LOZAN’A SALDIRMAK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN VARLIĞINI – BİRLİĞİNİ İNKAR ETMEK ve EMPERYALİZMİN SEVR CEPHESİNDE YER ALMAKTIR

istanbul_barosu_logosu

LOZAN’A SALDIRMAK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN VARLIĞINI – BİRLİĞİNİ İNKAR ETMEK ve EMPERYALİZMİN
SEVR CEPHESİNDE YER ALMAKTIR

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

Lozan Antlaşmasıyla var olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişinin, tarihi gerçeklerden yoksun, hangi ruh köklerinden beslendiğini tahminde zorlanmadığımız bir tutumla Lozan’ı küçümsemesi, Milli Mücadele Kahramanları olan Lozan delegasyonu ve başkanına yönelik ağır suçlamaları üzerine konuya ilişkin düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaşma gereği duyulmuştur.

Emperyalizmin dilinde Şark Sorunu (Doğu Meselesi) Osmanlı imparatorluğunun paylaşımı ve tasfiyesi projesi idi.  Bu paylaşım sulh yoluyla, masa başında halledilemeyince savaş kaçınılmazlaştı. 1. Dünya Paylaşım Savaşı’nın çıkış nedeni Osmanlı mirasının yağmalanmasıdır.

Birinci Paylaşım Savaşının mağlubu Osmanlı İmparatorluğuna imzalatılan Mondros Ateşkesi sonradan dayatılacak intihar belgesinin, yani Sevr’in önsözü olarak tasarlanmıştı.

Türk milleti ya yok oluş ve zilleti kabul edip tarih sahnesinden temelli silinecek ya da “Ya İstiklal, ya ölüm” parolasıyla son savaşını yapacaktı. Ara çözüm olarak mandayı, yani emperyalizmin vesayeti altına girmeyi önerenlere karşı da cevap benzer şekildeydi: “Mandadan evvel İstiklal!”

Bağımsızlık Savaşının lideri Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadelenin meşruiyet kaynağı TBMM’nin Başkanı olarak sivil, TBMM Ordularının Başkomutanı olarak askeri önderliği olmak üzere iki ağır görevi birlikte yürütmüştür.

Payitahtta Saltanat ve Hilafet Makamının fuzuli şağili Vahdettin ile Mütareke işbirlikçilerinin 10 Ağustos 1920’de gözü kapalı imzaladıkları Sevr paçavrası, Türk Milletinin azim ve kararlığı sonucu ulaşılan zaferle  tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Sıra cephede kazanılan askeri zaferin diplomatik sahada tescillenmesi, Yeni Türk Devletinin uluslar arası meşruiyetinin sağlanmasına nin muzaffer komutanı İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa tarafından Lozan’a gidecek Türk heyetinin başkanı (AS: Dışişleri Bakanı) olarak görevlendirilmiştir. Emperyalistler Osmanlı zamanında elde ettikleri ekonomik ve siyasal ayrıcalıkları (AS: imtiyazları, kapitülasyonları) bırakmak istememektedirler. Türkiye’yi ve Türk milletini askeri zaferi anlamsız kılacak bir sömürge olarak denetimlerinde tutma hesapları içindedirler.

Uzun ve çetin müzakereler sonucunda emperyalizmin diplomasi kurtlarına karşı haklı ve mazlumların temsilcileri galip gelecektir. Heyetimiz Lozan’da yalnızca Türklerin değil mazlum Şark milletlerinin direncinin ve taleplerinin de temsilcisi olarak görülmüştür.

Atatürk Lozan Antlaşması için: “Bu antlaşma Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın ortadan kalkmasını ifade eder bir belgedir.” demektedir.

Lozan, siyasi ve hukuki meşruiyeti tescillenmiş bir devletin yurttaşları sıfatıyla hepimizin paydaş olduğu müşterek tapu olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin hasmı olsun, dostu olsun yabancı kişi, kurum ve devletlerin Lozan’la ilgili değerlendirmeleri Türkiye’nin tapu senedi olduğu yolundadır.

