MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ YENİ BAŞKANI DR. DİNÇER DEMİRKENT’ten…

MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ YENİ BAŞKANI
DR. DİNÇER DEMİRKENT’ten…

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

HUKUKU YENİDEN İNŞA ETMELİYİZ..

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/952148/Mulkiyeliler_Baskani_Demirkent__Hukuku_yeniden_insa_etmeliyiz.html (Cumhuriyet, 01.04.2018)

Bir devleti kişiselleştirmek isteyen iktidarlar, Mülkiye’ nin değerlerinden hoşlanmaz. O değerler Mülkiyelileri var kılıyor ve kılacak. Hukuk devleti cumhuriyetin en büyük kazanımlarından biri. Hukuk devletine dönmeye, hukuku yeniden inşa etmeye ihtiyaç var.

Dışarıdan bir dekan atanması fakülteyi yönetecek bir profesör olmadığını söylemek demektir. Bu da Mülkiye’nin tarihine hakarettir.

1859’da kurulan ve Osmanlı’dan başlayarak genç Cumhuriyetin modernleşme hareketinin kadrolarını yaratan Mülkiye yeni bir döneme daha başlıyor. Padişah Abdülhamit’in gönderdiği şekerleri “Padişahım çok yaşa” demek yerine dönemin baskılarına karşı yere atıp çiğneyen Mülkiyeliler, aradan geçen bir asırın ardından ‘Abdülhamit sevdalısı’ AKP’nin de hedefi konumunda. Mülkiye’nin o günden başlayan direniş kültürüyle yazılan marşının “Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” sözlerini referans alarak, “Yetiştik Çünkü Biz” adıyla seçime giren ve Mülkiyeliler Birliği’nin en genç başkanı olan Dinçer Demirkent, görevi devralmasının ardından süreci ilk olarak Cumhuriyet’e değerlendirdi. Demirkent’in, OHAL KHK’si ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (Mülkiye) görevinden 7 Şubat 2017’de ihraç edilmesinin ardından yaşadıkları, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni dönemi, SBF’deki dekan krizi ve OHAL’e ilişkin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

-‘Yetiştik Çünkü Biz’ diyerek yola çıktınız. Nerede ve nasıl yetiştiniz?

Mülkiye’de yetiştik ve kim olduğumuzu tanımlayan ortak değerlerle karşılaşmış olduk. Mülkiye, Türkiye modernleşme tarihine damgasını vurmuş bir okul. Bu tarihe demokratikleşme ve laikleşme tarihi olarak da bakabiliriz. Ve tabii ki anayasal, hukuk devletinin geliştiği, oturduğu bir tarihin içinde büyüdük. Türkiye modernleşmesinin tüm çelişkilerini de içinde taşıyan bir tarih bu. Mülkiye öğrencisiyle, hocasıyla, mezunuyla, bürokratıyla, aydınıyla bu çelişkileri bilen, taşıyan ve kamu yararına çözmeye çalışan bir camia. ‘Yetiştik Çünkü Biz’ bu çelişkilerden, değerlerden beslenen, demokrasiyi, barışı ve eşitliği ve özellikle de bugün en çok ihtiyacımız olan hukuk devletini savunan ve bunu güçlü bir şekilde savunma iddiası taşıyan bir birliktelik ve anlayış.

Resmi Gazete’de ismini görmek garip

-İhraç sürecinde neler yaşadınız ve bunun seçime girmenize bir etkisi var mı?

Resmi Gazete’de insanın ismini görmesi garip bir duygu. Bir gecede o güne kadar yapmak istediğiniz, mücadele ettiğiniz, büyük emekler verdiğiniz mesleğinizden, işinizden, öğrencilerinizden koparılmış hissediyorsunuz. Bir anda bir tür kenara itilme duygusu. O geceden sonraki birkaç gün ve gece kolay geçmedi. Fakat fakültelerimizde arkadaşlarımızın, sendikamızın, bilim camiasının Türkiye’de ve dünyada gösterdiği dayanışma, bize reva görülen ‘sosyal ölü’ sıfatını üzerimize yakıştırmayacağımızı ilan etmemize yardımcı oldu. Hayatta kalabildik. Kenara itilmişlik duygusunun çok kısa sürede ortadan kalkmasıyla ‘neler yapabiliriz’ diye düşünmeye ve çalışmaya başladık. Mülkiyeliler Birliği seçim sürecine hazırlanmamızla ihraç edilmemin çok yakından bir ilgisi olmadı. Fakültemiz tasfiye ediliyordu. Kişisel ihracımın ötesinde, OHAL ve ihraçların fakültedeki etkisi belirleyici oldu.

