BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

Dr. Ali Nejat Ölçen
20.09.2017 (e-ileti ile)

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1994 yılından beri yayımını sürdürerek dağıtımını bedelsiz sağladığım Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104 (Nisan 2015) ve 116 (Nisan 2017) sayılarındaki yazılarımda “Başbakan Menderes’i bir de benden” dinleyiniz:

1250 okuyucusu olan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104’üncü sayısının 39-40. sayfalarında şu bilgilere acaba kimler karşı çıkabilir:

1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Terakki iktidarının (1910) benzeriydi. Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçeye dönüştürmüş, eleştiri yazıları nedeniyle yaşlı Hüseyin Cahit Yalçın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse tıkmış, Demokrat İzmir gazetesinin, partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağlamış, kendisine demokratik koşullarını kazandıran CHP genel Başkanı İsmet İnönü’yü taşlatarak yurtiçi gezilerini sürdürmesini önlemeye çalışmıştır.

TBMM’de Tahkikat Komisyonu kurarak yasama ve yargıyı kendi elinde toplamaya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Sıddık Sami Onar’ı saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmiştir. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik içindeki gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitaplarını yakan ilk siyasal partinin iktidarı olmuştur.

1955-1960 dönemin Menderes iktidarı 1910’ların İttihat ve Terakki iktidarının faşizmine benzerini yaşamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiye’si.. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti iktidarı, İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan’dan gelen tepkilere boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan babası Muammer Çavuşoğlu İzmir’de Yunan Bayrağının göndere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmiştir.

Çok Partili siyasal yaşamda, ülkeyi ikiye bölen girişimi başlatan Menderes Hükümeti’dir: Vatan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o cepheye katılanların (yaşamı terk etmiş olanların adları dâhil) yayınlamak görevini de üstlenmişti.

Nisan 2017’de yayınlanan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 116, sayısında acaba Başbakan Adnan Menderes için (sayfa 57) bakınız neler yazmışız:

Fakat ne yazık ki doğa tahribatına Başbakan Adnan Menderes başlamıştır. Örneğin Ankara’da Bülbül deresinin güzelim suları, Sağlık Bakanlığı binasının yanından geçerek Atatürk Bulvarı’nın ortasında akışını sürdürür ve Ankara çayına ulaşırdı. O dere kurutuldu ve Atatürk Bulvarında Bülbül Deresinin gövdesi betonla kapatıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkenti Ankara’nın Kavaklıdere’den Ulus Tren istasyonuna kadar ana caddesinin ortasında güzelim çam ormanı olan refüjü vardı. 1958 yılının ortasında güzelim çam ormanı kesilip yok edildi. Ve orman olan güzelim refüj betonlandı. Kızılay’daki Sakarya yolunu süsleyen ardıç ağaçları da bir gecede kesilerek yok edildi. Başbakan Menderes İran’daki Başkent Tahran’da tek ağaç görmeyince  kentlerde ağacın  gereksizliği kanısına ulaşmış olmalıydı! Fatih Sultan Mehmet sağ olsaydı başta Adnan Menderes olmak üzere  2017 yılında Ankara ORAN semtinde binlerce ağac kestirip 39 katlı bina yapımını üstlenen Kuzu Grubu’nun yetkililerinin kollarını kesmiş olacaktı. Çünkü “Ormanımdan bir dal kesenin kolunu keserim” demişti 660 yıl önce. Nereden bilecekti ki,  doğa düşmanı siyasal partilerin ülkemizde iktidar olacaklarını…

Yazacaklarım bu kadar da değil. Türkiye’mizde 1957-1959 arasında ilk bilimsel Yapı Teknik dergisini yayınlamış ve 20. sayısı Adil Handaki büronun kapıları polisler tarafından  kırılarak o kitap dizileri ile birlikte kitaplarımın tümü meşin torbalara doldurularak alıp götürülmüştü. Çünkü 20’nci sayısında Adnan Menderes’in Ankara’da ana caddelerin yıkılarak yeniden yapımının ekonomik bir girişim olmadığını belirleyen yazımız. TBMM’ndeki Tahkikat Komisyonu, “Ekonomik Yatırım yapmayarak devletin manevi kişiliğine saldırı” kararını almış ve bu satırları yazan kişinin mühendislik hayatını sona erdirmişti.