Durum böyle iken politik dünyamızın, siyasi iktidarın zirvelerinde bulunan kimilerinin Lozan’la ilgili olumsuz değerlendirmelerinin, bir türlü içlerine sindirememelerinin nedenleri üzerinde düşünülmelidir. Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya karşı teslimiyetçi Mütareke hükümetlerinin, işbirlikçilerin, Sevr imzacılarının safında bulunanların günümüzdeki manevi mirasçılarının Lozan’la ilgili takıntıları bahsettiğimiz geçmişte aranmalıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Birinci Cumhurbaşkanı ile son Cumhurbaşkanı’nın Lozan’la ilgili değerlendirme ve yaklaşımlarının birbirine tümüyle
ters olması ülkenin sürüklendiği yerin ibretlik örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesiyle, uluslararası meşruiyetini sağlayan hukuk belgesiyle sorunlu bir Cumhurbaşkanının, ayaküstü, tarihsellikten ve bilimsellikten yoksun bir kıraathane söylemi tutturması, Türkiye’nin dışarıdaki saygınlığını da ciddi ölçüde zedelemektedir.

Cumhurbaşkanı 29.09.2016 tarihli muhtarlara yönelik konuşmasında, TBMM tarafından onaylanmış ve hukuki manada kesinleşmiş Lozan’la ilgili küçümseyici, alaycı  beyanları, dilinden düşürmediği milli irade ve Yasama organının  üstünlüğü söylemini  inkar anlamına da gelmektedir.

Cumhurbaşkanının Lozan Antlaşmasının 93. Yıldönümü nedeniyle yayınladığı ve halen Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinden silinmemiş olan  mesajından alıntılanan aşağıdaki ifadeleri kendilerine hatırlatmak istiyoruz:

Bugün, Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıldönümüdür.

Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.

Bu anlaşma, yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir.

Lozan Antlaşması’nın içeriği, bu anlamda başta milli irade ve demokrasi olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olduğu temel ilkelerin değeri, bugünlerde çok daha iyi anlaşılmaktadır.”

Bu hatırlatmadan sonra da Cumhurbaşkanına sormak istiyoruz: Lozan’la ilgili hangi tarihli beyanınız gerçek düşüncenizdir? Hangisi muhtemel bir aldatılma sonucu söylenmiştir?

Cumhurbaşkanından beklentilerimiz, Lozan’ın kazanımlarının göz ardı edilmesi anlamına gelen gerçek dışı, anlamsız polemiklere bir an önce son verilmesidir.  Uluslararası diplomatik zaferle elde edilen ve tescillenen siyasi sınırlarımızın, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin, Hatay’ın, İskenderun’un güvenliğinin ve huzurunun sağlanmasıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin siyasi varlığının sürdürülebilmesi konusundaki tutarlılık ve kararlılığın sürdürülmesidir.  Mevcut iktidar döneminde Lozan’a ve uluslararası hukuka aykırı olarak Yunanistan tarafından el konulmuş olan adalarımızın işgalden kurtarılmasıdır. Son beklentimiz ise bu tür istisnai makamlarda bulunanların o makamların ağırlığının ve saygınlığının hakkını vermeleridir.

Emperyalizme karşı destansı bir mücadele ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum belgesi ve tapusu olan Lozan Barış Antlaşmasını, başta Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere kurtuluş kahramanlarını Türk Milletinin gönlünden ve vicdanından silmeye ve itibarsızlaştırmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

İstanbul Barosu Başkanlığı

=======================================

Dostlar,

Tayyip beyin ABD ziyaretinin hemen ardından –orada kapalı kaılar ardında mneler geçti ise– ülkemizin uluslararası hukukta tapusu ve tabusu  olan Lozan Antlaşması’na saldırmaya cüret edebilmesi küçümsenecek ve geçiştirilebilecek bir olay değildir. Biz olayı BOP çerçevesi içinde değerlendirmeyi uygun görüyoruz. Tayyip bey kameralar önünde onlarca kez “BOP Eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığığını” kendi ağzıyla adeta böbürlenerek açıklamıştır. Bu Projenin Türkiye’yi de parçalamayı öngördüğü, yayımlanan haritalardan ve makalelerden anlaşılmaktadır. Erdoğan’ın 15 Temmuz 2016 ABD destekli FETÖ’cü darbe girişimiyle ülkemizde elinin çok zayıfladığı bir kesitte kartlar yeniden karılarak önüne kimi yeni misyonlar sunulmuş olması kuvvetle olasıdır. Bu olasılık dehşet vericidir.. Tıpkı Tayyip beyin Abramowitzler tarafından keşfedilerek Başbakanlığa hazırlanması, AKP’nin kurdurulması…. gibi..