Özel bir süreçte

-Mülkiye’nin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi Mülkiye de özel bir sürecin içinden geçiyor. Yalçın Karatepe’nin dekanlığının ardından başlayan dönemde Mülkiye büyük baskılarla karşı karşıya geldi. Gezi olaylarının hemen arkasından başladı bu süreç. Serpil Sancar’ın eğilim yoklamasıyla dekan olması ve istifası sonrası Kadir Gürdal’ın seçilmeden atanmayı kabul etmesinin ardından Mülkiye’nin bir geleneğine ara verilmiş oldu. Gürdal, SBF dekanı olarak hak ettiği özerkliği elde edemedi. Rektör Erkan İbiş’in üniversite üzerinde kurduğu, ‘rektörün emirleri dışında hiçbir şey yapılamaz’ ilkesini fakültemizde de gerçekleştirdi. 2016’da onlarca öğretim üyesine soruşturma açıldı, fakültemiz onlarca kere öğrencilerimizi ne yazık ki zor durumda bırakan olaylar (polis müdahalesi, derslerin alınması, merkezlerin kapatılması) yaşandı. Her koşulda üniversite özerkliğine zarar veren, eleştirel bilim yapılmasına engel olan süreçler yaşandı.

Tarihe hakaret

-Mülkiye’ye dışardan dekan atanması ihtimali konuşuluyor. Bu mümkün mü?

Dekanlık seçimi fakültenin iç meselesidir ancak dışardan bir dekanın atanması bunu iç mesele olmaktan çıkartır. Dışardan bir dekan, Mülkiye’de fakülteyi yönetecek bir profesörün olmadığını söylemek demektir. Bu Mülkiye’nin tarihine kültürüne hakarettir. Mülkiye dışından bir dekanın fakülteyi yönetmesi mümkün değil ve bu hem üniversite yönetimi, hem de fakülte açısından idare edilebilecek bir durum olmaktan çıkar.

Mülkiye’de gözyaşı var

-Eski yönetimlerden sizi farklı kılan nedir?

Biz buna ‘bakış farkı’ diyoruz. Eski başkanımız Erdal Eren hep vurgular, ‘Mülkiye camiasının ortak değerleri vardır. Fakat bakış farkları vardır’ diye. Bizim de ciddi bir bakış farkımız var. Genç bir kuşak olarak, çoğunluğu kadın olan bir grup ve kuşak olarak, bizim birliğimizin artık yenilenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu yenilenme fikrinin ülkemiz açısından da çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

-Neden Mülkiye Marşı’nın bir bölümünü adınıza verdiniz?

Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz’ sözü bizim sahiplendiğimiz ve marşımızdan aldığımız bir isim. Bu elbette genel bir tespitin parçası. Öncelikle bizim temel kaynağımız olan Mülkiye’de gözyaşı var. Bu gözyaşları sadece 7 Şubat’ta kitlesel bir ihraç süreci yaşandığında ortaya çıkmadı. Bu tarihten önce iki dalga daha ihraç olmuştu. İlk defa Mülkiye’de beş akademisyen Cebeci Kampusu’ndan yaka paça gözaltına alınmıştı. Fakültemize ait olan kıymetli derslerimiz enstitülere verilmişti; neredeyse bir lise müfredatı kıvamında. Akademik haklarını savunan, eleştirel fikirlerini kullanan öğretim üyelerine soruşturmalar açılmıştı. Ucu bucağı gelmeyen soruşturmalar SBF’de bir baskı aygıtı olarak kullanılmıştı. Ardından ihraçlar geldi. Fakültemiz çok ciddi bir kan kaybetti. Biz ‘Hiçbir Mülkiyeli’nin kendisini yalnız hissetmeyeceği bir örgüte sahip olacaksınız’ dedik.

Hukuku koruyacağız

-Mülkiyeliler uzun bir dönem devlet kadrolarında yer aldılar, ancak AKP döneminde bu süreç değişti. Neden Mülkiye’den vazgeçildi?

Mülkiye’de aktarılan değerler, Türkiye’nin anayasal rejime geçişinden itibaren Mülkiye’nin özünü oluşturan bir hukuk devleti ve demokratikleşme. Bir devleti kişiselleştirmek, bir partiyi kaim kılmak isteyen iktidarlar, elbette Mülkiye değerlerinden hoşlanmazlar. Ancak Mülkiyelilerin fakültede aldıkları eleştirel bilim eğitimi sayesinde öğrendikleri değerler, sorgulama kapasitesi onları bir şekilde var kılıyor ve hep kılacak.

-Yeni ve genç yönetiminiz ne vaat ediyor?

Hem Mülkiyeliler Birliği’nin yenilenmeye hem de siyasal, toplumsal atmosferimizin taze fikre ve görüşlere ihtiyacı var. Bu dönem için söylenmesi gereken yeni bir şey söylüyoruz, o da: ‘Değiştirebiliriz’. Bir değişim dönüşüm vaat ediyoruz ve buna mecburuz. Mülkiyeliler Birliği de bir hayatta kalma ve yenilenme yeri olmalı. Mülkiye’nin gelenekleri ve değerleri, ilkeleri bir nostaji olarak görülmemeli. 12 Eylül sonrasında efsane dekanlarımızdan olan Cevat Geray, 1402’liklerden (ihraçlardan) olarak Mülkiyeliler Birliği başkanı olmuştur. O dönemlerde Mülkiye’nin kendisi 12 Eylül rejimine karşı hakların ve hukukun meşru zeminde en güçlü şekilde savunulduğu yerdi. Biz de üyelerimizin hukukunu ve fakültemizin özgünlüğünü korumaya çalışacağız. Hazırlayacağımız raporlar ve kuracağımız bilim merkezleri ile Türkiye kamuoyunu bilgilendireceğiz.

