Merhum Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI’yı anma toplantısı

portresi_dusunen_adam

Merhum Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI’yı anma..

DEĞERLİ HOCAMIZ
Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI’yı

ÖLÜMÜNÜN 1. YILDÖNÜMÜNDE
ÖZLEMLE ve ŞÜKRANLA ANIYORUZ..

ÇARŞAMBA SÖYLEŞİLERİ

“IŞIKLI YILLAR”

Prof. Dr. ALPASLAN IŞIKLI HOCAMIZI ANIYORUZ..

Prof. Dr. Cevat Geray, Prof. Dr. Recep Akdur
ve düşlerini yadigar bıraktığı tüm dostları ile..

16 Temmuz 2014, Çarşamba saat 18:30
Mülkiyeliler Birliği teras katı

****************

Dostlar,

Güzel insan Sn. Prof. Alpaslan IŞIKLI hocamızı bu akşam (16.7.20149 saat 18.30 sonrasında, bir dönem Genel Başkanlığını yaptığı Mülkiyeliler Birliği‘nin (MB) teras katında coşku ve hüznün iç içe geçtiği bir iklimde andık.. Bizim Mülkiye camiasından olmamamıza karşın, epey ortak dostumuzun orada olduğunu şaşırarak ve sevinerek ayırdettik.

Mülkiyeliler Birliği Başkanı Erdal Eren’in açışının  ardından, Mülkiye’nin (SBF) kadim hocalarından ve eski dekanlarından (1977-82; 3 dönem) Prof. Cevat Geray,
Alpaslan hoca ile 40 yılı aşan dostluklarından, çalışma arkadaşlığından,
dava yoldaşlığından kalkarak kapsamlı bir konuşma yaptı. Ardından TÜMÖD
Genel Başkanlığı’na Işıklı hocadan sonra getirilen AÜTF’den Prof. Akdur,
kısa dönem TÜMÖD yoldaşlığı ile sınırlı izlenimlerini aktardı.

Mülkiye geleneklerinden olmak üzere Işıklı hoca için armağan kitabı da hazırlanmış
ve satışa sunulmuştu.. Edinilmesini, okunmasını öneririz.. Biz daha önce edinmiştik ve hala masamızın üzerinde..

Armagan_kitabi

 

Daha sonra salondaki “Işıklı dostları” söz aldılar…

 

Prof. Semih Baskan‘a ilk sözü verdi Cevat hoca.. Dr. Baskan Alpaslan hocanın hekimi idi, Ankara Tıp’tan bizim ağabeyimiz ve 30 Nisan 2014’te emekli olan eski dekanımızdı… Eski öğrencileri, meslektaşları son derece olumlu anılarla Alpaslan hocayı vefa ve şükranla andılar.

Eşi Zerrin hanım ve oğlu Ali bey de salondaydılar. MB Başkanı Eren, diledikleri zaman mikrofonu alabileceklerini belirtti, onları serbest bıraktı..

1 koca yıl geçmişti aradan .. 13 Temmuz 2013 – 16 Temmuz 2014..

Hoca 20 dolayında kitap sığdırmıştı akademik yaşamına. 1975’te henüz genç bir akademisyen iken 35 yaşlarında ÜCRET’i yazmıştı. Son yıllarda en önemli katkılarından biri “Said Nursi Fethullah Gülen ve Laik Sempatizanları” idi. 1998’lerde
bu tehlikeli cemaatın içyüzünü ortaya döken bir bir kitapçıktı..
Bu kitapçığın baskısının yinelenmesi istendi MB’nden..
22 Nisan 1998’de Ankara’da Türk Harb-İş Sendikası salonunda verdiği aynı başlığı taşıyan konferansın metniydi bu kitapçık.. Önümüzdeki günlerde bu sitede pdf olarak size sunacağız.

Saidi_Nursi_Fetullah_Gulen_ve_Laik_Sempatizanlari

Alpaslan Işıklı hoca bir Cumhuriyet ürünü idi. Amasya’da doğmuş, liseyi orada bitirmiş ve Devletin okullarında beslenmeyi sürdürerek Akademik basamakları büyük çilelerle tırmanmıştı. Devleti O’nu Fransa’ya da yollamıştı mezuniyet sonrası eğitimi için. 12 Eylül döneminde Sıkıyönetim komutanlığınca işine son verilmiş; çooook emek verdiği Sendikalar (Yol-iş başta olmak üzere) hocaya kucak açmıştı. Mütevazi ücretlerle onlara eğitim – danışmanlık hizmeti sürdürmüştü yıllarca.. Mülkiye’deki görevine Yargı kararı ile dönene dek..

Cumhurbaşkanı Sezer O’nu YÖK üyeliğine atamıştı, çok yapıcı katkıları olmuştu orada..