Ankara’da 555 Miting’ini izleyenleriniz var mıdır bilemiyorum. Adnan Menderes makam arabasından inerek  karşı kaldırımdaki insanlara ne denli halkçı olduğunu kanıtlamayı tasarımlamış olmalıydı. O an karşı kaldırıma adım attığında genç bir adamın yumruğuyla karşılaştı. Kısa sürede yaşam savaşının içinde bulmuştu kendisini.  Austin marka mavi renkli küçük arabadan iri bir adam çıkarak Menderes’i kucakladı arabasının içine yerleştirdi ve kaçıp götürdü.

Birkaç gün sonra da Harp Okulu Öğrencilerinin başta komutanları ile birlikte yürüyüşü gerçekleşecekti.

27 Mayıs 1960’ın doğuşunun sorumlusudur Adnan Menderes ve Celal Bayar.
=========================================
Dostlar,

Teşekkürler Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen…
Sayın Ölçen 91921 doğumludur ve yazdıklarına doğrudan tanık olmuştur mutlaka..
Menderes’in başkanlığındaki DP hükümetlerinin sabıkası keşke bunlarla sınırlı kalsaydı..
Köy Enstitülerini kapatan da onlar (1954!)
Arapça ezanı geri getirenler de.. (Atatürk 1923’de Türkçeleştirmişti)
1958 Temmuzunda ülkemizin iflasını ilan ederek% 320 devalüasyon ile IMF’den borç alanlar da onlar.. 2,85 TL olan 1 Dolar’ın 3,2 kat değerlendirilerek = TL’nin değeri düşürülerek 9,15 TL’ye çıkaran da Menderes’in DP iktidarıdır.. 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den emanet aldıkları  200 ton Hazine altınını Londra merkez bankasına Türk Hava Kuvvetlerinin uçaklarıyla rehin yollayan da..
Menderes, “Siz isterseniz şeriatı bile geri getirebilirsiniz”  çanakçılığını – gerici kışkırtıcılığını bile yaptı! Halkla – demokrasiyle alay ederek “Odunu aday göstersem seçtiririm..” dedi..
Başbakan Menderes’in ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Saka‘nın VATANA İHANET suçu ile idam edilmeleri tartışılabilir, eleştirilebilir. AKP, Erdoğan bu gün bile 15 Temmuz sanıkları için İdam çığlıkları atabilmektedir. Nitekim 12 Mart döneminde 6 Mayıs 1972’de TBMM’de Deniz Gezmiş – Yusuf Aslan – Hüseyin İnan‘ın idam cezaları oylanır ve onaylanırken genel kurulda “Kana kan, intikam, 3’e 3!” çığlıkları duyuluyordu. Süleyman Demirel 2 elini birden kaldırıyordu bu idamlara “evet” derken!

27 Mayıs 1960 Devrimi’ne giden yolda olup bitenleri okumak için lütfen tıklar mısınız?
(5 dosyaya erişebilirsiniz..) :
http://ahmetsaltik.net/2017/05/27/27-mayis-1960-devriminin-57-yili/

  • Sonuç olarak Menderes ve idam edilen 2 Bakan sütten çıkmış ak kaşık asla değillerdi..

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

OSMANLI SONRASI ÜLKEMİZDE BOP’UN ARACI FAŞİZMİN HUKUKU

OSMANLI SONRASI ÜLKEMİZDE
BOP’UN ARACI FAŞİZMİN HUKUKU


Dostlar
,

“Cumhuriyetimizin ağabeyi”, 1921 doğumlu ve 95. yaşını süren bilge insan,
eski CHP milltetvekillerinden, İTÜ İnşaat Mühendisliği mezunu ve sonra iktisat doktorası
(sağlık ekonomisi ağırlıklı) sahibi Sayın Dr. Ali Nejat ÖLÇEN’e bu çok değerli yazısı için
çoook teşekkür borçluyuz.