İstanbul Barosu, yukarıdaki basın açıklaması metnini 2 gün önce 11.10.2016 günü güncelledi. Anımsanacağı üzere biz de “ERDOĞAN LOZAN ANDLAŞMASI’na NEDEN SALDIRIYOR?” başlıklı bir makalemizi web sitemizde yayımlamıştık
(http://ahmetsaltik.net/2016/10/01/erdogan-lozan-andlasmasina-neden-saldiriyor/).

bop_haritasi

BOP (Büyük Ortadoğu Planı) haritası yukarıdadır. Tayyip bey, bu planın gerçekleştirilmesi için ABD başkanları ile eşbaşkan olarak görev yaptığını kendi ağzıyla, kameralar önünde kezlerce yinelemiştir. Harita 2006 Haziran’ında ABD Silahlı Kuvvetleri Dergisinde E. Alb. Ralph Peters imzalı “KAN SINIRLARI” başlıklı makalede yayımlanmıştır :

Peters, R. Blood Borders. US Armed Forces Journal, www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899

Duyumlar değil belgeler ortadadaır.

Bu resmi haritaya göre Tayyip beyin görevi Türkiye’yi bölüp – parçalamak mıdır??

20 milyonu aşkın AKP seçmeni Tayyip beye bunun için mi oy vermektedir??
Bir ülkenin başına bundan daha vahim ne gelebilir??
Erdoğan yarın BOP eşbaşkanlığı görevinden ayrıldığını açıklasa bile ne ölçüde inandırıcı olabilir ve yıllarca bu doğrultudaki çabaları ve sonuçları bir çırpıda silinebilir mi??

Konunun çok ciddi olması nedeniyle her 2 yazının bir kez daha site okurlarımızca okunmasının ve arşivlere konmasının çok yerinde olacağını düşünüyoruz..

Belki vicdanlı AKP’liler uyanır da bu lanetli gidiş ve oyun daha çok gecikmeden bozulabilir!
Durup dururken BAŞKANLIK konusu neden gündeme getirildi? MHP’ye ayar verenler kimler??

BOP Eşbaşkanlığı görevini yerine getirmek = Türkiye’yi bölmek için kadir-i mutlak Başkan olmak gerekiyor anlaşılan Türkiye’ye! Stepne parti o yüzden mi konuşturuluyor??

Türkiye bu yıkıcı oyuna gelecek mi ??
Hiç ama hiç sanmıyoruz.. Gelmeyeceğini umuyoruz, diliyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

OHAL SÜREC’inde SAVUNMA HAKKI İHMAL veya İHLAL EDİLEREK ADALET SAĞLANAMAZ

Istanbul_Barosu_Logosu

OHAL SÜRECİ, SAVUNMA HAKKININ
İHMAL ve İHLALİ ile SÜRDÜRÜLEMEZ.
SAVUNMA HAKKI İHMAL veya İHLAL EDİLEREK ADALET SAĞLANAMAZ

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

15 Temmuz darbe kalkışmasının hainleri belli olmadan 01.25’te darbe karşıtlığını web sitesinden ilân eden İstanbul Barosu, Demokrasiye ve Anayasal Sisteme bağlılığını ifade ederken, bu karanlık yapının çökertilip, kanserojen bir ur gibi yerleştiği devletin kılcal damarlarından sökülüp atılmasının acil bir sorumluluk olduğuna işaret etmiş; gözü dönmüş, dış destekli, emperyalizmin kuklası bu yapı ile kararlılıkla mücadele edilmesinin, devletin varlığı, bekası, devamlılığı açısından ertelenemez bir milli güvenlik sorunu olduğunu vurgulamıştır. Bu kararlı duruşumuz sürmektedir.

Bu bağlamda değerlendirilen OHAL ilanının hukuksal değerlendirmesi de yapılarak, iktidarın önceki uygulamalarından da kaynaklanan endişeler dile getirilmiş ve ardından kısa süreçteki uygulamalar konusunda kaygılarımızın haklılığından duyduğumuz üzüntülerimiz de dile getirilmiştir.

Bu kez, yayınlanan KHK’lerle getirilen yeni düzenlemelerin, ifade ettiğimiz kaygıları da aşan bir boyut taşımakta olduğuna, yapılan düzenlemelerin içine “serpiştirilen” hükümlerin, savunma hakkına yöneltilmiş bir tehdit olduğuna tanık olduk.

