Şam olmadı verelim El-Bab

Şam olmadı verelim El-Bab

Portresi

Hüsnü MAHALLİ
YURT
, 21.9.16

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Halep üzerinden Şam’a 24 saatte varılacaktı.
Üç ay sonra Emevî Camisi’nde namaz kılınacaktı.
Şam’dan devam edip Kahire’ye gidilecekti.
Müslüman Kardeşler Mursi, Erdoğan’ı Yavuz Selim gibi Sultan ve Halife ilan edecekti. 29 Mayıs 2013’te 3. Boğaz Köprüsü’ne Yavuz Sultan Selim adı verildi.
Bir ay sonra Mursi devrilip proje çökünce AKP çok kızdı.
Suriye’de binlerce cami, kilise, kutsal türbe, mezar  ve dini mekân yakılıp yakıldı.
AKP’nin Sünni müttefikleri tarafından. Allah yolunda cihat için. Yine olmadı.
‘Bari Halep olsun’ dediler. Herkes bu şehre yüklendi. Hiçbir Alevi ve Şii’nin yaşamadığı Halep.
Yüzlerce ruh hastası terör örgütü Halep’i ele geçirmek için saldırıya geçti.
Halep ile Türkiye sınırı arasında tüm köy, kasaba ve şehirler bu örgütler tarafından işgal edildi.
IŞİD, NUSRA, ÖSO ve benzerleri…

  • On binlerce yabancı ruh hastası, manyak ve katil Türkiye’ye geldi ve buradan Suriye’ye girerek bu örgütlere katıldı.
  • On binlerce TIR durmadan onlara silah, askeri malzeme ve günlük ihtiyaçlarının tümünü taşıdı. Donları dâhil.
    ‘Sünni’ Halep düşmedi. 30 Eylül 2015’te Rus uçakları geldi denge bozuldu. Suriye ordusu birçok yeri teröristlerden geri aldı. 24 Kasım’da Rus uçağını düşüren Türkiye savaşın doğrudan tarafı oldu. Komşularla sıfır sorundan tümü düşman komşulara geçildi. İki de yeni komşumuz oldu.
    PYD ve IŞİD.
  • Her şey karıştı ama AKP ders almadı.

Suriye’nin yakılıp yıkılması için AKP’ye mezhepsel ve emperyal gaz verenler ortadan kayboldu.
Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Ürdün ve bildik Batılı ülkeler. AKP yine anlamadı.
Ya da anladı da anlamazlıktan geldi. Şimdi de ‘Şam ve Halep olmadı bari El-Bab olsun’ diyor.
Musul da bonusu olur. Bab, Halep’in 35 km kuzey doğusunda. Şimdi değil 50 yıl önce de
bu kasaba Suriye’nin en çağdışı bağnaz ve gerici kasabasıydı. Tam AKP’ye göre.
Hiçbir yerde siyah çarşaf yokken burada kadınlar çarşaf erkekler şalvar giyerdi.

AKP hiçbir şeyden ders almıyor ve almayacak.

24 Ağustos’ta TSK’yi ÖSO ve benzeri katil grupların emrine verdi.
Öz olarak hiçbirinin IŞİD ve NUSRA’dan farkı yok.
500 yıl önce 24 Ağustos’ta Selim, Mercidabık’tan Suriye’ye girmişti.
Mercidabık Cerablus ile El-Bab arasında bir yerde. Mercidabık IŞİD elektronik gazetesinin adı.
Peki diyelim ki Türk ordusu Cerablus’tan Azez’e  kadar olan sınır bölgesinden sonra  El-Bab’ı aldı. Bu da yetmedi PYD kontrolündeki Menbiç’i ele geçirdi. Ya sonrası?
Menbiç’ten sonra Türk ordusu Fırat’ın doğusuna geçmeli oradan Rakka’ya doğru yol almalı sonra da eski Osmanlı vilayeti Musul’a girmeli! Yavuz oraya gitmemişti ama olsun.
AKP yapar mı yapar. Türk generaller artık memur.
15 Temmuz’u atlatmış bir ordu El-Bab’ı 24 saat içinde halleder! Şam’ı hallettiği gibi!
El-Bab Arapçada kapı demek. ‘O kapıdan girildiği zaman tüm bölge bizim’.
Öyle düşünüyor AKP ve onun zavallı yandaşları.
5 yıllık kan susuzluklarını gideremedi. 5 yıllık kin, nefret ve gaddarlık yetmedi.
Girdik El-Bab’tan çıktık Musul’dan. Düşman dediğiniz de kim!
Suriye, Irak ve onlara destek veren İran, Rusya, Lübnan Hizbullah.
Artı PYD ve ona destek veren ABD ve Batılı müttefikler.
Artı ‘Musul bizimdir’ diyen müttefikimiz Barzani.
İki başkentini yani Rakka ve Musul’u elinden alacağımız IŞİD. Evelallah hepsini yeneriz.
Baktık yenemiyoruz döneriz özümüze.
IŞİD, NUSRA ve onlarca ‘hakiki Müslüman’ örgütü yeniden müttefik beller yedi hatta on yedi düvele karşı savaşırız. Haçlı kâfirler ve onların devamı Ermeni, Süryani ve bilumum yerli Hıristiyanlar, Komünist artıkları, Araplar, Persler, Kürtler, Şiiler, Aleviler ve daha kimler kimler.
İçtekilerini saymıyoruz. Tam AKP’ye göre bir söylem. Ver gazı şişir hamaseti.
Türk-Osmanlı-İslam sentezi. Yalandan kimin boynu kırılmış şimdiye kadar.
Salla palavrayı gitsin. Ya gitmezse?
Türkiye gider. 
Nasıl mı? El-Bab’tan. İki tarafı cehenneme açılan kapıdan. Oralarda Huriler de yok!
=====================================

Dostlar,

AKP’nin sorumsuz , öngörüsüz, ufuksuz, akıldışı Suriye politikası ülkemizi batağa sürükledi. İşte BOP Eşbaşkanlığı böyle bir şeydir.. Adama kendi ülkesini böldürürler!
TBMM derhal sürgündeki tatilini bitirmeli ve OHAL Kararnameleri dahil, temel yakıcı sorunlar ele alınmalıdır. Suriye politikası özel oturumlarda tartışılmalı, AKP politikaları değil, ulusal bir rota çizilmelidir.