Çooook hoş sada bırakmıştı ardından Alpaslan hoca.. Nitelikte de nicelikte de..
O’nu biz de ortak ADD çalışmalarımızdan hiç unutmayacağız. Bir örneği aşağıda :

  • 80. Yılında Cumhuriyet ve Karşıtları (DTCF, panel) Ankara, 25.10.03 (Ortada biz, solumuzda merhum Prof. Türkan Saylan ve Mustafa Balbay solda
    merhum Prof. Alpaslan Işıklı ve Prof. Çağrı Erhan..)

Cumhuriyet_karsitlari_Balbay_Saylan.._ile

İnançlı – bilinçli bir ATATÜRK SEVDALISI – KEMALİST BİR YİĞİT idi
merhum Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI.. Yapıtlarından hala öğrenmeyi sürdürüyoruz..

O Hak’ka yürüdü ama kamil insanlığının Işığı bizimle,
insanlığa yol gösteriyor, gösterecek..

Lütfen geçen yıl O’nu yitirdiğimizde web sitemizde yazdıklarımıza da bakar mısınız??
Kitaplarının listesi vd.

http://ahmetsaltik.net/2013/07/13/prof-dr-alpaslan-isikliyi-yitirdik/, 13.7.2013

Sevgi ve saygı ile.
15 Temmuz 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Mülkiye nasıl “The Mülkiye” oldu??


Mülkiye nasıl “The Mülkiye” oldu?? 

PORTRESİ

Doç. Dr. Barış DOSTER

 

 

 

Devletin çöktüğünü, çözüldüğünü, çürüdüğünü söylüyorlar. Sadece yargının değil, bürokrasinin, başta içişleri, milli eğitim, maliye olmak üzere devlet aygıtının, kamu yönetiminin ile tutar tarafının kalmadığını dillendiriyor pek çokları. Doğal bir sonuçtur. Mekteb-i Mülkiye’nin, Mülkiye ruhunu taşıyan hocalarından, soyadı gibi ışık saçan hocamız, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, fakültesindeki gidişatı esprili bir dille şöyle özetlerdi:

“Mülkiye, ‘The Mülkiye oldu’.”

Işıklar içinde yatsın…

Biraz gerilere gidelim. Mülkiye’nin Mülkiye olduğu, Mülkiye Marşı söylenirken, insanların gözünün dolduğu, boğazının düğümlendiği yıllara… Meraklıları bilir, ülkemizde kamu yönetimi bir bilim olarak, İkinci Cihan Harbi sonrasında gelişmiştir. Dönemin değişen koşulları, ülkenin gelişen ihtiyaçları, emperyalizmin talepleri söz konusudur. Ve Engels’in dediği gibi; “İhtiyaçlar keşiflerin anasıdır”. Nasıl, sonraki yıllarda gelişecek olan uluslararası ilişkiler disiplini, ABD’nin dünya politikalarını yaygınlaştırmanın araçlarından biri olarak temellendirilmiş, Türkiye dahil pek çok ülkede bu disiplin, tarihten, hukuktan, toplumsal gerçeklikten, sınıf çatışmalarından, siyasal – iktisattan koparılarak, emperyalizm terimi dışlanarak okutuluyorsa, bizde de kamu yönetimi eğitiminde, benzer bir anlayış öne çıkarılmak istenmiştir. Zira Türkiye’ye bu konuda akıl verenler ABD’li uzmanlardır, BM’nin görevlendirdiği kişilerdir. O kadar ki, amme idaresi (sonradan kamu yönetimi) bölümünde okutulacak müfredatı bile büyük ölçüde bunlar belirlemiştir. Bu da, kaçınılmaz olarak, Türk kamu yönetiminde nakilcilik, taklitçilik, aktarmacılık gibi kötü hastalıklara neden olmuştur.

Hele o raporlar yok mu, Truman Doktrini, Marshall Yardımı kapsamında “anlamını bulan, işlevini yerine getiren” o raporlar… BM’nin, ABD Uluslararası Gelişme Ajansı’nın (USAID) desteklediği o raporlar… Thornburg Raporu, Hills Raporu, Barker Rapor.. pek çokturlar. Cumhuriyet’in sanayileşme hamlesinden, demiryolları yapımından vazgeçmesini, karayollarına yönelmesini, kendi vagonunu, uçağını yapmamasını, merkezi devletin gücünü yerele dağıtmasını, Ortadoğu’nun meyve sebze deposu olmasını öneren o raporlar… Başımıza açtıkları bela büyüktür. Kamu yönetiminin, yani devletin beyninin kendisi için düşünmemesini, kendisi için üretmemesini, kendisine özgü olmayan bir anlayışı benimsemesini dayatan o raporlar… Cumhuriyetçi, kamucu, toplumcu duyarlılığı yüksek, yerli ve milli düşünen çok yetkin uzmanlara, bilim insanlarına sahip olmamıza rağmen, onların görüşlerine, önerilerine itibar edilmemesi, ne vahim sonuçlar doğurmuştur. Oysa Türkiye, iktisatçılarıyla, planlamacılarıyla, hesap uzmanlarıyla (eskiden ülkemizde hesap uzmanları ve planlamacıların özel, seçkin bir konumu vardı), anayasa ve idare hukukçularıyla kendi planlarını yapacak, kendi raporlarını yazacak, kendi önlemlerini alacak birikime sahipti. Ama yabancı uzmanları, teknik heyetleri yeğlemiştir. Bilimsel olarak onlardan yararlanmaya kimsenin itirazı yok, ama onların yazdıklarını siyasal bir süzgeçten, kuşkucu bir mercekten geçirmeden benimsemiştir.

