Aynı gemide değiliz

Aynı gemide değiliz

  • ABD’nin özgürlük yargıçları gibi açık oynamasa da Avrupa’nın liberal yargıçları ve Mahkemesi olarak İHAM, sermayeyle, talancılarla, yağmacılarla, hırsızlarla, katillerle, dinsel gericilerle, bunların ittifakı siyasal iktidarlarla, öz olarak da sömürü düzeniyle aynı gemide.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) Başkanı Robert Ragnar Spano’nun, Türkiye ziyareti, bu ziyaret içinde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yer alması ve kendisine akademisyen kıyımcısı İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilmesi, törende gazeteci yasağı, Spano’nun bir Mahkeme Başkanı gibi değil de siyasi iktidarı destekleyen siyasetçi gibi yaptığı konuşmalar tartışma yarattı.

İHAM’nin “abartı mı, balon mu” olduğu konusunda tartışmaya girmek burjuva hukuk devletinde ve bu devletin kapitalist ve emperyalist ilişkilerinde hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına; hakların ihlal edilmediği eşit, özgür ve adaletli bir toplumun bu yolla sağlanacağına inananlar tarafından abes sayılabilir.

Ama uzlaşmaz karşıtlıklar mahkemelerde az eksikli hatta eksiksiz hak arama özgürlüğüyle ve adil yargılanma hakkıyla çözülemiyor, çözülemez.

Çözülemez, sınıflı toplumda çözülmesi de olanaksız. Egemen sınıf geçici ve küçük uzlaşmalarla düzenini ve istikrarını sürdürmek dışında buna izin vermez; düzeni de hep kendi denetiminde tutar, olmazsa otoriterleşir, faşizme kadar gider.

Kapitalizmin ulusal ve uluslararası kurumları ve kuralları bu düzeni ve istikrarını korumak için kurulur, sapmalar olursa da hizaya getirilir. İHAM aynı Sözleşmeyi (İHAS) esas alarak, kimi zaman bireysel haklar konusunda hakkı iade ederek düzeni korumakla görevli üst kurumlardan biri. Hakkın hakkını verirken de bir sınırı var: kapitalizm…

İHAM’ın SSCB döneminde verdiği kararlarla sonraki dönemde verdiği kararlara bakıldığında, ilkinde sosyalist toplumla rekabet çabası, ikincisinde dağılan ülkelerin kapitalizme uyum sağlama çabası açıkça görülür.

Bir de Türkiye gibi otoriterleşme eğilimi ve gericileşme eğilimi yükselen ülkelerde hizaya getirme çabası var ki, kapitalizm adına iki sınır konur: Bir, otoriterleşmeye çeşitli nedenlerle onay verilir; OHAL düzeninde ihlal onayları buna örnektir. İki, aşırı keyfileşmeye ve de gericileşmeye karşı da “aman fazla sapmayın” denir; Başkan Spano’nun Türkiye ziyareti buna örnektir.

Ziyarette, hem parti devletin kapitalist ilişkiler nedeniyle sırtı sıvazlanmış hem de “Toplumda yargının fonksiyonsuz olması, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının esas alınmaması sonucu, topluma yabancı yatırım çekilmesi mümkün olmaz” diyerek emperyalist ilişkilerde uyarı yapılmıştır. Bu kapsamda Ayasofya bile konuşulmuştur ki ardından Cumhurbaşkanının Ayasofya kararına usuli itirazıyla hukuk devleti görüntüsü verilmesi, itirazın reddi halinde mahkemelere saygı, kabulü halinde de Ayasofya için herkesi memnun edecek ara formül gelecektir.

Spano’nun “Kanunun üzerinde hiç kimse yoktur” ifadesi de burjuva devletinin burjuva hukukunun tanımlamasından başka bir şey değil. Yalnızca pandemi döneminde sermaye lehine, emekçiler aleyhine çıkarılan kanunlara bakmak yeterli.

İHAM Başkanı sınıfsallığını saklama gereğini hiç duymadı, bireysel hak ve özgürlükleri -o da yarım yamalak- öne çıkarırken kapitalizme ayar sağlayan Mahkemesini perdelemedi.

Bu ziyaretteki bütün zaafları ve gizemleri Başkanın üzerine yüklemenin anlamı, düzeni ve sınıfsallığı perdelemektir. Tıpkı tarikat ya da cemaat liderlerinin örneğin çocuk istismarının dinsel gericilikten ve düzenden kurtarılıp liderlere yüklenerek piyasacı ve gerici düzenin perdelenmesi gibi…

“İHAM Başkanı böyle bir düzeni nasıl içine sindiriyor?” diye soranlara, sömürü düzeninin ihtiyacı olduğunda keyfilikle, gericilikle, kayırmacılıkla, otoriterlikle ve denetimsizlikle ama sermayenin söz ve karar sahipliğiyle gemisine yol bulduğunu anımsatalım.

Sermaye sınıfı hem ulusal hem de uluslararası alanda, hem kendine daha çok pay alarak hem de emeği daha çok sömürerek çok yönlü güvence istiyor, bu güvenceyi de devletlerle ve hukukla koruma altına alıyor. Onların hukukun üstünlüğü dediklerinin özü bu kadar basit. Bağımsız yargının göreviyse bu güvenceyi sermaye adına sürdürülebilir kılmak.

Bu arada İHAM tarafından önerilen Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru ve yine İHAM tarafından onaylanan OHAL Komisyonu kurumları da paçayı kurtarmaya yetmedi. Hak ihlalleri emekçi halk aleyhine hızla artıyor ve düzenin kurumları etkisiz mi etkisiz. Kurulan ön barajlara karşın Türkiye, Rusya’yla birlikte İHAM önündeki ihlal dosyalarında ilk iki sırayı korumaya (!) devam ediyor. “İHAM kararlarını tanımam” diyen CB da başkanlık rejimin başında oturuyor.

