Etiket arşivi: Erdal Eren

NEREDEN ÇIKTI İDAM ?

NEREDEN ÇIKTI İDAM ?

Mustafa AYDINLI
Eğitimci – Yazar

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Akit TV muhabiri Mehmet Özmen bir cezaevinin idam sehpasını göstererek; “Millet, örneğin Kemal Kılıçdaroğlu gibi bazı isimlerin de işte bu darağacında asılmasını, idam edilmesini bekliyor diye düşünüyorum” ifadelerine yer vermesi hayra alamet değildir. Toplumda yerel seçim üzerinden bir karmaşa (kaos) yaratmanın hesabı mıdır? İdam sözcüğünün sık konuşulur olması, gündeme gelmesi, ülkemizde işlerin şirazesinden çıktığını gösteriyor.

Türkiye’de idam cezası 1920’de BMM’nin aldığı kararla uygulanmaya başladı. Türkiye’nin 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında idam cezası vardı. Bu ülke, son derece üzücü, insanlık adına utanç duyulacak idamlar gördü. Ancak, 1984 sonrasında bu ceza eylemli olarak uygulanmadı, bir bakıma askıya alındı. 1991’de yapılan yasal düzenlemeler sonucu idam alanların cezaları ömür boyu hapse çevrildi. AB’ye üyelik görüşmeleri gereği, AİHS’nin 6 ve 13 sayılı Protokollerinin imzalanmasıyla idam cezası, “Ölüm Cezasının Kaldırılması ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun” ile (yasa no 5218, RG 21 Temmuz 2004, sayı 25529) 1926 tarihli ve 765 sayılı eski Türk Ceza Kanunundan çıkarıldı.

Türkiye “barış zamanında” idam cezasının kaldırılmasını öngören Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 6. Protokol’ü 15 Ocak 2003’te imzaladı. TBMM, 26 Haziran 2003’te bu protokolün onaylanmasını uygun buldu. 6. Protokol’deki “savaş ve yakın savaş tehlikesi zamanında işlenmiş fiiller için ölüm cezası öngörülebileceği” istisnası 13. Protokol’le kaldırıldı ve ölüm cezasının her koşulda kaldırılması benimsendi. Türkiye, 2004’te 13. Protokol’ü imzaladı. 7 Mayıs 2004’te tarihli anayasa değişikliği ile anayasadan idam cezasının kalıntıları tümüyle ayıklandı. Ardından ceza yasalarından çıkarıldı. Böylece ölüm cezası Türk hukukundan (savaş halleri dışında) bütünüyle kaldırılmış oldu. Yenilenen TCK’nda da yer almıyor. İdamın kaldırıldığı dönem DSP-MHP-ANAP koalisyonudur. 9 Ağustos 2002 tarih ve 4771 sayılı yasayla da “Savaş, yakın savaş ve terör suçları halleri dışında ölüm cezası verilmez” kararıyla idam cezası kaldırılmıştır.
****
Günümüzde 58 ülkede halen idam cezası vardır. Çin, Hindistan, Endonezya ve ABD gibi (50 eyaletin 30’unda) ülkelerde idam cezası uygulanmaya devam ediyor. Bu da dünya nüfusunun yaklaşık % 60’ına denk düşmektedir. Bu ülkelerin 35’inde idam cezası, savaş ve olağanüstü hal ile sınırlandırılmıştır. Yine bu ülkelerin 32’sinde en az 10 yıldan beri idam cezası infaz edilmemektedir. Pek çok gelişmiş ülke idam cezasını kaldırmıştır : Finlandiya 1826’da, Norveç 1875’te, Danimarka 1892’de, İsveç 1910’da, Hollanda 1850’de Portekiz 1867’de, Almanya 1949’da, Mussolini dönemi dışında İtalya 1890.. Türkiye ise idam cezasını kaldırmakta geç bile kalmıştır. Araştırmalara göre idam cezasını en çok uygulayan ülkeler Çin, İran, Pakistan, S. Arabistan, ABD (30/50 Eyalette), Irak, Somali, Mısır, Endonezya, Çad. İdam daha çok 3. dünya ülkeleri veya geri kalmış ülkelerde uygulanan bir ceza. ABD bu kuralın dışında görünüyor ancak ABD tarihinde sömürge (koloni) döneminden kalma gelenekler temelli.
****
İdam istemleri kimi kez can acıtıcı ve toplumsal tepkiye konu “haklı” (!?) reflekslerle gündeme geliyor. Olabilir, “asalım gitsin!” gibi kestirme istemler toplumda dillendirilebilir. Ne var ki insan hakları bağlamında en temel insan hakkı olan “yaşam hakkı tepkisel dürtülerle tartışılamayacak ölçüde kritik bir konudur. Tarih boyunca uygulanagelen sayısız idam cezası, suç ve suçluluğu bitirmeye yetmemiştir.

Dolayısıyla idam cezasının bütünüyle caydırıcı ol(a)madığı anlaşılmıştır..
İdam cezası çözüm olabilseydi, ilgili ülkelerde benzer suçlar artık işlenmezdi.
Ayrıca idamla birlikte kurbanın aileleri de büyük ızdırap çekiyor, birlikte cezalandırılıyor.
Oysa cezaların kişiselliği evrensel bir hukuk kuralıdır..

Uygar insanlığın idama karşı oluşunun ana teması, “İdam bir cinayettir” odaklıdır..
Hem de devlet eliyle işlenmiş bir cinayet! Oysa Devlet kin güdemez, cinayet işleyemez.

  • Adli hata yapıldığında idam cezasının geriye dönüşü yoktur!

Yakın tarihimizde en iz bırakan idamlardan örneğin Başbakan Menderes ve 2 Bakanı’nın idamının ardından (17 Eylül 1961) Deniz Gezmiş ve 2 arkadaşının idam cezası “3’e 3, intikam” çığlıkları ile TBMM’de onanmış (Başbakan Demirel 2 elini de “evet” için kaldırmıştır!) ve 6 Mayıs 1972’de yerine getirilmiştir. İdam cezaları genellikle kamu vicdanında çelişik izler bırakmaktadır.