KAMU, KAMUCULUK, KAMUSALCILIK ÇÖKERKEN,
SÜREKLİ KAMU YÖNETİMİ BÖLÜMÜ AÇILDI 

Yurttaş bilinciyle, kamusal alan, kamuculuk arasında yakın bağ vardır. Yurttaş, rengi, ırkı, alt kimliği, feodal aidiyeti, aşiret, tarikat, cemaat, mezhep mensubiyeti olmayan özgür, bilinçli bireydir. Demokrasi ve özgürlükten yararlanır, hak ve sorumluluklarının ayırdındadır. Cumhuriyet konusunda kıskançtır. Emperyalist merkezlerin azgelişmiş ülkelerde görmek istediği yoz bir entel, alaturka bir Batı taklitçisi, demokrasiyi tüketim özgürlüğü olarak gören müşteri değildir. Özgürlüğün, eşitlikle birlikte anlamlı olduğunu bilir. Örgütlü toplumdan, toplumcu demokrasiden yanadır. Sermaye tahakkümüne karşıdır. Daima “hangi” sorusunu sorar, soru sormayı sever. “Cici demokrasinin”, bireyci, kapitalizme mecbur, liberalizmi özgürlük sanan cehaletine teslim olmaz. Egemen ideolojinin küreselleştiremediği, tüketimin köleleştiremediği, medyanın aptallaştıramadığı vatandaştır. O nedenle sayısı azdır.

Mesela, dilinden “yönetişim” terimini düşürmeyen liberallere, sosyal demokratlara, kamu hizmetlerinin özel sektöre devredilmesinin getirdiği yüksek maliyeti, temel kamu hizmetlerine erişmede, piyasa koşullarının yarattığı eşitsizliği sorar. Sağlık ve eğitimde, hasta ve öğrencinin müşteri; doktor ve öğretmenin pazarlama elemanı; hastane ve okulun işletme; başhekim ve okul müdürünün ise moda deyimle “CEO” olmasının doğurduğu sakıncaları hatırlatır. Dünyaya küreselleşme dayatan batılı, merkez, kapitalist ülkelerin, kendi aralarında bölgeselleştiğini vurgular. Bu ülkelerin, kendi sınırlarını göçmenlere kapatırken, azgelişmiş ülkelerde alt kimlikleri, yerel kimlikleri birer iç çatışma aracı olarak kullandıklarını, kaşıdıklarını, kışkırttıklarını belirtir. Yerel, alt, etnik, dinsel, bölgesel kimlikler üzerinden siyaset yapılmasına izin vermeyen Fransa’nın, “en iyi entegrasyon, asimilasyondur” diyen Almanya’nın, Türkiye’de ne dolaplar çevirdiğini, teröre nasıl arka çıktığını, hangi mezheple, hangi tarikatla al takke ver külah olduğunu anımsatır. Belçika’nın bölünmeye doğru gittiğini, İspanya’nın bu konuda endişeli olduğunu söyler. Kapitalizm ve küreselleşmeyle, bölgeselleşme ve yerelleşme arasındaki bağları saptar.

ELE VERİR TALKIMI… 

Tarihi doğru okumak gerekir. Günümüzde batı burjuvazisi, 1789 İhtilal-i Kebiri’ni, Fransız Devrimi’ni yapan burjuvazi değildir. Devrimci, ilerici karakterini yitirmiştir. Tersine, gerici, feodal güçlerle işbirliği yapmaktadır. Gelişmiş, merkez, kapitalist ülkelerde emperyalisttir. Azgelişmişlerde ise komprador, işbirlikçi, montaj sanayisidir. Fason, tapon üretim yapar. Ağır sanayiyle değil, inşaatla, alışveriş merkezi işletmekle meşguldür. Gözünü devlet kaynaklarının talanına dikmiştir, özelleştirmeden vurgun vurmuştur. Siyasi partileri, bürokrasiyi, yargıyı, üniversiteyi, medyayı, sendikaları kendisine uygun olarak şekillendirmiştir.

