Ne “Dava”ymış be!

Ne “Dava”ymış be!

Ahmet GÜRSOY
07.09.2019, YENİÇAĞ

Ege’de, 18 Türk adasına Yunanistan asker çıkarıp bayrak dikerken gıkı çıkmayan AKP iktidarları ve bağlı olarak Cumhur İttifakı korosu, kendi dışında kim varsa hepsini neredeyse “hain” ilan ediyor. Türkiye’nin Ege ve Akdeniz’deki hakları birer birer elinden kayarken onlar, “asarız”,keseriz” nutukları atmanın ötesinde somut hiçbir kazanıma imza atamıyor.
Tam bir tiyatro.

Gelin Suriye’ye..
Orada da benzer bir açmazın içindeyiz ve maalesef kayıp ettik.
Türkiye, Suriye’de kesinlikle başarısız bir dış politika yürütüyor ve bu yanlışında da ısrar ediyor. Üstelik sadece Türkiye kayıp etmedi. Aynı zamanda Suriye’deki Türk (Türkmen) varlığına da kayıp ettirdik. Belki kendi başlarına hareket etselerdi daha kazançlı çıkacaklardı.

Türkmenler, Suriye içinde kelimenin tam anlamıyla savruldular.

Peki, neden kayıp ettik ya da ettirildik? Çünkü Türkiye’nin dış politikası, AKP’nin “davam” dediği içeriği tam olarak bilinmeyen bir meçhul üzerine inşa edilmeye çalışıldı da ondan.

O “davaya” göre, Esat Alevi. Ancak iktidar sahipleri “Esat Alevi olduğu için biz onunla bağ kurmuyoruz” demiyor. Onlar, “Esat kendi yurttaşlarını öldüren bir zalim ve katil. Bu sebeple biz onunla siyasi ilişki kurmuyoruz” diyorlar. Yoksa katil kimsenin umurunda değil. Mesela, Sünni olduğu için El Beşir gibi canilerle temas kurmakta bir sakınca görmüyorlar. Bu durumda Suriye’deki dış politikayı belirleyen “davanın” İhvancılıkla ilişkisi olduğunu söylemek zor olmasa gerek.

Önümüzde çok net bir biçimde duran İdlib meselesinde neyi, kimi koruyoruz? Niye oradayız? Oradayız çünkü Astana sürecinde, “İdlib’teki Sünni terör örgütlerini ikna ederek oradan biz çıkaracağız, silahlarını bıraktıracağız” dedik.

Bunun için güvenli bölge oluşturduk.
Yapabildik mi?
Yapamadık.
Geldiğimiz noktada Esat orayı bombaladı.

Rusya da bombaladı.

En son hiç ummadığımız sırada birkaç gün önce de ABD bombaladı.
Sonuçta olan Türkiye’ye oldu. Yalnız kaldık.

Rusya, Esat’ın yanında.

ABD’de, İdlib’i bombalayarak Esat’ın yanında olduğunu gösterdi.
Geriye İdlib’de bombalanan terörist İslamcı gruplarla biz kaldık.
İşte size “davam” sarmalında Türkiye’nin savrulduğu yer.
İşte size Cumhuriyet’in başlattığı dış politikadan sapmanın bedeli.

Ege adalarından, Kıbrıs’a, oradan Suriye’ye derken Mısır’a bakalım. Durum aynı.
Mısır’da Müslüman Kardeşler’in lideri Mursi’nin ölümünde neden bu kadar çok acı hissetti bizimkiler?
İşin içinde “dava” olduğu için.
Halen daha Mısır yönetimiyle siyasi temas kurmuyoruz.
Nedeni nedir? Gene bu “dava” denilen şeydir.
Peki, gerekçe ne?
“Efendim biz darbecileri sevmeyiz. Onlara prim vermiyoruz.”
Sahi mi?
Öyle ise İran yönetimiyle Astana’da işiniz ne? İran’da rejim, Humeyni darbesiyle gelmedi mi?
Uluslararası hukukun suçlu ilan ettiği El Beşir darbeci değilse nedir?
Demek ki neymiş..

Mesele darbecilik veya zalimlik değilmiş.

Mesele içeriğini herkese net olarak açıklamadıkları o hepimizin başını belaya sokan, ülkemizi Suriye’de içinden çıkılmaz hale getiren gizli zihniyet “dava“dır…
O zihniyetin, içinde saklı tuttuğu “dava” sebebiyle ocağımıza kar yağdı.
Türkiye’de rejim değişti.
Tarım bitti.
Sanayi geriledi.
Ülkemiz, Murat Ağırel arkadaşımızın anlata anlata bitiremediği yolsuzluklara gömüldü.
Adalet sistemi dibe vurdu.
Hatta enflasyon rakamlarına bile hile yapar hale geldi.
İşsiz kaldık…

Ne “davaymış” be..