Özenle okunması ve gereğinin yapılması için hepimize çok çaba göstermek düşüyor.
AKP – RTE’nin akıl sır erdirilmesi çooook güç – dış destekli siyaset tuzağına düşmemek gerek!

Ülkemiz asıl ve yakıcı gündemine dönmeli, yaşamsal sorunlarını uzlaşmacı yasalarla çözmeye koyulmalıdır. 1982 Anayasası’nın 2/3’ünden fazlası, 17-18 kez ve maddelerinde 113 kez değişiklikle 12 Eylül Anayasası olmaktan çıkmıştır. Sorunlarımızın birncil kaynağı bu Anayasa değildir.

Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, AB’nin hatta Dünyanın sorunu AKP – RTE iktidarıdır..
Bu ikili, Türkiye için 1 numaralı güvenlik sorunu durumuna gelmiş / getirilmiştir.
Dolayısıyla, bu pek yaman kurgunun mimarı ve uygulayıcısı olan dış güçler,
BOP eşbaşkanlığı aracılığıyla ülkesini ve ulusunu bölme görevini de bu ikiliye yüklemiştir!

Türkiye’nin bağımsızlığı ve güvenliği bakmından ciddi sorun oluşturan bu ikiliden,
ülkemizin hızla kurtulması gerekmektedir. AKP – RTE, apaçık sivil darbe uygulayarak
rejimi başkalaştırmışlar ve Anayasa suçu işlemişlerdir.
Bunun mutlaka hukuk önünde hesabı sorulmalıdır, sorulacaktır..

  • Başkanlık ve sözde yeni Anayasa girişimi AKP – RTE’den yasal hesap sorulmasını engellemeye ve ülkemizi daha da ağır bir Batı sömürgesi yapmaya yöneliktir.
    2 temel – saklanan amaç budur.
  • Finans kapital, 1982 Anayasası ile Türkiye’nin “epey” küreselleşTİRilmesini = post-modern
    yarı sömürge kılınmasını sağlamıştır. 1982 Anayasası bu bağlamda işlevini tamamlamıştır.
    Sözde “Yeni Anayasa” nın misyonu, Türkiye’yi finans kapitalin mutlak bir sömürgesi kılmaktır..
  • Biraz küçültülerek, Misak-ı Milli dokunulmazlığı kırılarak, mini Sevr uygulayarak, Cumhuriyet’in onuru çiğnenerek, tekil yapısı federalizme dönüştürülerek ve laik – seküler rejim de oldukça yeşile boyanarak Ortadoğu’da 2. bir Suudi Arabistan benzeri kukla rejim yaratmak..

    Bu hayın emperyalist tasarım, iç ve dış bedhahları ile deşifre edilmeli ve engellenmelidir.
    Böyle de yapılacaktır..

    Sevgi ve saygı ile.
    11 Ocak 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

    ==================================

 resmi_portresi

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

 

 

İnsan haklarının ve öz­gürlüklerin yok edilişinin kaynağı olarak faşizmin hu­kukunu algılamak eksik bir düşünce olarak kalabilir çünkü, ülkemizde olay, insan haklarını aşan ulusal varoluş sorununa dönüşmüş bulunmaktadır.

İçinde yaşadığımız faşiz­min hukuku uzun dönemde adım adım yürünerek oluşturuldu.
Bu yazıda faşizmin hukukunun tarihsel gelişimini açıklamaya çalışırken
önce bir öz eleştiri sürecinden toplum olarak geçmemiz gerekecek:

1. Olguların kendisini değil sonuçlarını eleştiriyor ve fakat o sonucu yaratan nedenleri
yani genel’i görmekten uzak kalıyoruz.
2. Genelin yarattığı ayrıntıyı irdelemeye çalışırken birbirimizle anlaşmazlık yaratmakta da uzmanlaşmaktayız.
3. Birbirimizle anlaşmazlığımız tersine dönerek ay­rıntıyı yaratan geneli görmemize
engel olmakta.
4. Tarih bilincinden ve tarihin diyalektiğinden yoksunuz..