Tarihin belli bir aşamasında, siyasi, iktisadi, ideolojik, idari bir proje olarak ulus devletin kurulmasına öncülük eden, ulusal birliği, ulusal pazarı, ulusal dili (bu üçü, vatanı oluşturan temel unsurlar arasındadır) savunan burjuvazi, o dönemde, halkın, yoksulların da desteğini almak için, yurttaşların kamu hizmetlerinden eşit, hakkaniyet ilkesince, ulusal ölçekte yararlanmasını savunmuştur. Güçlü merkezi yönetimi, etkin devleti, nitelikli kamu hizmetini benimsemiştir. Zamanla emekçilerin mücadelesi etkisini gösterince, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde egemen ideoloji, hem bu mücadelenin gücü karşısında gerilemiş, hem de emekçilerin sistem içinde kalmalarını sağlamak, devrimci siyasetlere yönelmelerini engellemek için, dış talandan elde ettiğinin bir kısmını emekçilere sus payı olarak vermiştir. Böylelikle ulusal bütünleşme pekişirken, sınıflar arası uçurumun daralması, sermayenin elini güçlendirmiştir. Siyaseti, bürokrasiyi, hukuku, sendikaları buna göre kurgulamıştır. Merkezi devlet örgütlenmesinde sıkı hiyerarşi, buna bağlı alt birimler, merkeze bağlı kollar öne çıkmıştır. Geri kalmışlara plansızlık ve kuralsızlık dayatılsa da, özellikle Avrupa’da planlama, ulusal kalkınmada temel bir işlev görmüştür. Örneğin sanayisi gelişmiş Almanya, ulusal ve bütüncül kalkınma anlayışının, planlamanın, örgütlenme yeteneğinin, etkin devlet aygıtının ileri olduğu bir ülkedir. Kamu hizmetlerinin yaygınlığı, sosyal devletin (günümüzde hayli hırpalansa da) gücü, bunun kanıtıdır. Sanayileşmesinde, üretken ve verimli çalışmasında, kaynak israfını, zaman kaybını önlemesinde, bürokrasinin niteliğinin ve disiplininin katkısı yüksektir. Bölge bazındaki planlar da, ulusal çapta eşitlik ve bütünlük gözetilerek yapılmıştır. Oradaki yurttaş bürokrasinin devleti temsil ettiğini, siyasi kadroların geçici olduğunu bilir. Bürokrasi, müsteşarından çaycısına, genel müdüründen makam şoförüne kadar bakanla birlikte değişmez. Devlette devamlılık esastır.

KLASİK DENKLEM: BÜROKRASİ + BURJUVAZİ= İKTİDAR  

ABD destekli 12 Eylül cuntası, toplumu siyaset dışına atarken, zaten siyasallaşmaya başlamış olan bürokrasiyi daha da siyasallaştırmıştır. Devlet memuru gitmiş, hükümetin, partinin, bakanın, milletvekilinin memuru gelmiştir. Özal’ın prensleri, ithal bürokratlar, teknokratlar belleklerdedir. Özal’ın başlangıçtaki gözdelerinden biri, sonraki yıllarda başbakan olanı, Mesut Yılmaz, ki Mülkiyelidir, henüz çiçeği burnunda genç bir bakanken, şu sözü etmiştir: “Biz toplumu apolitize edeceğiz”…

Toplumsal uyanış, siyasal bilinçlenme, örgütlü emek tasfiye edilirken, siyaset büyük sermayeye, siyaset esnafı kasaba politikacılarına, tarikatlara kalmıştır. Sınıf kimliğinin yerini etnik, dinsel, mezhepsel kimlik almıştır. Şeyh Sait, Saidi Nursi, Seyit Rıza gibi feodal unsurlar öne çıkmıştır. Emek – sermaye çelişkisine, üretim, mülkiyet, bölüşüm ilişkilerine yönelik tartışmalar yerini ayetlere; parti örgütleri, örgüt emekçileri yerlerini reklam, tanıtım, halkla ilişkiler şirketlerine bırakmıştır. Liderler pop yıldızı gibi inmiştir büyük kurultaylarda kürsülere. Parti mitingleri öncesinde konserler verilmiştir. Bedavaya alıştırılmış seçmene köfte ekmek, eski kaşar, pide, ayran, meyve suyu dağıtılmaktadır artık. Seçmene para veren de vardır, tencereyi verip, kapağını seçim sonrasına bırakan da.

Darbe destekçisi, siyasi yasak savunucusu, örgütlü toplum karşıtı, Nakşibendi Turgut Özal, devlette liberalizmin; mason üstadı ve YÖK kurucusu İhsan Doğramacı ise üniversitede Türk İslam sentezinin ve kadrolaşmasının öncüsü, sözcüsü, koruyucusu olarak öne çıkmışlardır. Kenan Evren’e saygıları büyük, ABD’ye sadakatleri tamdır. Emperyalizm destekli siyasi hareketlerin, dini örgütlenmelerin, sermayenin, sivil ve askeri bürokrasinin, sendikaların desteğini almışlardır. 12 Eylül’ün en az dokunduğu siyasal yapıların, İslamcı gruplar olduğu unutulmamalıdır. Yıllarca siyasi mağduriyet konusu yapılan türbanın, YÖK’ün ürettiği bir sorun olduğunu, Evren, Özal ve Doğramacı’dan hayır dualarını eksik etmeyenlere anımsatmak gerekir. O nedenle darbe ve YÖK karşıtlıkları hiç inandırıcı değildir. Tersine, devletteki kadrolaşmalarını, toplumdaki örgütlenmelerini, siyasetteki varlıklarını darbeye ve YÖK’e borçludurlar.