 

AKP sistem partisi mi operasyon partisi mi?

AKP sistem partisi mi operasyon partisi mi?

ahmetgursoy.028@gmail.com, 24 Temmuz 2019, YENİÇAĞ
Türkiye’de ikide bir siyasetin tıkanması ve ülkenin geçmişten hiç ders almadan yeniden defalarca krize sürüklenmesinin gerisinde ne var? Siyaset adamlarının uzmanların kendilerine sorması ve cevaplaması gereken soru budur? Bakın işte yine krizle karşı karşıyayız.

Kaç kere ekonomik krizle karşılaştık kim biliyor? Hafızayı yoklayarak birkaç kişi buna anında cevap verebilir ama bir anda cevap verecek büyük bir çoğunluk yok.

Lakin Türk siyasetinde yeni dönemeçlerin yaşandığı kritik süreç daima ekonomik krizlerle ve bir de darbelerle olmuştur. Herkes darbelere ateş püskürüyor. Püskürmeli de. Ancak en az darbeler kadar siyasi dönüşümleri ve gelişmeleri etkileyen ve hatta birkaç kere siyaseti yeniden düzene konulmasına neden olan, birçok partinin hayatına son veren asıl sorunların başında biri daha var: Ekonomi…

24 Ocak kararlarını hatırlayın. Mimarı Özal değil miydi?

12 Eylül darbesi sonrasında Özal’ın partisi ANAP’ı öne çıkaran işte bu kararlardı. Ekonomik iyileşmenin sonunda halkın onayanı alarak iktidara taşındı.

DSP-MHP dönemine gelin.. Ortaya çıkan ekonomik kriz sonrasında DSP yerle bir oldu. MHP’de tıpkı ortağı gibi dibe vurdu. Sonra? Siyasal dengeler yeniden kuruldu. AKP ortaya çıktı.

Diyeceksiniz ki “28 Şubatın etkisi yok mu?” Var tabi. Ama ikinci en büyük neden ve AKP’yi iktidara taşıyan asıl sebep, darbe karşıtlığından çok, ekonomi idi. Şimdi geldiğimiz noktada, AKP’yi dibe doğru çeken muhalefeti yükselen değer haline getiren sebep de aynı. AKP, kendi geleceğini gördü. Güya önlem almaya çalışıyor. Ortağı MHP ile birlikte seçim sistemlerini değiştirmeyi düşünüyor.

Operasyon peşinde.

Ne yaparsa yapsın eğer elinde ekonomiyi yeniden güçlendirecek sihirli bir değnek yoksa, her yaptığı operasyon kendisine olumsuz bir karşılık olarak yansıyacaktır. Bazıları AKP’nin bir kitle partisi olduğunu söylüyor. “Muhafazakâr” olarak tanımlıyor. Kısmen bu özellikleri taşısa da icraatları yönünden bakıldığında

  • AKP, Türkiye’nin görüp geçirdiği en büyük operasyon partisidir.

Tabir yerinde ise devlet aygıtında oynatmadık vida bırakmamıştır. İktidara geldiğinden itibaren oldukça yavaş, mümkünse zamana yayarak gerçekleştirdiği dönüşüm sürecini MHP ile birlikte Partili Cumhurbaşkanlığı Sistemiyle noktalamıştır.

Öncelik elbette iktidarın (eski sistemin) ele geçirilmesiydi.

İkincisi, iktidarda sürekli kalabilmek için basının ele geçirilmesi ve böylece kitle zihin kontrolünün sağlanması..

Üçüncüsü, devlet aygıtının partileştirilmesi sürecidir.

Dördüncüsü, eş zamanlı olarak ekonominin (partili iş dünyasının) yaratılması..

Beşincisi,  ordunun tasfiyesi. (buna vesayetin kaldırılması diyorlar).

Altıncısı, en büyük sorun haline gelen ortağın tasfiyesi ve

Yedincisi de MHP ile yeni Partili Cumhurbaşkanlığı sisteminin kurulmasıdır.

Geldiğimiz noktada, geçmişten hiç ders alınmadığı için ekonomi duvarına tosladılar.

Şimdi hazırlık yapmaktalar. Yeni operasyonlarla, toplum mühendisliği ve veya alt sistem değişiklikleriyle kazandıklarını kaybetmemenin yollarını aramaktalar. Lakin gelin görün ki, sistem; (tabir yerinde ise) başlarına çökmek üzere. Altında kalabilirler. Baştaki soruya dönersek ne diyeceğiz? Ey ekonomi sen nelere kadirsin.