Faşizmin Hukukunun doğuşuna ilişkin süreçleri gözden geçirir­ken,
geneli görme yetisin­den şimdilerde ne denli uzakta kaldığımız ortaya çıkmaktadır.

  1. 1909 Meşrutiyetle Birlikte Faşizm Hukukuna Giriş

Tunceli Mebusu Fikri Lütfi bey, 18 Aralık 1326 (2.1.1911) günlü Meclisi Mebusan’ın
20’nci birleşiminde bu konudan şöyle yakın­mıştı:

  • “Bendeniz Ağustos sonlarına doğru idi, Rıza Nur beyin tutuk­lanması Temmuzdadır, kendisini kimseyle görüş­türmüyorlardı. Bilmem Hakkı Paşa Hazretleri (Başba­kan; a.n.ö.) görüşebildi mi? Bendeniz birkaç kez giri­şimde bulundum, başarama­dım. Yalnız Ağustos ayla­rında idi, yolda birine rastladım, Rıza Nur beyle görüştü­rüyorlar, dedi. O vakit ben de sizin gibi düşündüm.
    Bu, Divan-ı Harbe ait bir sorun­dur, dedim; Divan-ı Harb daire­sine başvurdum. Kenan Paşa ile o vakit tanıştım. Dedi ki: Bu konuda size yardımcı ola­mam, çünkü gizli ekibin soruş­turmasından biz de bilgi sa­hibi değiliz. Bu soruş­turma bi­zim yönetimimizde yapılmı­yor
    .”

Rıza Nur milletvekili (mebus idi) ve tutuklanmış hiç kimse O’nun nerede olduğunu bilmiyordu.

Başbakan R.T. Erdoğan’ın devlet içinde kendisinin yapılan­dır­dığı “Paralel Devlet” dediği örgütün benzerini ilk kez Meşrutiyetin öncüsü İttihat ve Te­rakki iktidarı oluşturmuştu.
Tunceli mebusu Fikri Lütfi bey o gün konuşmasında (2 Ocak 1911) şunları söyler:

  • “Hafız Sami’yi postaneden paketleri alırken gözetleyen ve tu­tuklattıran kişinin ne Kanun Dairesi’nden ne de Sıkıyö­ne­timce bu tür sorunlarla ilgilenen birisi olmamasıdır.”

Lütfi Fikri Bey’in konuşmasını Meclis-i Mebusan üye­leri sessizlik içinde dinliyorlardı.
Elindeki kanlı sopayı gös­tererek:

“Orada çaresizler üzerinde kırılmış sopadır.” diyor, elindeki zar­fın içindeki cismi göstererek “Şu gördüğünüz ufak şey, işkence edilen adamın parmağından düşmüş tırnaktır.
Bu kadar kesin ve açık suçlamalar karşısında sanırım namuslu bir kabine…” 
diyordu.

Edirne mebusu Feylesof Rıza Tevfik bey, 1911 yılında bugünkü AKP iktidarını anlatıyor gibiydi:

  • “Benim görüşümde memlekette bir felaket var, oysa ger­çek hükümetin hangi ellerde olduğuna dair bende kuş­kular var. Acaba hükümet (hükümet üyelerini göstererek) şu sayın kurul mu? Bence de­ğil. Acaba?

Meşrutiyeti savunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, paralel Devletin ilk yapımcısı mı olmuştu! 