OHAL sınırı aştı

-OHAL’e ilişkin değerlendirmeleriniz neler?

OHAL Türkiye’de bizim anayasamızda çizilen sınırların ötesine çıkmış bir istisnai durum. Bütün hukuk düzenimizin OHAL KHK’leri ile yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını görüyoruz. En büyük sıkıntı da bu. Anayasa’nın neredeyse herhangi bir yasa gibi algılandığı, anayasasızlaştırma noktasına gelindi. Aslında anayasanın olmadığı bir hal anlamına geliyor. Bu da bütün temel hak ve özgürlüklerimizin ortadan kalması gibi çok ciddi bir meseleye yol açıyor. Nereye kadar devam edeceği bir belirsizliğe dönüşmüş durumda. Türkiye böyle bir öngörülmezlik içinde. Hukuk devletinin en temel ilkesi öngörülebirlilik ilkesidir. Hukuk devleti, cumhuriyetimizin en büyük kazanımlarından biridir ve bunu savunmak gerekir.

  • Türkiye’nin hukuk devletine dönmeye, hukukunu yeniden inşa etmeye, temel hak ve özgürlüklerin yeniden güvence altına alınmasına ihtiyacı var.
    ======================================

Dostlar,

Yazı uzun, biz kısa tutalım.. Bizim de üyesi olmakla övünç duyduğumuz, ülkemizin seçkin – saygın kurumlarından Mülkiyeliler Birliği‘nin seçimleri 25.03.2018’de yapıldı.
Yönetim yenilendi (46. genel kurul)
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerini yaşadık.
Ancak 15 Temmuz 2016 sivil darbesi, ikisinden de beter. Hatta 2’sinin toplamından da!
Salt Türkiye’de değili dünyada görülmeyen davranışlar ve sözler görüyor, duyuyoruz.

Partili Cumhurbaşkanı, karşıt görüşlü yurttaşlara “biletinizi alalım gidin..” diyebiliyor!

Bu söz artık tüm sigortaların attığı andır. Yangın riski demektir!

Aynı kişi, “… patlayın, çatlayın, Atatürk Kültür Merkezini yıktık işte..” de diyebilmektedir.
Bu da sağduyunun tüm sigortalarının devre dışı kaldığı – bırakıldığı bir duruma denk düşüyor.
Boğaziçi Üniv. öğrencilerine “..okuma hakkı tanımayacağız…” söylemi sağlıklı sayılamaz.
Örnekler ne yazık ki çok sayıda ve nitelik – içerik olarak birbirinden ürkünç (vahim).
SBF – Mülkiye’ye yapılanlar tüm zamanları geçti. Türkiye’nin en köklü kurumlarından, yurtdışında da marka bir kuruma nasıl kıyılabilir??

Tıbbiye (1827) – Harbiye (1834)- Mülkiye (1859) Türkiye modernleşmesinin sacayağıdır. Ülkemizin bekası açısından bu 3’lü yapıya sahip olmak eşsiz bir şans ve güvencedir.
Değerini bilmek ve gözbebeği gibi sakınmak gerekir.. Yetmez; geliştirmek – güçlendirmek!

Önceki Erdal Eren yönetimine teşekkür ediyor, yeni seçilen Dinçer Demirkent başkanlığındaki arkadaşlarımıza içten başarılar diliyoruz. Bakış açıları farklı olabilir ama hedef ortaktır; onlar Mülkiye‘nin kadim gelenekleri ve Türkiye modernleşmesindeki vazgeçilmez işlevidir (misyonu). Elbirliği ve işbirliği içinde direnecek ve çalışacağız..

  • Bu “çok zor” hukuksuz dönem de geride kalacak ve ülkemiz – insanımız ANADOLU RÖNESANSI‘nı tamamlayarak, Büyük ATATÜRK‘ümüzün gösterdiği şaşmaz hedef doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 03 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not                                              :

Değerli Mülkiyeliler,

25 Mart 2018 tarihinde gerçekleştirilen 46. Olağan Genel Kurulumuzda seçilen Mülkiyeliler Birliği Yönetimi olarak, 4 Nisan 2018 Çarşamba günü 11.00’da gerçekleştireceğimiz Anıtkabir ziyaretine tüm Mülkiyelileri davet ediyoruz. Saat 10.30’da Aslanlı Yolda buluşulacaktır.

Saygılarımızla,
Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu
————————————–
Not:
04 Nisan 2018 günü Anıtkabir ziyaretine katıldık..

 

 

 

 

 

 

 

Ankara Üniversitesi’nde bilim ve hukuk tahammülsüzlüğü!

Dr. Faruk Alpkaya : Türkiye’yi çok zor 2 yıl bekliyor

Dr. Faruk Alpkaya:
Türkiye’yi çok zor 2 yıl bekliyor

(Dr. A. Saltık : Uzun ama tarihsel değeri olan önemli söyleşinin bütünüyle okunmasında büyük yarar görüyoruz.. 17.01.2017)
KHK ile Ankara Üniversitesi’nden atılan Dr. Faruk Alpkaya, ekonomide, dış ve iç politikada 2017 ve 2018’in çok sert, çatışmalı ve acılı geçeceğini söyleyerek
– “Türkiye’de şu anda başka bir şey yapılıyor. Bunu 150 yıllık modernleşme hareketinin topyekûn imhası olarak değerlendiriyorum” dedi.

