • Seçim yasası değişikliği ile seçimleri Fidesz’den başka bir partinin kazanması neredeyse  imkânsız hale getirildi.
  • Yalnızca Fidesz Partisi üyelerinden oluşan ve başkanı da başbakan tarafından atanan bir basın denetim kurumu kuruldu. Bu kuruma tüm medyanın “politik olarak dengeli” yayın yapıp yapmadığını inceleme ve yayın kuruluşunu iflasa zorlayacak kadar ağır para cezalarına çarptırma yetkisi verildi.
  • Din anayasaya sokuldu. Anayasa’daki “Ulusal Ant” başlıklı metine “Tanrı Macarları kutsasın” sözü kondu ve“Hıristiyanlığın ulusumuzu korumadaki rolünü tanıyor ve aynı zamanda ülkemizin farklı dinî geleneklerine değer veriyoruz” denilerek, dinin siyasi alandaki önemi vurgulandı.

Afrika Ülkeleri ve anayasa değişiklikleri

Afrika’nın birçok ülkesi anayasalarını değiştirdi. Henüz anayasalarını değiştirmeyen ülkelerde de bu doğrultuda hazırlıklar bütün hızıyla sürüyor.

Anayasa değişikliğine giden ülkeler yıllara göre şöyle sıralanıyor: Nambiya 2000, Gine 2001, Burkina Faso 2000, Tunus 2002, Gine 2002, Togo 2002, Gabon 2003, Moritanya 2005, Çad 2005, Uganda 2005, Eritre 2007, Angola 2007, Kamerun 2008, Cezayir 2008, Sudan 2008, Niger 2009, Cibuti 2010, Kongo 2015, Ruanda 2015, Senegal 2016.

Afrika ülkelerinde birbiri ardına yapılan anayasa değişikliklerine anayasal darbe adı veriliyor. Bu ülkelerde yapılan Anayasa değişikliklerinin birbirini tamamlayan ikili özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. Birincisi devlet başkanının devlet yönetimini tek başına yürütecek şekilde anayasayı değiştirmesi ve politik kuralları yeniden belirleyerek iktidarını sürekli kılmasıdır. Bu doğrultuda devlet başkanının statüsü güçlendirilmekte, görev süresi üzerindeki sınırlamalar kaldırılmakta, muhalefetin faaliyetlerine sınırlamalar getirilmekte ve seçim sistemi yeniden düzenlenmektedir.

İkincisi, iktidarın merkezileştirilip tek elde toplanması aynı zamanda küresel sermayenin neo-liberal politikalarının da önünü açmaktadır. Bu amaçla neoliberal politikaların önünde engel oluşturan yapı ve kurumlar ortadan kaldırılmakta, ülkenin tüm kaynakları kolayca emperyalist sermayeye peş keş çekilmekte ve bir önceki dönemden kalan demokratik ve sosyal haklar kısıtlanmaktadır. Kısacası anayasa değişiklikleri emperyalizmin neo-liberal ekonomik-politik ihtiyaçlarına uygun yapısal değişimleri ve devlet başkanının dönemsel ihtiyaçlarını, politik arzularını karşılamaktadır. Hiç kuşkusuz bu değişikliklerde ana yönelim emperyalizmin çıkarları yönündedir. Bu köklü değişiklikleri rahatlıkla  karşı devrim olarak tanımlayabiliriz.

Bu değişiklere belli konularla sınırlı olmak üzere ABD ve Fransa göstermelik eleştiriler getirmeyi de ihmal etmemektedirler. Bu eleştiriler başkanın tek başına tüm iktidarı ele almasına, diktatörlük rejimi oluşturulmasına değil, bu rejimin kişiselleştirilmesine yöneliktir. Anayasada belirtilen dönemden daha uzun süre aynı kişinin başkanlık için yeniden aday olmasına yönelik değişikliklere karşı çıkmaktadırlar.

Müslüman ülkelerde anayasa değişiklikleri:

Son 15 yılda Müslüman ülkelerde de anayasa değişikliklerine gidildi. Laik anayasaya sahip olan ülkeler, yaptıkları değişiklikle anayasalarına İslam dinini koydular. Anayasalarında İslam’a yer veren ülkeler ise yaptıkları değişikliklerle İslami referansları daha da güçlendirdiler.