Sözün özü                   :

Mafyalaşan siyasette, şirketleşen tarikatta, holdingleşen cemaatte, yoksullaşan halkta, hukuksuzlaşan devlette, yozlaşan bürokraside, medreseleşen üniversitede, belleksizleşen toplumda kabahatleri büyüktür. Türkiye’nin
son dönemde yaşadıklarını, devletteki yozlaşmayı ve kavgayı,
bu tarihsel süreçte ve yukarıdaki ara başlıkta verilen denklemle birlikte düşünmek gerekir.

http://www.odatv.com/n.php?n=mulkiye-nasil-the-mulkiye-oldu-2701141200, 27.1.2014

KİTAP ÖZETİ : YENİ DİN YENİ TANRI


Dostlar
,

Rahmetli, Aydınlanmacı bilim insanlarımızdan Prof. Dr. Alpaslan Işıklı‘yı
birkaç ay önce beklenmedik biçimde Seferihisar’da yitirdik (13.7.13).
Ardından sitemizde aziiiz anılarına hürmetle epey yazısını yayımladık.

Dostumuz, dava arkadaşımız, yoldaşımız, sevgili ağabeyimizdi..

Yazdığı tüm kitapları sular – seller gibi okuyorduk, konferanslarını izliyorduk
olanak ölçüsünde. Aynı masayı paylaşma onurunu yaşadığımız da oluyordu.
ADD’de, TÜMÖD’de yıllarca birlikte çalışmıştık.

“YENİ DİN YENİ TANRI” adlı kitabını bize imzalayarak armağan etmişti.
Kitaplığımızda duruyordu ve derslerimizde (Sağlık Ekonomisi, KüreselleTİRme ve Halk(ın) Sağlığı, Sosyal Tıp…) alıntılar yapıyor, okuma kaynağı olarak öneriyorduk.

Geçtiğimiz ay (Ekim 2013) Ankara Üniv. Tıp Fakültesi 6. sınıf öğrencilerimizden
Sezin Çolak bu kitabı okumak üzere bizden ödünç aldı.. Biz de olanak bulursa kısa bir özet çıkarmasını rica ettik. Sağolsun bizi kırmadı ve özetini “çubuk bellek” ile getirdi.

Kendisine çoook teşekkür ederek bu özeti paylaşmak istiyoruz..

  • Bu arada vurgulamak iteriz ki; kapitalizm – vahşi boyut ve ihtirasa tırmanan
    özel mükiyet ile emperyalizmim insanlık tarihinde “aksi bir yol kazası” olduğunu düşünüyoruz.. Bu ayraç (parantez), insanlığın küreselleşen direnişi ve
    (Prof. M. Chossudovsky ve Prof. N. Chomsky’ye saygı ile) sağduyusu ile
    artık kapatılmalı; uzadıkça yıkımı dayanılmaz kerteye varıyor ve dışlanması (tasfiyesi) zorlaşıyor.
  • Fakat çare yok, Büyük ATATÜRK‘ün öngörüsü yerini bulacaktır :
  • “Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve uyum çağı egemen olacaktır.”

Dosyayı pdf olarak indirebilirsiniz :

Yeni_Din_Yeni_Tanri_kitabi.ozeti

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 3.11.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

KİTAP ÖZETİ : YENİ DİN YENİ TANRI

Yeni_Din_Yeni_Tanri_kitabiYazarı : Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

portresi_gomlekli

 

 

 

 

 

Özetleyen : İnt. Dr. Sezin ÇOLAK
Ankara Üniv. Tıp Fak., Ekim 2013

YANLIŞ DENKLEMLER

Kapitalizm, yeryüzünde sosyalizmden çok daha eski bir tarihe sahiptir. Bu nedenle, insanları ideolojik açıdan etkilemek bakımından, bilimden ve dinden de daha etkilidir. Özelikle, kitle iletişim araçlarında sağlanan gelişmeler kapitalizmin ideolojik gücü bakımından tartışılmaz üstünlükler sağlamıştır. Tarihin tanık olduğu ilk sosyalizm uygulaması olarak sunulan Sovyet sisteminin çöküşü kapitalizmin ideolojik üstünlüğüne olağanüstü bir boyut getirmiştir. Bunun sonucundadır ki, Sosyalizme temel olabilecek tüm değerler, doğru dürüst uygulama alanı kazanmamış olmalarına karşın; eskimiş, dinozorlaşmış unsurlar konumuna indirgenmişlerdir. Buna karşılık, gerçek eskiyi
temsil eden kurallar, kurumlar ve sözde çözümler, değişim rüzgârlarıyla estirilen model çerçevesinde ve yeni dünya düzeni adı altında tüm dünyaya dayatılabilmişlerdir.                                                                                                                                                          YENİ DİN YENİ TANRI

Dünya Bankası İmparatorluğunda iktidarın din temeline dayalı olmaması,
geçmişin imparatorluklarında görülmeyen bir durumdur. Ancak bu durum, İmparatorluğun kendine özgü bir organizmasının olmadığı anlamına da gelmez. Bunların da bir anlamda dini vardır ve bu dinin adı “neo-liberalizm”dir.
Dünya Bankası’nın kalkınma uzgörü (vizyonu) ile yeni muhafazakâr, sağcı,
bağnaz dinsel akımlar arsında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır.