Türkiye, son bir yıldır Barış İçin Akademisyenler grubunun “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildirisine imza atan akademisyenlere yaşatılan türlü işkenceleri seyrediyor. Açılan idari ve adli soruşturmalar, gözaltılar, tutuklamalar, keyfi iş akdi fesihleri derken son olarak KHK ile Ankara Üniversitesi’nden atılan imzacı akademisyenleri okuduk. KHK ile ihraç edilenler arasında yer alan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Dr. Faruk Alpkaya ile Ankara Üniversitesi’nin imzacı akademisyenlere yönelik özel tutumunu, AKP’nin tek adam yönetimini getirecek olan Anayasa değişikliğini Cumhuriyet’in kuruluş yıllarına atıf yaparak savunmasını ve Türkiye’yi önümüzdeki dönemde bekleyen tehlikeleri konuştuk.

– Barış için Akademisyenler grubundaydınız ve meşhur barış bildirisine imza atmıştınız tam bir yıl önce. Bu süreç çeşitli merhalelerden geçti. Hakkınızda adli soruşturma açıldı ve KHK’yle ihraç edildiniz. Bu ihracınız dikkat çekici, çünkü birçok büyük üniversitede imzacı akademisyenler hakkında bir işlem yapılmadı ama Ankara Üniversitesi’nde çok sayıda akademisyen atıldı. Özel bir durum mu var sizin üniversitenizde?

Doğru bir tespit yaptınız. Kimi köklü üniversitelerde, idari veya adli soruşturma yönünde hiçbir girişimde bulunulmazken Ankara Üniversitesi’nin özel bir çabası var. Atılan akademisyen ve Eğitim Sen üyeleri sayısında ilk sırada Ankara Üniversitesi yer alıyor. Rektör Erkan İbiş’in Siyasal Bilgiler Fakültesine, İletişim Fakültesine ve Cebeci Kampüsü’ne yönelik özel bir memnuniyetsizliği var. Bu memnuniyetsizlik aslında Gezi döneminin biraz öncesinde başlıyor. İlk rektör seçildiğinde yoğun protestolarla karşılaşmıştı. Daha sonra bir daha hiç gelmedi fakülteye. Mülkiye’nin kuruluş yıldönümlerine de gelmedi, yerine yardımcılarını gönderdi.

– Nedir bu özel husumetin nedeni?

Bu özel husumetin nedeni, sanırım kendi alışık olduğu yönetim tarzına uygun bulmaması. Çünkü bizim kampüste genel olarak yanlış bulduğunu eleştirme, yöneticinin her söylediğini doğru bulmama gibi bir gelenek vardır. Bu gelenek onu çok rahatsız etti. Kendi kültürü gereği, hem siyasi kültürü hem de muhtemelen mesleki kültürü gereği hep baş eğmeye hep itaat etmeye alışmış olsa gerek ki, aynı itaati Rektör olduktan sonra çevresinden de görmek istedi. Ama bunu göremeyince özel olarak uğraşmaya başladı. Uğraşmaya da bundan 2 yıl önce Dekan Yalçın Karatepe’ye soruşturma açarak başladı. Bu ondan sonra Siyasal Bilgiler Fakültesi ve nispeten iletişim Fakültesi öğretim üyelerine yönelik sistematik bir mobbinge dönüştü. Son tespitte, öğretim üyelerine açılan soruşturma sayısı 60’ı geçmişti bizim fakültede. Hatta bazı arkadaşlarımıza 5, 6, 7 soruşturma açıldı. İtiraz dilekçesine bile soruşturma açma biçiminde tepki gösterdi. Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Cenk Yiğiter’i mesela ısrarla soruşturmada savunma yapması için Kalecik ilçesine gönderiyordu. Bu özel bir husumet olduğunun göstergesi. Bu husumet söylediğim gibi kendi kültüründen kaynaklanıyor olabilir. Ama bir yandan da kendi kimi hatalarını ya da kusurlarını örtbas etmeye yönelik bir çabadan da kaynaklanıyor olabilir. Şunu demek istiyorum: Nedense Ankara Üniversitesi’nde sistematik bir Fetullahçı temizliği yapılmadı. Tam aksine mesela Hakkari Üniversitesi’nin Fetullahçı olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan ve adli kontrol şartıyla serbest bırakılan eski rektörü, Veteriner Fakültesi’nde rektör Erkan İbiş’in isteğiyle görevlendirilmiş durumda. Gene kimi dekan vekilleri hakkında Fetullahçı olduğu gerekçesiyle suç duyuruları olduğu söyleniyor. Bunlara hiçbir şey yapılmazken, ‘ben bir şey yapıyorum’ diyebilmek için asıl olarak solcu, demokrat olan ve ağırlıklı olarak da hemen hemen hepsi Barış için Akademisyenler’in 11 Ocak’ta (2016) yayınladıkları bildiriye imza atmış kişileri tasfiye ediyor. Ama bunu yaparken bile özel bir uygulama yapıyor. Mesela İletişim Fakültesi’nden Doç. Gülseren Adaklı arkadaşımız ilk 1 Eylül KHK’si ile atılmıştı. Gülseren Adaklı,  sendika listesinde Rektör Erkan İbiş’in usulsüzlük ya da yolsuzluk yaptığına dair bir adli soruşturma yürütüldüğüne ilişkin bir haber paylaşmıştı ve bundan dolayı önce soruşturma açıldı, ceza verildi ve sonra ilk KHK’ye konulup atıldı. Gene İletişim Fakültesi’nden Doç. Sevilay Çelenk, bir yıldır beklemekte olan profesörlük tezinin daha fazla bekletilmesinin görevi kötüye kullanmak olduğunu belirttiği için KHK’ye konularak atıldı.  Kendinin konumunu rahatsız eden ya da kendinin otoritesini sarsmaya yönelik şeylere karşı özel bir uğraşma durumu da var. Tabii bunlar genellikle Barış için Akademisyenler imzacıları ile çakışıyor. Çünkü haksızlık ve adaletsizliğe karşı çıkmak ister Cizre’de olsun, ister Ankara Üniversitesi’nde olsun, ister dünyanın herhangi bir köşesinde olsun, ahlaklı ve vicdanlı insanların ortak özelliğidir.