Günümüzde, söz konusu 2 olayda idam edilenlere anıt mezarlar yapılarak heykelleri dikilmiştir. Görülüyor ki idam, onarımı olanaksız bir cinayet türü gibidir. Uygar insanlık kültürü dışında bir eylemdir.

12 Eylül generallerince “Asmayalım da besleyelim mi?… Bir sağdan bir soldan astık..” gibi bir garabetin ardılı olarak, çocuk yaşta bir mahkumun (17 yaşındaki Erdal Eren‘in!) yaşının büyütülerek asılması, uygar dünyaya asla savunulamayacak bir insanlık suçudur..

Son seçimlerde (24 Haziran 2015) 11,5 milyon oy almış ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu’na idam istemi aymazlığı ise, ülkede bir karmaşa (kaos) yaratarak toplumu birbirine düşürme kurgusudur. Bu davranış her türlü hukuk ve insanlık sınırını aşmıştır.

6 Eylül 1958’de Adnan Menderes Başbakan iken, CHP genel başkanı İsmet İnönü’ye “İdam sehpalarında can verenlerden ders al” gibi sözler kullanıyor. İsmet Paşa ise “İdam sehpaları bir kez kurulmaya görsün, nasıl işleyeceği belli olmaz!” diyor. Kaderin cilvesine bakın ki; Menederes ve arkadaşları idamla yargılanırken, eşi Berrin Menderes İnönü’ye giderek idamların durdurulması yönünde yardım istiyor. İnönü Org. Cemal Gürsel’e mektup yazarak idamların durdurulmasını istiyor. Ancak İnönü’nün bu çabaları, yaklaşık 15 kişiyi bulacak idamları, yalnızca 3 kişiye düşürmeye yetebiliyor.

Ülkemizin “beka sorunlarını” (!?) tartıştığımız şu günlerde, nereden çıktı idam söylemleri?

Bunlar hayra alamet söylemler değil Herkes ağzından çıkan sözü, hele siyasiler kamuoyu önünde, çok büyük özenle tartmalıdır.
Üstelik 31 Mart 2019 yerel seçimleri Türkiye’de ilk kez olmuyor..
=================
Dostlar,

Sonuçta Erdoğan ve sekreterleri (Bakanları!?) 24 Haziran 2023’e dek iktidardadır olağan koşullarda ve yerel seçim sonuçlarından bağımsız olarak. Halkı ve muhalefeti “idam” cezası ile korkutmak uygar demokratik siyaset kalıplarının çooook dışındadır.

Kaldı ki; tüm uluslararası hukuku, bağlantılarımızı ve yükümlülüklerimizi bir yana koysak bile, hukuk tekniği bakımından Anayasa değişikliği gerektirmektedir idamı yeniden getirmek. Bu da Anayasa md. 175 gereği en az 200 vekil ile teklifi, en 3/5 kabul oyunu (360 vekil) gerektiriyor. 2/3’ten (400’den) az oy ile (360-400 arası) kabul halinde halkoylaması zorunlu. AKP + MHP oyları 360’ı bile bulmuyor.. Öbür partilerin idama karşı çıkması durumunda AKP + MHP ittifakının gücü yetmiyor bu girişime. TBMM’den geçse bile Türk Ulusu ne diyecek buna?

Halkı korkutarak ve asıl yakıcı sorunları gündemden düşürmek üzere gündem oyunları ile siyaset yapmanın ne denli ahlaksal, moral, etik, adil, erdemli… olduğunu da unutmadan.

16 Haziran 1944’te henüz 14 yaşında iken cinayet ile suçlanan George Stinney elektrikli sandalyede idam edilmiş, ablasının açtığı davada 40 yıl sonra 1974’te aklanmıştı! Ancak yaşamının baharında hatta çocuk yaşta idam edilen küçük George çıkıp gelemedi mezarından!

Son olarak ülkemizin bir “beka” sorunu varsa, bunu 17 yıldır tek başına iktidar olan AKP yaratmadı da kim yarattı? Sorunu yaratan bu kez suçuna gerekçe gösterip halktan oy isteyemez!

Beka sorunu AKP içindir, %40’ın altına düşmemek için;
Beka sorunu MHP içindir, %10’un altına düşmemek için;
Beka sorunu, Cumhur ittifakı denen örtük koalisyon içindir, %50’nin altına düşmemek için!

Sevgi ve saygı ile. 27 Mart 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı – AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Erdoğan’a fırlatılan idam ipi

Erdoğan’a fırlatılan idam ipi

Barış Terkoğlu
Cumhuriyet
, 25.3.19

Akit’in kadrolu provokatörü, parmağıyla darağacını gösterdi. Kılıçdaroğlu’nun idamını beklediklerini söyledi. 
Parmak tanıdık. Sahibi Mehmet Özmen. “Kadrolu” dedim ya, tesadüf değil. Biraz geriye gidin, eminim hatırlayacaksınız. İstanbul Barosu Olağanüstü Genel Kurulu’nda kürsüyü işgal eden, avukatlar indirmeye çalışınca yalandan kalp krizi geçiren o. Cumhur İttifakı’nın olmadığı günlerde, MHP Genel Merkezi’ne gidip kışkırttığı ülkücüler tarafından dışarı atılıp baygınlık geçirme numarasıyla ambulans bekleyen o. Gezi Parkı’nda bir eylemcinin düşürdüğü ajandayı “birileri” nedense ona servis ediyor. O ise kendisini “Sol gazetesi muhabiri” olarak tanıtıp rehberdeki isimleri teker teker arayıp başka bir provokasyon yapıyor. 
Uzatmayayım…
Adını sorgulayın, hiçbir ciddi işi yok. Haber yapmaktan çok haber oluyor. “Linç edildi”, “dayak yedi”, “saldırıya uğradı” tezgâhlarının kadrolu oyuncusu o. Her kışkırtıcının ipini tutan biri olduğuna göre soralım: İdam sehpası gösteren parmak aslında kimin?