  • Irak’ta 2005 yılında, Amerikalı uzmanların görüşleri doğrultusunda ve Tunus’ta da 2011 yılındaki halk ayaklanması sonrasında 2014’te yapılan anayasada İslam’a yer verildi.
  • Devlet başkanı Morsi (Müslüman Kardeşler) 2012’de Mısır anayasasını yeniden düzenledi. Eski anayasadaki devletin dini İslam olarak belirleyen düzenleme aynen korundu. Buna karşın yasalar çıkarılırken Kuran’ın referans olarak alınmasını ile ilgili hüküm, Kuran’a uygun olarak çıkarılması şeklinde yeniden düzenlendi. Ayrıca Müslüman Kardeşlerin mezhep anlayışı da anayasayla egemen kılındı. Morsi’yi askeri darbe ile alaşağı eden yeni devlet başkanı Sisi ise 2014’te anayasa değişikliğine gitti.  Müslüman Kardeşlerin mezhepsel anlayışına uygun hükümler kaldırıldı.
  • Mağrip ülkelerinde, Moritanya, Afganistan, İran, Bahreyn, Pakistan ve Yemen’de hem devletin hem de halkın dininin İslam olduğu ibaresi anayasalarına yerleştirildi.
  • 2013’te Arap ülkeleri dışında Endonezya ve Gambia, 2005 yılında da Özbekistan anayasası değiştirildi ve bu yeni anayasada Kuran referans gösterilerek düzenlendi.
  • 2016 yılında Arap ülkelerinden yalnızca Suriye ve Lübnan, öbür Müslüman ülkelerden de Türkiye, Azerbaycan, Burkina Faso, Mali, Senegal ve Çad’ın anayasasında İslam ifadesi yer almamaktadır.

Sonuç

Yukarıda ortaya koymaya çalışıldığı gibi, anayasa değişikleri ya da yeni anayasa yapma işi yalnızca ülkemizde gündeme getirilmemektedir. Bu sorun birçok sömürge ve yarı-sömürge ülkede gündemi işgal etmektedir. Söz konusu ülkelerde yapılan anayasa değişikliklerinin ortak noktaları; iktidarın diktatörlüğe varacak ölçüde merkezileştirilmesi, yasama ve yargının yürütmenin etkisine açık hale gelmesi, anti-laik ve aydınlanma karşıtı yönelimlerin öne çıkması, demokratik hakların budanması, neo-liberal sömürü politikalarını sınırlayan ulusal kurum ve kuruluşların anayasal dayanaklarının kaldırılmasıdır. Bu değişikliklerle geri bıraktırılmış ülkelerin uluslaşma süreçlerinin önü kesilmekte ve neo-orta çağ karanlığına sürüklenmeleri sağlanmaktadır.

Kısaca dünya nüfusunun % 99’unun maddi gelirinden daha çoğuna sahip bir avuç gerici ulusüstü finans ve sanayi oligarşisi, sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki kendisine bağlı işbirlikçi sermaye ile birlikte toplumun en gerici sınıf ve tabakalarını yanına alarak bağımlı parlamenter demokratik sistemi (“burjuva demokrasini”) ortadan kaldıran karşı devrimleri örgütlemektedir. Reformlar adı altında neo-liberal ekonomi ve politikaların önünde engel olarak görülen bağımlı ulus devlete ait kurum ve kuruluşlar, yönetim organları, ideolojik-kültürel aygıtlar, basın vb. yeniden biçimlendiriliyor. Ulus devlet hükümetleri bir yandan “anayasal ve yasal darbelerle” karşı devrim politikalarını yaşama geçiriyor, öbür yanda yaptıklarına meşruluk sağlıyor! Türkiye’de AKP döneminde yaşanan anayasa değişikleri ve yeni anayasa yapma istemleri işte bu küresel karşı devrimin bir parçasını oluşturmaktadır.

======================================

Meslektaşımız Dr. Haluk Başçıl‘a bu uyarıcı yazısı için teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
16 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ANAYASA MAHKEMESİ’nden SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINA TEDBİR İSTEMİNE RED

ANAYASA MAHKEMESİ’nden
SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINA
TEDBİR İSTEMİNE RED..

090508-Anayasa Mahkemesi-HL-01.jpg

Anayasa Mahkemesi, HDP’li Meral Danış Beştaş’ın yaptığı bireysel başvuruda ara karar vererek, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde uygulanan sokağa çıkma yasaklarına ilişkin tedbir talebini reddetti.