– Ankara Üniversitesi’nde böyle bir uygulama var ama bir de KHK gerçeği var. Türkiye çapında çok sayıda akademisyen ihraç edildi. Bu durum kamuoyuna şöyle bir algıyla sunuluyor. FETÖ’cüler ve terörle iltisaklı olanlar atılıyor. Bu bahane edilerek birçok görüşten insan atıldı. FETÖ’cü olmayan solcu, demokrat akademisyenlerin tasfiyesi ile
ne amaçlanıyor?

Şimdi orada terör örgütüyle iltisaklı olanlar dediniz ama KHK’de daha esnek ve daha vahim bir ifade var. ‘Milli Güvenlik Kurulunca Devletin milli güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olan’lar deniyor.

– Yani bir kişinin kamu görevinden KHK ile atılması için terör örgütüne iltisaklı olması gerekmiyor mu?

Terör örgütü olması gerekmiyor. MGK’nin bir şekilde bir listeye aldığı yapı, oluşum ve gruplardan söz ediliyor. Bunların hiçbirinin hukuksal karşılığı yok. Yapı ne demek, oluşum,
grup ne demek? Bunlarla da iltisakı, irtibatı olanlar atılır diye ayrıca bir düzenleme var. Şimdi ben kendi yakın çevremdeki insanları tanıyorum. Onlar hakkında, benim tanıdıklarım içinde herhangi bir terör örgütü ile iltisak ve irtibat ya da tehlikeli olabilecek yapı, grup ve oluşumlarla ilişkisi olan kimse yok.

– Zaten Türkiye terör suçlarına karşı en sert uygulamalara ve hukuksal düzenlemelere sahip bir ülke. Diyelim ki herhangi bir terör örgütüne iltisakı olan bir öğretim üyesi olsa bile KHK’lere varana kadar çoktan işlem yapılması gerekmez miydi?

Barış için Akademisyenler imzacılarından ilk 4 arkadaşımız İstanbul’da gözaltına alındıklarında, yargılanma Terörle Mücadele Kanunu üzerinden başlatılmıştı. Sonra yargılamayı mahkeme durdurdu, burada sadece ‘devlete hakaret’ olabilir dedi. Onun için de Ceza Kanunu’nun 301. maddesi gereği Adalet Bakanlığı’ndan izin alınması gerektiği için Adalet Bakanlığı’na izin yazısı yazdı. Yani yargı organları da herhangi bir terör işi olmadığını aslında tescil etmiş oldu. Adalet Bakanlığı uzun bir süredir gerçi yanıt yazmadı. ‘İzin vermiyorum’ da demedi, işi sürüncemede bırakmaya devam ediyor. Zaten kötü olan bakın şu:

  • KHK’yle 100 bine yaklaştı atılan kamu görevlisi sayısı!

Akademisyen sayısı 5 -6 bin civarında. Bunların kimin ne olduğunu, aslında herkes yakın çevresinden biliyor. Ben gerçekten bunlar ne kadarı Fethullahçı, ne kadarı şucu, ne kadarı bucu hiçbir bilgim yok. Büyük çoğunluğunun ismi cismi belli değil. Bilinen, tanınan insanlar için kamuoyu ilgisi yoğunlaşıyor ama bilmediğimiz büyük bir kitleyle karşı karşıyayız. 100 bin kişi. Şaka değil yani bu. Bunlar ne zaman ve nasıl devlete alındılar, bunca yıldır ne yapıyorlardı, niye sessiz kalındı, şimdi niye atılıyorlar? Bütün bunlar büyük bir belirsizlik işareti. Bunun yanı sıra doğrudan aslında Fethullahçılarla ilişkisi olan kişilerin bir kısmına da hiçbir şekilde dokunulmuyor.

– Bu çok garip değil mi?