Ne yazık ki günümüzde Özal’ı Irak serüveninden alıkoyan merhum Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay kıratında komutanlar da yok!

Sevgi ve saygı ile.
22 Eylül 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Haluk Başçıl : Karşı Devrimin Anayasası

Karşı Devrimin Anayasası

http://www.anafikir.gen.tr/karsi-devrimin-anayasasi-haluk-bascil/ 

Celal Bayar – Adnan Menderes ikilisinin yönetiminde Demokrat Parti’nin başlattığı karşı devrim Adalet Partisi, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri ve ANAP eliyle sürdürüldü. Sağ iktidarların taşıdığı karşı devrim bayrağını zirveye taşıyan da AKP oldu. Genç Cumhuriyetin kurucu partisi ve devrimlerin yaratıcısı CHP’nin yeni kuşak yönetici kadroları bu karşı devrim sürecine karşı çıkmadılar, rıza gösterdiler. Bu tavır günümüzde de devam etmektedir.

AKP aracılığıyla dile getirilen “Yeni Türkiye”, karşı devrimin Türkiye’sidir. Yeni Türkiye’nin amaçlanan anayasal bir statüye kavuşturulması faaliyetleriyle, birçok ülkede gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri ortak özellikler göstermektedir. Geçen ay ülkemizde “terör olayları”, “PKK’ya karşı yürütülen savaş” gerekçe gösterilerek milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması zemininde başlatılan anayasa tartışmaları kısa sürede başkanlık sistemi (tarafsız – partili) ve hatta laikliği gündeme alan farklı bir tartışmaya doğru evirildi. Muhalif kamuoyu bütün bu tartışmaları ya Erdoğan’ın kişisel hırslarına ya da Erdoğan’ın siyasal İslam gündemini ilerletmekten başka bir şey yapmadığına yoruyor.

Ülkemizde anayasa değişimlerini sadece otoriter bir kişiye ve/veya siyasal İslam’ın cumhuriyet rejimi ile hesaplaşmasına indirgeyen ve neo-liberal emperyal yönelimleri göz ardı eden çevreler son derece yanıltıcı bir tutum içindeler. R. T. Erdoğan ve AKP’nin yarı sömürge durumunu daha da ağırlaştırdıkları Türkiye’de dış dinamiklerden bağımsız olarak anayasa revizyonları ile rejimi değiştirmeye kalkışmaları olanaksızdır. Dolayısıyla emperyalist güçlerin ve egemen sınıfların Erdoğan ve AKP eliyle “Yeni Türkiye”yi gerçekleştirmede gündeme getirdiği anayasa değişiklikleri aslında birçok ülkede rejimleri değiştirmede kullanılan “anayasal darbe” lerin bir parçasıdır. Bunu birçok ülkede görülen anayasa değişiklikleri üzerinden ortaya koymak konuyu daha anlaşılır kılacaktır.

Macaristan’da anayasa değişikliği

Avrupa’nın göbeğindeki bir ülke Macaristan. Yıkılan Doğu Blokunun üyesi olan bu ülke artık AB’ne üye ve aynı zamanda Hristiyan bir topluma sahip. 1998 seçimlerinde iktidara gelen Fidesz Partisi seçim yasasında yaptığı değişikliklerle, 2010 seçiminde oyların % 53’ü ile Meclisteki sandalyelerin % 68’ine sahip oldu. Böylece tek başına anayasayı değiştirebilecek çoğunluğa ulaştı. Fidesz iktidarında anayasa tam 10 kez değiştirildi. En son yapılan ve 1 Ocak 2012’de yürürlüğe giren anayasa değişikliği ile:

  • Başsavcılık ve Sayıştay iktidara devredildi, yargı bağımsızlığı kaldırıldı.
  • Anayasa Mahkemesinin yargıç sayısı artırıldı ve yeni koltuklara Fidesz’e yakın isimler getirildi. Mahkemenin bütçeyi, vergileri, kemer sıkma planlarını içeren yasaları denetleme görevi elinden alındı.
  • Yargıda yeni kurulan Ulusal Yargı Ofisi yoluyla tek bir kişiye tüm hâkimleri atama ve görevlendirme yetkisi verildi. Hangi yargıcın hangi davaya bakacağına da aynı hâkim karar verecek şekilde yetkili kılındı.
  • Seçim yasası değişikliği ile seçimleri Fidesz’den başka bir partinin kazanması neredeyse  imkânsız hale getirildi.
  • Yalnızca Fidesz Partisi üyelerinden oluşan ve başkanı da başbakan tarafından atanan bir basın denetim kurumu kuruldu. Bu kuruma tüm medyanın “politik olarak dengeli” yayın yapıp yapmadığını inceleme ve yayın kuruluşunu iflasa zorlayacak kadar ağır para cezalarına çarptırma yetkisi verildi.
  • Din anayasaya sokuldu. Anayasa’daki “Ulusal Ant” başlıklı metine “Tanrı Macarları kutsasın” sözü kondu ve“Hıristiyanlığın ulusumuzu korumadaki rolünü tanıyor ve aynı zamanda ülkemizin farklı dinî geleneklerine değer veriyoruz” denilerek, dinin siyasi alandaki önemi vurgulandı.

Afrika Ülkeleri ve anayasa değişiklikleri

Afrika’nın birçok ülkesi anayasalarını değiştirdi. Henüz anayasalarını değiştirmeyen ülkelerde de bu doğrultuda hazırlıklar bütün hızıyla sürüyor.

Anayasa değişikliğine giden ülkeler yıllara göre şöyle sıralanıyor: Nambiya 2000, Gine 2001, Burkina Faso 2000, Tunus 2002, Gine 2002, Togo 2002, Gabon 2003, Moritanya 2005, Çad 2005, Uganda 2005, Eritre 2007, Angola 2007, Kamerun 2008, Cezayir 2008, Sudan 2008, Niger 2009, Cibuti 2010, Kongo 2015, Ruanda 2015, Senegal 2016.