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş,
bazı il ve ilçelerde uygulanan sokağa çıkma yasağıyla yurttaşların yaşam, sağlık, eğitim ve seyahat hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürerek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştu.

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, Beştaş’ın bireysel başvurusundaki tedbir talebine ilişkin ara kararını verdi.

Yüksek Mahkeme’nin kararında, Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun‘na göre, tedbir kararının, başvurucunun yaşamına ya da maddi
veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike bulunduğunun anlaşılması halinde
,
başvuru hakkında esasa ilişkin inceleme yapılana kadar Bölümlerce resen (AS: kendiliğinden) veya başvurucunun istemi üzerine gerekli tedbirlere karar verilebildiği hatırlatıldı.

Kararda, Valiliklerce, 5442 sayılı Kanun’un (AS: İller İdaresi Yasası) 11. maddesinin (C) fıkrası uyarınca;
– terör örgütü mensuplarının yakalanması,
– terör olayları nedeniyle halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması,
– sokak aralarındaki barikatların kaldırılması,
– hendeklerin kapatılması ve kurulan bombalı düzeneklerin imhası çalışmaları

esnasında sivil vatandaşların can ve mal güvenliğinin temin edilmesi gibi gerekçelerle
“sokağa çıkma yasağı” kararları alındığının belirtildiği aktarıldı.

Anayasa Mahkemesi’nin, daha önce benzer bir başvuruda, Şırnak Valiliği tarafından
kamu düzeninin, halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmesinin temelsiz olduğunun söylenemeyeceğine karar verdiği hatırlatıldı.

Bireysel başvurunun niteliği gereği, tedbir istemlerinin yalnızca başvurucunun kişiliğine yönelik iddialar yönünden değerlendirilebileceği ifade edilen kararda; bu kapsamda, Ankara’da
ikamet ettiği anlaşılan başvurucunun “sokağa çıkma yasağı” kararlarından derhal tedbir kararı verilmesini gerektirecek biçimde kişisel olarak etkilendiğine ya da alınan kararların
doğrudan mağduru olduğuna ilişkin bir sonuca ulaşılamadığı belirtildi.

Kararda, “Açıklanan nedenlerle, başvurucuya yönelik derhal tedbir kararı verilmesini gerektiren ciddi bir tehlike bulunduğu dosya kapsamında bulunan bilgi ve belgelerden bu aşamada anlaşılamadığından, koşulları oluşmayan tedbir isteminin reddine karar verilmesi gerekir.” denildi.
(http://www.ntv.com.tr/turkiye/aymden-sokaga-cikma-yasaklarina-iliskin-tedbir-talebine-ret,Chh633YKd0qTnobT7U-kiQ, 13.1.2016)

====================================

Evet dostlar,

Bir hukuksal tartışma alanı, AYM’nin bu red kararı ile geride kalmış oldu (12.01.2016).
Doğu – Güneydoğu’da sürdürülen sokağa çıkma yasağına tedbir konulması istemini,
Anayasa Mahkemesi hukuka uygun bulmayarak, HDP eşbaşkanının bireysel başvurusunu
geri çevirdi.

Doğu – Güneydoğu’da sürdürülen savaşım (mücadele), Türkiye Cumhuriyeti adına
açık bir meşru savunmadır.

“Meşru” olma, “hukuksal olma” kavramından daha üst, daha güçlü bir vurgu içerir.
Öyle ki, “meşru olan” biçimsel – yazılı hukuka uygun olmasa bile onaylanır..
Örneğin an gelir, birisini öldürmek meşru savunma olur ve zor koşullarında ceza görmez.

HDP‘nin bu güvenlik operasyonlarını önlemeye çalışması da kendisi açısından anlaşılır bir olgudur; çünkü PKK ile organik bağ içindedir, onun resmi uzantısıdır.
Son gelişmeler, bir kez daha çok çıplak olarak bu olguyu kanıtlamıştır.
HDP hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açıp açmama kararı, Anayasa gereği Cumhuriyet Başsavcısınındır AY m. 69/4). Ancak bu partinin suç işleyen vekillerinin soruşturma ve kovuşturma usulleri olağan CMK yöntemleriyle de yürütülebilmektedir.
Elbette TBMM’nin yasama denetimi yolları, dokunulmazlığı kaldırarak Yüce Divan‘a yollama olanağı vardır (AY m. 83-84).