ABD’nin özgürlük yargıçları gibi açık oynamasa da Avrupa’nın liberal yargıçları ve Mahkemesi olarak İHAM, sermayeyle, talancılarla, yağmacılarla, hırsızlarla, katillerle, dinsel gericilerle, bunların ittifakı siyasal iktidarlarla, öz olarak da sömürü düzeniyle aynı gemide. Yeni sömürgeciliği, yineleyerek ve yineleyerek yaşatma gemisindeler. Başları ağrıyınca da hukuksuzluğu ve keyfiliği burjuva hukukunun içine çekme, hizaya getirme çabası içindeler.

O gemi, İkinci Dünya Savaşında SSCB’yi, sosyalizmi yıkmak; komünizmle mücadeleye silahla destek vermek için savaşan gemi.

O gemi, emperyalizmin donanması içindeki yeni sömürü düzeninin gemisi.

O gemi, kapitalistlerle aynı gemideyiz diyen düzen muhalefetinin gemisi.

Demokrasiyle, hukukla, yargıyla allayıp pullayıp sefere çıkarıyorlar.

O gemi, “aynı gemide değiliz” diyen ve bugün 100. yaşının kutlayan Türkiye Komünist Partisinden, sosyalistlerden, aydınlanmacılardan, ilericilerden, yurtseverlerden, emekçi halktan kurtulup yoluna devam edemeyecek.

O gemiyi işçi sınıfı durdurup batıracak.

Kim mutlu olmaz ve gururlanmaz ki… 100 yaşında Partimiz var.

Parti can, Parti yaşam, Parti ahlak ve disiplin, Parti örgütlü sınıfsal mücadele, Parti devrim…

Eşit ve özgür bir ülke kuracağız, güzel günler göreceğiz.

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 10 Haziran 2020

ÇARŞAMBA İĞNELERİ – 10 Haziran 2020

Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

BOŞUNA

AKP’nin Tanıtım ve Medya Başkan Yardımcısı, eski vekil Şamil Tayyar,  “Cumhurbaşkanımıza ‘İslamcı Kemalist’ diye rol biçen, AK Parti’nin akıl danesiymiş gibi rol çalan Perinçek ve avanesini uyarayım. “Haddinizi bileceksiniz” dedi.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Ulusal ve Aydınlık’ı ilan verilmeyecek “muhalif medya” içine aldı.

Bu kadar çabaya!

PAYLAŞIM

AKP’li Esenler Belediyesi’nin 1 milyon 865 bin TL’lik aydınlatma ihalesini eski AKP İlçe Başkan Yardımcısı Albayrak’ın şirketi aldı. Şirket daha önce de ihaleler almıştı.

AKP’li olmayanlara mı verseydiler?..

GELECEK

Davutoğlu, “Biz imparatorluk bakiyesiyiz. Biz yeknesak, tek bir kimlikle tanımlanabilecek, tek bir oryantasyonla, kültürel dokuyla tanımlanacak ülke değiliz. Şu anda Boşnak, Gürcü, Çeçen, Arnavut, Arap, Kürt, Uygur vatandaşlarımızın yansıdığı bir Meclis bu ülkenin birliğini temsil edebilir.” dedi.

Geçmişte karıştırdığı yetmedi, geleceği karıştırıyor…

DÜZEN

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, ihaleyle 100 bin adet cerrahi maske satın aldı. Ancak yapılan ihalede CHP’li Hülya Sarıgöl’ün firmasına tavan fiyatı 1 TL olarak belirlenen maskeler için 2,89 TL ödendiği iddia edildi. Sizin düzen, bizim düzen. Düzen, aynı düzen.

Vatandaşın pozisyonu değişmiyor…

HAYAL

İskilipli Atıf için ‘İslam alimi’ ifadesi kullanan Mersin İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü Ertuğrul Yıldız’a disiplin cezası verilmesini kınayan AKP Çorum İskilip İlçe Başkanı Mustafa Lek, ‘Kemalist düzeni yerle yeksan edeceğiz‘ dedi.

80 senedir uğraşıyorsunuz, sittin sene daha uğraşırsınız…

CEZA

İBB Başkanı İmamoğlu, “Bizim ücretsiz ekmek dağıttığımız kayıtlı hemşerilerimiz var. Onların yoğun olduğu mahallelerde büfe olmadığı için ekmek dağıtımı yapamadığımız insanlar var. Talebimiz olmasına rağmen mecliste bekletiyorlar. İBB Meclisi sözüm ona siyasi kararlarla İstanbul halkını cezalandırıyor

AKP yoksulun yanında, yardım almasın diye pusuda…

GÖRGÜSÜZ

Gaziantep Şehitkamil Belediyesi, 10 Kasım’la dalga geçen yandaş yazar Yaşar Değirmenci’nin”Modern Toplumda Görgü Kuralları” kitabına 300 bin TL ödeme yapmış.

Görgüsüzü görmüş…

DEVLET

Sağlık Bakanı, “Hafta sonu sokağa çıkma yasağı yok” dedi.

İçişleri Bakanı, Cumhurbaşkanı’nın onayı ile sokağa çıkma yasağı ilan etti.

Cumhurbaşkanı, kendi onayladığı sokağa çıkma yasağını “Gönlüm razı olmadı” diyerek iptal etti.

Devlet yönetimi gönül işidir. Öyle kurumlarla, kurallarla, bilimsel ve akılcı kararlarla  olmaz!..

DİN

Protestoların kilise yakıp Beyaz Saray’a kadar gelmesi üzerine Trump İncil’le poz verdi.

İlk tepki, ”Dini istismar etme!” diyen din adamlarından geldi.

Bizdekiler ne körüklerdi ama!…

DAYANAK

25 adet yurdunu kapatma kararı alan TÜRGEV’in yöneticilerinden Bilal Erdoğan,

Sırtımızı sadece belediye ve devletlere dayayarak iş yapma hastalığına yakalanmamaya çalışmalıyız.” dedi.

Yakalandılar. Mama kesilince çare arayışındalar…

SIRADAN

2013 yılında Soma’da 301 madencinin öldüğü facianın ardından protestocu bir maden işçisine tekme atan eski Başbakanlık Müşaviri Yusuf Yerkel, ABD polisinin George Floyd’u öldürmesiyle ilgili ‘kötülüğün sıradanlığı‘ yorumunu yaptı.