Görünmeyen el” (Invisible hand), sanki Tanrı gibi, gizemli biçimde ekonomik yaşamı yönetmektedir. “Görünmeyen el”i tanımayanlar veya daha kötüsü ona karşı çıkanlar, yıkımlarını hazırlamaktadırlar.

‘Fiyatları tanrı belirler’ cümlesiyle eleştirilere yanıt veren zihniyetlere göre;
halkın, pazar mekanizmasının acımasız işleyişi altında ezilmesi, ilahi takdirin gereği sayılmalıdır!

SOSYALİZM = DİN DÜŞMANLIĞI

Marks‘ın ciltler dolusu kitap yazmasına karşın, düşmanları, ‘din halkın afyonudur’ sözünü kullanarak O’nu din düşmanı ilan ettiler. Sosyalizme karşı kullanılan
hiçbir ideolojik silahın bu ölçüde etkili olduğu görülmemiştir. Oysa anlı şanlı
Hıristiyan azizlerinin ‘esir, sahibine itaat etmekle tanrıya itaat eder’,
‘eşitsizlik ilahi bir kurumdur’ sözleri karşısında akıl ve vicdan sahibi
herhangi bir kimsenin bunları afyona benzetmesinden daha doğal ne olabilir?

ÖZELLEŞTİRME NE İÇİN?

Günümüzde özelleştirmeyi sihirli bir değnek gibi görenler çoğaldı. Günlük yaşam içinde nerede bir aksaklık görülse akla “özelleştirme” gelir oldu. Bütün bunlar kendiliğinden olmadı. Özellikle 12 Eylül’den(1980) bu yana çok yaygın kesimlerden kaynaklanan özelleştirme yanlısı kampanyaları, sendika karşıtı kampanyalarla ve
kamu kesimindeki istihdamın toplumun sırtında bir yük oluşturduğu yolundaki kampanyalarla eşlendirmek yoluyla sağlamışlardır. Bu eleştiriler ‘buralara hatır – gönül ilişkisi sonucu ve politik nedenlerle işçi alındığı iddiaları’ üzerine kurulmuştur.

Ne gariptir ki, bu konudaki eleştiriler, genelde kamu kesimindeki istihdam üzerinde
en belirleyici konumda bulunan siyasal iktidar sahiplerinden kaynaklanmıştır.

Özelleştirme lehine sürülen en popüler görüşlerden biri; ‘özelleştirme, devletten alıp
halka vermektir’.

Ancak gerçekte devletten alınıp halka verilmemektedir.

Ayrıca devlet ve halk, zorunlu olarak birbirlerine karşıt kavramlar değillerdir.

  • Oysa “özelleştirme” sendikasızlaştırma ve sosyal korunmadan uzaklaştırma demektir.

Bunun nedeni, Devletin demokratikleşmesi ölçüsünde, sosyal adalet öncelikleri ile kamu kesiminin önceliklerinin uzlaşabilir olmasıdır.

“Özelleştirme” üretimi daraltmak demektir. Üretim araçlarının mülkiyeti özel kesime geçtiği ölçüde, üretim kararlarının insan gereksinimlerine göre belirlenmesi durumu
son bulur. Onun yerine üretim kararları sermayenin kârlılık ilkelerine göre alınmaya başlanır. (A. Saltık: Örnek, 1 kutusu 2,5 – 3 TL olan yaşam kurtarıcı depo penisilin iğneleri “piyasada” yoktur, ucuzdur, kâr payı düşüktür ama yaşam kurtarıcı olsa bile sermaye açısından üretimi önemsizdir.. “Öksüz ilaç – orphan drug” ilan edilmiştir sermaye tarafından.. Kapitalizmin Tunç yasası “maksimum kâr” çelik iradesiyle yürürlüktedir ve anlı şanlı AKP iktidarı eli kolu bağlı, bu sağlık dramını seyretmektedir ne acıdır ki!)

“Özelleştirme” yabancılaştırmadır

Kapitülasyonları ve Duyun-u Umumiye’yi görmüş bir ülkenin insanları olarak, ülkenin iktisadi işletmelerinin hiçbir sınır tanımaksızın yabancılara devredilmesinin doğuracağı sonuçların ciddiyetini en çok bizim kestirmemiz gerekiyor.

SERBEST REKABET ve SAĞLIK

Serbest rekabet savunucularına göre, tüketiciler piyasada ‘özgürce’ karar verirken, ekonominin yönetimine temel olan kararların oluşumuna katılmaktadırlar. Bu noktada unutulan ya da unutturulmak istenen husus, satın alma ile ilgili kararlarda bireylerin iradelerinin eşitlik içinde rol oynamamakta oluşudur. Eğer bu ekonomi alanında demokrasi ise herkesin eşit olarak değil, satın alma gücü oranında katıldığı bir demokrasidir; dolayısıyla demokrasi değildir.