Dolayısıyla bunu buradan izah etmek mümkün değil. Başka bir şey yapılıyor Türkiye’de. Ben onu 150 yıllık modernleşme hareketinin topyekun imhası olarak değerlendiriyorum. Osmanlı İmparatorluğu’nda,  19. yüzyılın ortalarında kabaca Tanzimat Fermanı ile işaretleyeceğimiz bir modernleşme başladı (AS: 1839). Sadece yasal düzeyde değil, kurumlar düzeyinde de bir modernleşme… Yeni kurumlar açıldı. Harbiye yeniden kuruldu. Mülkiye kuruldu. Tıbbiye yeniden kuruldu. Giderek özel idareler, yerel yönetimler oluşmaya başladı. Anayasacılık ve giderek demokrasiye doğru bir gidişat başladı. Bu modernizm süreci de modernleşme süreci de bütün yönleriyle olumlu değildi, bunun içinde olumsuz yönler de vardı. Ama bu iktidar olumlu olan her şeyi yok etmeye yönelmiş durumda. Olumsuz yönleri de o modernizmin içinde hoşgörülebilecek olumsuzluklar olmaktan çıkartıp artık tahammül edilmez bir boyuta taşıma eğilimi içinde aynı zamanda.

– Mesela neleri yok etmek istiyor?

Bütün kurumları yok etmek istiyor. Büyük ölçüde de yok etmiş durumda. Bakın yargı… Bugün artık Türkiye’de bağımsız yargı diye bir şeyden söz etmenin mümkün olduğunu zannetmiyorum. Herhangi bir konuda hükümetin istemediği bir kararı verecek yargıcın yarın yayımlanacak olan KHK’de yer alması neredeyse kaçınılmaz gibi. Belki de Fethullahçıları atmamalarının nedeni tam da bu. Onları rehin almış durumdalar ve kullanıyorlar tetikçi olarak. Böyle de değerlendirilebilir. ‘Ben seni Fethullahçılıktan içeri atacağım, benim dediğimi yap’ da diyebilirler.

– 10 Cumhuriyet yazar ve yöneticisinin tutuklu olduğu Cumhuriyet Vakfı dosyası da müebbetle yargılanan FETÖ sanığı bir savcı tarafından soruşturuluyor.

Bu tipik bir rehin alma durumu. ‘Sen benim rehinemsin. Benim her istediğimi yapacaksın.’
Bu rehin alma durumundan çıkabileceklerini de sanmıyorum.

[Haber görseli]

– Son dönemde özellikle başkanlık tartışmaları ekseninde şöyle benzetmeler yeniden tedavüle sokuldu. Cumhuriyetin ilk yıllarında tek parti dönemindeki birtakım uygulamalar referans veriliyor. AKP’nin Cumhuriyet’in kuruluş yılları ile ilgili ikili bir söylemi var. Bu dönemi sıklıkla eleştiriyor, suçluyor. İnönü üzerinden daha çok yapıyor bunu. Atatürk’ün adını genellikle zikretmiyorlar. Fakat sıkıştıkları anda da kendi olumsuz uygulamaları için o dönemi referans gösteriyorlar.

Cumhuriyetin ilk yılları, yeni bir devletin ve bu devletin ulusunun kurulması ve yaratılması dönemiydi. Çok istisnai bir dönemdi, tarihsel açıdan. Osmanlı Devleti çok etnisiteli, çok dinli bir imparatorluk olmaktan çıkmış, dağılmış, onun içindeki bürokratik bir kesim bir bağımsız devlet kurma mücadelesine girişmiş, bu mücadelede askeri bir başarı sağladıktan sonra bunu Lozan’la siyasi olarak da dünyaya tescil ettirtmişti. O günlerde Mustafa Kemal’in izlediği çizgi,

  • ‘vatanı kurtardık, şimdi milleti kurtaracağız’ çizgisiydi.Milleti de asıl olarak hurafeden kurtaracaktı, gerilikten kurtaracaktı, taassuptan kurtaracaktı. Açık olarak böyle tarif edilmişti. Bu kurtarma operasyonu, yani tepeden aşağıya doğru modernleştirme girişimleri dünyanın her yerinde yaşanan olaylar. Ve kendine özgü koşulları vardır her yerde. Dolayısıyla ilk yılar hep tek adam, tek parti yönetimi altında geçmiştir. Hatta daha eski, Napolyon’a, Fransız Devrimi sonrasına gidersek, parti bile yok ortada. Sadece tek adam yönetimi içinde modern Fransa’yı oluşturan reformların bir kısmı gerçekleşmişti. Türkiye’de de benzer bir şey oldu. Tarihin akışı içinde kaçınılmaz bir şeydi. Ayrıca, Mustafa Kemal’in Meclis’e önerdiği ilk Anayasa teklifinde parti başkanı olan Cumhurbaşkanı ile Meclis farklı süreler için seçiliyordu. TBMM o günün koşullarında, bu konuyu görüşürken özellikle TBMM’nin ilk oluştuğu -yasama, yürütme, yargıyı bünyesinde topladığı- dönemden kalma bazı eğilimlerden vazgeçmedi ve Mustafa Kemal’in talep ettiği düzenlemenin yerine, tam bir parlamenter sistem yerine, Meclisle bağlantılı bir düzenleme yaptı. Demek istediğim,
    1924’te TBMM “Cumhurbaşkanı bana bağlı olsun” diyordu. Bugün ise tam tersi söz konusu: Cumhurbaşkanı TBMM’yi kendine bağlıyor. Sonra tabii 1930’lı yıllarda partiyle devletin birleşmesi gündeme geldi. 30’lı yılların ortası… Onu o günün koşullarında değerlendirmek gerekir. Hitler’in, Mussolini’nin, Peron’un, Stalin’in vs. olduğu bir dünya vardı. Buna rağmen yine de Meclis’i ve yasama prosedürlerini ortadan kaldırmadan, en azından kurumları biçimsel olarak koruyarak o günün dünyasına uyum gösterildi. Ayrıca, 1929 büyük bunalımı vardı. Dünya yanıp yıkılıyordu ve büyük bir savaşa gidiliyordu. Onu o koşullarda değerlendirmek gerekir. Bu konuda Erdoğan’ın başbakan iken danışmanlığını yapan, AKP Ankara milletvekili Aydın Ünal’ın Yeni Şafak gazetesinde aralık ayı sonunda yazdığı bir yazı vardı. Günümüzü 1914-1922 yılları arasındaki koşullara benzetiyor. Tayyip Erdoğan’ı da Enver Paşa’ya benzetiyor. ‘O gün Enver’den esirgenen bugün Recep Tayyip Erdoğan’dan esirgenmek isteniyor’ diyor. ‘Edirne’yi Enver alırsa Enver kahraman olur. Onun için Edirne Bulgar’da kalsın denilmiş’ diyor. O maceranın sonu Osmanlı Devleti’nin yıkılması, büyük bir soykırımın gerçekleştirilmesi ve Balkanlar’dan ve Kafkasya’dan milyonlarca Müslüman’ın Anadolu’ya sığınmak zorunda kalması ile sonuçlandı. Tarihi benzetmeleri yaparken çok dikkatli olmak gerekir.