Ulucanlar’ı nasıl müze yaptılar? 
Darağacına dikkat ettiniz mi? Ulucanlar Cezaevi Müzesi’nindi. 
Tarihi cezaevi, iktidarın demokrasi maskesi taktığı günlerde, 2006’da, kapatıldı. AKP’li Altındağ Belediyesi talip oldu, 2009 yılında müzeye dönüştürüldü. 2010’da açıldı. 
Bitsin bu hasret” dedikleri Pensilvanya’daki Hocalarının “mezardakiler kalkıp oy kullansın” dediği referandum dönemleriydi. Ellerini öptükleri Eylülist paşaların, önlerinde diz çöktükleri şeyhlerin, evlerinde buluştukları patronların işledikleri suçları Cumhuriyete yüklüyorlardı. Kırlarda koşan gelinlik kız gibi güzel Cumhuriyetin ilkelerini, kurumlarını, hukukunu iğfal için gerekçe yaratıyorlardı. Ulucanlar Müzesi vitrindi. 
Erdoğan, o zamanlar kürsüdeyken, idam edilen devrimciler Necdet Adalı’nın ve Erdal Eren’in adını söylerken ağlıyordu. Müze’nin sergisine Deniz Gezmiş’in Roma hukuku ders notlarını, Yusuf Aslan’ın kaşkolunu, Hüseyin İnan’ın asıldığında üzerinden çıkardıkları fanilasını koydular. Hoparlörlerden verilen çığlık sesleriyle, balmumundan yapılmış mahkûmlarla, “burası aslında hapishaneydi” dediler. Yetmedi, isteyen ücretini ödeyip kelepçelenerek hücreye bile atılabiliyordu. 
Dikkat ettiniz mi? Provokatör’ün önünde durduğu idam sehpası demir parmaklıkların ardındaydı. 18 kişinin can verdiği darağacını “müebbet olarak hapsettik” diyerek bunu yapmışlardı. 2004’te partimiz idamı ‘bir daha asla’ diyerek kaldırdı” diye anlatıyorlardı.

Erdoğan’a atılan ip 
Peki, biz “müebbete mahkûm” yağlı urganın önüne nasıl yeniden geldik? 
Parmağa bakmaktan Erdoğan’ın açıklamalarını görmemiş olabilirsiniz. 
19 Mart’ta Zonguldak Ereğli’de kürsüye çıktı ve “Bir yanlış yaptık, idamı kaldırdık. Eğer parlamento karar verirse ben onaylarım” dedi. Üstelik ilk de değil… 
Bir yıl önce, Erdoğan’ı cumhurbaşkanı yapan son 24 Haziran seçimiydi. Sayılı günler kala Kocaeli mitingindeydi. HDP’nin adayı Demirtaş’tan bahsederken alandakiler “idam” diye bağırmaya başladı. “Parlamento bunlarla ilgili kararı bana göndermiş olsaydı, ben bunu çoktan onaylardım” diye yanıt verdi. 
Hadi bir sene daha geri gidelim… 16 Nisan 2017 Başkanlık Referandumu’na sadece 5 gün var. 
Erdoğan, Şanlıurfa’da kürsüde. Kalabalık yine “idam” diye bağırıyor. 
Yanıt gecikmiyor: “Parlamento kararını verecek, ondan sonra da idam çıkacak. ‘Efendim Avrupa Birliği ne der?’ George ne derse desin, Hans ne derse desin, Helga ne derse desin, benim için önemli olan Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin, Ayşe, Fatma, Hatice ne der, o önemli.” 
Bu işin tarihi o kadar eskiye gidiyor ki… 2004’te idamı kaldıran Erdoğan, 2007’de seçim meydanlarında MHP lideri Bahçeli’yi “Apoyu neden idam etmedin” diye fırçaladı. Bahçeli sonunda dayanamadı. Erzurum’da kürsüdeyken “129 milletvekilimiz vardı, sizin kadar olsaydı asılıp asılmadığını görürdünüz. Sen neden asmadın? Oğluna gemi alacak para buluyorsun, asacak ip mi bulamıyorsun?” diye bağırdı. Herkesin şaşkın bakışları arasında “alın o zaman şu ipi de, asın” diyerek kürsünün altından yağlı urganı çıkardı. Apo’yu assın diye Erdoğan’a fırlattı.

‘Sopalı seçim oyunu’nun kurucusu

İdam, miting meydanlarındaki bir vaat mi yoksa muhalefete gösterilen sopa mı? Dahası idam, anketlerdeki “milliyetçi kararsızlar”a açılmış bir yol mu? Her seferinde “Meclis getirsin onaylarım” diyor. Sanki AKP’li vekiller o “tak” dese “şak” diye yapmayacaklarmış gibi! Üstelik Bahçeli, “AKP hazırsa, MHP dünden razıdır”, Kılıçdaroğlu “Getirsinler bakalım” dediği halde… Erdoğan her seçim öncesi aynı silahı gösterip sonra tekrar duvara asıyor. 
Devlet imkânlarının partinin önüne dizilmesine, el konmuş medyanın parti megafonu gibi çalışmasına alıştık da… 
Akit’teki provokatörün parmağına bakarken, hapis tehdidinden idam ipine uzanan “sopalı seçim oyunu”nun kurucusunu görmeyi unutmayalım.

MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ YENİ BAŞKANI DR. DİNÇER DEMİRKENT’ten…

MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ YENİ BAŞKANI
DR. DİNÇER DEMİRKENT’ten…

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

HUKUKU YENİDEN İNŞA ETMELİYİZ..

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/952148/Mulkiyeliler_Baskani_Demirkent__Hukuku_yeniden_insa_etmeliyiz.html (Cumhuriyet, 01.04.2018)

Bir devleti kişiselleştirmek isteyen iktidarlar, Mülkiye’ nin değerlerinden hoşlanmaz. O değerler Mülkiyelileri var kılıyor ve kılacak. Hukuk devleti cumhuriyetin en büyük kazanımlarından biri. Hukuk devletine dönmeye, hukuku yeniden inşa etmeye ihtiyaç var.

Dışarıdan bir dekan atanması fakülteyi yönetecek bir profesör olmadığını söylemek demektir. Bu da Mülkiye’nin tarihine hakarettir.