 

AKP İstanbul’u neden bırakmıyor?

AKP İstanbul’u neden bırakmıyor?

Ahmet GÜRSOY
YENİÇAĞ, 15 Mayıs 2019

Herkes bal gibi biliyor ki, İstanbul seçimlerini İmamoğlu kesinlikle kazanmıştı. YSK’da biliyor. AKP’de.

Peki, AKP İstanbul’u neden vermek istemiyor?

Birincisi İstanbul Ortadoğu’nun Avrupa’ya açılan en önemli kapısı.

İkincisi, dünyanın önde gelen finans merkezlerinden biri.

Üçüncüsü, hem para trafiğinin, hem uluslararası güç trafiğinin odak noktası.

Eski İçişleri bakanı Tantan: İstanbul’u kayıp eden Türkiye’yi yönetemez” diyor.

Şimdi bu maddeleri yan yana koyun ve hepsini birden kayıp ettiğinizi düşünün.

Öncelikle İstanbul’u kayıp ettiğiniz gün iktidarınızın da sona ermekte olduğunu aklınızda tutmak zorunda kalacaksınız. İktidar siz olsanız bile, aklınızın bir yerinde daima bu kaybın yarattığı etki duracaktır.

Tüm finans kaynakları elinizin altından kayıp gidecek. Gerçi işletmeler, kimi üretim merkezleri hükümette olduğunuz için sizden tümüyle kopmayacak ama belediyenin kontrol ettiği tüm kaynakları yitireceksiniz.

Bu durumda siz olsanız, her ne pahasına olursa olsun, İstanbul’u gözden çıkarabilir misiniz?
Çıkaramazsınız. İşte temel mesele budur. Bunca gürültünün esas nedeni de budur.

AKP, Ilımlı İslam devletine giden yolda, Prof. Dr. Ümit Özdağ’ın tespitiyle;

  • Önce FETÖ, sonra PKK ve nihayet son aşamada MHP ile işbirliği yaparak parlamenter demokratik rejimi tasfiye ederek, otoriter başkanlık sistemi kurdu. AKP’yi yarı hegemonik parti haline getirdi..”

Ancak sürece giden yolda taşları hatalı döşedi. Adalet sistemini tersyüz etti.
Ekonomi sistemini dışa bağımlı, üretmeden tüketme üzerine kurdu.
Siyasal sistemi tek kişiye bağladı ve otoriterleştirdi.
Böylece Türkiye krize girdi.
Türkiye’nin krize girmesi demek, AKP’nin yeni kurduğu sistemin çökmesi demektir. Kurulmadan çöken bu sistem, ekonominin ve hukuk sisteminin gittikçe kötüleştiği sürece doğru sürükleniyor.

Ekonomi kötüleşiyor, çünkü piyasalar tıkandı.
Dolar yükseldi, faiz oranları Türkiye’nin hiçbir dönemde ulaşmadığı noktalara vardı.

Hukuk sistemi, her olayda, halk üzerinde olumuz iz bırakıyor. Son birkaç olaya bakın. Yeni siyasal rejimin, adalet dağıtamadığını doğrular nitelikte.

Türkiye’nin Ana muhalefet partisi genel başkanı Kılıçdaroğlu’na yumruk atılıyor, saldıranlar dışarda.

Gazeteci arkadaşımız Yavuz selim Demirağ’a saldıranlar gene dışarda.

301 madencinin öldüğü iş kazaları ve sorumluları gibi vicdanları sızlatan olaylarda ise tam bir hayal kırıklığı gözleniyor.

Kısacası dövülen dövüldüğü ile kalıyor. Suçlu yaptığı ile övünüyor. Kim ne suç işlerse yaptığı yanına kâr kalıyor.

Böyle bir yönetim sisteminde; suçun cezasız, adaletin işlevsiz, kamu düzeninin güvensiz olduğuna yönelik inançları pekiştiriyor.

Gelinen noktada İstanbul seçimlerinin yenilenmesini demokrasinin gereği gibi sunabilirler, ancak herkes biliyor ki Türkiye’de iyi şeyler olmuyor. Olmadığı içindir ki bir çocuğun ağzından çıkan, her şey güzel olacak Ekrem abidileği, seçimin başat sloganı haline geliyor.

İşte bu nedenle İstanbul’da seçimlerin yenilenmesi, rejimin güvencesi ya da sonu olacaktır. Kısacası, bundan sonra her şey iyi ya da kötü olacak.