Adamın sıradanı…

ÜRETİM

Damat üretim ekonomisinden dem vurdu, tüketim için kredi musluklarını gevşetti.

Laf üretimi…

DÜŞMAN

Güney Kıbrıs Rum Kesimi Cumhurbaşkanı Nikos Anastasiadis, KKTC’nin mevcut Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın kazanmasını istediğini dolaylı yoldan ifade etti.

Düşmanın seni övüyorsa, sende bir …luk vardır…

ÖNEMLİ

AKP’li Beykoz Belediyesi Ocak ayında ihtiyaç sahiplerine dağıtmak için gıda malzemeleri satın almak istedi. 3 milyon 797 bin liralık İhaleyi henüz bir aylık şirket olan Tokser Gıda kazandı.

Şirketin ne zaman kurulduğu mu önemli, kuranın ne zamandan beri AKP/Belediye ile bağlantılı olduğu mu?..

DIŞARIDAN

ABD Savunma Bakanı, siyahi Floyd’un öldürülmesinden sonra başlayan protesto olaylarını “dış güçlere” bağladı.

Kendileri her yeri karıştırdıkları için ilk akıllarına gelen de bu oluyor…

CASUS

ODA TV Ankara Haber Md. Müyesser Yıldız, görevdeki bir askerden aldığı bilgileri yazmadığı için casusluk yaptığı gerekçesiyle gözaltına alındı.

Ciddiyim…

İMAJ

Müyesser Yıldız’ın evinden telefon ve bilgisayarları alan polis “imaj alınması gerektiği” itirazı üzerine,”teknik eleman yok” demiş.

Telefon etseler yardımcı olurduk…

LAN

Daha gözaltına alınmadan Müyesser Yıldız haberini yapan taraf Sabah yazarı Abdurrahman Şimşek’in TV yayını videosunu izledim. FETÖ’cü savcı Zekeriya Öz ile birlikteliğini anlatıyor.

Öz buna “lan” demiş.

Ne biçim lan bu?…

KAFA

Erdoğan, telefonla görüştüğü Trump’ın Türkiye’deki koronavirüs rakam ve oranlarının düşüklüğünü öğrendiğinde  “Oooo” diyerek tepki verdiğini söyledi.

Dünya öğrendi, şu odun kafalı Trump öğrenemedi kiminle aşık attığını…

ADALET

AYM Başkanı Zühtü Arslan, adil yargılanma hakkının %52.1 oranında ihlal edildiğini açıkladı.

Vah vatandaşa vah!..

Yüksek Yargı ve Üstün Yetenekli Yargıçlar

Yüksek Yargı ve Üstün Yetenekli Yargıçlar

Av. Fikret Ä°lkiz ile ilgili görsel sonucuAv. Fikret İlkiz
BİANET, 06.08.2018 

Herkes şikayetçi…
Herkes bireysel başvuru hakkını kullanıyor

Derece mahkemesinin işi, Anayasa Mahkemesi kararını tartışmak ve karara karşı direnmek ve neden uygulanmadığına dair temelsiz gerekçeler yazmak değildir.

Anayasa Mahkemesi’ne 1 Ocak 2012 tarihinden bu yana 30 Haziran 2018 tarihine dek yapılan toplam 191 371 bireysel başvurudan 80 756’sı 2016’da, 40 530’u 2017’de ve 17 892 başvuru ise 2018’de yapılmış… 30 Haziran 2018’de 16 179 bireysel başvuru derdest, inceleme sürüyor.

Anayasa Mahkemesine göre; “bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetin ihlal edildiğine karar verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel kural” nedir? AYM bu sorunun yanıtına Mehmet Doğan (B. No: 2014/8875, tarih 7.6.2018) kararında değindi. Temel kural yargı yoluyla hak ihlalinin ve sonuçlarının ortadan kaldırılmasıdır.

İlk derece mahkemesi bir hakkın ihlaline neden olacak nitelikte bir karar vermişse; bu kararda “hak ihlali” bulunduğu tespitini yapan AYM kararı ile “eski hale” nasıl dönülebilecektir?

İfade özgürlüğü ile ilgili 7 Haziran 2018 tarihli anılan kararında Anayasa Mahkemesi bireysel başvurunun temel özelliğinin “bir hakkın ihlalinin tespiti” ve zararın giderilmesini sağlanması olduğunu kabul etmektedir. Yani AYM’nin verdiği kararın özelliği; “mümkün olduğunca” hak ihlalinden “önceki eski duruma dönülmesinin” sağlanmasıdır.

AYM bireysel başvuru ile verdiği kararın niteliği ne olmalıdır? Acaba mümkün olduğu kadar hak ihlalinden önceki eski hale dönülmesi nasıl sağlanacaktır?

Bireysel başvurular hakkında Anayasa Mahkemesi kararıyla öncelikle eğer devam eden hak ihlali varsa, ihlalin durdurulması kararı verilebilir. İkincisi ise, “ihlale konu kararın veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların” ortadan kaldırılmasıdır. Kişi zarar görmüşse, hak ihlalinin “sebep olduğu maddi ve manevi zararların” giderilmesidir. Ayrıca verilecek kararla olayın özelliğine göre “bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin alınması” gerekmektedir.

En önemli ilke ise, AYM kendi kuruluş ve çalışma esaslarını belirleyen 6216 sayılı Kanuna göre hak ihlalinin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması amacıyla neler yapılması gerektiğine karar verirken; “idari eylem ve işlem niteliğinde” karar vermez.

Anılan kararda atıf yapılarak açıklandığı gibi; “Anayasa Mahkemesi ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederken idarenin, yargısal makamların veya yasama organının yerine geçerek işlem tesis edemez. Anayasa Mahkemesi, ihlalin ve sonuçlarının nasıl giderileceğine hükmederek gerekli işlemlerin tesis edilmesi için kararı ilgili mercilere gönderir (Bkz. Şahin Alpay (2) [GK], B. No: 2018/3007, 15/3/2018, § 57).”