1859’da kurulan ve Osmanlı’dan başlayarak genç Cumhuriyetin modernleşme hareketinin kadrolarını yaratan Mülkiye yeni bir döneme daha başlıyor. Padişah Abdülhamit’in gönderdiği şekerleri “Padişahım çok yaşa” demek yerine dönemin baskılarına karşı yere atıp çiğneyen Mülkiyeliler, aradan geçen bir asırın ardından ‘Abdülhamit sevdalısı’ AKP’nin de hedefi konumunda. Mülkiye’nin o günden başlayan direniş kültürüyle yazılan marşının “Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” sözlerini referans alarak, “Yetiştik Çünkü Biz” adıyla seçime giren ve Mülkiyeliler Birliği’nin en genç başkanı olan Dinçer Demirkent, görevi devralmasının ardından süreci ilk olarak Cumhuriyet’e değerlendirdi. Demirkent’in, OHAL KHK’si ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (Mülkiye) görevinden 7 Şubat 2017’de ihraç edilmesinin ardından yaşadıkları, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni dönemi, SBF’deki dekan krizi ve OHAL’e ilişkin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

-‘Yetiştik Çünkü Biz’ diyerek yola çıktınız. Nerede ve nasıl yetiştiniz?

Mülkiye’de yetiştik ve kim olduğumuzu tanımlayan ortak değerlerle karşılaşmış olduk. Mülkiye, Türkiye modernleşme tarihine damgasını vurmuş bir okul. Bu tarihe demokratikleşme ve laikleşme tarihi olarak da bakabiliriz. Ve tabii ki anayasal, hukuk devletinin geliştiği, oturduğu bir tarihin içinde büyüdük. Türkiye modernleşmesinin tüm çelişkilerini de içinde taşıyan bir tarih bu. Mülkiye öğrencisiyle, hocasıyla, mezunuyla, bürokratıyla, aydınıyla bu çelişkileri bilen, taşıyan ve kamu yararına çözmeye çalışan bir camia. ‘Yetiştik Çünkü Biz’ bu çelişkilerden, değerlerden beslenen, demokrasiyi, barışı ve eşitliği ve özellikle de bugün en çok ihtiyacımız olan hukuk devletini savunan ve bunu güçlü bir şekilde savunma iddiası taşıyan bir birliktelik ve anlayış.

Resmi Gazete’de ismini görmek garip

-İhraç sürecinde neler yaşadınız ve bunun seçime girmenize bir etkisi var mı?

Resmi Gazete’de insanın ismini görmesi garip bir duygu. Bir gecede o güne kadar yapmak istediğiniz, mücadele ettiğiniz, büyük emekler verdiğiniz mesleğinizden, işinizden, öğrencilerinizden koparılmış hissediyorsunuz. Bir anda bir tür kenara itilme duygusu. O geceden sonraki birkaç gün ve gece kolay geçmedi. Fakat fakültelerimizde arkadaşlarımızın, sendikamızın, bilim camiasının Türkiye’de ve dünyada gösterdiği dayanışma, bize reva görülen ‘sosyal ölü’ sıfatını üzerimize yakıştırmayacağımızı ilan etmemize yardımcı oldu. Hayatta kalabildik. Kenara itilmişlik duygusunun çok kısa sürede ortadan kalkmasıyla ‘neler yapabiliriz’ diye düşünmeye ve çalışmaya başladık. Mülkiyeliler Birliği seçim sürecine hazırlanmamızla ihraç edilmemin çok yakından bir ilgisi olmadı. Fakültemiz tasfiye ediliyordu. Kişisel ihracımın ötesinde, OHAL ve ihraçların fakültedeki etkisi belirleyici oldu.

Özel bir süreçte

-Mülkiye’nin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi Mülkiye de özel bir sürecin içinden geçiyor. Yalçın Karatepe’nin dekanlığının ardından başlayan dönemde Mülkiye büyük baskılarla karşı karşıya geldi. Gezi olaylarının hemen arkasından başladı bu süreç. Serpil Sancar’ın eğilim yoklamasıyla dekan olması ve istifası sonrası Kadir Gürdal’ın seçilmeden atanmayı kabul etmesinin ardından Mülkiye’nin bir geleneğine ara verilmiş oldu. Gürdal, SBF dekanı olarak hak ettiği özerkliği elde edemedi. Rektör Erkan İbiş’in üniversite üzerinde kurduğu, ‘rektörün emirleri dışında hiçbir şey yapılamaz’ ilkesini fakültemizde de gerçekleştirdi. 2016’da onlarca öğretim üyesine soruşturma açıldı, fakültemiz onlarca kere öğrencilerimizi ne yazık ki zor durumda bırakan olaylar (polis müdahalesi, derslerin alınması, merkezlerin kapatılması) yaşandı. Her koşulda üniversite özerkliğine zarar veren, eleştirel bilim yapılmasına engel olan süreçler yaşandı.

Tarihe hakaret

-Mülkiye’ye dışardan dekan atanması ihtimali konuşuluyor. Bu mümkün mü?

Dekanlık seçimi fakültenin iç meselesidir ancak dışardan bir dekanın atanması bunu iç mesele olmaktan çıkartır. Dışardan bir dekan, Mülkiye’de fakülteyi yönetecek bir profesörün olmadığını söylemek demektir. Bu Mülkiye’nin tarihine kültürüne hakarettir. Mülkiye dışından bir dekanın fakülteyi yönetmesi mümkün değil ve bu hem üniversite yönetimi, hem de fakülte açısından idare edilebilecek bir durum olmaktan çıkar.

Mülkiye’de gözyaşı var

-Eski yönetimlerden sizi farklı kılan nedir?

Biz buna ‘bakış farkı’ diyoruz. Eski başkanımız Erdal Eren hep vurgular, ‘Mülkiye camiasının ortak değerleri vardır. Fakat bakış farkları vardır’ diye. Bizim de ciddi bir bakış farkımız var. Genç bir kuşak olarak, çoğunluğu kadın olan bir grup ve kuşak olarak, bizim birliğimizin artık yenilenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu yenilenme fikrinin ülkemiz açısından da çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

-Neden Mülkiye Marşı’nın bir bölümünü adınıza verdiniz?

Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz’ sözü bizim sahiplendiğimiz ve marşımızdan aldığımız bir isim. Bu elbette genel bir tespitin parçası. Öncelikle bizim temel kaynağımız olan Mülkiye’de gözyaşı var. Bu gözyaşları sadece 7 Şubat’ta kitlesel bir ihraç süreci yaşandığında ortaya çıkmadı. Bu tarihten önce iki dalga daha ihraç olmuştu. İlk defa Mülkiye’de beş akademisyen Cebeci Kampusu’ndan yaka paça gözaltına alınmıştı. Fakültemize ait olan kıymetli derslerimiz enstitülere verilmişti; neredeyse bir lise müfredatı kıvamında. Akademik haklarını savunan, eleştirel fikirlerini kullanan öğretim üyelerine soruşturmalar açılmıştı. Ucu bucağı gelmeyen soruşturmalar SBF’de bir baskı aygıtı olarak kullanılmıştı. Ardından ihraçlar geldi. Fakültemiz çok ciddi bir kan kaybetti. Biz ‘Hiçbir Mülkiyeli’nin kendisini yalnız hissetmeyeceği bir örgüte sahip olacaksınız’ dedik.

Hukuku koruyacağız

-Mülkiyeliler uzun bir dönem devlet kadrolarında yer aldılar, ancak AKP döneminde bu süreç değişti. Neden Mülkiye’den vazgeçildi?

Mülkiye’de aktarılan değerler, Türkiye’nin anayasal rejime geçişinden itibaren Mülkiye’nin özünü oluşturan bir hukuk devleti ve demokratikleşme. Bir devleti kişiselleştirmek, bir partiyi kaim kılmak isteyen iktidarlar, elbette Mülkiye değerlerinden hoşlanmazlar. Ancak Mülkiyelilerin fakültede aldıkları eleştirel bilim eğitimi sayesinde öğrendikleri değerler, sorgulama kapasitesi onları bir şekilde var kılıyor ve hep kılacak.

-Yeni ve genç yönetiminiz ne vaat ediyor?

Hem Mülkiyeliler Birliği’nin yenilenmeye hem de siyasal, toplumsal atmosferimizin taze fikre ve görüşlere ihtiyacı var. Bu dönem için söylenmesi gereken yeni bir şey söylüyoruz, o da: ‘Değiştirebiliriz’. Bir değişim dönüşüm vaat ediyoruz ve buna mecburuz. Mülkiyeliler Birliği de bir hayatta kalma ve yenilenme yeri olmalı. Mülkiye’nin gelenekleri ve değerleri, ilkeleri bir nostaji olarak görülmemeli. 12 Eylül sonrasında efsane dekanlarımızdan olan Cevat Geray, 1402’liklerden (ihraçlardan) olarak Mülkiyeliler Birliği başkanı olmuştur. O dönemlerde Mülkiye’nin kendisi 12 Eylül rejimine karşı hakların ve hukukun meşru zeminde en güçlü şekilde savunulduğu yerdi. Biz de üyelerimizin hukukunu ve fakültemizin özgünlüğünü korumaya çalışacağız. Hazırlayacağımız raporlar ve kuracağımız bilim merkezleri ile Türkiye kamuoyunu bilgilendireceğiz.

OHAL sınırı aştı

-OHAL’e ilişkin değerlendirmeleriniz neler?

OHAL Türkiye’de bizim anayasamızda çizilen sınırların ötesine çıkmış bir istisnai durum. Bütün hukuk düzenimizin OHAL KHK’leri ile yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını görüyoruz. En büyük sıkıntı da bu. Anayasa’nın neredeyse herhangi bir yasa gibi algılandığı, anayasasızlaştırma noktasına gelindi. Aslında anayasanın olmadığı bir hal anlamına geliyor. Bu da bütün temel hak ve özgürlüklerimizin ortadan kalması gibi çok ciddi bir meseleye yol açıyor. Nereye kadar devam edeceği bir belirsizliğe dönüşmüş durumda. Türkiye böyle bir öngörülmezlik içinde. Hukuk devletinin en temel ilkesi öngörülebirlilik ilkesidir. Hukuk devleti, cumhuriyetimizin en büyük kazanımlarından biridir ve bunu savunmak gerekir.

  • Türkiye’nin hukuk devletine dönmeye, hukukunu yeniden inşa etmeye, temel hak ve özgürlüklerin yeniden güvence altına alınmasına ihtiyacı var.
    ======================================

Dostlar,

Yazı uzun, biz kısa tutalım.. Bizim de üyesi olmakla övünç duyduğumuz, ülkemizin seçkin – saygın kurumlarından Mülkiyeliler Birliği‘nin seçimleri 25.03.2018’de yapıldı.
Yönetim yenilendi (46. genel kurul)
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerini yaşadık.
Ancak 15 Temmuz 2016 sivil darbesi, ikisinden de beter. Hatta 2’sinin toplamından da!
Salt Türkiye’de değili dünyada görülmeyen davranışlar ve sözler görüyor, duyuyoruz.

Partili Cumhurbaşkanı, karşıt görüşlü yurttaşlara “biletinizi alalım gidin..” diyebiliyor!

Bu söz artık tüm sigortaların attığı andır. Yangın riski demektir!

Aynı kişi, “… patlayın, çatlayın, Atatürk Kültür Merkezini yıktık işte..” de diyebilmektedir.
Bu da sağduyunun tüm sigortalarının devre dışı kaldığı – bırakıldığı bir duruma denk düşüyor.
Boğaziçi Üniv. öğrencilerine “..okuma hakkı tanımayacağız…” söylemi sağlıklı sayılamaz.
Örnekler ne yazık ki çok sayıda ve nitelik – içerik olarak birbirinden ürkünç (vahim).
SBF – Mülkiye’ye yapılanlar tüm zamanları geçti. Türkiye’nin en köklü kurumlarından, yurtdışında da marka bir kuruma nasıl kıyılabilir??