Afrika ülkelerinde birbiri ardına yapılan anayasa değişikliklerine anayasal darbe adı veriliyor. Bu ülkelerde yapılan Anayasa değişikliklerinin birbirini tamamlayan ikili özelliğe sahip olduğunu görüyoruz. Birincisi devlet başkanının devlet yönetimini tek başına yürütecek şekilde anayasayı değiştirmesi ve politik kuralları yeniden belirleyerek iktidarını sürekli kılmasıdır. Bu doğrultuda devlet başkanının statüsü güçlendirilmekte, görev süresi üzerindeki sınırlamalar kaldırılmakta, muhalefetin faaliyetlerine sınırlamalar getirilmekte ve seçim sistemi yeniden düzenlenmektedir.

İkincisi, iktidarın merkezileştirilip tek elde toplanması aynı zamanda küresel sermayenin neo-liberal politikalarının da önünü açmaktadır. Bu amaçla neoliberal politikaların önünde engel oluşturan yapı ve kurumlar ortadan kaldırılmakta, ülkenin tüm kaynakları kolayca emperyalist sermayeye peş keş çekilmekte ve bir önceki dönemden kalan demokratik ve sosyal haklar kısıtlanmaktadır. Kısacası anayasa değişiklikleri emperyalizmin neo-liberal ekonomik-politik ihtiyaçlarına uygun yapısal değişimleri ve devlet başkanının dönemsel ihtiyaçlarını, politik arzularını karşılamaktadır. Hiç kuşkusuz bu değişikliklerde ana yönelim emperyalizmin çıkarları yönündedir. Bu köklü değişiklikleri rahatlıkla  karşı devrim olarak tanımlayabiliriz.

Bu değişiklere belli konularla sınırlı olmak üzere ABD ve Fransa göstermelik eleştiriler getirmeyi de ihmal etmemektedirler. Bu eleştiriler başkanın tek başına tüm iktidarı ele almasına, diktatörlük rejimi oluşturulmasına değil, bu rejimin kişiselleştirilmesine yöneliktir. Anayasada belirtilen dönemden daha uzun süre aynı kişinin başkanlık için yeniden aday olmasına yönelik değişikliklere karşı çıkmaktadırlar.

Müslüman ülkelerde anayasa değişiklikleri:

Son 15 yılda Müslüman ülkelerde de anayasa değişikliklerine gidildi. Laik anayasaya sahip olan ülkeler, yaptıkları değişiklikle anayasalarına İslam dinini koydular. Anayasalarında İslam’a yer veren ülkeler ise yaptıkları değişikliklerle İslami referansları daha da güçlendirdiler.

  • Irak’ta 2005 yılında, Amerikalı uzmanların görüşleri doğrultusunda ve Tunus’ta da 2011 yılındaki halk ayaklanması sonrasında 2014’te yapılan anayasada İslam’a yer verildi.
  • Devlet başkanı Morsi (Müslüman Kardeşler) 2012’de Mısır anayasasını yeniden düzenledi. Eski anayasadaki devletin dini İslam olarak belirleyen düzenleme aynen korundu. Buna karşın yasalar çıkarılırken Kuran’ın referans olarak alınmasını ile ilgili hüküm, Kuran’a uygun olarak çıkarılması şeklinde yeniden düzenlendi. Ayrıca Müslüman Kardeşlerin mezhep anlayışı da anayasayla egemen kılındı. Morsi’yi askeri darbe ile alaşağı eden yeni devlet başkanı Sisi ise 2014’te anayasa değişikliğine gitti.  Müslüman Kardeşlerin mezhepsel anlayışına uygun hükümler kaldırıldı.
  • Mağrip ülkelerinde, Moritanya, Afganistan, İran, Bahreyn, Pakistan ve Yemen’de hem devletin hem de halkın dininin İslam olduğu ibaresi anayasalarına yerleştirildi.
  • 2013’te Arap ülkeleri dışında Endonezya ve Gambia, 2005 yılında da Özbekistan anayasası değiştirildi ve bu yeni anayasada Kuran referans gösterilerek düzenlendi.
  • 2016 yılında Arap ülkelerinden yalnızca Suriye ve Lübnan, öbür Müslüman ülkelerden de Türkiye, Azerbaycan, Burkina Faso, Mali, Senegal ve Çad’ın anayasasında İslam ifadesi yer almamaktadır.

Sonuç

Yukarıda ortaya koymaya çalışıldığı gibi, anayasa değişikleri ya da yeni anayasa yapma işi yalnızca ülkemizde gündeme getirilmemektedir. Bu sorun birçok sömürge ve yarı-sömürge ülkede gündemi işgal etmektedir. Söz konusu ülkelerde yapılan anayasa değişikliklerinin ortak noktaları; iktidarın diktatörlüğe varacak ölçüde merkezileştirilmesi, yasama ve yargının yürütmenin etkisine açık hale gelmesi, anti-laik ve aydınlanma karşıtı yönelimlerin öne çıkması, demokratik hakların budanması, neo-liberal sömürü politikalarını sınırlayan ulusal kurum ve kuruluşların anayasal dayanaklarının kaldırılmasıdır. Bu değişikliklerle geri bıraktırılmış ülkelerin uluslaşma süreçlerinin önü kesilmekte ve neo-orta çağ karanlığına sürüklenmeleri sağlanmaktadır.