Demek ki; AYM bireysel başvurularla ilgili ihlal varsa tespit eder ve eğer ihlal devam ediyorsa “ihlali” durdurur, ihlalin sonuçlarını “ortadan kaldırır”, ihlalin neden olduğu “zararı” gidermek üzere karar verir ve gerekirse diğer “tedbirleri” alır. Bütün bunların nasıl yapılacağını kararında gerekçeleriyle gösterir. Kural olarak ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapılmak üzere kararın bir örneğinin ilgili mahkemeye gönderilmesine karar verir.

Usul kanunlarında hangi hallerde başvurulabileceği gösterilen yargılamanın yenilenmesi” düzenlemesi ile Anayasa Mahkemesinin kararlarına konu olan “yeniden yargılama” kavramı birbirinden belli yönleri ile farklıdır.

Bundan sonrasını Anayasa Mahkemesinin kararından okuyalım: “Kuşkusuz ki Anayasa Mahkemesinin yeniden yargılamaya hükmettiği durumlarda da derece mahkemesi, kesin hükme bağlanmış bir uyuşmazlığı yeniden ele almaktadır. Bu yönüyle ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi müessesesi ile Anayasa Mahkemesince yeniden yargılamaya hükmedilmesi arasında bir farklılık bulunmamaktadır.”

Ama Anayasa Mahkemesinin altını çizerek belirttiği çok önemli farklılık şudur:

“Ancak Anayasa Mahkemesinin, tespit edilen ihlalin giderilmesi amacıyla yeniden yargılama yapılmasına hükmettiği hallerde, ilgili usul kanunlarında düzenlenen yargılamanın yenilenmesi kurumundan farklı olarak yargılamanın yenilenmesi sebebinin varlığının kabulü ve önceki kararın kaldırılması hususunda derece mahkemesinin herhangi bir takdir yetkisi bulunmamaktadır. Zira ihlal kararı verilen hallerde yargılamanın yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece mahkemelerine değil, ihlalin varlığını tespit eden Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. Derece mahkemesi Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür.”

Bir kez daha belirtelim; kendi verdiği kararla hak ihlaline neden olan ilk derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi kararının kabulü veya reddi, uygulanması veya uygulanmaması konusunda herhangi bir takdir yetkisi yoktur. O halde yeniden yargılama yapılması için Anayasa Mahkemesi’nin geri gönderdiği karar karşısında ilk derece mahkemesi ne yapmalıdır?

“Bu bağlamda derece mahkemesinin öncelikle yapması gereken şey, bir temel hak veya özgürlüğü ihlal ettiği veya idari makamlar tarafından bir temel hak veya özgürlüğe yönelik olarak gerçekleştirilen ihlali gideremediği tespit edilen önceki kararını kaldırmaktır. Derece mahkemesi, kararın kaldırılmasından sonraki aşamada ise Anayasa Mahkemesi kararında tespit edilen ihlalin sonuçlarını gidermek için gereken işlemleri yapmak durumundadır. Bu çerçevede ihlal, yargılama sırasında gerçekleştirilen usule ilişkin bir işlemden veya yerine getirilmeyen usuli bir eksiklikten kaynaklanıyorsa söz konusu usul işleminin, hak ihlalini giderecek şekilde yeniden (veya daha önce hiç yapılmamışsa ilk defa) yapılması icap etmektedir. Buna karşılık ihlalin, idari işlem veya eylemin kendisinden ya da (derece mahkemesince yapılan veya yapılmayan usul işlemlerinden değil de) derece mahkemesi kararının sonucundan kaynaklandığının Anayasa Mahkemesi tarafından tespit edildiği hallerde derece mahkemesinin, usule dair herhangi bir işlem yapmadan, doğrudan, mümkün olduğunca dosya üzerinden önceki kararının aksi yönünde karar vererek ihlalin sonuçlarını ortadan kaldırması gerekir.”

Derece mahkemesinin işi; Anayasa Mahkemesi kararını tartışmak ve karara karşı direnmek ve neden uygulanmadığına dair temelsiz gerekçeler yazmak değildir. Hak ihlalinin var olduğuna ve giderilmesine ve nasıl giderilmesi gerektiğine ve zararın nasıl giderileceğine dair karar veren Anayasa Mahkemesi’nin kararına uymak ve gerektiğinde kendi kararının aksine karar vererek hak ihlalinin sonuçlarını ortadan kaldırmaktır.

Günümüzde Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı bir çeşit “direnme” kararı yazan, neden uygulanmaması gerektiğini, dava dosyasını ilk derece mahkemesinin Anayasa Mahkemesi’nden daha iyi bildiğini ve bir nevi Anayasa Mahkemesi’nin hak ihlali kararına “aldırmamayı” kendince “gerekçelendiren” mahkeme yargıçları “iyi sicil” alıyorlar, aldılar.

Bütün bunların karşılığı olan beklenti “yüksek dereceli yargıç” olmak ve yargıçlık mesleğinde yükselmektir. Hatta bu çeşit mükemmel ve işe yarayan (!) gerekçeli kararların yazıcıları daha sonra Yargıtay’a, Danıştay’a ve hatta Anayasa Mahkemesine üye seçilebilirler. Nedeni çok basit; her hukukçu örnekleri son yıllarda sıkça görülen bu tür gerekçeler yazamaz. Üstün hukuksal ve entelektüel yetenek (!) ister bu türde ve çeşitte gerekçe yazmak, yükselmek için…

Anayasa Mahkemesi’ne yapılan 296 426 başvuru içinden tüm başvurular arasında %60 oranla 1. sırada 176 951 bireysel başvurunun konusu adil yargılanma hakkı geliyor. Derece mahkemeleri tarafından verilen kararlarla “başarılı” kabul edilerek yükselen yargıçların çoğunlukta olduğu yargıda; AYM bireysel başvuru kararları arasında “adil yargılanma hakkının ihlali” neden birinci sıradadır acaba?