Tıbbiye (1827) – Harbiye (1834)- Mülkiye (1859) Türkiye modernleşmesinin sacayağıdır. Ülkemizin bekası açısından bu 3’lü yapıya sahip olmak eşsiz bir şans ve güvencedir.
Değerini bilmek ve gözbebeği gibi sakınmak gerekir.. Yetmez; geliştirmek – güçlendirmek!

Önceki Erdal Eren yönetimine teşekkür ediyor, yeni seçilen Dinçer Demirkent başkanlığındaki arkadaşlarımıza içten başarılar diliyoruz. Bakış açıları farklı olabilir ama hedef ortaktır; onlar Mülkiye‘nin kadim gelenekleri ve Türkiye modernleşmesindeki vazgeçilmez işlevidir (misyonu). Elbirliği ve işbirliği içinde direnecek ve çalışacağız..

  • Bu “çok zor” hukuksuz dönem de geride kalacak ve ülkemiz – insanımız ANADOLU RÖNESANSI‘nı tamamlayarak, Büyük ATATÜRK‘ümüzün gösterdiği şaşmaz hedef doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 03 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not                                              :

Değerli Mülkiyeliler,

25 Mart 2018 tarihinde gerçekleştirilen 46. Olağan Genel Kurulumuzda seçilen Mülkiyeliler Birliği Yönetimi olarak, 4 Nisan 2018 Çarşamba günü 11.00’da gerçekleştireceğimiz Anıtkabir ziyaretine tüm Mülkiyelileri davet ediyoruz. Saat 10.30’da Aslanlı Yolda buluşulacaktır.

Saygılarımızla,
Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu
————————————–
Not:
04 Nisan 2018 günü Anıtkabir ziyaretine katıldık..

 

 

 

 

 

 

 

Merhum Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI’yı anma toplantısı

portresi_dusunen_adam

Merhum Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI’yı anma..

DEĞERLİ HOCAMIZ
Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI’yı

ÖLÜMÜNÜN 1. YILDÖNÜMÜNDE
ÖZLEMLE ve ŞÜKRANLA ANIYORUZ..

ÇARŞAMBA SÖYLEŞİLERİ

“IŞIKLI YILLAR”

Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI HOCAMIZI ANIYORUZ..

Prof. Dr. Cevat Geray, Prof. Dr. Recep Akdur
ve düşlerini yadigar bıraktığı tüm dostları ile..

16 Temmuz 2014, Çarşamba saat 18:30
Mülkiyeliler Birliği teras katı

****************

Dostlar,

Güzel insan Sn. Prof. Alpaslan IŞIKLI hocamızı bu akşam (16.7.20149 saat 18.30 sonrasında, bir dönem Genel Başkanlığını yaptığı Mülkiyeliler Birliği‘nin (MB) teras katında coşku ve hüznün iç içe geçtiği bir iklimde andık.. Bizim Mülkiye camiasından olmamamıza karşın, epey ortak dostumuzun orada olduğunu şaşırarak ve sevinerek ayırdettik.

Mülkiyeliler Birliği Başkanı Erdal Eren’in açışının  ardından, Mülkiye’nin (SBF) kadim hocalarından ve eski dekanlarından (1977-82; 3 dönem) Prof. Cevat Geray,
Alpaslan hoca ile 40 yılı aşan dostluklarından, çalışma arkadaşlığından,
dava yoldaşlığından kalkarak kapsamlı bir konuşma yaptı. Ardından TÜMÖD
Genel Başkanlığı’na Işıklı hocadan sonra getirilen AÜTF’den Prof. Akdur,
kısa dönem TÜMÖD yoldaşlığı ile sınırlı izlenimlerini aktardı.

Mülkiye geleneklerinden olmak üzere Işıklı hoca için armağan kitabı da hazırlanmış
ve satışa sunulmuştu.. Edinilmesini, okunmasını öneririz.. Biz daha önce edinmiştik ve hala masamızın üzerinde..

Armagan_kitabi

 

Daha sonra salondaki “Işıklı dostları” söz aldılar…

 

Prof. Semih Baskan‘a ilk sözü verdi Cevat hoca.. Dr. Baskan Alpaslan hocanın hekimi idi, Ankara Tıp’tan bizim ağabeyimiz ve 30 Nisan 2014’te emekli olan eski dekanımızdı… Eski öğrencileri, meslektaşları son derece olumlu anılarla Alpaslan hocayı vefa ve şükranla andılar.

Eşi Zerrin hanım ve oğlu Ali bey de salondaydılar. MB Başkanı Eren, diledikleri zaman mikrofonu alabileceklerini belirtti, onları serbest bıraktı..

1 koca yıl geçmişti aradan .. 13 Temmuz 2013 – 16 Temmuz 2014..

Hoca 20 dolayında kitap sığdırmıştı akademik yaşamına. 1975’te henüz genç bir akademisyen iken 35 yaşlarında ÜCRET’i yazmıştı. Son yıllarda en önemli katkılarından biri “Said Nursi Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları” idi. 1998’lerde
bu tehlikeli cemaatın içyüzünü ortaya döken bir bir kitapçıktı..
Bu kitapçığın baskısının yinelenmesi istendi MB’nden..
22 Nisan 1998’de Ankara’da Türk Harb-İş Sendikası salonunda verdiği aynı başlığı taşıyan konferansın metniydi bu kitapçık.. Önümüzdeki günlerde bu sitede pdf olarak size sunacağız.

Saidi_Nursi_Fetullah_Gulen_ve_Laik_Sempatizanlari

Alpaslan Işıklı hoca bir Cumhuriyet ürünü idi. Amasya’da doğmuş, liseyi orada bitirmiş ve Devletin okullarında beslenmeyi sürdürerek Akademik basamakları büyük çilelerle tırmanmıştı. Devleti O’nu Fransa’ya da yollamıştı mezuniyet sonrası eğitimi için. 12 Eylül döneminde Sıkıyönetim komutanlığınca işine son verilmiş; çooook emek verdiği Sendikalar (Yol-iş başta olmak üzere) hocaya kucak açmıştı. Mütevazi ücretlerle onlara eğitim – danışmanlık hizmeti sürdürmüştü yıllarca.. Mülkiye’deki görevine Yargı kararı ile dönene dek..