Sağlık alanının kendine özgü koşulları, serbest rekabet kurallarının işlemesini olanaksızlaştıran kimi özel güçlükler içerir.

Örneğin sağlık alanında göreli olarak, fiyat karşısında esnek olmayan bir istem (talep) söz konusudur. Yani sağlık hizmetlerinde fiyat ne denli artsa da, istemin sabit kalma eğilimi yüksektir. Normal olarak herkes, kendi sağlığı veya yakınlarının sağlığı için parasının tümünü vermeye hazırdır.

Öteki çarpıcı nokta ise; sağlık hizmetlerinin maliyeti, yaşlılar, yoksullar ve kronik hastalar bakımından öbür insanlara göre daha yüksektir. Bu kategorilere dahil olanlar, sağlık hizmetlerine en çok gereksinim duymalarına karşın, en düşük satın alma gücüne sahip kesimi oluştururlar. Sağlık hizmetlerinin piyasa mekanizmasına bağlı kılınmış olması, satın alma gücü yüksek ve ayrıcalıklı dar bir kesimin sağlık gereksinimlerini karşılamaya yönelik olağanüstü lüks sağlık kurumlarının kurulması sonucunu doğurmuştur.
Bizde de Devletin sırtından hızla yükselmeye başlamış bulunan, beş yıldızlı otel konforuna sahip özel hastaneler, bunun bilinen örnekleridir. Sağlık hizmetlerinin özel sektöre terk edilmesi, koruyucu sağlık hizmetlerinin daha çok ihmal edilmesi ve daralması sonucunu doğurur.

Sonuç olarak                     : 

  • Sağlık hizmetlerinin, kamusal kuruluşlar tarafından sosyal dayanışma amacıyla yürütülmesine son verilerek kâr amacıyla çalışan özel işletmelerce yürütülmesinin, yani “görünmeyen ellere” bırakılmasının ciddi sonuçları vardır.
  • Özel sektöre bırakılan sağlık hizmetleri, insanların gereksinimlerine göre değil, satın alma güçlerine göre biçimlenir ve yönlenir. 

Ülkemizde demokratik rejimin askıya alınması ve demokratik hak ve özgürlüklerin ciddi yaralar alması yönünde önemli birer tarih oluşturan 12 Mart (1971) ve 12 Eylül (1980) darbelerine ortam hazırlayan birtakım örtülü operasyonlardır.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin dayandırılmak istendiği gerekçeler; uluslararası terörle ve özelikle bölge bağlamında düşünüldüğünde İslami terör denilen şeyle mücadele etmek ve bölgeyi kitle imha silahlarından arındırmak olarak özetlenebilir.

  • BOP, tarihin tanık olduğu en iğrenç ve en korkunç insanlık trajedilerinin sahnelenmesine neden olmuştur ve olmaya da devam etmektedir  

GELECEK    

Gelecekle ilgili olarak, çok önemli ve büyük değişikliklerin arifesinde olduğumuzu
ve bir dönüm noktasında yaşadığımızı düşündüğümüz çok olmuştur.
Hemen her dönemde böyle düşünenler bulunabilir.
Oysa geçmişe baktığımızda, insanlığının uçsuz bucaksız tarihi boyunca,
bir dönüm noktası sayılabilecek ölçüde önem taşıyan dönemlerin az olduğunu görürüz.

Tüm insanlık açısından değer taşıyan önemli dönemeçlerin sonuncusu,

Kapitalizmin doğuşudur.

*********************

Sevgili öğrencimiz – meslektaşımız Sezin’in özetlemesine bir alıntı da biz yapmak istiyoruz hoşgörüsüyle :

“Birmingham’daki bir yüksek blokta oturan kiracıların
1/7’sinin su aboneliklerinin kesilmesi üzerine doğan durumu bir kapıcı
“Tam leş gibi bir durum doğdu..” tümceleriyle betimledi.

Tuvalette sifon kullanma olanağından yoksun kalan kiracılar,
gereksinimlerini merdiven boşluklarına görmekteler
veya lazımlıklarını pencereden aşağıya boşaltmakta.”

Ian Gregory, The Guardian, 2 Eylül 1992,
(Aktaran: Alpaslan Işıklı, Yeni Din Yeni Tanrı,
Otopsi Yay. 1. Bs. 2005, syf. 119-120)

TÜMÖD Basın Açıklaması

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz TÜMÖD (Tüm Öğretim Üyeleri Derneği) basın açıklamasını, başkan sayın Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI imzasıya paylaşmak istiyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
20.6.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

==============================

“Halkımız bütün bu insanlık dışı uygulamaların hesabını er ya da geç soracaktır”

portresi
Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
TÜMÖD Genel Başkanı

 

 

TÜMÖD Yönetim Kurulu üyeleri olarak, Taksim Gezi Parkı ile ilgili sorunların kıvılcımıyla patlak veren demokratik toplumsal tepkiler hakkındaki görüş ve düşüncelerimizi,
bugüne dek değişik platformlarda ve değişik kanallarda dile getirmeye çalıştık.
Kuşkusuz, bizim bu çabalarımızın, özellikle tüm medya organları üzerinde sürdürülmekte olan son derece sistematik ve ağır denetim ve baskılar dolayısıyla bazı çevrelere ulaşmasının sınırlı kalmış olabileceğini kabul etmekteyiz. Dolayısıyla bu konulardaki tavrımızı, tekrar tekrar ortaya koymanın yanlış olmayacağı kanısındayız.