Çok yakındır… Bundan böyle “yüksek dereceli” mahkemeler arasında kim kimden daha üstündür, hangi yüksek mahkemenin kararı çok daha üstündür, hak ihlalinin nasıl giderilebileceğine hangi yüksek dereceli mahkeme karar vermelidir, kim kimin kararını uygular veya uygulamaz veya neden uygulamamak gerekir hakkında üstün nitelikli gerekçeli kararlar görmeye ve hayret etmeye hazırlıklı olun….

Şimdilik adli tatil zamanı ve hukuk resmî tatilde.

Bekleyin biraz! Tatil bitsin, herkes yerli yerine otursun, yüksek dereceli makamına bir ısınsın!

OHAL SÜREC’inde SAVUNMA HAKKI İHMAL veya İHLAL EDİLEREK ADALET SAĞLANAMAZ

Istanbul_Barosu_Logosu

OHAL SÜRECİ, SAVUNMA HAKKININ
İHMAL ve İHLALİ ile SÜRDÜRÜLEMEZ.
SAVUNMA HAKKI İHMAL veya İHLAL EDİLEREK ADALET SAĞLANAMAZ

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

15 Temmuz darbe kalkışmasının hainleri belli olmadan 01.25’te darbe karşıtlığını web sitesinden ilân eden İstanbul Barosu, Demokrasiye ve Anayasal Sisteme bağlılığını ifade ederken, bu karanlık yapının çökertilip, kanserojen bir ur gibi yerleştiği devletin kılcal damarlarından sökülüp atılmasının acil bir sorumluluk olduğuna işaret etmiş; gözü dönmüş, dış destekli, emperyalizmin kuklası bu yapı ile kararlılıkla mücadele edilmesinin, devletin varlığı, bekası, devamlılığı açısından ertelenemez bir milli güvenlik sorunu olduğunu vurgulamıştır. Bu kararlı duruşumuz sürmektedir.

Bu bağlamda değerlendirilen OHAL ilanının hukuksal değerlendirmesi de yapılarak, iktidarın önceki uygulamalarından da kaynaklanan endişeler dile getirilmiş ve ardından kısa süreçteki uygulamalar konusunda kaygılarımızın haklılığından duyduğumuz üzüntülerimiz de dile getirilmiştir.

Bu kez, yayınlanan KHK’lerle getirilen yeni düzenlemelerin, ifade ettiğimiz kaygıları da aşan bir boyut taşımakta olduğuna, yapılan düzenlemelerin içine “serpiştirilen” hükümlerin, savunma hakkına yöneltilmiş bir tehdit olduğuna tanık olduk.

Getirilen yeni düzenlemelerin kısa özeti şu şekildedir                   :

  1. Tutukluların avukatları ile yapacakları görüşmeler, teknik cihazlarla, sesli ve görüntülü olarak kaydedilmektedir.
  2. Tutuklu ile avukatının yaptığı görüşmeyi izlemek amacıyla bir personel hazır bulunmaktadır.
  3. Tutuklunun avukatına, avukatın tutukluya vereceği tüm belge veya belge örneklerine el konulabilecektir.
  4. Cezaevlerinde, avukatlara özgü ziyaret gün ve saatleri, her bir tutuklu için haftanın belirli gün ve saati ile sınırlanabilecektir.
  5. Avukat büroları hakim kararı olmaksızın savcı kararı ile aranabilecek, savcının katılımı olmaksızın arama ve el koyma yapılabilecektir.
  6. Bürolarda avukatın başka müvekkillerine ait belgelere –itiraz olsa da – el konulabilecektir.
  7. Müdafiin (AS: Savunmanın) dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, savcı kararıyla kısıtlanabilecektir.
  8. Gözaltındaki şüphelinin müdafii (AS: Savunmanı) ile görüşme hakkı Savcı kararıyla 5 gün süreyle kısıtlanabilecektir.

Savunma hakkını kısıtlayan, avukatın görevini yapmasını olanaksız kılan, hatta konum ve varlığına tehdit oluşturan bu yeni hükümlerin her birinin doğuracağı çok ciddi ve çok vahim sonuçları olacağını hukuk tarihine “not düşmek” ve bir hukuk kurumu olarak uyarı görevimizi yapmak durumundayız. Bu kısıtlamalar, işkence ve kötü muamelenin konuşulmasına, adil yargılanma hakkının ihlali iddialarının gündeme gelmesine ve OHAL sürecinde olunsa da AHİS md. 15 hükümlerince korunan hakların ihlaline, meşruiyet tartışmalarına neden olabilecektir. Bir başka ifadeyle bu düzenlemeler, olağanaüstü hal bakımından bile “olağanüstü” olan, hukuk devleti bakımından tehlikeli, amaç bakımından ölçüsüz bir özellik taşımakta, hukuk devletini tehdit etmektedir.

Darbe kalkışmasının hukuki tavsifi (AS: hukuksal nitelemesi) içinde ifade ettiği ağır sonuçların savunma hakkı ihlal edilerek elde edileceği umuluyorsa, erkenden uyarmak isteriz ki; toplumun geniş kesimlerince beklenen bir uygulamanın tam tersi sonuçlarının alınması kaçınılmaz olabilir. Sadece “kuru-yaş”ayrımı için değil, onu da aşan boyutta gerçek bir yargılamanın tüm ögeleriyle oluşturulması, fiilin ağırlığı ve failin kimliğinden bağımsız olarak en önce savunma hakkının kutsallığına ve vazgeçilmezliğine ilişkin bir inançla olasıdır.

Savunma ihmal veya ihlal edilerek, hukuk ve adalet elde edilemez.

Yasaların avukata sağladığı haklar, kendisi açısından bir ayrıcalık değildir. Üstelik bu haklar, avukata özgü de değildir. Avukatın bu haklarının kısıtlanması, doğrudan adil yargılanmayı etkileyen bir içerik taşır. Bu denli önemli olan ve hiç kuşkusuz tarihimizin önemli bir kilometre taşı niteliğinde olacak bu yargılamaların, daha soruşturma aşamasında “sakatlanması”, korunmaya çalışılan değerleri de zedeleyebilecektir. Getirilen bu düzenlemeler, soruşturma sürecinde avukatın varlığını gereksiz ve anlamsız kılmakta, işlevini ortadan kaldırmaktadır. Tek amacı savunma hakkının kullanılması ve adalet olan avukat bakımından bu hükümler mesleksel bir travmaya, deformasyona yol açan, kabul edilemez düzenlemelerdir.

Bir kez daha ifade etmek isteriz ki; sıfat ve konumu ne olursa olsun, bu karanlık yapıya dahil olan, destek veren herkes hukuk önünde hesap vermeli, bedelini de “hukuk” ile ödemelidir. Ancak bu bedel; hukuka, hukuk devletine, savunma hakkına ve onun temsilcisi avukata ödetilmemelidir.

Karanlık yapının temizlenmesi, bu vahim kalkışmanın hesabının yargı önünde kararlılıkla sorulması yönündeki güçlü beklenti ve desteğimiz devam etmektedir.

Çabamız; hukuk dışında çözüm arama kolaycılığının, öncelikle hukuk devletinin geleceği açısından, ayrıca darbeci zihniyetin ve destekçilerinin süreci çarpıtma ve sulandırma ihtimaline karşı, hukukun gözetilmesine ilişkindir. Bu, soruşturma ve yargılamaların toplum  katındaki meşruluğunu ve etkinliğini daha da güçlendirecek ve bu vahim girişime karşı güçlü bir yanıt olacaktır.

Bu nedenlerle siyasal iktidar ve yargı, hukuk içinde kalmaya özen gösteren bir anlayışla mücadele etmeyi amaçlamalıdır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur. 03.08.2016

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI

==================================================

Dostlar,

Teşekkürler İstanbul Barosu’nun çok özenli bildirisine..
Elbette hesap sorulsun yargı önünde ama hukuku ve dolayısıyla adaleti katledip
ağır ve uzun yıllar sürecek yepyeni, sorunlar tohumlamadan..

Sevgi ve saygı ile.
05 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Parasını öder tutuklatırım!

Parasını öder tutuklatırım!

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Dündar ve Gül’ün tahliyesiyle ilgili ‘bu iş bitmedi’ diyerek
AYM’ye yüklendi, ancak YARSAV Başkanı Arslan, Cumhurbaşkanı’nın savlarını çürüttü.

[Haber görseli]

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Can Dündar ve Erdem Gül kararı üzerinden Anayasa Mahkemesi’ne dün yüklenmeyi sürdürdü. Afrika gezisinin Nijerya ayağında gazetecilere açıklama yapan Erdoğan, kendisinin değil AYM’nin anayasayı ihlal ettiğini, yerel mahkemenin bu karara direnebileceğini, bu durumda AYM’nin yapacağı bir şey olmadığını, AİHM’in ise
en fazla tazminat kararı verebileceğini savunarak “Mahkeme, AYM’nin kararına uydu ama
bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı itiraz edebilir, bir üst mahkemeye yönelik bir süreci başlatabilir.” dedi. Oysa Erdoğan’ın “savları”nın tümü anayasa ve yasalar karşısında
çelişki oluşturdu. AYM’de 10 yıl boyunca raportör olarak çalışan, Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Murat Arslan, Erdoğan’ın açıklamalarını Cumhuriyet’e tek tek değerlendirdi ve iddialarını şöyle çürüttü:

[Haber görseli]1 GEREKÇE ŞART DEĞİL

ERDOĞAN: Anayasa Mahkemesi Başkanı, daha önceleri ‘Gerekçe açıklanmadan karar açıklanmaz’ tezini savunan bir arkadaşımızdı. Gerekçeyi açıklamadan, bitmemiş bir yargı sürecini alelacele bitirme konumuna gelmek, usule aykırı olduğu gibi esasa da aykırıdır.

MURAT ARSLAN: Anayasa Mahkemesi’nin “iptal” ve “ihlal” kararları birbirinden ayrıdır. İhlal kararları bireysel başvurulara ilişkin verdiği kararlardır. Anayasa’nın öngördüğü gerekçesi yazılmadan açıklanmama yasağı yalnızca iptal kararları için geçerlidir. İhlal kararlarında ise kararın gerekçeli açıklanması gibi bir zorunluluk yoktur. İhlal kararları zaten sonuç olarak
kişisel hak ihlaline ilişkin olduğu için hemen bildirilmeli ve uygulanmalıdır. Örneğin tutukluluk durumunda gerekçeli kararı beklerken tutukluluğunun hukuksuz olduğuna karar verilen kişinin özgürlüğünü sınırlandırmaya, özgürlüğünden alıkoymaya sürdürüyorsunuz. Tutukluluğun hukuksuz olduğuna karar verilmişken gerekçe geciktiği için tahliye edilmemeleri
yeni bir hak ihlaline yol açar.

2 KARAR HERKESİ BAĞLAR

ERDOĞAN: Kendisi (Zühtü Arslan) ‘Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karar her şeyin üstündedir, herkesi bağlar’ diyor. Anayasa ve yasa değişikliklerinde evet bağlayıcıdır
ama bireysel başvurularla ilgili olarak böyle bir şeyi öne süremezsiniz.

MURAT ARSLAN: Anayasa’nın 153. maddesinin son fıkrasında “Anayasa Mahkemesi kararları Resmi Gazete’de hemen yayımlanır ve yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzelkişileri bağlar” diyor. Bu hüküm, iptal ve itiraz davaları ile bireysel başvurulara ilişkin kararlar ayrımı yapmıyor. Her türlü başvuruda AYM’nin kararının yasama, yürütme ve yargı açısından bağlayıcı olduğunu açıkça ifade ediyor. İster ihlal kararı olsun, ister iptal kararı olsun. Maalesef, bilerek ya da bilmeyerek, Anayasa’nın
açık hükümlerinin bile doğru yorumlanmaması gibi bir durum söz konusu.

3 TAKDİR HAKKI YOK

ERDOĞAN: Karar herkesi zaten bağlıyorsa, neden birinci mahkemeye
tekrar gönderiyorsun? Bağlayıcı ise gitmemesi lazım.

MURAT ARSLAN: Buradaki ihlal kararının muhatabı ilk derece mahkemesi olduğu için
karar oraya gidiyor. Çünkü ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanıyor. Bu yüzden ihlali yapan mahkemeye gönderilmesi gerekir. AYM yasaya uygun davranıyor. Fakat maalesef anayasayı da yasayı da bilmiyorlar ya da bildikleri halde böyle yorumluyorlar. İkinci fıkranın son cümlesinde mahkemeler AYM’nin kararında ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde karar verir diyor. Artık yasa, mahkemeye bir takdir hakkı tanımıyor. AYM kararına uygun biçimde
ihlali ortadan kaldıracak kararı ver! diyor. Buna karşılık ilk derece mahkemesinin
Ben direniyorum ve tahliye etmiyorum’ demesi söz konusu olamaz.

4 UYMAZSA SUÇ İŞLER

ERDOĞAN: Gittiğine göre, birinci mahkeme kararında diretirse Anayasa Mahkemesi’nin verebileceği hiçbir karar yoktur.

MURAT ARSLAN: Evet, ilk derece mahkemesinin anayasaya, hukuka aykırı bir şekilde
fiili durum oluşturup ‘karara uymam‘ demesi durumunda AYM’nin kendisinin bir yaptırımı
söz konusu değil. Ancak AYM kararının uygulanmaması üzerine taraflar bu kez AİHS 6. madde “Adil yargılanma hakkı” ve Anayasa 36. madde “hak arama özgürlüğü”nün en önemli ögelerinden olan mahkeme kararlarının yerine getirilmesi hakkı”nın ihlal edildiği iddiasıyla yeniden AYM’ye başvurabilirler. Yine AYM’den sonra bir de AİHM aşaması var biliyorsunuz. Bu durum hem AYM önüne hem AİHM önüne gittiğinde kesin ihlal nedenidir.
Öbür yandan yargı kararının uygulanmaması görevi kötüye kullanma suçunu oluşturur.

5 AİHM TEDBİR KARARI VERİR

ERDOĞAN: Bundan sonra oradaki o kişiler, isterlerse AİHM’ye gidebilirler.
AİHM eğer Anayasa Mahkemesi’nin verdiği istikamette bir karar verirse,
o da sadece tazminat bakımından bağlayıcıdır. Devlet de o tazminata itirazlarını yapar veya o tazminatı öder.

MURAT ARSLAN: AİHM tutuklulukla ilgili başvurularda, tutukluluk halen sürüyorsa salıverilmelerine karar veriyor. Nitekim ‘Ilaşcu ve Diğerleri / Rusya ve Moldova’ davasında AİHM, halen tutuklulukları süren başvurucuların keyfi tutukluluklarının sona erdirilmesi için her türlü önlemin alınmasına karar verdi. Bu karar, tüm daireleri de bağlayıcı olan Büyük Daire kararıdır ve oybirliğiyle alınmıştır. AİHM, tazminata da hükmedebilir. Tazminat ödenmesine karşın tutukluluk hali sürüyorsa AİHM, bu kararı icradan düşürmez. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne de bildirir. Son çare olarak ülke Avrupa Konseyi üyeliğinden çıkarılır.

6 HABERE CASUSLUK OLMAZ

ERDOĞAN: Kaldı ki sıradan bir olaydan değil, bir casusluk olayından söz ediyoruz.
Fikir özgürlüğü ihlaliyle ne alakası var? Medya mensubu her istediğini yapma özgürlüğüne sahip midir?

MURAT ARSLAN: Bir kez burada masumluk karinesini nereye koyacaksınız?
Yargı kararıyla suçlu olduğu kesinleşmeden siz kimseyi suçlayamazsınız. Bir kişinin casus olup olmadığına mahkeme karar verir. Hiçbir şey ortada yokken casus diyemezsiniz.
Ki ortada tek kanıt gazete haberleridir. Bu yönüyle de

  • casusluk dediğiniz şey gizli olur.. Gazete haberi ile casusluk mu olur?

Casusluk suçunun temel tanımına uymuyor. Casusluk varsa başka ülkeye bilgi sızdırmakla olur. Hangi ülke lehine casusluk yapılmış, bunu ortaya koyun. Bu konular çok tartışıldı.
O yüzden davanın esasına ilişkin sakatlıklar ayrı bir tartışma konusu ama şu anda
tutukluluk tartışıldığı için buna çok girmiyorum.

7 SAVCI İTİRAZ EDEMEZ

ERDOĞAN: Bu işin bittiği anlamına gelmez. Savcı karara itiraz edebilir.
İtiraz durumunda, bir üst mahkeme yeni bir süreci başlatabilir.

MURAT ARSLAN: Savcının AYM kararı sonucu verilen tahliye kararına itirazı söz konusu değildir. Erdoğan’ın sözleri hakim ve savcılara yeniden tutuklama yolunda yeni bir talimat niteliğindedir. Bu da adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs niteliğindedir.

8 ANAYASAYI İHLALE TEŞVİK

ERDOĞAN: Anayasa’yı ihlal eden ben değilim. Bu Anayasa Mahkemesi’nin
karar merciinde olanlardır.

MURAT ARSLAN: Şu ana dek gerekçelerini ortaya koyduğum gibi,
AYM’nin kararı anayasaya uygundur. Aksine Erdoğan’ın ilk derece mahkemesine
bu karara direnme ve uymama yönündeki talimatı anayasayı ihlale teşvik etme anlamındadır.

===========================================

Dostlar,

Bu konuda, Anayasa hukuku ile özel olarak ilgilenen bir yurttaş olarak epey yazı yazdık.

YARSAV Başkanı ve deneyimli – namuslu hukukçu Sayın Murat Aslan (yazıda da belirtildiği gibi on yıl AYM Raportörlüğü yapmıştır ve bu anayasa hukukuna ilişkin çok ciddi bir birikimdir..) tüm gerçeklerş çıplaklıkla – netlikle ortaya koymuştur.