Cumhurbaşkanı Sezer O’nu YÖK üyeliğine atamıştı, çok yapıcı katkıları olmuştu orada..

Çooook hoş sada bırakmıştı ardından Alpaslan hoca.. Nitelikte de nicelikte de..
O’nu biz de ortak ADD çalışmalarımızdan hiç unutmayacağız. Bir örneği aşağıda :

  • 80. Yılında Cumhuriyet ve Karşıtları (DTCF, panel) Ankara, 25.10.03 (Ortada biz, solumuzda merhum Prof. Türkan Saylan ve Mustafa Balbay solda
    merhum Prof. Alpaslan Işıklı ve Prof. Çağrı Erhan..)

Cumhuriyet_karsitlari_Balbay_Saylan.._ile

İnançlı – bilinçli bir ATATÜRK SEVDALISI – KEMALİST BİR YİĞİT idi
merhum Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI.. Yapıtlarından hala öğrenmeyi sürdürüyoruz..

O Hak’ka yürüdü ama kamil insanlığının Işığı bizimle,
insanlığa yol gösteriyor, gösterecek..

Lütfen geçen yıl O’nu yitirdiğimizde web sitemizde yazdıklarımıza da bakar mısınız??
Kitaplarının listesi vd.

http://ahmetsaltik.net/2013/07/13/prof-dr-alpaslan-isikliyi-yitirdik/, 13.7.2013

Sevgi ve saygı ile.
15 Temmuz 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

27 Mayıs 1961 İhtilali / Devrimi 51 Yaşında!


27 Mayıs 1961 İhtilali / Devrimi 51 Yaşında!

  • “Ulusun geleceğine yalnız ve ancak ulus egemen olacaktır. Ulusu temsil eden ulusal irade ulus adına sınırlı ve belirli bir zaman için manevi kişiliğini de belirten Millet Meclisi de en sonunda ulusça yenilenmekle karşı karşıyadır. Özde olan ulustur. Egemenlik onun olduğu gibi, yönetim hakkı da onundur.”
    (1923, Eskişehir – İzmit konuşması)

         Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK


Dostlar
,

27 Mayıs Devrimi‘nin ülkemize en büyük armağanı, öncelikle insanlarımızın
Vatan / Millet cephesi diye acımasızca yapay düşman kamplara ayrılmasının durdurulmasıdır. Radyolardan saatler boyunca DP’nin kurduğu bu “Cephe”ye katılan yurttaşların adları sayılmıştır.

Ayrıca ekonomik olarak DP iktidarının bir enkaz bıraktığı da belgelidir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 14 Mayıs 1950 seçimini DP’nin kazanması üzerine Cumhurbaşkanlığı’nı DP Milletvekili M. Celal Bayar’a devrederken bıraktığı yaklaşık ikiyüz ton altın, Hazine eliyle teslim alınmıştır. Menderes, kötü ekonomi yönetimi ile ülkemizi tarihinin en ağır ve en yüz kızartıcı akçal (mali) bunalımına sürüklemiştir.

Temmuz 1958’de dış borç taksitini ödeyemeyince, beş yüz milyon doları aşan yeni “destek” (borç!) için Hazine’deki altın rezervleri Londra Merkez Bankası’na götürülerek rehin verilmiştir. Bu altın kolilerini, Türk Hava Kuvvetleri subayları, yüklerinin ne olduğunu bilmeden taşımışlardır. Halen yaşamda olan 90 yaşlarına yakın Em. Hv. Plt. Kr. Alb. Hüseyin Avni Güler’in anlatımlarının ses kayıtları arşivimizdedir.

Bunlara ek, IMF, DP’nin 500 milyon dolara yaklaşan borçlarının konsolidasyonu
(bir süre ötelenerek yeniden yapılandırılması, taksitlendirilmesi) için çok yüksek oranlı devalüasyon dayatmıştır. 2.80 TL olan 1 $, 9.025 TL’ye yükseltilerek paramız % 322 oranında değersizleştirilmiştir. DP İktidarı bu politikaları ile her mahallede
1 yandaş milyoner yaratma saçmalığı içinde olmuş, akıl dışı sömürgen ekonomi politikaları ile ülkemizi iflasa sürükleyerek ulusal onurumuzu ayaklar altına düşürmüştür. Mali faturayı gene yoksul halk kitleleri daha da yoksullaşarak ödemiştir. Gelir dağılımı iyice adaletsizleşmiştir.

27 Mayıs Devrimi’nin insanımıza en güzel armağanı ise 1961 Anayasasıdır.

Bu Anayasa, dünya genelinde en ilerici ve demokrat anayasalardan biridir.

Ülkemiz hızlı bir özgürleşme sürecine bu anayasal iklimle girmiştir.
Nitekim 12 Mart 1971 darbesinin gerekçelerinden biri, Muhtıra’ya imza koyan
dönemin Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç‘a göre,

  • “..bu anayasanın ülkemize bol gediği..
    sosyal ve politik uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığı..” yönündedir. 

Bu anayasa Türk siyasal sistemine çok ciddi kurumlar ve araçlar kazandırmıştır :

– Anayasa Mahkemesi,
– Cumhuriyet Senatosu (Çift Meclis),
– Devlet Planlama Teşkilatı (DPT),
– Yüksek Hakimler Kurulu,
– Kredi ve Yurtlar Kurumu,
– Devlet Personel Dairesi,
– Basın İlan Kurumu,
– Türk Standartları Enstitüsü (TSE),
– Milli Güvenlik Kurulu (MGK),
– Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)..

gibi yeni kurumlar ülkeye kazandırılmıştır.