Getirilen yeni düzenlemelerin kısa özeti şu şekildedir                   :

  1. Tutukluların avukatları ile yapacakları görüşmeler, teknik cihazlarla, sesli ve görüntülü olarak kaydedilmektedir.
  2. Tutuklu ile avukatının yaptığı görüşmeyi izlemek amacıyla bir personel hazır bulunmaktadır.
  3. Tutuklunun avukatına, avukatın tutukluya vereceği tüm belge veya belge örneklerine el konulabilecektir.
  4. Cezaevlerinde, avukatlara özgü ziyaret gün ve saatleri, her bir tutuklu için haftanın belirli gün ve saati ile sınırlanabilecektir.
  5. Avukat büroları hakim kararı olmaksızın savcı kararı ile aranabilecek, savcının katılımı olmaksızın arama ve el koyma yapılabilecektir.
  6. Bürolarda avukatın başka müvekkillerine ait belgelere –itiraz olsa da – el konulabilecektir.
  7. Müdafiin (AS: Savunmanın) dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, savcı kararıyla kısıtlanabilecektir.
  8. Gözaltındaki şüphelinin müdafii (AS: Savunmanı) ile görüşme hakkı Savcı kararıyla 5 gün süreyle kısıtlanabilecektir.

Savunma hakkını kısıtlayan, avukatın görevini yapmasını olanaksız kılan, hatta konum ve varlığına tehdit oluşturan bu yeni hükümlerin her birinin doğuracağı çok ciddi ve çok vahim sonuçları olacağını hukuk tarihine “not düşmek” ve bir hukuk kurumu olarak uyarı görevimizi yapmak durumundayız. Bu kısıtlamalar, işkence ve kötü muamelenin konuşulmasına, adil yargılanma hakkının ihlali iddialarının gündeme gelmesine ve OHAL sürecinde olunsa da AHİS md. 15 hükümlerince korunan hakların ihlaline, meşruiyet tartışmalarına neden olabilecektir. Bir başka ifadeyle bu düzenlemeler, olağanaüstü hal bakımından bile “olağanüstü” olan, hukuk devleti bakımından tehlikeli, amaç bakımından ölçüsüz bir özellik taşımakta, hukuk devletini tehdit etmektedir.

Darbe kalkışmasının hukuki tavsifi (AS: hukuksal nitelemesi) içinde ifade ettiği ağır sonuçların savunma hakkı ihlal edilerek elde edileceği umuluyorsa, erkenden uyarmak isteriz ki; toplumun geniş kesimlerince beklenen bir uygulamanın tam tersi sonuçlarının alınması kaçınılmaz olabilir. Sadece “kuru-yaş”ayrımı için değil, onu da aşan boyutta gerçek bir yargılamanın tüm ögeleriyle oluşturulması, fiilin ağırlığı ve failin kimliğinden bağımsız olarak en önce savunma hakkının kutsallığına ve vazgeçilmezliğine ilişkin bir inançla olasıdır.

Savunma ihmal veya ihlal edilerek, hukuk ve adalet elde edilemez.

Yasaların avukata sağladığı haklar, kendisi açısından bir ayrıcalık değildir. Üstelik bu haklar, avukata özgü de değildir. Avukatın bu haklarının kısıtlanması, doğrudan adil yargılanmayı etkileyen bir içerik taşır. Bu denli önemli olan ve hiç kuşkusuz tarihimizin önemli bir kilometre taşı niteliğinde olacak bu yargılamaların, daha soruşturma aşamasında “sakatlanması”, korunmaya çalışılan değerleri de zedeleyebilecektir. Getirilen bu düzenlemeler, soruşturma sürecinde avukatın varlığını gereksiz ve anlamsız kılmakta, işlevini ortadan kaldırmaktadır. Tek amacı savunma hakkının kullanılması ve adalet olan avukat bakımından bu hükümler mesleksel bir travmaya, deformasyona yol açan, kabul edilemez düzenlemelerdir.

Bir kez daha ifade etmek isteriz ki; sıfat ve konumu ne olursa olsun, bu karanlık yapıya dahil olan, destek veren herkes hukuk önünde hesap vermeli, bedelini de “hukuk” ile ödemelidir. Ancak bu bedel; hukuka, hukuk devletine, savunma hakkına ve onun temsilcisi avukata ödetilmemelidir.

Karanlık yapının temizlenmesi, bu vahim kalkışmanın hesabının yargı önünde kararlılıkla sorulması yönündeki güçlü beklenti ve desteğimiz devam etmektedir.