Bu dakikadan sonra HDP’den, bölücü örgütle (yalnız terör örgütü değil; terörü bölücü amaçla
araç olarak kullanan Batı taşeronu örgüt!) arasına uzaklık koyması, karşı çıkmasını istemek abesle iştigaldir.

Ne acıdır ki; 2016 ilkbaharında iç isyanın (serhildan – intifada) eşiğine gelecek ölçüde ağır silahlanma ve psikolojik – siyasal – lojistik – diplomatik destek bulma ve altyapı oluşturma,
silah ve mühimmat depolama, hendek – barikat – tunel yapımı… son birkaç yılda doruğa ulaşmıştır. Oslo’da PKK yetkilileriyle yapılan gizli görüşmeler ve izleyen AÇILIM saçmalığı ve ihaneti; günümüzde yaşanan kanlı tablonun hazırlayıcısıdır ve 1 numaralı hukuksal ve politik sorumlusu, her türlü tartışmanın dışında olarak AKP – RTE’dir..

Ödenen kanlı bedelin, şehit ve gazilerin, can ve mal yitiklerinin, ülkenin bozulan ve
ciddi tehdit altına giren barış ikliminin, ödenen ağır ekonomik faturanın.. çöken dış ticaret
ve turizmin… sorumlusu AKP – RTE’dir! Bu çok ağır politik sorumluluğun yasal hesabı
er ya da geç ama mutlaka sorulmalıdır, sorulacaktır!

Tayyip beyin 2 oğlunun askerlik durumu nedir? Kamuoyuna Saray açıklamalıdır.

Şimdilerde AKP – RTE, ülkemizi içine soktukları kritik bunalımdan çıkarmak zorundadır.

Başlatılan güvenlik operasyonları sonuna dek,
kesintisiz ve tam kararlılıkla sürdürülmek zorundadır!

Tamamlayıcı tüm önlemlerin de eş zamanlı ve eksiksiz olarak alınması koşuluyla..
*****

Kürt yurttaşlarımız kardeşlerimizdir..

Ancak yurttaş – vatandaş olmanın 1. koşulu ülkesine – devletine sadakattir!
(Anayasa : Başlangıç, 42 ve 81. maddeler..)
Bu temel, sine qua non” (olmazsa olmaz!) kural bozulursa,
Devletin şefkat eli değil demir yumruğu konuşur.
Bu olgu dünyanın her yerinde ve tüm zamanlarda geçerli evrensel nitelik taşır.

Bu bağlamda, Kürt kardeşlerimizin ezici bir kesiminin PKK’ya destek vermediğini görmek
çok önemlidir ve sevindiricidir.

Güvenlik harekatında onların da çok hırpalandığını görmek ise çok üzüntü vericidir.

Güvenlik güçlerimizin elden gelen özeni en üst düzeyde gösterdiklerinden kuşku duymuyoruz
ve bunun mutlaka sürdürülmesini diliyoruz.. Çoook uzun yıllardır bu bölgedeki yurttaşlarımızın
elektrik faturasını kendileri ödemiyor.. O bölge Belediyelerine aktarılan vergilerimiz yöre halkına değil de bölücü örgüte kullandırılıyorsa, buna hoşgörü göstermek olanaksızdır, suçtur.
6360 sayılı Büyükşehir Belediye Yasası’nın olanakları Devleti yıkmak için kullanılabilir mi?

Aman ha aman, her şeye karşın Devlet asla hukuk dışına çıkmamalıdır!
Her durum ve koşulda HUKUK DEVLETİ boynumuzun borcu, başımızın tacıdır.
Savaş durumunda bile geçerli hukuk kuralları, savaşın da hukuku vardır (AY m. 92, 117, 122).
Bu kritik yükümlülüğe gösterilecek en üst düzeyde özen, ülkemizin uluslararası düzlemde
şu ya da bu yolla zorlanmasının da önüne geçebilecektir..