– Erdoğan’ın ve AKP, sürekli beka sorunundan söz ediyor. 2. İstiklal Savaşı veriliyor, deniliyor. Bununla paralel olarak dış düşman söyleminin yanı sıra bir iç düşman söyleminin de olması tehlikeli değil mi?

Tipik o yazı işte. Enver Paşa Kafkas harekatını başlattığında hedefi büyük bir imparatorluk kurmaktı. Biliyorsunuz bu işi 3 paşa, Talat, Cemal ve Enver başlatmıştı. O iki ayaklı bir harekattı. Bir yandan Enver Paşa Kafkaslara gidecek ve oradan Türk coğrafyasını ele geçirecekti. Cemal Paşa da Süveyş Kanalı harekatını yapıp yeniden Kuzey Afrika’yı ele geçirecek ve Türk-İslam İmparatorluğu kurulacaktı. Bugünkü iktidarın aklında da bu var. Bir tür Türk İslam İmparatorluğu kurmaya çalışmak. Ama buna ne konjonktür müsait ne de dünyanın gidişatı müsait. Türkiye’nin gücü ve olanakları da müsait değil. Şunu demek istiyorum: Böyle bir şey yapabilmek için, önce güçlü bir iktisadi yapınızın olması gerekiyor. İktisadi güç olmak derken sanayi gücünden bahsediyorum asıl olarak. Yoksa sağa sola inşaat yapıp, musluk takmaktan, yerlere fayans döşemekten bahsetmiyorum. Bu iktisadi gücü destekleyecek bir askeri gücün olması gerekiyor. Son olarak bu iktisadi ve askeri güçle sözünü dinletebileceğin siyasi bir güç olman gerekiyor. Şimdi herhangi bir Arap ülkesine gidip biz yeniden Osmanlı İmparatorluğunu kurmaya kalkıyoruz derseniz Araplar sizi boğarlar. Çünkü Araplar, Filistinliler istisna olmak üzere, şunu düşünürler: 500 yıl boyunca siz bizim bütün zenginliklerimizi yağlamadınız ve İstanbul’a taşıdınız derler. İstanbul’daki Selatin Camilerinin arkasında Mısır’ın, Bağdat’ın, Şam’ın, Musul’un zenginliği vardır. Bunu Arap dünyasına siyasi olarak kabul ettirmek mümkün değildir.

– Başkanlık sistemine geçiş gerçekleşirse nasıl bir Türkiye bekler bizi?