Çabamız; hukuk dışında çözüm arama kolaycılığının, öncelikle hukuk devletinin geleceği açısından, ayrıca darbeci zihniyetin ve destekçilerinin süreci çarpıtma ve sulandırma ihtimaline karşı, hukukun gözetilmesine ilişkindir. Bu, soruşturma ve yargılamaların toplum  katındaki meşruluğunu ve etkinliğini daha da güçlendirecek ve bu vahim girişime karşı güçlü bir yanıt olacaktır.

Bu nedenlerle siyasal iktidar ve yargı, hukuk içinde kalmaya özen gösteren bir anlayışla mücadele etmeyi amaçlamalıdır.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur. 03.08.2016

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI

==================================================

Dostlar,

Teşekkürler İstanbul Barosu’nun çok özenli bildirisine..
Elbette hesap sorulsun yargı önünde ama hukuku ve dolayısıyla adaleti katledip
ağır ve uzun yıllar sürecek yepyeni, sorunlar tohumlamadan..

Sevgi ve saygı ile.
05 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ALMANYA FEDERAL MECLİSİNİN KARARI KENDİ SOYKIRIMCILIĞINA “ORTAK“ ARAMANIN DIŞINDA BİR ANLAM TAŞIMAMAKTADIR

 

ALMANYA FEDERAL MECLİSİNİN KARARI, KENDİ SOYKIRIMCILIĞINA
“ORTAK” ARAMANIN DIŞINDA
BİR ANLAM TAŞIMAMAKTADIR.

Istanbul_Barosu_Logosu

Almanya Federal Meclisi, “1915 ve 1916 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermenilere ve diğer Hıristiyan azınlıklara uygulanan soykırımın hatırlanması ve anılması” başlıklı tasarıyı kabul ederek tarihsel bir “çarpıtmaya” imza atmıştır.

Öncelikle belirtmek gerekir ki; parlamentoların, ekonomik ve siyasal çıkarlar doğrultusunda tarihi yeniden kurgulama, gerçek dışı kurgu üzerinden  karar alma hak ve yetkileri bulunmamaktadır. Almanya Federal Meclisi,
reel tarihi dışlayıp, ürettiği sanal tarih üzerinden hareketle, görev ve yetki alanına girmeyen bir konuda karar almıştır. Bu nedenle tarihsel gerçeklere tümden aykırı  bu karar hukuksal olarak yok hükmündedir.  Osmanlı İmparatorluğunun ve Türk milletinin“soykırımcı” ilan edilmesi, Alman Parlamentosunun hakkı ve haddi değildir. Bu kararla Almanya, Türk milletini derinden rencide etmiş, aradaki tüm gönül köprülerini de onarımı olanaklı olmayacak biçimde atmıştır. Bu tavır “dostluğa” ve “müttefikliğe” sığmayan, hasmane bir tutumdur.

Hiçbir ciddi tarihsel ve bilimsel referansa dayanmayan kararda;“Türkiye ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin normalleştirilmesi ve iki halk arasında barışma sürecini ileriye taşıyacak faaliyetlerin desteklenmesi” çağrısı ise tam bir komedidir. Tam aksine bu kararla nesnel, bilimsel ve tarihsel araştırmaların önü tıkanmakla kalmamış; ekilen kin ve nefret tohumları sulanmıştır. Yine kararda sözde soykırımdan yalnızca Ermenilerin değil,
“Asuriler, Süryaniler ve Keldaniler” gibi öbür Hıristiyan azınlıkların da etkilendiği” savı, iddiaların etnik temelin yanı sıra dinsel temele oturtulması, gerçekte kararın
hangi politik saiklerle (AS: dürtülerle) alındığına ışık tutmaktadır.

Kararda, sözde soykırımda  Alman İmparatorluğunun “yüz kızartıcı rolü” ne yapılan atıf
(AS: gönderme) ve vurgu, Türk milletine yönelik iftiranın hazmettirilmesine yönelik sinsi bir taktiktir. Ancak bunun için bu denli uzağa gidilmesine de gerek yoktur. Bu çerçevede aynı Alman Parlamentosunun yakın geçmişte Cezayir’de, Yugoslavya’da, özellikle Bosna’da, Ruanda’da yaşanan soykırım ve etnik katliamlar, Ortadoğu’da süren savaş ve yıkımlar konusunda  Almanya ve kimi Batılı devletlerin emperyalist politikalarının teşhirine yönelik herhangi bir tasarrufunun olmaması son derece ilginçtir !