Sorun birkaç boyutta ciddiyetini korumaktadır :

1. Erdoğan, yapay – zoraki – boşuna – akıntıya kürek çekercesine gündem yaratmak için kıvranmaktadır; Türkiye’nin yakıcı asıl sorunlarını geri plana itmeye çabalamaktadır.
Güneydoğudan, AÇILIM İHANETİ‘nin acı – kanlı – yürek yakan faturası olarak her gün
birkaç şehit – gazi haberi gelmektedir. Bu kişiler garip – gureba çocuklardır. Ülke iç savaş eşiğine sürüklenmektedir. Ekonomi perişan, işsizlik, yoksulluk, eğitim sorunları çok ağırdır.
Dış politikada uydu –  güdümlü olağanüstü yanlışlar yapılmıştır ve inatla sürdürülmektedir.
Bu sorunların TBMM’de sükunetle tartışılması gerekmektedir ancak AKP grubu son derece agressif davranmaktadır. Bunun da nedeninin Erdoğan olduğu çok iyi bilinmektedir.

2. Bu karar bağlamında Erdoğan’ın yapabilecepi bir şey olmadığı gibi, nasıl davranılması gerekeceği hakkında fikrini soran da yoktur, olmayacaktır da.. Nitekim AYM kararının gereği derhal, saatler içinde, kimselere sorulmadan, İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi kurulunca
yerine getirilmiştir ve bu son derece olağan, hukuka tümüyle uyan bir işlemdir.

3. Erdoğan başından beri, adeta kin ve garezle Dündar – Gül’ün üstüne gitmektedir. Bir devlet başkanı 2 gazetci yurttaşını neden böylesine düşma beller ve kamuoyu önünde pervasızca üstlerine gider?? Dünyada hiçbir uygar hukuk devletinde örneği görülmemiş bir faciadır.

4. Erdoğan, en az 23 başdanışmana sahip bir Cumhurbaşkanıdır. Örn. Anayasa hukuku uzmanı
Prof. Burhan Kuzu..

Danışmanları Erdoğan’ı “kandırıyor mu?” acaba??

Ya da gerçekleri Erdoğan mı anlamıyor yahut anlamak istemiyor?
Kör kör gözüm parmağına bu akılalmaz inatlaşmanın anlamı nedir?

5. Erdoğan’ın bu davranışı “normal” bir insandan dahası bir devlet başkanından beklenebilecek, makul görülebilecek bir davranış asla değildir. Sürdürülemez, sürdürülmemelidir.

Bu vahim ve tehlikeli gidiş başta Erdoğan’ın ruh ve beden sağlığı, sonra AKP ve
sonra da ülkemiz, demokrasimiz, Cumhuriyetimiz için ağır tahribat yaratmaktadır.
Mutlaka ve hızla frenlenmeli, normalleşilmelidir.
Erdoğan’ın Sözcü Kalın’a “Devletin ve Hükümetin başı” sıfatı ile açıklama yaptırması
dehşet vericidir, niyet açıklamasıdır ve Anayasayı bir kez daha çiğneme suçudur.
Erdoğan yalnızca Devletin başıdır, hükümetin başı Başbakandır Anayasamıza göre.
Bu politik iklimde ve bu tehlikekli psikoloji içindeki Erdoğan’a “Başkanlık” verilmesi düşünülebilir mi?? Asla! Türkiye böylesi bir durumda birkaç yıla kalmadan hızla despotik – totaliter – dinci bir faşizme sürüklenir ve Batı talimatlarıyla parçalanır.. 2023 hedefinin bu olabileceğinin hatta olduğunun akılda tutulması ve Erdoğan’ın her durumda mutlaka dizginlenmesi gerekmektedir.

Erdoğan’ın Anayasa ve Türk Ceza Yasası’nın hükümlerini açıkça, pervasızca ve ısrarla, inatla, bilerek, yineleyerek çiğnemesi (ihlali) ağır cezalık suçlardır ve an gelir “vatana ihanet” suçunun ögleri oluşur.. Bu suçların zaman aşımı çoook uzundur.. Kenan Evren’in 95 yaşında yargılandığını anımsamak ve unutmamak gerekir.. Erdoğan Danışmanlarını serinkanlılıkla dinlemeli, gerekiyorsa değiştirmeli en önemlisi anlamsız inatlaşmyı bırakmalıdır.

Soru çok nettir, :

  • casusluk dediğiniz şey gizli olur.. Gazete haberi ile casusluk mu olur?

AKP’li vekil Prof. Yasin Aktay‘ın “Erdoğan’ı görünce «Salli ala Muhammed» deriz..
sözü üzerine yapacak yorum bulamıyoruz.. Tarih ve siyaset bilimi, Prof. Aktay’ı hak ettiği yere oturtacaktır.. Dileriz Aktay’ın çocukları, torunları… bu sözden utanmasınlar ileride..
(Türban Sorunu : Mustafa Karaman – Yasin Aktay karşısında Hasan Erçelebi ve biz,
Sağduyu Programında Ankara Beyaz TV’de 11.11.2010’da tartışma programına katılmıştık. Bilimsel bir irdeleme yapamadık.. karşımızda militanca türban savunucuları vardı..)

Sonuç olarak                        

  • Erdoğan üzerinde etkili olabilecek parti ve aile büyüklerinin, akillerin.. gecikmeden
    ve
    ısrarla devreye girmeleri ve mutlaka sonuç almaları gerekli ve ivedidir.
    Erdoğan mutlaka psikiyatrik destek almalı ve herkesle, her kurumla ölçüsüz çatışan davranışları nedeniyle kendisine ayna tutularak yardım edilmelidir.
    45 yıllık tıp kıdemimiz bize bunları söyleme – yazmayı boyun borcu kılıyor.
     

    Sevgi ve saygı ile.
    05 Mart 2016, Ankara


    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com 

    Not : Prof. Emre Kongar’ın aşağıdaki yazısının okunmasını öneririz..
    AYM_ve_mesruiyet_Emre_Kongar_Cumhuriyet_01Mart2016
    (http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/489803/AYM_ve_mesruiyet.html)