Bir kere bu gerçeklese de gerçekleşmese de ben önümüzdeki iki yılın, 2017 ve 2018’in çok sert, çok çatışmalı ve çok acılı geçeceğini düşünüyorum. Geleceğe ilişkin bir şey bilmek mümkün değil elbette ama öncelikle iktisadi koşullar bir süre sonra iç piyasaya yansıyacak, çünkü şimdi daha yansımıyor. Biz sıradan insanlar olarak yükselen döviz fiyatının, ekonominin yeniden dolarize olmasının etkilerini, muhtemelen 6-7 ay sonra yaşamaya başlayacağız. Asıl etkilerinin de 2018’de çıkacağını düşünüyorum. İkincisi bu başkanlık referandumu süreci muhtemelen çok sert, çok çatışmalı geçecek. Mecliste muhalefet vekillerine tahammül edemeyen bir iktidarın, bütün protestoları yasaklayan iktidarın herhangi bir şekilde sandık başlarında özgürce oy kullanılmasına izin vereceğini beklemek bana biraz saçma görünüyor. Tabii bütün bunlar, yani bu kutuplaşmanın ve iktisadi krizin yanı sıra Türkiye’yi dış politikada büyük yalpalamalar ve büyük başarısızlıklar bekliyor. Şimdi sormak lazım, siz düne kadar ‘sıcak denize inmek isteyen Moskof’ diyordunuz. Şimdi ne oldu da Moskof’la sarmaş dolaşsınız? O Moskof’un sıcak denizlere inme hevesi, Boğazları ele geçirme hevesi bitti mi, yoksa yarın öbür gün gene kandırıldık mı diyeceksiniz? Benzer bir şekilde ABD’de de büyük bir istikrarsızlık dönemi başlayacak kanısındayım. Trump döneminin neye yol açacağı, ne gibi sonuçlar doğuracağı henüz belli değil. Bütün bu koşullarda Irak ayrı bir macera. Daha da kötüsü bölgedeki cihatçı hareketler Türkiye içinde ciddi bir örgütlenmeye sahipler, kitle tabanına sahipler ve silahlandıklarını düşünüyorum. Ayrıca AKP’nin eskiden olmayan sokak gücü dediğimiz şey, AKP-MHP kaynaşması sayesinde MHP’nin tabanı ile birlikte elde edilmiş olacak. Bu olguların hepsini birlikte değerlendirdiğimizde çok sert geçecek iki yıl bekliyorum.

  • AKP’nin herhangi bir seçimle artık iktidarı kaybetme lüksü yok. İktidarı kaybettikleri anda bunun ağır siyasi sonuçları olacak. Suçların bir şekilde hesabı sorulmaya kalkılacak yargı tarafından. Buna tahammül etmeleri mümkün değil.

– Toplumsal muhalefetin yapacağı hiç mi bir şey yok?

Var tabii, olmaz olur mu? Toplumsal olaylar ya da tarih, önceden belirlenmiş bir doğrultuda gelişen ya da kuklacılar tarafından yönetilen bir süreç değildir; tam aksine vektörel bir süreçtir. Tarihsel ve toplumsal olgular çarpışan güçlerin mücadelesi sonucunda ortaya çıkar. Bence burada eski tür muhalefet anlayışını, eski bakış açılarını terk edip gündelik hayatı sürdürebilmek için bile yaygın bir dayanışma ağı kurmamız gerekiyor. Basitçe şunu örnek vermek istiyorum: Geçen günlerde üst üste 2 haber çıktı: Birinde kedi evi kuran gençlere saldırıldı, ikincisinde kedi evi kuran bir psikolog öldürüldü. Karda kışta sokak hayvanlarını düşünmek ahlaki bir tercihtir. Vicdanı ona buyuruyor. Kimse emir vermiyor kedi evi kur diye. Bu vicdani tercihe yönelik bir hınç ve şiddet gelişiyor. Buna yönelik nefret ve hınç aslında bir yaşama yönelik bir hınç. Burada yaşamı savunabilmek için, basitçe sıradan yaşamımızı savunabilmek için bile büyük toplumsal dayanışma ağları oluşturmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu ağların da ufak ufak aslında ortaya çıktığını seziyorum, bazen görüyorum. Hiç ummadık ağlar ortaya çıkıyor. Bu toplumsal dayanışma ağları, geçmişin kitle örgütlerinden farklı yapılar. Bunların merkezi yok. Bir örgütleyicisi yok. Bunlar kendiliğinden çıkıyorlar ama bir ağ olarak dayanışıyorlar.

– Anlık bir işe yönelik olarak örgütleniyor ve ardından dağılıyorlar, değil mi?

Bir daha aynı sorun çıktığında yeniden bir araya geliyorlar. Ama bu bir insanı temas.
Bir merkezin dayatması diretmesi değil.

– O yüzden çok daha mı güçlü aslında?

Çok daha güçlü ve çok daha yok edilemez. Ve hayatı savunmak her zaman kazandıracak bir şeydir. Çünkü vicdanlı insanlar hayatı savunurlar. Bence yaşadığımız dönemin, hatta 12 Eylül’den bu yana yaşananların en büyük etkisi Türkiye’de vicdani ve ahlaki yapıları çökertmesi oldu ama bu çöken yapıların içinde bile bir kıvılcım var.

– Ama Gezi’yi yaşadık ve bugün sanki Gezi’nin toplumsal, siyasal hayata hiçbir etkisi yok gibi görünüyor.

Çok oldu.

– Niye göremiyoruz?

Gezi’nin etkisi öyle kısa vadeyle ve birkaç yılda görülecek bir etki değil. Gezi’de yeni bir toplum tahayyülü ortaya çıktı. Şiddeti reddeden, değerler üzerinden savunma yapan bir dünya tahayyülü ortaya çıktı. Bu tür vicdan temelli, ahlak temelli hareketler aslında geleceği belirleyecek olan güçlerdir. Çünkü eski dünya, bildiğimiz dünya bitti artık. Şimdi neredeyse Star Wars filmlerindeki gibi iyilerle kötüler arasında yaşanan bir savaşın içindeyiz. Ben dünyayı güzelliğin kurtaracağına inanıyorum.
http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/660585/Dr._Faruk_Alpkaya__Turkiye_yi_cok_zor_2_yil_bekliyor.html
16.01.2017