Alman devleti bu kararla, ülkesinde yaşayan, Alman ekonomik mucizesinde alın teri bulunan, birçoğu Alman yurttaşı olmuş üç milyon Türk’ü de hiçe saymıştır. Bu aşamadan sonra
Alman politikacılarının soykırımcı ilan ettiği bu insanların yüzüne utanmadan
nasıl bakacaklarını, onlardan nasıl oy isteyeceklerini gerçekten merak ediyoruz.

Ayrıca bu iftiranın eğitim programına alınarak, Almanya’da öğrenim gören
gurbetçi çocuklarına atalarının soykırımcı olduğunun dikte edilecek olması,
Almanya’nın Türkiye düşmanlığı üzerine inşa ettiği stratejisinin en açık göstergesidir.

Merak ettiğimiz bir başka konu da üyesi oldukların millete, atalarına atılan iftiranın oylanmasında “evet” oyu kullanan Türkiyeli (!) vekillerin vicdanlarının sızlayıp sızlamadığıdır! Federal Meclise kapağı atmanın yolunun entegrasyon tornasına Türk girip Germen çıkmak olduğunun somut kanıtı olan bu vekil karikatürlerine, atalarının kemiklerini sızlattıklarını, Türk milletinin kendilerini gönül defterinden sonsuza dek sileceğini anmsatmak isteriz!

Sonuç olarak; Almanya bu kararla politikaya ve kimi lobilere tutsak olarak aslında
kendi saygınlığını ve inandırıcılığını yok etmiştir. Kuşkusuz ki bunun sonuçları ile yüzleşecek, diplomatik, ekonomik ve psikolojik sonuçlarına katlanacaklardır. Türk Milleti,
Almanya’nın bu ikiyüzlü tutumunu, buna önayak ve destek olanları hiçbir zaman unutmayacak ve bağışlamayacaktır. Türkiye Almanya ilişkileri hiçbir zaman
eskisi gibi olmayacaktır.

Emperyalist çıkarları için hukuk ve bilim dışı iftiranın sorumlularına önerimiz,
gerçek soykırımcıları görmek istiyorlarsa aynaya bakmalarının yeterli olacağıdır!
03.06.2016

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI

İstanbul Barosu : “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” veya “ÖZYÖNETİM”, AÇIKÇA ÜLKENİN BÖLÜNMESİNİ İSTEMEK ve BU YÖNDE BİR KALKIŞMA ÇAĞRISIDIR


İstanbul Barosu                        :

TALEP EDİLEN SÖZDE “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” veya “ÖZYÖNETİM”, AÇIKÇA ÜLKENİN BÖLÜNMESİNİ İSTEMEK ve BU YÖNDE BİR KALKIŞMA ÇAĞRISIDIR!

TALEP EDİLEN SÖZDE “DEMOKRATİK ÖZERKLİK” veya “ÖZYÖNETİM”, AÇIKÇA ÜLKENİN BÖLÜNMESİNİ İSTEMEK ve BU YÖNDE BİR
KALKIŞMA ÇAĞRISIDIR.

CUMHURİYETE KARŞI BU KALKIŞMA ve MEYDAN OKUMA KABUL EDİLEMEZ.

ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLEMEZ İLKELERİNE AYKIRI BU TALEPLERİN
HUKUKEN ve FİİLEN GERÇEKLEŞME ŞANSI BULUNMAMAKTADIR.

“Demokratik Toplum Kongresi” nin (DTK) Diyarbakır’da gerçekleştirdiği Genel Kurulunun sonuç bildirgesinde ortaya konan 14 maddelik talepler listesi, sözde “demokrasi” ve “özgürlük” masalları ile maskelenen kimi gerçekleri iyice açığa çıkarmıştır. Şöyle ki:

1) Ayrılık deklarasyonu anlamında dile getirilen bu talepler emperyalizm destekli bir etnik kalkışma ve ayaklanmanın ulaştığı aşamayı göstermektedir.

2) Özü bakımından bu bildiri, terör örgütü PKK – Kongra Gel‘in 17 Mayıs 2005’te kabul ettiği “KCK Sözleşmesi” ndeki isteklerin, “siyasal talepler” kılıfıyla sözde “demokrasi” ve  “özgürlük” maskesiyle tekrarından ibarettir.

3) Bu bildiriyi kaleme alanlar emperyalizmin Türkiye üzerindeki 100 yıllık rüyasının güdümlü ve gönüllü taşeronlarıdır. Sevr’in güncellenmesinden başka bir şey olmayan bu bildirge gerçekte emperyalizmin istemleridir.