Kısaca dünya nüfusunun % 99’unun maddi gelirinden daha çoğuna sahip bir avuç gerici ulusüstü finans ve sanayi oligarşisi, sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki kendisine bağlı işbirlikçi sermaye ile birlikte toplumun en gerici sınıf ve tabakalarını yanına alarak bağımlı parlamenter demokratik sistemi (“burjuva demokrasini”) ortadan kaldıran karşı devrimleri örgütlemektedir. Reformlar adı altında neo-liberal ekonomi ve politikaların önünde engel olarak görülen bağımlı ulus devlete ait kurum ve kuruluşlar, yönetim organları, ideolojik-kültürel aygıtlar, basın vb. yeniden biçimlendiriliyor. Ulus devlet hükümetleri bir yandan “anayasal ve yasal darbelerle” karşı devrim politikalarını yaşama geçiriyor, öbür yanda yaptıklarına meşruluk sağlıyor! Türkiye’de AKP döneminde yaşanan anayasa değişikleri ve yeni anayasa yapma istemleri işte bu küresel karşı devrimin bir parçasını oluşturmaktadır.

======================================

Meslektaşımız Dr. Haluk Başçıl‘a bu uyarıcı yazısı için teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
16 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ANAYASA MAHKEMESİ’nden SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINA TEDBİR İSTEMİNE RED

ANAYASA MAHKEMESİ’nden
SOKAĞA ÇIKMA YASAĞINA
TEDBİR İSTEMİNE RED..

090508-Anayasa Mahkemesi-HL-01.jpg

Anayasa Mahkemesi, HDP’li Meral Danış Beştaş’ın yaptığı bireysel başvuruda ara karar vererek, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu Bölgelerinde uygulanan sokağa çıkma yasaklarına ilişkin tedbir talebini reddetti.

HDP Eş Genel Başkan Yardımcısı ve Adana Milletvekili Meral Danış Beştaş,
bazı il ve ilçelerde uygulanan sokağa çıkma yasağıyla yurttaşların yaşam, sağlık, eğitim ve seyahat hakkı başta olmak üzere temel hak ve özgürlüklerinin ihlal edildiğini ileri sürerek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştu.

Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü, Beştaş’ın bireysel başvurusundaki tedbir talebine ilişkin ara kararını verdi.

Yüksek Mahkeme’nin kararında, Anayasa Mahkemesi’nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun‘na göre, tedbir kararının, başvurucunun yaşamına ya da maddi
veya manevi bütünlüğüne yönelik ciddi bir tehlike bulunduğunun anlaşılması halinde
,
başvuru hakkında esasa ilişkin inceleme yapılana kadar Bölümlerce resen (AS: kendiliğinden) veya başvurucunun istemi üzerine gerekli tedbirlere karar verilebildiği hatırlatıldı.

Kararda, Valiliklerce, 5442 sayılı Kanun’un (AS: İller İdaresi Yasası) 11. maddesinin (C) fıkrası uyarınca;
– terör örgütü mensuplarının yakalanması,
– terör olayları nedeniyle halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması,
– sokak aralarındaki barikatların kaldırılması,
– hendeklerin kapatılması ve kurulan bombalı düzeneklerin imhası çalışmaları

esnasında sivil vatandaşların can ve mal güvenliğinin temin edilmesi gibi gerekçelerle
“sokağa çıkma yasağı” kararları alındığının belirtildiği aktarıldı.

Anayasa Mahkemesi’nin, daha önce benzer bir başvuruda, Şırnak Valiliği tarafından
kamu düzeninin, halkın can ve mal güvenliğinin sağlanması amacıyla “sokağa çıkma yasağı” ilan edilmesinin temelsiz olduğunun söylenemeyeceğine karar verdiği hatırlatıldı.

Bireysel başvurunun niteliği gereği, tedbir istemlerinin yalnızca başvurucunun kişiliğine yönelik iddialar yönünden değerlendirilebileceği ifade edilen kararda; bu kapsamda, Ankara’da
ikamet ettiği anlaşılan başvurucunun “sokağa çıkma yasağı” kararlarından derhal tedbir kararı verilmesini gerektirecek biçimde kişisel olarak etkilendiğine ya da alınan kararların
doğrudan mağduru olduğuna ilişkin bir sonuca ulaşılamadığı belirtildi.

Kararda, “Açıklanan nedenlerle, başvurucuya yönelik derhal tedbir kararı verilmesini gerektiren ciddi bir tehlike bulunduğu dosya kapsamında bulunan bilgi ve belgelerden bu aşamada anlaşılamadığından, koşulları oluşmayan tedbir isteminin reddine karar verilmesi gerekir.” denildi.
(http://www.ntv.com.tr/turkiye/aymden-sokaga-cikma-yasaklarina-iliskin-tedbir-talebine-ret,Chh633YKd0qTnobT7U-kiQ, 13.1.2016)

====================================

Evet dostlar,

Bir hukuksal tartışma alanı, AYM’nin bu red kararı ile geride kalmış oldu (12.01.2016).
Doğu – Güneydoğu’da sürdürülen sokağa çıkma yasağına tedbir konulması istemini,
Anayasa Mahkemesi hukuka uygun bulmayarak, HDP eşbaşkanının bireysel başvurusunu
geri çevirdi.

Doğu – Güneydoğu’da sürdürülen savaşım (mücadele), Türkiye Cumhuriyeti adına
açık bir meşru savunmadır.

“Meşru” olma, “hukuksal olma” kavramından daha üst, daha güçlü bir vurgu içerir.
Öyle ki, “meşru olan” biçimsel – yazılı hukuka uygun olmasa bile onaylanır..
Örneğin an gelir, birisini öldürmek meşru savunma olur ve zor koşullarında ceza görmez.

HDP‘nin bu güvenlik operasyonlarını önlemeye çalışması da kendisi açısından anlaşılır bir olgudur; çünkü PKK ile organik bağ içindedir, onun resmi uzantısıdır.
Son gelişmeler, bir kez daha çok çıplak olarak bu olguyu kanıtlamıştır.
HDP hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açıp açmama kararı, Anayasa gereği Cumhuriyet Başsavcısınındır AY m. 69/4). Ancak bu partinin suç işleyen vekillerinin soruşturma ve kovuşturma usulleri olağan CMK yöntemleriyle de yürütülebilmektedir.
Elbette TBMM’nin yasama denetimi yolları, dokunulmazlığı kaldırarak Yüce Divan‘a yollama olanağı vardır (AY m. 83-84).