Bunların dışında;

– sosyal devlet,
– sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme hakkı,
– yargı bağımsızlığı,
– sosyal güvenlik hakkı,
– üniversite özerkliği
(1750 sayılı yasa ile 1945’lerin 4936 sayılı yasası daha da ileri taşınarak),
– radyo ve televizyon bağımsızlığı,
– basın-fikir işçileri yasası,
– idarenin tüm işlemlerine yargı denetimi yolunun açılması,
– seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri yasası,
– seçimlerde yargıç güvencesi,
– ilköğretim ve eğitim yasası,
– ortaöğretimde bilim insanı yetiştirmek için fen liselerinin açılması,
sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi,
– gelir vergisi yasası,
ulusal artık (milli bakiye) seçim sistemi..

gibi birçok yasa çıkartılarak demokratik yaşam sosyal ve hukuk devleti ilkeleriyle bütünleştirilmiştir.

Bu adil temsile dayalı seçim sistemi sayesindedir ki Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekili ile TBMM’de temsil edilme olanağı bulmuştur (1965). Daha sonra bu seçim sistemi ile büyük partiler lehine oynanarak temsilde adalet ilkesi çiğnenmiştir. İzleyen seçimlerde TİP, yakın sayıda oy almasına karşılık ancak 3 üyeyi TBMM’ye taşıyabilmiştir (1968).

  • 1961 Anayasası, hukuk dışına çıkan bir iktidara karşı Türk halkının
    meşru direnme hakkını kullanarak hükümeti görevden aldığını vurgulayarak başlamaktadır.

İlk 2 maddesini 1924 Anayasasından aynen almıştır. Cumhuriyetimizin 6 temel niteliğini 3. maddesinde saymaktadır. Bunlardan ilki “İnsan haklarına DAYALI” olmaktır.
Öbür 5 nitem (sıfat) 82 Anayasasında aynen yinelenmiş, ilk özellikte ise “dayalı” yerine “saygılı” sözcüğü almıştır.

Ulusal Kahraman Yüce Atatürk‘ün en yakın dava ve silah arkadaşı, önceki Cumhurbaşkanı, çok partili yaşama geçerek iktidarını altın tepsi içinde DP’ye sunan İsmet İnönü‘ye yapılan fiziksel saldırılarda DP’nin açık tahrikleri, çanak tutuşu ile
Aziz İnönü‘nün ölümden dönmesi, kafasının taşla kırılması (Kayseri, İstanbul Topkapı ve Uşak saldırıları) adı “Demokrat” olan bir partiye yaraşır mı? İnönü’nün,
TBMM’deki CHP grubu için savcı-yargıç yetkisiyle donatılmış 15 DP Milletvekilinden
Tahkikat Komisyonu kurarak CHP’yi kapatmaya yeltenmesi nasıl açıklanabilir?
İşte bardağı taşıran Nisan 1960’taki bu aymazlık üzerine aziz İnönü;

– Artık sizi ben bile kurtaramam.. uyarısını yapmış fakat ne yazık ki
gene bir işe yaramamıştır..

1932’den beri Türkçe okunan Ezan’ın, iktidar oluşu (14 Mayıs 1950) izleyen
Haziran 1950’de yeniden Arapça’ya döndürülmesi de DP iktidarının karnesinde yazılı ne yazık ki…

İstanbul Üniversitesi’nde, DP’nin açıkça despotlaşan tutumunu protesto eden gençlerden Turan Emeksiz‘in polis kurşunu ile öldürülmesi,
İstanbul Üniversitesi Rektörü, engin hukuk bilgini Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın yerlerde sürüklenmesinin bağışlanacak yanı var mıdır?

Nihayet, Menderes hükümeti, 6-7 Eylül 1955 olaylarında Rum kökenli yurttaşlarımıza yönelik vahşetin de sorumlusudur ve biz tüm bunlardan,
hâlâ çok utanmaktayız.

Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı
Fatin Rüştü Zorlu’nun her şeye karşın idam edilmemesi yerinde olurdu.

MBK’da (Milli Birlik Komitesi) idamı engelleyecek çoğunluk, ne yazık ki 3 oyla kaçırılmıştır. Yassıada Mahkemesi’nin başkanının belirttiği, yargılamanın
idamla sonlanmasının istendiği itirafı ve adil yargılama yapılmayışı,
infazın kendisi ve biçimi bakımından da acı duyuyor, hala utanıyoruz.

Keşke Alb .Talat Aydemir, Bnb. Fethi Gürcan da asılmasalardı.. (1962-3)

Keşke, 12 Mart 1972 darbecileri marifetiyle TBMM’de “3’e 3 intikam!” naraları ile
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin Aslan da 1 tek kişinin canına kıymamış fidanlarımız olarak yaşamlarının baharında darağacına yollanmasalardı!

Ve de keşke 12 Eylül yönetimi 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşını büyüterek
idam cezasını infaz etmese idi..

Uğur Mumcu konuya ilişkin bir yazısını şöyle bağlıyor:

 “Biz sapına kadar Kemalist ve sapına kadar 27 Mayısçıyız.
Atatürk’ü ve 27 Mayıs Devrimi’ni savunmak, devrimci aydının namus borcudur. Atatürkçü ve 27 Mayısçı olmayan bir devrimciyle alışverişimiz yoktur.”

Görüldüğü gibi tarih hiçbir şeyi unutmamaktadır. Her şey kaydedilmektedir.
Onu çarpıtarak tek yanlı mağdur edebiyatı ile bir yerlere varma olanağı yoktur. İnsanların ülke yönetiminde kişisel hırslarını mutlaka dizginlemesi ve
emeğin hukukunun (egemenlerin değil!) üstünlüğüne mutlak bağlı kalmaları beklenir.

Başta “Cemal Aga” nam Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel olmak üzere;
27 Mayıs 1961 Devrimi’ni ve kazanımlarını Ulusumuza armağan eden
Türk Ordusu’nun genç Harbiyelilerini şükranla selamlıyoruz.

Büyük ATATÜRK gene yolumuzu aydınlatıyor :

* “Özgür olmayan bir ülkede ölüm ve yok olma vardır.
Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.”

12 Eylül 1980 yönetiminin kutlanmasını kaldırdığı

HÜRRİYET ve ANAYASA BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

Sevgi ve saygı ile.
27.5.12, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı AbD
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
www.ahmetsaltik.net