4) Sık sık kullanılan “demokratik” kelimesi, metinde çokça dillendirilen “özyönetim” ve “özerklik” istemiyle, ülke toprağının belli bir bölümünün merkezi yönetimin dışına çıkarılarak parçalanmayla sonuçlanacak bir yola girilmesi, Anayasa’nın değiştirilemeyecek ilk üç maddesinin ortadan kaldırılmasına yönelik olduğunu gizlemeye yetmemektedir.

5) Kaldı ki metinde istenen sözde “demokratik özyönetim” veya özerkliğin parçaları olarak öne çıkarılan yasama, karar alma, yargı, vergi toplama, asayiş ile ilgili hususlar da gerçek amacı ortaya koymaktadır.

6) Hedeflenen “özyönetim” in “özü” nün ve amacının ne olduğu, “Biji serok Obama” sloganında saklıdır.

7) Bu istemler, şimdiye dek halkı aldatmak için takılan kimi maskeleri indirmiş, makyajları dökmüş, deyim yerindeyse takke düşmüş, kel görünmüştür.

8) Ülkenin içine sürüklendiği bu etnik kalkışma ortamından, terör örgütünü masum siyasal bir hareket gibi göstermeye çalışanların, Kandil’den “yerli” bir “Mandela” yaratmaya soyunanların, hendek ve barikat ardından halka, güvenlik güçlerine silah sıkanları “özgürlük savaşçısı” olarak yansıtanların sorumlulukları büyüktür.

9) Terör örgütünce hendekler kazılır – barikatlar örülürken ülkenin yönetiminden ve kamu güvenliğinden sorumlu olanların akıl almaz aymazlığını da anımsatmak isteriz. Kent merkezlerinin ve kentler arası yolların patlayıcılarla doldurulmasının, sözde “açılım” sürecinin, halktan gizlenen Oslo görüşmelerinin, Habur aymazlığının siyasal sorumlularının, ortaya çıkan vahim tablonun sorumluluğundan sıyrılmaya çalışması, bize hiç de şaşırtıcı gelmemektedir.

Yaşanmakta olan etnik kalkışma süreciyle ülkenin karşı karşıya geldiği bölünme tehlikesinden, 13 yıllık tek başına yönetimi ve uygulamalarıyla öncelikle siyasal iktidar sorumludur ve bu ağır bir sorumluluktur.

10) Kendisini “Türkiye” partisi olarak göstermeye çalışan, bölgedeki feodal düzene karşı tek kelime etmeyen, emperyalist güçlerin Ortadoğu’daki varlığından rahatsız olmak bir yana onları davet eden, olaylara emekçinin ve yoksul halkın safından bakmak yerine etnik gözle bakan, “demokrasi”, “barış”, “siyasi çözüm” sözcüklerini dilinden düşürmeyen, tekke ve zaviyelerin açılması yönünde yasa önerisi veren, gerici ayaklanmaları anan ve kutsayan bir partinin, bu istemlere olan desteği ile birlikte gerçek yüzü ve amacı, ne denli “Türkiye” partisi ve “sol” olduğu da tam olarak ortaya çıkmış bulunmaktadır. Gerek bu parti, gerekse terör örgütü hiçbir biçimde Kürt kökenli yurttaşlarımızı temsil etmemektedir.

11) İleri sürülen istemlerin, gerçekte “demokrasi” ve “barış” ile bir ilgisi olmayıp; Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına, devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğüne yönelik, terör örgütü üzerinden, siyasal iktidarın da parçası olduğu küresel emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesinin (BOP) son aşamasıdır.

12) Bu arada, anılan bildiride, dile getirilen istemlerin sürekli olarak, siyasal iktidar tarafından da yükümlenilen ve girişimlerine başlanan sözde “Yeni Demokratik Anayasa” ile ilişkilendirilmesi, gerçekte yeni Anayasa sürecinin neyi hedeflediğini, bu hususta siyasal iktidarla anlamlı birlikteliği de açıkça ortaya koymaktadır. “Yeni Anayasa” isteminin gerçek amacı, Anayasanın değiştirilemez maddelerinin bir oldu bitti ile değiştirilmesi yoluyla
amaçlanan bölünmenin Anayasal altyapısını, hukuksal dayanağını oluşturmaktan ibarettir. Ancak bu hukuksal olarak da, fiilen de olanaklı değildir.

13) Bilinmelidir ki, hangi oy veya çoğunlukla olursa olsun, hukuken değiştirilemez maddelerin değiştirilmesi olanağı bulunmamaktadır. Üstelik bu hukuksal gerçek karşısında, bu yöndeki her girişim, Türk Ceza Kanunu’nun 309. maddesindeki suçu oluşturacaktır. Buna izin verilemeyeceği açıktır.

14) Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesini, parçalanmasını içeren emperyalizm ve onun yerli işbirlikçilerinin 100 yıllık bu “rüyası” yine “rüya” olarak kalacak, bunu talep edenler içinse “kabus”a dönüşecektir !

Çünkü Kürt kökenli yurttaşlarımızın da eşit bir parçası ve mensubu olduğu “Türk Milleti” buna asla izin vermeyecek, bu emperyalist saldırı ve oyunu bir kez daha birlik ve bütünlüğü içinde püskürtecek, Cumhuriyetin değerleri içinde gerçek barışı, birlikteliği, demokrasiyi gerçekleştirecektir.

Hiçbir güç ve provokasyon, yurttaşlarımız arasında etnik bir kavga ve kargaşa yaratmaya yetmeyecek, Türk Milleti bu oyuna gelmeyecektir.

Çözüm; bölünme ve parçalanmada değil, ortak aidiyet duygusunun temeli olan ulus devlete sımsıkı sarılarak birilikte emperyalizme karşı koymaktır.
Ülkemizin üzerinde bu karanlık oyunları oynayanlar da mevki ve konumları
ne olursa olsun, er geç hukuka hesap vereceklerdir.

İstanbul Barosu olarak, Anayasa’nın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif bile edilemez ilk üç maddesini kararlılıkla savunacağımızı, Cumhuriyet’e ve O’nun değerlerine sonuna dek bağlı kalarak bunları koruyacağımızı, üniter, demokratik, laik sosyal hukuk devletine yönelik her türlü saldırıya karşı koyacağımızı, Türkiye’yi etnik bir cehenneme çevirme planlarına karşı sonuna kadar kardeşliği ve gerçek barışı savunacağımızı, sorunların ülkenin birlik ve bütünlüğü içinde ve herkes için daha çok demokrasi istemiyle çözümü yönünde davranacağımızı bir kez daha kamuoyuna saygı ile duyururuz.

İSTANBUL BAROSU BAŞKANLIĞI
http://www.istanbulbarosu.org.tr/Detail.asp?CatID=1&ID=10980&des=TALEP-EDILEN-SOZDE-, 29.12.2015

==========================================

Dostlar,

İstanbul Barosu’nun yayımladığı bu “14 maddelik” açıklamaya virgülüne dek katılıyoruz.

Emperyalizmin kalleşçe taşeronluğunu – tetikçiliğini yaparak “14’lünün namlusu gibi” Türkiye’yi ülkesi ve mazlum halkı ile açıkça bölmeyi hedefleyen – yeni Sevr özentisi istemleri dayatanlara yanıttır her bir madde..

Henüz son sözler söylenmedi..

  • Ulusal ve tekil (üniter) devletten verilecek ödünümüz yoktur!” işte o kadar!
  • RTE – Davutoğlu’nu bu tümceleri kararlılıkla, ısrarla, içtenlikle kurmaya ve
    Ulusumuza tarih önünde bu konuda söz ve güvence vermeye çağırıyoruz..
    Bunu yapmaya, en azından ettikleri Anayasal yemin nedeniyle zorunludurlar!
    TBMM Başkanını da, AKP Meclis Grubunu da, CHP’yi de, MHP’yi de..
    Haydi, hemen, durmaksızın, “ama, fakat” vb. lafları gevelemeden..

    “Emperyalizmin taşeronlarının 14’lü  ültimatoma”
    hak ettiği yanıtı veriniz;
    Gerekli bütüncül politikaları kararlılıkla uygulayınız;
    PKK’yı artık bitiriniz!..Türk Ceza Yasası’nın 309. maddesini dikkatle okuyunuz, son pişmanlık yarar sağlamaz..
    Gerçek kişiler gibi tüzel kişilerin de (örn. Siyasal partiler!) ceza sorumluluğunun tanımlandığına dikkat ediniz.“ANAYASAYI İHLÂL

    Madde 309 – (1) Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.
    (2) Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi hâlinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere göre cezaya hükmolunur.
    (3) Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik tedbirlerine hükmolunur.”

    Sevgi ve saygı ile.
    29 Aralık 2015, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

    Yazımızın pdf biçimi :
    14_Maddelik_DTK’nin_Demokratik_Toplum_Kongresi_Aciklamasi_ve_Dusundurduklari