Bu dakikadan sonra HDP’den, bölücü örgütle (yalnız terör örgütü değil; terörü bölücü amaçla
araç olarak kullanan Batı taşeronu örgüt!) arasına uzaklık koyması, karşı çıkmasını istemek abesle iştigaldir.

Ne acıdır ki; 2016 ilkbaharında iç isyanın (serhildan – intifada) eşiğine gelecek ölçüde ağır silahlanma ve psikolojik – siyasal – lojistik – diplomatik destek bulma ve altyapı oluşturma,
silah ve mühimmat depolama, hendek – barikat – tunel yapımı… son birkaç yılda doruğa ulaşmıştır. Oslo’da PKK yetkilileriyle yapılan gizli görüşmeler ve izleyen AÇILIM saçmalığı ve ihaneti; günümüzde yaşanan kanlı tablonun hazırlayıcısıdır ve 1 numaralı hukuksal ve politik sorumlusu, her türlü tartışmanın dışında olarak AKP – RTE’dir..

Ödenen kanlı bedelin, şehit ve gazilerin, can ve mal yitiklerinin, ülkenin bozulan ve
ciddi tehdit altına giren barış ikliminin, ödenen ağır ekonomik faturanın.. çöken dış ticaret
ve turizmin… sorumlusu AKP – RTE’dir! Bu çok ağır politik sorumluluğun yasal hesabı
er ya da geç ama mutlaka sorulmalıdır, sorulacaktır!

Tayyip beyin 2 oğlunun askerlik durumu nedir? Kamuoyuna Saray açıklamalıdır.

Şimdilerde AKP – RTE, ülkemizi içine soktukları kritik bunalımdan çıkarmak zorundadır.

Başlatılan güvenlik operasyonları sonuna dek,
kesintisiz ve tam kararlılıkla sürdürülmek zorundadır!

Tamamlayıcı tüm önlemlerin de eş zamanlı ve eksiksiz olarak alınması koşuluyla..
*****

Kürt yurttaşlarımız kardeşlerimizdir..

Ancak yurttaş – vatandaş olmanın 1. koşulu ülkesine – devletine sadakattir!
(Anayasa : Başlangıç, 42 ve 81. maddeler..)
Bu temel, sine qua non” (olmazsa olmaz!) kural bozulursa,
Devletin şefkat eli değil demir yumruğu konuşur.
Bu olgu dünyanın her yerinde ve tüm zamanlarda geçerli evrensel nitelik taşır.

Bu bağlamda, Kürt kardeşlerimizin ezici bir kesiminin PKK’ya destek vermediğini görmek
çok önemlidir ve sevindiricidir.

Güvenlik harekatında onların da çok hırpalandığını görmek ise çok üzüntü vericidir.

Güvenlik güçlerimizin elden gelen özeni en üst düzeyde gösterdiklerinden kuşku duymuyoruz
ve bunun mutlaka sürdürülmesini diliyoruz.. Çoook uzun yıllardır bu bölgedeki yurttaşlarımızın
elektrik faturasını kendileri ödemiyor.. O bölge Belediyelerine aktarılan vergilerimiz yöre halkına değil de bölücü örgüte kullandırılıyorsa, buna hoşgörü göstermek olanaksızdır, suçtur.
6360 sayılı Büyükşehir Belediye Yasası’nın olanakları Devleti yıkmak için kullanılabilir mi?

Aman ha aman, her şeye karşın Devlet asla hukuk dışına çıkmamalıdır!
Her durum ve koşulda HUKUK DEVLETİ boynumuzun borcu, başımızın tacıdır.
Savaş durumunda bile geçerli hukuk kuralları, savaşın da hukuku vardır (AY m. 92, 117, 122).
Bu kritik yükümlülüğe gösterilecek en üst düzeyde özen, ülkemizin uluslararası düzlemde
şu ya da bu yolla zorlanmasının da önüne geçebilecektir..

Kandil dahil, sorunun güvenlik operasyonları boyutunun birkaç ayda tamamlanması
iyimserlik ve umudumuzu koruyoruz.
Şehitlerimize rahmet diliyoruz..
Gazilerimize şifa niyazımızdır.
Tüm ulusumuzun acısı yüreğimizin derinliklerindedir.
Son Sultanahmet faciası kurbanı yabancıların (12 Ocak 2016) acıları da..
Bu olayda da siyasal iktidarın ne yazık ki bağışlanmaz büyük hataları vardır..
Tayyip bey Başbakan iken, uzun süre IŞİD için “terör örgütü” dememiş, “IŞİD unsurları” nitemini (sıfatını) kullanmıştır ısrarla.. Suriye’de iç savaşı kışkırtmak – Esad rejimini devirerek
dinci – gerici Müslüman Kardeşler yönetimi kurmak.. bu amaçla her tür destek – yardımı isyancılara sunmak, aracı sağlamak… Türkiye’nin olağanüstü hatalı dış güdümlü politikası olmuştur. Bu nedenledir ki, ülkemizde 2,4 milyon Suriyeli sığınmacı vardır ve
güvenlik – kimlik…. önlemleri çok yetersiz kalmaktadır; bu açık ve ağır idari kusurdur.

Kolay gelsin Türkiye’miz!
Hiç kolay değil biliyoruz ama başkaca seçenek de kalmadı..
Şehitlerin – gazilerin mübarek kanları – canları bir kez daha ülkemizi esenliğe kavuştursun diyedir dualarımız.. Sorumluların da cezalarını mutlaka bulacaklarına inandığımız gibi..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hüsnü Mahalli : Mucize gerek

Şu ‘Alevi’ Esad direnmeseydi Şam’a gidip Emevi Camisinde iki rekat namaz kılıp Kahire’ye doğru yol alınacaktı.

‘Alevi’ Esad direnmeseydi Mısır’da ‘Sünni’ Müslüman Kardeş Mursi askeri darbeyle devrilmeyecek ve biz Sisi denilen bela ile uğraşmayacaktık.
‘Alevi’ Esad direnmeseydi Libya’da işler karışmayacak ve Müslüman Kardeşler çok daha rahat iktidar olacaktı.
‘Alevi’ Esad devrilseydi Tunus’ta seçimle iktidar olan Müslüman Kardeşler uzun süre daha iktidarda kalır ve Laikler ortadan kaldırılırdı.
‘Alevi’ Esad direnmeseydi Rus uçakları Suriye’ye gelmez ve biz o uçaklardan birini düşürerek Putin gibi bir çılgınla uğraşmayacaktık. Giden paralar işin ekstrası.

‘Alevi’ Esad  direnmeseydi, biz de Musul’a asker göndermek zorunda kalmayacak ve
Irak’ın Şiileri ile kavgalı olmayacaktık.

‘Alevi’ Esad ortadan kaybolsaydı biz Şii iran ile düşman olmayacaktık.
Çin uzak ama ‘Alevi’ Esad’ın yüzünden onunla da aramız limoni.

‘Alevi’ Esad bu kadar direnmeseydi Suriye’nin kuzeyi ile Musul vilayetini alıp
Misak-ı Milli sınırlarına dönerdik.

‘Alevi’ Esad bırakıp gitseydi bizim Müslüman Kardeşler iktidar olacak ve biz PYD-YPG diye bir tehlikeyi bilmeyecektik.
Ama olmadı. Adam direndi ve bütün plan ve projelerimiz bozuldu.
Adam direndi herkes bize düşman oldu. Olmayanlar da bize oyun oyunuyor.
Oysa her şey ne kadar da güzeldi.
Esad’ın Alevi olmadığı günlerde.
Vizeler kaldırılmış, 13 Ekim 2009’da sınır bariyerleri yok edilmiş ve sınırın iki yakasında Türkler, Araplar, Kürtler, Süryaniler ve Ermeniler yeniden kardeş olmuştu.
Yalnızca Suriye değil Lübnan, Ürdün, Mısır, Libya ve Cezayir gibi ülkelerle vizeler kaldırılmış ve insanlar akın akın Türkiye’ye geliyordu. Herkes AKP modelini merak ediyor ve
Gül-Erdoğan ikilisini seviyordu.
Şimdi ? Sormayın. Keşke Esad’a ‘Alevisin’ demeseydik.
Keşke bu coğrafyanın tek laik, çağdaş ve demokrasi yolunda ciddi adımlar atan Esad ile
dost kalsaydık. Belki de o zaman  IŞİD, Nusra vb. ruh hastası örgütlerle başımız belada olmazdı. Galiba bu işin geri dönüşü yok. Bataklığa saplandıkça saplanıyoruz.
Yakında yedi düvel ile savaşa tutuşuruz. Halka biraz gaz verdik bu iş tamam.
Ama bu Amerikalıları ne yapacağız? Kendileri yetmiyor ahbaplarını da alıp geldiler.
Karadan, denizden, havadan ve uzaydan. Ama esas bela şu kral, emir ve şeyhler.
Esad’ın Alevi olduğunu onlar hatırlattılar. ‘Alevi’ Esad’ın öldürülmesi için fetvaları
onlar yazdırdılar. Osmanlı torunu olduğunu onlar hatırlattı.
Yavuz Selim’i anlata anlata bitiremediler. Adamların acayip ‘Yeşil’ Dolarları da.
Bu işe acilen bir çözüm bulmalı. Acaba Cem Evleri’ne hukuksal statü tanıyıp ‘Alevi’ Esad’a
gel ziyaret et desek bir mucize olur mu?

======================================

Dostlar,

Sayın Hüsnü Mahalli üstadımız da bizim gibi Suriye’de oynanan küresel emperyalist oyunlardan çok yorulmuş ve yüteği yanmş görünüyor. Üstelik umutsuz da..
Bataklığın kurutulabilmesi için “Mucize gerek” diyor.. Bunu da olası görmediğinden,
yazısını acı bir ironi ile bitiriyor..

Yaşananlar, BOP ve sonrasında ARAP BAHARI denilen emperyalist oyunlar kapsamında
Irak ve Suriye’nin Sevri‘dir..

Herhalde 14 “büyük” (!) devletin Suriye’de IŞİD denen Batı kurgusu İslamcı terör örgütü ile boğuştuğunu ve küresel koalisyon güçlerinin bu “belalı” örgütle başedemediğini sanacak ölçüde akıl fukarası değiliz.. Dolayısıyla Suriye – Irak Sevr’i için masada sandalye kapma yarışı sürdürülmektedir.

Türkiye gene maşalık yapmış, emperyalizmin taşeronluğuna soyunmuş ve fakat hiçbir sandalye kapamadığı gibi en büyük bedeli de kendsi ödemiştir, ödeyecektir.

Oysa yapılması gereken çok basitti :

– Suriye – Irak kadim (üstelik Müslüman!) komşularımızdır;
onlara zarar verecek hiçbir eylemin içinde olmayız.
– Bu komşularımızda iç savaşı kışkırtmak ve rejimi devirmek için her tür oyuna girişmek
ne kelime; tersine, içişlerine zerrece burnumuzu sokmayız.
– Bölgemizde ve dünyada sınırların değişmezliği ilkesini savunuyoruz.
Büyük ATATÜRK’ün dış politika ilkelerine bağlıyız         :
1. YURRTA BARIŞ DÜNYADA BARIŞ.
2. Herkesle dostluk kurmak isteriz ama hiç kimseyle ittifak ve bloklaşma yapmayız!

*****

Gelinen yerde sorunlar öylesine girift oldu ki, içinden çıkmak çok zorlaştı.
Gene de çok geç kalmış sayılmayız.
Irak – Suriye politikamızı köten değiştirmeliyiz, hem de gecikmeden..

Ondan sonra da ülkemizdeki 3 milyon Suriye’li ve Irak’lı “konuk” sorununun çok yönlü muazzam yükü ile nasıl başedeceğimizi düşünmeye fırsat kalabilir.. Bakarsınız bir “mucize” olur ve bu 2 ülkede barış – istikrar sağlanırsa “3 milyonluk” tarihsel konuklar ülkelerine dönerler..

Tarih AKP – RTE’yi kanlı Irak – Suriye politikları nedeniyle asla bağışlamayacaktır.
Suriye’de Esad’ın neredeyse 400 bin insanı öldürdüğünü söyleyenlerin bu cinayetlerde payını örtüp saklamak o denli kolay mıdır? İnsanları aptal yerine koymak hangi akla hizmettir?

Tek bir soru yeter :

  • Esad Alevi değil de “Sünni” olsaydı AKP – RTE bunca gazapla üstüne gider miydi?

Sevgi ve saygı ile.
13 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Hüsnü Mahalli : IŞİD Gerçeği; Eski dost düşman olmaz

Hüsnü Mahalli “IŞİD Gerçeği”ni yazmayı sürdürüyor..

Portresi
Eski dost düşman olmaz

YURT, 3.8.15

 

Müslüman Kardeşler kökenli AKP iktidarı Batı’yı çok umutlandırdı. Nihayet aklı başında İslamcılar aracılığıyla bölge kan gölüne dönüştürülebilirdi. ‘Arap Baharları’ başlatıldı…

Müslüman Kardeşler kökenli AKP iktidarı Batı’yı çok sevindirip umutlandırmıştı. Nihayet ‘aklı başında’ İslamcılar bulundu. Üstelik bölgede herkesin dostu gibi davranıyordu. Alevi Esad, Şii İran, Sünni Mübarek ve klasik olarak zengin olan tüm kral, emir ve şeyhler. Her şey iyi gidiyordu. Batı ‘modeli’ bulmanın ve bölgeye pazarlamanın hazırlık ve heyecanını yaşıyordu.

Obama harekete geçti

Başkan seçilen Obama ilk dış seyahatini Nisan 2009’da Türkiye’ye yaptı. Haziran’da önce Suudi Arabistan’a uğrayıp Kral Abdullah’tan som altın nişanını aldıktan sonra Kahire’ye gidip ‘demokrasi ve değişim’ istedi. Plan çok iyi işliyor ve ‘Arap Baharı’ hazırlıkları gayet iyi gidiyordu. AKP ile dost olan Arap İslamcılarına ‘ iktidara hazır olun’ denilmişti. Tunus, Libya, Yemen, Fas, Cezayir, Suriye ve en önemlisi Mısır. Müslüman Kardeşler Örgütü’nün kurulduğu ve hep emperyalizmin hizmetinde olduğu ülke. Suudi Kral ve Körfez’in zengin diğer kral, emir ve şeyhleri milyarlarca doları bu ülkelerdeki İslamcılara transfer etmeye başladı. Hemen hemen herşey Türkiye üzerinden kurgulanıp uygulanıyordu. Yani Hilafet ve saltanatın başkenti İstanbul’da.

Sünni alemin kalesi.

ABD Başkanı Obama’nın en büyük destekçisi Suudi Arabistan Kralı Abdullah oldu. Birlikte bölgeyi kan gölüne çevirdiler. Irak’ın Şii’lerin eline geçmesini önlemek gerekçesiyle Suudiler işgale ve Şii’lere karşı savaşan Sünni Kaide’cilere ve onların dolaylı-dolaysız müttefiklerine sınırsız destek veriyordu. Yani namı-değer Zarkavi ve adamlarına. Bağdadi henüz ortalıkta yoktu. Belki de sırasını bekliyor ya da bekletiliyordu. Adam ile ilgili çok şey yazıldı anlatıldı. 2004’te Amerikalıların 26 bin tutukluyu doluşturduğu Boka kampında özel bir odada tutuluyor ve aşırı ilgi görüyordu. 2009’da serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra Kaide’nin Irak lideri olmuştu.

Önemli bir kişi olacağı belliydi.

ABD Başkanı Obama, kanlı planın tezgahı için ilk ziyaretini Türkiye’ye yapmıştı. ‘Arap Baharı’nın merkezinde Suriye vardı. Suriye olmasaydı bu hikayenin bir anlamı olmazdı. Çünkü Mısır, Tunus, Cezayir, Fas ve Libya’da ‘kafir Alevi ve Şiiler’ yoktu. Onlar da olmayınca savaşın bir anlamı olamazdı. Onlar olmayınca motivasyon ve aksiyon çok eksik olurdu. 70 yıllık hikayenin sapkın beyinleri ve kanlı elleri işlevsiz kalırdı. Suudiler tekrar devreye girdi. Bu kez yanlarında ‘Sünni hilafetin mirasçısı Safavi düşmanı AKP’ vardı. Türkiye’yi, Türkleri, cumhuriyeti ve Osmanlıyı hiç sevmezlerdi ama iş iştir deyip engin ufuklara doğru birlikte yürüdüler. Suudi Arabistan’da yağmur yağmıyordu ama yine de beraber ıslandılar Arap çöllerinde. Nasıl olsa AKP de aynı kaynaktan beslenmiş ve o kaynağın paralarını çatır çatır yemişti. Plan çok iyi hazırlanmış ve uygulanmaya konulmuştu. Suudi ve Körfez’in paraları ile ‘baş belası’ Esad’tan kurtulmak için her şey seferber edildi. 70 yıldır hazırlanan karanlık kafalar iş başı yaptırıldı. Türkiye ve Ürdün üzerinden silah ve para gönderildi. Bir anda her yerde terör saldırıları başladı başlatıldı. Teröristlerin tank, top, füze ve her türlü ağır ve hafif silahı vardı. Devlet karşı koyunca Esad için ‘halkını öldüren katil’ dediler ve Suriye’nin üzerine çullandılar. Dünya tarihi böylesi aşağılık ve kanlı saldırıyı görmemişti. Yüz ülke sınırsız olanakları ile Suriye’yi yok etmek için harekete geçmişti. Suudi ve Körfez’in çağ dışı, ilkel, bağnaz ve rezil kral, emir ve şeyhleri Suriye’ye demokrasi ve özgürlük getirecekti. Ve buna inanan geri zekalılar Suriye düşmanı kesilmişti. Ne kadar da büyük bir rezillik. Böylesi gaddar bir iç ve dış saldırıya karşı kendini savunan Suriye devleti birden bire herkesin düşmanı ilan edilmişti. Ama ortada bir mucize yaşanıyordu. Yüz ülkenin saldırısı karşında Suriye halkı, ordusu ve Esad direnmiş ve herkesi çılgına çevirmişti. Suriye’nin yani Şam topraklarının sosyal, kültürel, dinsel, siyasal ve belki de genetik tarihini bilmeyenler bunun neden ve nasıl olduğunu asla anlayamaz. Çok net söylüyorum: 5 bin PKK militanı ile 30 yıl uğraşan Türkiye, Suriye benzeri bir durumla karşılaşmış olsaydı belki de bugün darmadağın edilmişti. Dünyanın neresinde olursa olsun hiç bir ülke ve halk Suriye gibi direnmemiştir. Direndiği için her türlü senaryo yazılıp uygulandı.

Erdoğan, önce ailecek çok yakın dost olup görüştükleri Esad’a,
Büyük Ortadoğu Projesi başlar başlamaz düşman kesildi.

Merkez Türkiye

En fantastik olanı kuşkusuz: Din ve mezhep içerikli olanlardır. Bunu da en iyi CIA tedrisatından geçmiş Kaide’ciler yapabilirdi. Üstelik Mayıs 2011’de Bin Laden öldürülmüş ve yeni isim ve figürler için alan açılmıştı. Batılı istihbaratçılar da bu işten çok hoşlanmıştı. Bir taşla 3-5 kuş vuracaklardı. Hem kendi ülkelerindeki radikal islamcılardan kurtulacak hem de Esad’ı devirmenin olanaklarını artıracaklardı. Dünyanın dört bir yanından on binlerce ruh hastası, sapık ve katil Türkiye üzerinden Suriye’ye taşındı. Yani bunlar Suriye’ye demokrasi ve özgürlük getirecekti. Hem de Suudi Arabistan, Katar, Körfez ülkelerinin parası ve AKP’nin koordinasyonu ile. Yaklaşık 80 ülkeden 50 bin kadar cihatçı radikal Suriye’ye taşındı, silahlandırıldı, eğitildi ve para ile desteklendi.

Alevi ve Şiiler yok edilmeli

Düşman hemen tesbit edildi. ‘Sünni hilafeti engelleyen kafir Esad ve ona destek veren Şii İran, Hizbullah ve Iraklı Şii’ler. Ruslar ve Çinliler Alevi ve Şii değildi ama ‘komünist artığı’ oldukları için onlar da kafir’di. Yani katli vacipti. Suudilerin o yetmiş yıldır beslediği ideolojiler hemen devreye sokuldu. Camiler, din adamları, televizyonlar, gazeteler, karanlık ve köhne beyinler  ve tabii ki siyasi figürler. Krallar, emirler, şeyhler, cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar.
Koro halinde ve tek ağızdan ‘Alevi ve Şiileri yok edelim’ modundaydılar. Altyapı çoktan hazırdı. Irak, işgal edilmiş ve işgale karşı koyanlar her nedense Amerikan düşmanlığından daha çok Şii düşmanlığı yapıyordu. Örneğin 2004-2011 döneminde Kaide’cilerin gerçekleştirdiği 5 bin kadar intihar saldırılarının yüzde 85’i Şii’leri hedef almıştı. Sanki Irak’ı ABD değil Şii’ler işgal etmişti. Eski dost Kaide bir kez daha ABD’ye hizmet ediyordu. Peki kimin yardım ve desteği ile? ABD müttefiği Suudiler.

Cihatçı terör örgüt militanlarının beyinleri ‘cennet’le kandırılıyordu.

Cennet vaadi

Ne kadar da ilginç: Tunus, Libya, Fas, Suudi Arabistan ve Çeçenistan’dan gelen 15 bin katil, Suriye’yi Alevi Esad’tan kurtaracaktı. Hiç kimse de ‘Yahu bunların ne işi var Suriye’de ‘ demedi, diyemedi. Diyenler de Esad’çı, Baas’çı ya da Suriye ajanı olmuştu. CIA , Mossad ve bölgesel ve uluslararası istihbarat örgütlerine uşaklık edenler ‘ özgürlük savaşçısı’ ilan edilmişti. Hem de din ve mezhep adına. Bağdadi tam da bu işin adamı. Çok iyi eğitilmiş, beyni karartılmış ve harika hazırlanmıştı. 70 yıllık hikayenin süzme figürü. Suudi’lerin İngiliz ve Amerikan patentli Selefi Vahabi ideolojisi yeniden görev başında. Üstelik dünyada bu ideolojiden hoşlanan ve onunla dayanışma içinde olanların sayısı milyonları aşmıştı. ‘Kafir Alevi ve Şiileri’ öldürmek onlar için cennete gitmenin ilk şifresi olmuştu. Cennette ise onları on binlerce huri ve cariye bekliyordu. Suriye yolunda Osmanlı topraklarına uğrayıp ‘kutsal’ Mesir Macunu almak işe yarayabilirdi.

YARIN (4.8.15): YOLUMUZ IŞİD YOLUDUR…

Yurt Gazetesi 
http://www.yurtgazetesi.com.tr/gundem/eski-dost-dusman-olmaz-h93482.html

=====================================

Dostlar,

Sayın Hüsnü Mahalli ve YURT Gazetesi, Sayın Merdan Yanardağ yönetiminde “büyük iş” çıkartıyorlar..

Son zamanların en başarılı gazetecilik çalışmalarından biri..

Sayın Mahalli’ye uygun bir bilim dalında, örneğin “Gazetecilik ve Halkla İlişkiler” alanında
“Onursal Bilim Doktoru” derecesi verilse yeridir..

Bay RTE’ye, Kenan Evren’e…. bu sanları ne yazık ki kimi üniversiteler ulufe gibi dağıttılar..

Sevgi ve saygı ile.
6 Ağustos 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com