Kandil dahil, sorunun güvenlik operasyonları boyutunun birkaç ayda tamamlanması
iyimserlik ve umudumuzu koruyoruz.
Şehitlerimize rahmet diliyoruz..
Gazilerimize şifa niyazımızdır.
Tüm ulusumuzun acısı yüreğimizin derinliklerindedir.
Son Sultanahmet faciası kurbanı yabancıların (12 Ocak 2016) acıları da..
Bu olayda da siyasal iktidarın ne yazık ki bağışlanmaz büyük hataları vardır..
Tayyip bey Başbakan iken, uzun süre IŞİD için “terör örgütü” dememiş, “IŞİD unsurları” nitemini (sıfatını) kullanmıştır ısrarla.. Suriye’de iç savaşı kışkırtmak – Esad rejimini devirerek
dinci – gerici Müslüman Kardeşler yönetimi kurmak.. bu amaçla her tür destek – yardımı isyancılara sunmak, aracı sağlamak… Türkiye’nin olağanüstü hatalı dış güdümlü politikası olmuştur. Bu nedenledir ki, ülkemizde 2,4 milyon Suriyeli sığınmacı vardır ve
güvenlik – kimlik…. önlemleri çok yetersiz kalmaktadır; bu açık ve ağır idari kusurdur.

Kolay gelsin Türkiye’miz!
Hiç kolay değil biliyoruz ama başkaca seçenek de kalmadı..
Şehitlerin – gazilerin mübarek kanları – canları bir kez daha ülkemizi esenliğe kavuştursun diyedir dualarımız.. Sorumluların da cezalarını mutlaka bulacaklarına inandığımız gibi..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hüsnü Mahalli : Mucize gerek

Şu ‘Alevi’ Esad direnmeseydi Şam’a gidip Emevi Camisinde iki rekat namaz kılıp Kahire’ye doğru yol alınacaktı.

‘Alevi’ Esad direnmeseydi Mısır’da ‘Sünni’ Müslüman Kardeş Mursi askeri darbeyle devrilmeyecek ve biz Sisi denilen bela ile uğraşmayacaktık.
‘Alevi’ Esad direnmeseydi Libya’da işler karışmayacak ve Müslüman Kardeşler çok daha rahat iktidar olacaktı.
‘Alevi’ Esad devrilseydi Tunus’ta seçimle iktidar olan Müslüman Kardeşler uzun süre daha iktidarda kalır ve Laikler ortadan kaldırılırdı.
‘Alevi’ Esad direnmeseydi Rus uçakları Suriye’ye gelmez ve biz o uçaklardan birini düşürerek Putin gibi bir çılgınla uğraşmayacaktık. Giden paralar işin ekstrası.

‘Alevi’ Esad  direnmeseydi, biz de Musul’a asker göndermek zorunda kalmayacak ve
Irak’ın Şiileri ile kavgalı olmayacaktık.

‘Alevi’ Esad ortadan kaybolsaydı biz Şii iran ile düşman olmayacaktık.
Çin uzak ama ‘Alevi’ Esad’ın yüzünden onunla da aramız limoni.

‘Alevi’ Esad bu kadar direnmeseydi Suriye’nin kuzeyi ile Musul vilayetini alıp
Misak-ı Milli sınırlarına dönerdik.

‘Alevi’ Esad bırakıp gitseydi bizim Müslüman Kardeşler iktidar olacak ve biz PYD-YPG diye bir tehlikeyi bilmeyecektik.
Ama olmadı. Adam direndi ve bütün plan ve projelerimiz bozuldu.
Adam direndi herkes bize düşman oldu. Olmayanlar da bize oyun oyunuyor.
Oysa her şey ne kadar da güzeldi.
Esad’ın Alevi olmadığı günlerde.
Vizeler kaldırılmış, 13 Ekim 2009’da sınır bariyerleri yok edilmiş ve sınırın iki yakasında Türkler, Araplar, Kürtler, Süryaniler ve Ermeniler yeniden kardeş olmuştu.
Yalnızca Suriye değil Lübnan, Ürdün, Mısır, Libya ve Cezayir gibi ülkelerle vizeler kaldırılmış ve insanlar akın akın Türkiye’ye geliyordu. Herkes AKP modelini merak ediyor ve
Gül-Erdoğan ikilisini seviyordu.
Şimdi ? Sormayın. Keşke Esad’a ‘Alevisin’ demeseydik.
Keşke bu coğrafyanın tek laik, çağdaş ve demokrasi yolunda ciddi adımlar atan Esad ile
dost kalsaydık. Belki de o zaman  IŞİD, Nusra vb. ruh hastası örgütlerle başımız belada olmazdı. Galiba bu işin geri dönüşü yok. Bataklığa saplandıkça saplanıyoruz.
Yakında yedi düvel ile savaşa tutuşuruz. Halka biraz gaz verdik bu iş tamam.
Ama bu Amerikalıları ne yapacağız? Kendileri yetmiyor ahbaplarını da alıp geldiler.
Karadan, denizden, havadan ve uzaydan. Ama esas bela şu kral, emir ve şeyhler.
Esad’ın Alevi olduğunu onlar hatırlattılar. ‘Alevi’ Esad’ın öldürülmesi için fetvaları
onlar yazdırdılar. Osmanlı torunu olduğunu onlar hatırlattı.
Yavuz Selim’i anlata anlata bitiremediler. Adamların acayip ‘Yeşil’ Dolarları da.
Bu işe acilen bir çözüm bulmalı. Acaba Cem Evleri’ne hukuksal statü tanıyıp ‘Alevi’ Esad’a
gel ziyaret et desek bir mucize olur mu?