Hukuk devleti kuralları çerçevesinde sürdürülmesine büyük özen gösterildiği anlaşılan
ve ülkeyi boydan boya saran demokratik ve özgürlükçü protestolara karşı yöneltilen saldırıların sergilediği vahşet manzaraları, giderek büsbütün tahammül edilemez boyutlara varmış, bunların ülke gündemindeki yeri daha da belirginleşmiştir.

Çocuk yaştaki insanlara ve doktorlara uygulanan acımasız davranışlar,
ülkemizin tarihinde görülmemiş bir tablo ortaya çıkarmıştır.
Çocuklar üzerindeki baskılar giderek cinayet boyutuna varmış bulunmaktadır.

Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’nda son derece sınırlı olanaklara karşın, yaralı düşman askerlerine bile yardıma koşan atalarımızın davranışları tüm dünyaya örnek oluşturan, sarsılmaz bir geleneğimiz olarak bilinir. Oysa şimdi kendi yurttaşlarının yardımına koşan hekimlerimiz kelepçelenmekte ve cezalandırılmaktadır.

Yıllardır özgürlükçü ve demokratik kişiliğe sahip öğrenciler yetiştirmeye özveriyle
büyük özen göstermiş olan üniversite öğretim elemanlarını, bu çabalarından dolayı
ağır sözlerle eleştirmeye kalkışmak akılla, mantıkla ve yurtseverlikle bağdaşmaz.

Güçbirliği yapan halkımızın bütün bu insanlık dışı uygulamaların hesabını er ya da geç soracağından emin bulunuyoruz.

Bu duygularla demokratik toplumsal tepkilerini gösteren halkımızın yanında olduğumuzun bilinmesini istiyoruz.

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
TÜMÖD Genel Başkanı
19.6.13, Ankara

Öğretim Üyeleri Derneklerinden Ortak Basın Açıklaması

ORTAK BASIN AÇIKLAMASI

Tarih: 02.08.2012

Cumhurbaşkanı Basın Danışmanı Ahmet Sever’in, gazeteci sayın Ruşen Çakır ile yaptığı ve 30 Temmuz 2012 tarihli Vatan Gazetesi’nde yayımlanan röportajının son bölümü rektörlük atamalarıyla ilgili olup, kabul edilemeyecek savlar içermektedir.

Sayın Sever’e göre, üniversitelerinde gerçekleştirilen rektör adayı belirleme seçimlerinde, en yüksek oyu aldığı halde atanmayan profesörler kusuru kendilerinde aramalıdır. Bu konuda sayın Sever’in sözleri şöyledir: “… maalesef siyasette bile görülmeyen bazı ayak oyunlarına bazı bilim insanları başvuruyor. Birbirlerinin kuyusunu kazmaları, iftira kampanyaları düzenlemeleri tüyler ürpertici. Cumhurbaşkanı da bunların hepsinin farkında olduğu için bunlara bulaşmamış insanları atamaya çalışıyor. Bu durumu açıkça ifade edemediği için, sadece alınan oylara bakanlar açısından yanlış bir algı ortaya çıkıyor.”

Yukarıdaki ifadeler öncelikle akademisyenlere yönelik, kanıtlanmaya muhtaç, abartılı, maksadı aşan, ağır suçlamalar içermektedir. Ayrıca cumhurbaşkanı atamalarda sınırsız olmayan takdir hakkını kullanırken, neyin iftira, neyin gerçek olduğunu ve kimin iftiracı olup, kimin olmadığını ortaya çıkarmada kamuoyu önünde büyük bir sorumluluk taşıdığını göz ardı etmektedir. Dolayısıyla cumhurbaşkanının bazı rektör atamaları konusunda basın danışmanının görüşlerini paylaşıp, paylaşmadığını ve atamalarda bağlı kaldığı ilkeleri kamuoyuna açıklaması gerektiğini düşünüyoruz.

Bu nedenle öğretim elemanlarını temsil eden dernekler olarak, Cumhurbaşkanı Basın Danışmanı Ahmet Sever’in talihsiz değerlendirmeler içeren sözlerini kınıyoruz. 2 Ağustos 2012, Ankara

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI
TÜMÖD-Tüm Öğretim Üyeleri Derneği Genel Başkanı

Prof. Dr. M. Tuba ONGUN
Gazi Üniversiteli Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı

Prof. Dr. Tuba Ongun, Gazi Üniv. Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı