Etiket arşivi: OHAL – KHK

“Hayır” (2017) ve “Evet” (2023)

“Hayır ruhu” ve “evet ittifakı” da denebilir. 2017’de Anayasa değişikliğine karşı “hayır bloku”, “hayır ruhu” ile örtüştü. “Evet” ise ancak hayır ruhu esinli Anayasa ittifakı üzerinden oluşturulabilir. Zira, monokratik anayasa kurgusunu reddedenler, 2023’te demokratik anayasa seçeneğini sunabilmeleri ölçüsünde evet ittifakını örgütleyebilirler.

Bu yapılabilir mi?

Zorluk şurada: 2017’de ortak felakete karşı geniş ittifak oluşturmak için seçenek sunma gereği yoktu. 2023’te ise, demokratik gelecek için yapılacak öneriler etrafında ittifak kurmak gerekiyor.

Daha kolay çünkü monokrasi, yarı yolda tökezledi. Nasıl? 1 Şubat 2021’de tek kişi yönetimi, anayasal kurgunun sürdürülemez özelliğini doğruladı. Bu itiraf, hayır blokunun demokratik anayasa arayışına ivme kazandırdı.

Gelecek, ancak dünden ders çıkarılarak tasarlanabileceğinden, kısa bir bellek güncellemesi yararlı olur.

YAKILANLAR

2016 ve 2017 ortam ve koşullarında, kanlı darbe girişimcilerine karşı mücadele bahanesiyle ilan edilen OHAL, insan hakları ve demokrasi savunucularına karşı kullanıldı. OHAL KHK ek çizelgeleri yoluyla, cemaat ve darbe karşıtı on binlerce kamu görevlisi, öğretmen ve öğretim üyesi, gece yarılarında sokaklara atıldı.

  • Anayasa değişikliği, toplu kıyım aygıtı işletilerek dayatıldı.

Dönemin Başbakanı’nın itirafıyla, kurunun yanında yaş da yakıldı.

KURTARILANLAR

Hukuk devleti savunucuları, yargısız infaz yoluyla “ölüm-ötesi yaptırımlar” a tabi tutularak darbecilere karşı etkili mücadele sulandırıldı. Böylece, darbe girişimine giden yolu döşeyenler, yani FETÖ’nün siyasi ayağı kollanmış oldu. Kısaca, kurular kurtarıldı.

Sonuç : Darbe girişimi ile doğrudan veya dolaylı bağlantısı bulunmayan suçsuzlar, “kurunun yanında yakıldı”; ne var ki, darbe failleriyle birlikte en az on yıl devleti yönetmiş zanlı “kurular kurtarıldı”.

NEDEN YIKILDI?

Darbe girişimcilerine karşı etkili bir mücadele yerine anayasal düzeni yıkma nedeni, yakılan ve kurtarılanlar çelişkisinde saklı: Yönetimi tek elde toplamak suretiyle Cemaat’in rahle-i tedrisinden geçmiş olanlarla yola devam; ama demokratik olmayan bu sürece muhalefet edebilecek kesimleri yakmak.
Ya sonuç? Ülkeyi 15 Temmuz Darbe Girişimi’ne götüren AKP-Cemaat eksenindeki hukuk ve liyakat yokluğu, AKP-MHP ittifakına kaydı. Bugünkü genel görünüm bu.

ÜÇ MAYMUN

Anayasa oylaması öncesi, KHK ek çizelgeleri üzerine art arda itiraflar, sonrasında yerini üç maymuna bıraktı.

İtiraf: Çizelgede kimlerin adının yer aldığını basından öğreniyoruz, listeleri biz değil MİT hazırlıyor; kurunun yanında yaş da yanıyor, 17 Nisan sonrası Anayasa oylaması hataları düzelteceğiz.

Oylama sonrası ve özellikle 24 Haziran seçimleri sonrası, AKP’liler, ‘konuşmadım + duymadım + görmedim’ üçlüsünün çok ötesine geçerek inkâr ve iftiralara başladı.

Nasıl? Adil yargılanma hakkı, hukuk ve liyakat isteyen yurtseverler ile FETÖ ve PKK arasında paralellik kurarak: FETÖ inkârı ve PKK yaftası. “Beka” ve “dış güçler komplosu” vb. tehditler, 2023 seçimleri için devlet aygıtı bütünü seferber edilerek, CHP başta, HDP, İYİ P. ve Cumhur İttifakı’nı desteklemeyen partileri terörize etmek için kullanılacak.

HAYIR RUHU

Bu nedenle, en geç Haziran 2023’te yapılacak seçimde “hayır ruhu”, demokratik Cumhuriyetçiler için kaldıraç işlevi görmelidir.

Nasıl?

2017 baskıcı, hileli ve gayri meşru oylamasına karşın, Haziran 2018 baskın seçimlerinde yeterli demokratik ittifaklar oluşturulamadı. Buna karşılık, ulusal ölçekte oluşan 2017 “hayır ruhu”, 2019’da yerel demokrasilerde uygulandı. Bu başarı, 2023 korkusunun Cumhur İttifakı’nı sarıp sarmalamasına yetti.
Demokratik Cumhuriyet” ittifakının oluşumunu engellemek için her türlü iftira ve tehdit, bunu doğruluyor. “2023 adeta istiklal mücadelesi verilecek yıl olacak” sözleri (AKP Gn. Bşk.) güncel bir örnek.

ANAYASA İTTİFAKI

Tehdit, komplo ve kumpaslar, ancak demokratik cumhuriyetçilerin “anayasal tasarımı” ile aşılabilir: Geçiş dönemini hazırlamak ve devleti, bu tasarım ereğinde yönetmek.

Şu halde, “evet ağı”, anayasa çalışmalarını somutlaştırarak örülmeli.

“Halk, sistem veya anayasa derdinde değil, geçim derdinde” vb. söylemlere karşın topluma, demokratik sistem ve anayasa yoksa “insan onuruna yaraşır” bir geçim olamayacağı iyi anlatılmalı. Eğer bunları şimdi tartışamaz isek, 2023 sonrası tartışma ortam ve olanağı bile kalmayabilir.

Hukuk yoluyla demokrasi

authorİBRAHİM Ö. KABOĞLU
ibrahimkaboglu@yahoo.fr

“Paralel faaliyet: anayasasızlaştırma ve dinselleştireme” (7 Temmuz)

“Türkiye yönetiminde karmaşa” (14 Temmuz)

“Liyakat ilkesi ve hukuk geçerli kılınmadıkça” (21 Temmuz)

Adil yargılanma neden önemli?” (28 Temmuz).

İlk ikisi, öncesinde, darbe hazırlığından hiçbir biçimde haberdar olmayan bir gözlemci olarak Devlet yönetimindeki hukuk dışılıklar ve karmaşa resmediliyor.

Başarısız darbe girişiminden sonra ise, darbe nedenleri üzerinde duruluyor ve Türkiye’nin artık bu tür badirelerle asla karşılaşmaması için alınması gereken önlemler bağlamında hukuk yolu öneriliyor.

Ne var ki, 20 Temmuz gecesi ilan edilen olağanüstü hal (OHAL), yazdıklarım bakımından birbirine ters düşen iki sonuç doğurdu:

-Anayasasızlaşma derinleşti; yönetim, tamamen (AS: tümüyle) keyfileşti.

-Liyakat ve hukuk, yerini yandaşlığa ve partizanlığa bıraktı; adil yargılanma yerine, yargısız infazlar ivme kazandı ve kitleselleşti.

GİYOTİN (KHK) VE GAZ ODASI (OHALİİK)

OHAL KHK’ler, FETÖ’cüleri temizleme bahanesi ile, hukuk devleti ve insan hakları savunucularını hedef aldı. Onbinlerce kişi, KHK ek çizelgeleri ile görevlerinden ve bütün kamusal haklarından yoksun kılındı.

Anayasa değişikliği bu ortamda yapıldı (21 Ocak 2017).

Olağanüstü Hal İşlemleri İnceleme Komisyonu (OHALİİK), anayasal bir dayanağı bulunmadığı halde kuruldu (25 Ocak).

Anayasa halkoylaması oylaması da, OHAL ortam ve koşullarında yapıldı (16 Nisan 2017).

Anayasal OHAL, TBMM’ce üçer ay uzatmalarla iki yıl sürdü.

KHK sayısı 30’u, ek çizelgelerde adları yer alanların sayısı ise 100 bini geçti.

  • KHK, AKP için ‘giyotin’; OHALİİK ise, ‘gaz odası’ işlevi gördü.

“ANAYASAL-SİYASAL TARİHİN SONU”

OHAL KHK’lerin çoğu TBMM tarafından yasalaştırıldı (Nisan 2018).

Anayasa’da 3 Kasım 2019’da yapılması öngörülen seçimler, 24 Haziran’a alındı.

Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY) yürürlüğe girdi (9 Temmuz 2017).

  • Yüzyıllar boyu oluşan Devlet yapısı, Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi (CBK)-1 ile darmadağın edildi.

27. dönemde ilk yasama faaliyeti, 7145 sayılı yasa ile OHAL’i 3 yıl daha uzatmak oldu.

Süreklilik kazandırılan OHAL dönemi gibi COVID-19 salgın olağan üstü hali de kötüye kullanıldı.

Monokrasi (PBYDBY), sosyal ve ekonomik alanlarda belirlenen Devlet görevlerini salgın hastalığının gerekli kıldığı önceliklere yöneltmekle yükümlü olduğu halde (Any., md.65), tam tersine, inat ve israf projelerine ivme kazandırdı. Dahası, fiili “kabine toplantıları”, PBYDBY’yi pekiştirme aracı olarak kullanıldı.

AKP-MHP çoğunluğu, infaz yasası ile mahpuslar arasında yaşam hakkı bakımından bile ayrımcılık yaptı. Nisan 2020-Temmuz 2021 arasında çıkardığı yasalar, sosyal devleti azami kılmak bir yana, asgari gereklerini bile karşılamaktan çok uzak.

AKP-MHP, OHAL ve OHALİİK Araştırma Önergelerini sürekli reddetti.

OHALİİK, Anayasa ve mahkeme kararlarına karşın binlerce dosyayı elinde tutarak, OHAL KHK’zedelerin mağduriyetlerinin derinleştirdi ve sürekli kıldı.

9 Temmuz 2018-14 Temmuz 2021 arası, toplam madde sayısı 2455 gerekçesiz 80 CBK; toplam 2039 maddeden oluşan 80 yasa çıkarıldı. Tek kişi ve 600 kişi arasındaki yarışma, daha çok Anayasa’ya aykırılıkta oldu.

Geç de olsa ve istemlerin çok azını karşılayıcı nitelikte olsa da, kısmen iptal kararları ile AYM, hukuka inanç adına umut verici

OHAL YÖNETİMİNDE 9 YIL

Bütçe ve Plan Komisyonundan geçen 7145 sayılı yasa ile öngörülen OHAL önlemlerinin 3 yıl daha sürdürülmesini de düzenleyen adsız torba yasa önerisi, yarın Genel Kurul’da görüşülecek. Eğer, bunlara ilişkin üç madde geri çekilmez ise, Türkiye, 2015-2024 dönemini OHAL ile geçirmiş olacak.

Neden 2015? Çünkü, 6638 sayılı iç güvenlik yasası, fiili OHAL öngörmekte idi. 2016’da anayasal OHAL, 2018’de yasal OHAL ilan edilmiş oldu. Şimdi ise, bunu 3 yıl daha uzatma amacı, genel ve yerel seçimlere OHAL ortam ve koşullarında gitmek.

Yasaklar üstüne yasaklar getiren AKP’liler ‘15 Temmuz bitmedi’ dese de, asıl bitmeyen 20 Temmuz gecesi getirilen yasaklar. Darbe girişimini bir kez daha lanetleyelim; ama yasakçı düzenlemeler ile demokrasiyi sönümlendirme iradesini tarihe gömmek için daha çok dayanışma gereksinimini de unutmayalım.

Sivil ölümler/mafya/Ayasofya

author

Türkiye/Türkiye Cumhuriyeti/ Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşı, son iki on yılda “kirletildi/ çeteleştirildi/ayrıştırıldı”.

Türkiye ülkesi, kirletildi, bozuldu, tahrip edildi; şimdi de- Kanal ile- bölünmek isteniyor…

Türkiye Devleti, saydam olmayan bir şekilde ve bilgi kirliliği eşliğinde Anayasa ve hukuk dışı yönetimle çeteleştirildi.
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı; din-mezhep, etnik köken, ümmet-zillet söylemleri ile ayrıştırıldı.

“Parlamenter rejim bekleme odasına alındı”dan “Anayasa suçu işleniyor”a uzanan söylem, işlem ve eylemden sadece birkaç örnek:

“KAN BANYOSU”

“Hizmet hareketi” nitelemesi ile makbul kılınan cemaat-tarikat ortaklığı için -ayrışma sonrası-, “ne istediler de vermedik?” sitemi, hukuk dışı yönetimin açık bir itirafı idi (2014).

“Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız, karanlık. Aydın falan değilsiniz. Sizler … cahilsiniz.“ Barış akademisyenlerini karalamaya yönelik bu sözlere destek: “Bu sözde aydınlara ve akademisyenlere şunu özellikle söylemek istiyorum:

  • OLUK OLUK KANLARINIZI AKITACAĞIZ VE AKAN KANLARINIZLA DUŞ ALACAĞIZ!!!” (2016).“SİVİL ÖLÜMLER”Ardından başlayan kitlesel soruşturmalar, gözaltılar ve tutuklamalar, “sivil ölümler”le sonuçlandı. 15 Temmuz başarısız darbe girişimi,- kontrollü nitelemesini haklı çıkaracak şekilde- fırsata çevrilerek “kitlesel kıyımlar” yapıldı. OHAL KHK yoluyla on binlerce “sivil ölüm” failleri üçgeni şöyle: Üniversiteler ve YÖK; Hükümet ve devamı; OHALİİK. (AS: anlamadık??)

    Eski müttefikler ile hesaplaşma adına dünya hukuk tarihinin en büyük toplu kıyım mimarlarının şimdiki hedefi: Türkiye Cumhuriyeti.

    MABET Mİ, MEYDAN OKUMA ARACI MI?

    “Ayasofya, müze olarak kalmalı” iken, yargı araçsallaştırılarak verilen bir karar (02.07.20) sonucu camiye çevrildi.

    •“Bizim inancımızda vakıf malı dokunulmazdır, dokunanı yakar; vakfedenin şartı vazgeçilmezdir, çiğneyen lanete uğrar” (24.7; Minbere elinde bir kılıçla çıkan DİB başkanı Ali Erbaş )

    •“1921 ve 24 anayasalarında devletin dini İslam’dı ve laiklik yoktu. Cumhuriyet fabrika ayarlarına dönsün.” (10.02.21; Baş imam Boynukalın).

    •“…bu mabed-i şeriften Ezan-ı Muhammediye ve namaz her şey yasak olarak müze haline çevrildi. Onlardan daha zalim ve kafir kim olabilir?” (İmam Demirkan, 29/5/21; CB ve TBMM başkanı huzurunda).

    •Cuma namazları çıkışı “tek kişi”nin avlu demeçleri, Ayasofya’nın, “dini siyasete alet etme” aracı olarak kullanım iradesinin teyidi.

    ANAYASA MİMARI VE DESTEKÇİSİ!

    2016’da kan banyosu iştahı ile 2017 Anayasa değişikliğini eylemli olarak destekleyen ve resmen korunan kişi, şimdi yurt dışından, o zaman desteklediği yönetime “siyaset-çete ilişkileri” bağlamında tehditler yağdırıyor.

    Resmi tepkiler de şu üçlüyü teyit ediyor: Hukuk dışı yönetim, siyaset-mafya ilişkisi, iktidar içi kavgalar.

Kısacası, “parti başkanlığı yoluyla Devlet yönetimi”, Türkiye Cumhuriyeti’nin beka sorununu bütün çıplaklığı ile ortaya koydu.

Ne rastlantı! 2010 Anayasa değişikliği mimarı, 3-4 yıl geçmeden AKP’ye “başkaldırıyor”.

2017 Anayasa değişikliği destekçisi, 3-4 yıl geçmeden AKP’ye “kafa sallıyor”.

“Hedef Türkiye” sözleriyle sorumluluktan sıyrılmaya çalışan yöneticiler, kendilerini Devlet ile özdeşliklerini unutturmaya çalışıyor.

CUMHURİYET NASIL YIKILIR?

“Kurumlar/kurallar ve değerler” üçlüsü ile tanımlanan Cumhuriyet’in Hükümeti lağvedildi; sıra, AYM’de. Hukuk Devleti kuralları, çeteler eşliğinde büyük ölçüde tasfiye edildi. Değerler, Ayasofya üzerinden silinmeye çalışılıyor.

Marmara Denizini kaplayan “müsilaj”(salya) gibi “yönetici-patron-para” üçgeni, Ülke’nin yaşam kaynaklarını yok ediyor. Resmen korunan çete salyaları karşısındaki yöneticiler ise, ümmete ve etnik aidiyete indirgemeye çalıştıkları yurttaşı, bilim ve hukuk dışı uygulamalar ile Covid-19 koşullarında yabancıdan para gelsin diye kobay olarak kullanıyor.

Deniz salyası yetmezmiş gibi nasıl ki, Kanal ile Marmara’ya ölümcül kazma vurulmak isteniyorsa, “sivil anayasa” söylemi ile Cumhuriyet de, kurumlarından, kurallarından ve değerlerinden arındırılmak isteniyorsa, bunlara karşı direnmek, yurttaşlara düşüyor:

  • Ey Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı,
  • Türkiye ülkesi ve Türkiye Cumhuriyeti için görev başına!

DOKTORLAR..

DOKTORLAR..

Ataol BEHRAMOĞLU
Cumhuriyet
, 14.08.18

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Doktor (ya da hekim), pek çok anlam ve çağrışım içeren bir sözcük… 
Hepimizin, herkesin yaşamının bir döneminde bir doktor, doktorlar vardır.. 
Onlar en çok gereksinim duyduğumuz, yaşamlarımızı emanet ettiğimiz, tanılarını ve önerilerini can kulağıyla dinlediğimiz bir mesleğin mensuplarıdır. 
Bir toplulukta bir doktorun bulunuşu güven kaynağıdır. 
Herhangi bir yerde, örneğin bir uçak yolculuğunda, aramızda bir doktor var mı denildiğinde, herkes bir kahramanın, bir kurtarıcının ortaya çıkmasını bekler gibi dikkat kesilir… 
Zorlu, çileli, uzun süreli bir eğitim sonrasında doktor titrini kazanan kişi, insanların en çok gereksinim duyduğu, en çok çaba ve özveri gerektiren bir mesleğe adım atmış demektir. 
Onun artık gecesi ve gündüzü birbirine karışacak; her an, her zaman, her yerde, her koşulda, mesleğini insanların hizmetine sunmak üzere denebilir ki hazır olda bekleyecektir… 
Bunları yalnızca genel geçer bilgiler olarak değil, çocukluğumdan bugünlere, kişisel deneyimlerimin, gözlemlerimin sonucu olarak da söylüyorum. 
Her meslek alanında olduğu gibi bu alanda da mesleğin hakkını veremeyen, gereklerini yeterince yerine getirmeyen kişiler mutlaka vardır ve olacaktır. 
Fakat doktorluk alanında bunun ben, başka bütün mesleklere oranla, en küçük sayıda olacağından kuşku duymuyorum. 
Çünkü doktorluk mesleği, ona layık olmamayı en az kaldırabilecek mesleklerin en başında gelmektedir…
***
Her yerde olduğu gibi yakın zamanlara dek bizde de gereken saygıyı gören bu meslek, günümüz siyasal iktidarı döneminde horlanmakta, aşağılanmakta, değersizleştirilmek istenmekte ve mensupları, ne bizim tarihimizin ne de bütün insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmüş ölçüde saldırı ve cinayetlerin hedefi olmaktadır. 
Böyleyken, siyasal yönetimin hiçbir kademesinden bu vahim yozlaşma ve cürüm ortamıyla ilgili bir kaygı ve kınama sözü duyulmamakta, önlem alınacağına ilişkin bir girişim görülmemektedir. 
Tam tersine, bu siyasal iktidar, en saygın bir meslek kuruluşu olan Türk Tabipleri Birliği yöneticilerine karşı bu yıl Ocak ayında, söz konusu olan bir suç örgütüymüşçesine barbarca bir saldırıda bulunmuş, yükselen tepki üzerine geri adım atmak zorunda kalmıştır. 
Aslında artık var olmayan, göstermelik TBMM’nin ilgili komisyonunda, geçen hafta iktidar partisi temsilcilerinin oylarıyla kabul edilen bir yasa önerisinin 5. maddesi ise, doktorluk mesleğinin bu iktidarın elinde nasıl bir oyuncağa dönüştürülmek istendiğinin son bir örneğidir… 
Maddenin içeriği özetle, Olağanüstü Hal (OHAL) döneminde Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden çıkarılan doktorların, kamuyla bağlantılı hiçbir kurumda çalışamayacağı, yazdıkları raporların da adli ve idari geçerliliği olamayacağıdır.
***
OHAL resmen sona erdi. 
Kanun hükmünde kararnamelerin nasıl keyfi, insan haklarını tanımaz uygulamalara yol açtığı sayısız örnekle gözler önünde. 
Buna karşın her yaştan binlerce hekimin nice emek ve umutla elde ettiği, nice emek ve özveriyle sürdürdüğü meslekleri; kanun hükmünde kararname denilen, ne olduğu, nasıl kotarıldığı belirsiz ucube bir yasa taslağı ve uygulamasıyla ellerinden alınmış ve alınmaktadır. 
25 yıldır acil tıp uzmanı olarak çalışan bir doktor, kendisini kimin terörist olarak suçladığını bilmediğini, kamudaki işinden atıldıktan sonra özel hastanede bulduğu işini de kaybetmekten korktuğunu söylüyor. 
Aynı ucubenin mağduru bir başka doktor, özel hastanelerin de kendilerine iş vermekten çekindiğini belirtiyor. 

  • Siyasal yönetimin doktorluğa ve doktora karşı açtığı savaşım giderek daha da vahimleşmektedir. 

Tıp eğitimi ve doktorluk mesleği ağır darbeler almış ve almaktadır. 
8 Kasım tarihli gazetemizin ilk sayfasında Hekimlerin Çığlığıüst başlığı yer alıyor. 
Bu çığlığa kulak vererek Türk Tabipleri Birliği öncülüğündeki direniş eylemlerine destek olmak, varlığını ve özgürlüğünü demokrasiye borçlu bütün kişi ve kurumların acil görevidir.
================================

Dostlar,

Teşekkürler değerli dostumuz Prof. Ataol Behramoğlu’na..
Bu utanç verici saldırıların artık durması gerekiyor..
AKP iktidarı saçmalıklarına son vermeli ve ülkeyi akılcı (rasyonel) yönetmeye geçmeli

  • Meslek örgütümüz TTB’nin (Türk Tabipleri Birliği) ve hukuksuz biçimde mağdur edilen hekim meslektaşlarımızın yanında ve arkasındayız.

Hukuk devletinde, suçu kanıtlanana dek herkes masumdur, buna hukukta, insan hakları öğretisinde (doktrininde) “masumluk – masumiyet karinesi” denir ve evrensel bir temel ceza, insan hakları ve Anayasa hukuku kurallarındandır.

Anayasa md. 38/3 : Suçluluğu hükmen sabit oluncaya kadar, kimse suçlu sayılamaz.

OHAL döneminde çoğu sağlıksız KHK’lar ile mağdur edilen – işten atılan yüz bini aşkın kamu görevlisinden kabaca 1/10’u ancak görevlerine dönebilmiştir. Kurulan Komisyon kaplumbağa hızıyla ilerle(yebil)mektedir. Oysa geç kalan adalet, adalet değildir! Bu OHAL başvurularını inceleme komisyonu, AHİM’e başvurunun önünü kesmiştir. O halde sayısı hala yüz bin dolayında olan bu dosyaların hızla ve fakat mutlaka ADİL BİÇİMDE – HUKUKA SAYGI ve BAĞLILIK ile sonlandırılması zorunludur. Ancak bunun ardından insanlar yönetsel (idari) yargıda hak arayabilecektir..

Ne idüğü belirsiz 15 Temmuz olayından sonra AKP ülkeyi tar-u mar etmiştir.
Gün olur her şey açığa çıkar.. Bunun için uğraşmak ve zorluklara direnmek gerekir..
Hekimler bu bilinç ve örgütlülüğe sahiptir..

  • Unutulmasın;
  • TIBBİYE (1827) – HARBİYE (1834) – MÜLKİYE (1859) bu ülkenin sacayağıdır..

Bu kadim kurumlara Donkişotça saldıranların kılıçları er ya da geç kırılmıştır

Tarihe bakınız, kolaylıkla göreceksiniz..
Biz, üstelik, bu 3 şapkadan 2’sine birden sahip bir Tıbbiyeli – Mülkiyeli olarak uyarıyoruz..

Sevgi ve saygı ile. 14 Kasım 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

AKP’li belediyelerden 14 FETÖ’cü şirkete 42 milyon

AKP’li belediyelerden
14 FETÖ’cü şirkete 42 milyon!

CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat’tan rapor :

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/899579/CHP_den_FETO_raporu__AKP_li_belediyeler_ihale_yagdirmis.html, 07..1.2018

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

TSMF’nin FETÖ gerekçesiyle kayyum atadığı 14 farklı şirkete, 13 ildeki AKP’li belediyeler 45 farklı ihale verdi.

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’nun (TMSF) Fetullahçı Terör Örgütü (FETÖ) üyesi olmak ya da himmet vermek gerekçesiyle kayyum atadığı 14 şirketin, AKP’li belediyelerden 2010 – 15 arasında 45 ihale aldığı ortaya çıktı. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın hazırladığı rapora göre, Şirketlerin, Bolu, Kahramanmaraş, Düzce, Kaynaşlı (Düzce), Antalya, Denizli, Keçiborlu (Isparta) Meram (Konya) Balıkesir, Buldan, Sarayköy, Honaz (Denizli) İvrindi (Balıkesir), Kastamonu, Samsun ve İstanbul’dan aldığı ihalelerin toplam bedeli 42 milyon 643 bin 239 lirayı buldu. AKP’li belediyelerin dağıttığı 45 ihaleden 32’si 2013 ve 2015 yılları arasında.

TEK KALEMDE 10 MİLYON

Samsun Büyükşehir Belediyesi, 2011 – 15 yıllarında verdiği 7 farklı ihaleyi FETÖ’den kapatılan Özel Forum Fizik Tedavi adlı şirkete verdi. Bu ihalalerin toplam bedeli 17 milyon 417 bin lira olurken, şirketin 2014’te Samsun Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Daire Başkanlığının açtığı ‘Personel hizmet alımı’ ihalesinden 9 milyon 980 bin lira kazandı. Aynı şirket, 2015’te Kastomunu Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü’nün açtığı ‘Evde bakım’ ihalesini de kazandı. Bolu Belediyesi ise FETÖ’den kayyum atanan Dalyan Petrol adlı şirkete 2011 – 13 yıllarında bedeli 7 milyon olan 5 farklı ihale verdi. Bolu Göynük Belediyesi, FETÖ’den kayyum atanan Sarılar İnşaat’a 2013’te 2 milyon 590 bin lira bedelli kapalı spor salonu ve çevre düzenlemesi işi ihalesi verdi.

İBB İŞTİRAKLERİ İHALE DAĞITTI

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı şirketleri İETT, BELTUR, İGDAŞ, İBB Ulaşım AŞ, İBB Sağlık AŞ. ile Başakşehir Belediyesi’nin iştiraki Başakkent AŞ, FETÖ’den kayyum atanan Sürat Lojistik, Sürat Bilişim, Aynes Gıda, Pado Dondurma, Omtitel ve Artun Tarım AŞ. 5 farklı şirkete toplam 13 ihale verdi. İhalelerin bedeli 1 milyon 584 bin lira oldu. Düzce Belediyesi 2014 ve 2015’te FETÖ gerekçesiyle kayyum atanan Recepoğlu Kardeşler Petro Gıda isimli şirkete 4 farklı ihale verdi. Aynı şirketten Düzce’nin Konuralp Belediyesi 2010’da 980 bin liralık akaryakıt alımı yaparken Düzce’deki ilçe belediyelerinde Kaynaşlı, Hacılar Petrol isimli bir başka şirketten 2013’te 529 bin liralık akaryakıt alımı yaptı.

4 İLDEN 4 MİLYONLUK İHALE

FETÖ’den kayyum atanan Sarılar İnşaat Anonim Şirketi, AKP’li Antalya Büyükşehir Belediyesi, Meram (Konya) Keçiborlu (Isparta) Göynük (Bolu) 2013 – 15 arasında yaklaşık 4 milyon liralık ihale aldı. Konya merkezli Yeni Un Değirmencilik Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi’nin 2015’te açtığı un alım ihalesini 1 milyon 700 bin bedelle kazandı. Balıkesir İvrindi Belediye Başkanlığının 2013, 2014 ve 2015’te açtığı üç akaryakıt alım ihalesini de FETÖ kapsamında el konulan Kursan Petrol aldı. Denizli’de kayyum atanan Sağlam taşımacılık adlı firma ise ilçe belediyelerinden Honaz, Sarayköy, Buldan ve Büyükşehir Belediyesinden 4.6 milyon değerinde 5 ihale aldı.

‘FETÖ AKP’DE KÖK SALMIŞTIR’

FETÖ’den kayyum atanan şirketlerin AKP’li belediyelerden aldığı ihaleleri değerlendiren
CHP İstanbul İl Başkanı Cemal Canpolat şöyle dedi:

  • FETÖ, bu topraklarda yeşerebileceği en iyi yerde, AKP’de yeşermiş, kök salmıştır.
  • Buna rağmen kamu kuruluşlarının ve özellikle AKP’li belediyelerin FETÖ ilişkileri ile ilgili hasıraltı ediliyor.
  • İstanbul, Ankara, Bursa, Balıkesir ve Düzce Belediye başkanları istifa ettirilerek işledikleri kent suçları, yedikleri kul hakları unutturulmak isteniyor.
  • İstifa ederek kurtulduklarını sanmasınlar, hepsinin hesabı sorulacak.
  • TMSF’nin kayyum olarak atandığı şirketlerde yaptığımız çalışmada son dört yılda onlarca AKP’li belediyenin 15 Temmuz’a kadar yüzlerce kamu ihalesini aldığını gördük.
  • Bu yapıları görmek isteyenler; İstanbul Büyükşehir Belediyesine baksınlar, şirketlerine ilçelerine baksınlar, Samsun’a, Antalya’ya, Bolu’ya, Kastamonu’ya, Düzce’ye Balıkesir’e Kahramanmaraş’a baksınlar.”
    =========================================
    Dostlar,

İÇİŞLERİ BAKANI SOYLU,
CHP’li BELEDİYELER ÜZERİNDEN NE HEDEFLİYOR?

Halkımızın, CHP raporunda yer alan bu acı gerçekleri mutlaka ve yaygın olarak öğrenmesi gerek. Bu bakımdan CHP‘nin çok zor koşullarda ulaşabildiği bu bilgiler değerlidir.
Hem de gündem yaratmak ve kamuoyunun dikkatini AKP’den CHP’li belediyelere çekmek için yapılan atak ortada iken.. Ataşehir ve Beşiktaş Belediye başkanları görevden alınmış iken..
Halk arasında yaygın bir söz vardır, biraz argo kaçacak ama anımsatalım.. Dinime küfreden bari Müslüman olsa.. CHP’li belediyeler yolsuzlukla suçlanırken, AKP’li belediyeler temiz olsa??!

İktidar tüm subaşlarını tutmuştur. Basından, bürokrasiden, kamu kurumlarından damla veri sız(dırlıl)mamaktadır. Dahası, Milletvekilerinin Anayasanın 98. maddesi kapsamında Bakanlara (Başbakan dahil) verdikleri soru önergeleri bile uzun aylar yanıtlanmamakta, öze dönük bilgi verilmemekte, top saha dışına (auta) atılmaktadır. Yurttaşların Bilgi Edinme Yasası kapsamındaki yazılı başvuruları da değişik gerekçelerle içi boş bırakılmaktadır. Örn. Devlet sırrı, ticari sır…

TBMM Başkanı Kahraman ise Cumhurbaşkanına soru sordurtmadığı gibi, OHAL KHK’lerini aylardır TBMM gündemine al(dır)mayarak bekletmekte, böylelikle AKP = RTE‘nin ağzından çıkan / çıkmayan YASA olmaktadır.. Bundan ala tek adam rejimi., totaliterlik.. olabilir mi?!

İçişleri Bakanı Soylu çok kaygı verici bir çizgi izlemektedir. Kolluğa “bacak kırma” emri verecek ölçüde kendinden geçmekte, ardından, geri adım atarak 2 yıldır bunu söylediğini ama polisin hiç bacak kırmadığını söyleyebilmektedir! Erdoğan’ı taklit ederek “benim polisim, benim jandarmam” söylemini kullanmaktadır. Oysa ikisi de ne Erdoğan’ın ne de İçişleri Bakanınındır! Polis de, jandarma da, bakanlar da, kamu kurumları da Demokrasilerde Devletin –  Milletindir. Bu çok hatalı kullanımın / anlayışın mutlaka düzeltilmesi gerekmektedir.

Bakan Soylu “.. benim polisim de jandarmam da ne söylediğimi anlar..” gibisinden kodlu – örtük ileti veren biçimde de konuşamaz. Kolluk, Bakanın bu tür istemleri ile değil Yasaların buyrukları ile görev yaparlar. Gereğinde Anayasanın 137. maddesi gereği, konusu suç olan buyrukları yazılı verilse bile yerine getirmezler.

Öte yandan S. Soylu son derece gergin, öfkeli, bağıra – çağıra ve ajite – agressiv biçimde konuşmaktadır. Beden dili de daha konuşurken uyguladığı şiddete katılmaktadır. Bir devlet adamına yakışır mı böylesine tutum ve davranışlar? Soylu bu öfke patlamaları gösterisi ile ne yapmak istemekte, nereye varmak istemektedir? Erdoğan’ın “öfke de bir hitabet sanatıdır..” söylemini mi içselleştirmiştir?? Özgüven eksiği mi vardır son derece sert söylemlerle / üslupla örtmek istediği??

İçişleri Bakanı çok önemli bir konumdadır Devlet yönetiminde. Sükunetini ve ağırbaşlılığını mutlaka koruması, sık konuşmaması ve en önemlisi de TÜM ULUSUN İÇİŞLERİ BAKANI olduğunu / olmak zorunda bulunduğunu bir an bile unutmaması kaçınılmazdır. Özellikle CHP’li belediyelerin üstüne giderken.. Erdoğan’un sorması üzerine Ankara Belediye Başkanı iken görevden ayrılmayı erteleyen Gökçek için “.. 2 günde dosyalar hazır..” gibisinden verdiği yanıt ne olmuştur? Gökçek istifa et(tiril)meseydi hangi dosyalar ile başına çorap örülecekti? Ya da istifaya razı olması nedeniyle yolsuzluk dosyaları kapatıldı? Hukuk devletinde böyle bir şey var mı? İçişleri Bakanının böylesine bir yetkisi hangi yasada yazılıdır?

Hele Kılıçdaroğlu’na “.. bittin sen, sen bittin… boynuna dolanacak..” gibisinden çok ağır sözler hem tehdit, hem şantaj, hem suç hem de utanç vericidir. Demokrasilerde Anamuhalefet partisi genel başkanına Bakanlar değil Başbakan yanıt verir. Soylu’nun  bu kuralı da anımsaması gerek. Kaldı ki, Demokrat Parti genel başkanı iken AKP = Erdoğan için ağza alınmaz ne çok ağır suçlamalar yapıyordu, kamera kayıtlarını TELE 1 sıklıkla yayınlıyor ve yalanlanamıyor. Soylu Siyaset bu mudur acaba? İçişleri Bakanı Soylu siyasetin soylusunu mu yapıyor bu yolla??
Korkarız biz anlayamıyoruz!?

AKP de, İçişleri Bakanı da, Erdoğan da giderek sağduyudan uzaklaşıyor.. İktidarı yitirme paniği yeni, ardışık ve daha ağır hatalar yaptırıyor.. Ne yazık ki (!) bu sarmalın sonu “hayırlı” değil..

Sevgi ve saygı ile. 07 Ocak 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com