======================================

Dostlar,

Sayın Hüsnü Mahalli üstadımız da bizim gibi Suriye’de oynanan küresel emperyalist oyunlardan çok yorulmuş ve yüteği yanmş görünüyor. Üstelik umutsuz da..
Bataklığın kurutulabilmesi için “Mucize gerek” diyor.. Bunu da olası görmediğinden,
yazısını acı bir ironi ile bitiriyor..

Yaşananlar, BOP ve sonrasında ARAP BAHARI denilen emperyalist oyunlar kapsamında
Irak ve Suriye’nin Sevri‘dir..

Herhalde 14 “büyük” (!) devletin Suriye’de IŞİD denen Batı kurgusu İslamcı terör örgütü ile boğuştuğunu ve küresel koalisyon güçlerinin bu “belalı” örgütle başedemediğini sanacak ölçüde akıl fukarası değiliz.. Dolayısıyla Suriye – Irak Sevr’i için masada sandalye kapma yarışı sürdürülmektedir.

Türkiye gene maşalık yapmış, emperyalizmin taşeronluğuna soyunmuş ve fakat hiçbir sandalye kapamadığı gibi en büyük bedeli de kendsi ödemiştir, ödeyecektir.

Oysa yapılması gereken çok basitti :

– Suriye – Irak kadim (üstelik Müslüman!) komşularımızdır;
onlara zarar verecek hiçbir eylemin içinde olmayız.
– Bu komşularımızda iç savaşı kışkırtmak ve rejimi devirmek için her tür oyuna girişmek
ne kelime; tersine, içişlerine zerrece burnumuzu sokmayız.
– Bölgemizde ve dünyada sınırların değişmezliği ilkesini savunuyoruz.
Büyük ATATÜRK’ün dış politika ilkelerine bağlıyız         :
1. YURRTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ.
2. Herkesle dostluk kurmak isteriz ama hiç kimseyle ittifak ve bloklaşma yapmayız!

*****

Gelinen yerde sorunlar öylesine girift oldu ki, içinden çıkmak çok zorlaştı.
Gene de çok geç kalmış sayılmayız.
Irak – Suriye politikamızı köten değiştirmeliyiz, hem de gecikmeden..

Ondan sonra da ülkemizdeki 3 milyon Suriye’li ve Irak’lı “konuk” sorununun çok yönlü muazzam yükü ile nasıl başedeceğimizi düşünmeye fırsat kalabilir.. Bakarsınız bir “mucize” olur ve bu 2 ülkede barış – istikrar sağlanırsa “3 milyonluk” tarihsel konuklar ülkelerine dönerler..

Tarih AKP – RTE’yi kanlı Irak – Suriye politikları nedeniyle asla bağışlamayacaktır.
Suriye’de Esad’ın neredeyse 400 bin insanı öldürdüğünü söyleyenlerin bu cinayetlerde payını örtüp saklamak o denli kolay mıdır? İnsanları aptal yerine koymak hangi akla hizmettir?

Tek bir soru yeter :

  • Esad Alevi değil de “Sünni” olsaydı AKP – RTE bunca gazapla üstüne gider miydi?

Sevgi ve saygı ile.
13 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com