  1. 1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Te­rakki iktidarının benzeriydi.
Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehiri, ilçeye dönüştür­müş, eleştiri yazıları nedeniyle Hüseyin Cahit Yal­çın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse attırmış, Demokrat İzmir gazetesinin partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağ­lamış,
ken­disine demokratik koşulları kazandıran CHP ge­nel başkanı İsmet İnönü’yü taşlatarak yurtiçi gezilerini sür­dürmesini önlemeye çalışmış, Büyük Millet Mec­lisinde Tahkikat
Ko­misyonu kurarak yasama ile yargıyı kendi elinde topla­maya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ın saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis
Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmişti. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik çinde gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitap yakan ilk siyasal iktidarı DP olmuştur.

1955-60 DP dönemi, İttihat ve Terakki iktidarının faşizminin benzerini ya­şamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiyesi. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti ikti­darı İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan‘dan gelen tepkilere   boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan Ba­bası Muammer Çavuşoğlu, İzmir’de Yunan bayrağı gön­dere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmişti.

Ülkeyi ikiye bölme girişimi Menderes hükümetinin eseridir. Va­tan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o Cephe’ye katılanların (aralarında yaşamı terk etmiş olanlar da vardı!) adlarını yayınlamakla görevlendiril­mişti.

  1. 61 Anayasasında Özgürlüğün Güvencesi : 11. madde

27 Mayıs 1960 Devrimi‘nin en önemli girişimi Anayasa Mahkemesi’ni ve planlı ekonomiye girmesini sağlayan Devlet Planlama Teşkilatı’nı kurmuş olmasıdır. Bunun kadar önemli olan konu, Anayasa’da “Teme hak ve özgürlükler”i güvenceye alan 11. maddenin yer almasıdır.
O maddenin en önemli yönü, “Yasaların temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacağını, öngörmüş olmasıydı. 12 Eylül 1980’de yürürlüğe sokulan Anayasada
bu hüküm kaldırılmış, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasaların gündeme girmesi dönemi başlamıştı.

Demirel hükümetleri “Millî Cephe” tanımıyla ikilem yaratmış olsa ve o hükümetim Adalet
Ba­kanı (Milli Selamet Partisi üyesi) Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, gençlik olaylarını
“vatansever ile vatan sevme­yenler arası ça­tışma” olarak nitelese bile, Anayasa’nın bu çok önemli 11. maddesini bugünkü kadar ülkeyi tehlikeye sürükle­yen sorunları gündeme getirmemişti.

4.12 Eylül 1980 ile Hortlayan Faşizim

Aslında 12 Eylül 1980 öncesinde, 23 Nisan 1980 günlü Tercü­man gazetesi, Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın başkanlı­ğında Anayasa değişikliğini tartışmaya açmıştı. O yayında, Prof. Orhan Aldıkaçtı, İlhan Akın, Yaşar Karayalçın, düşün birliği içinde:

“Anayasada Yürütme kuvvetine, Yasama ve Yargı kuv­vetlerinin altında yer verildiğini
ileri sürerek ve Bakanlar Kurulu’na takdir yetkisini kullanacağı çok dar bir alan bırakıldığını eleştirerek”, işe giriştiler. Tercüman gazetesinin bir sonraki 24 Nisan 1980 günlü yayınında
Prof. Orhan Aldıkaçtı,

“Anayasa Mahkemesi, Anayasada değişiklikleri sadece şekil bakımından incelemeye yetkili olduğu halde, Anayasa’nın 9. maddesine yeni bir anlam vererek deği­şikliklerin muhtevasını denetlemeye devam etmekte böylece Anayasa millet iradesinin üstüne çıkmaktadır.” diye­bilmişti.

Söz konusu 9. madde, Cumhuriyetin korunması için şu koşula yer vermişti:

“Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Ana­yasa hükmü değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif edilemez.”

Prof. Aldıkaçtı bu maddeye ilişkin bir siyasal iktidarın değişiklik getirmesini istemesine karşılık “Anayasa Mahkemesi’nin konuyu sadece biçim yönünden incelemesini” ileri sürüyor, Anayasaya uygunluğu bakımından incelemenin tartışmaya açılmasını öneriyordu. Üstelik :

Yürütme organının, Yasama organını feshedebilme­sini önermiş ve de yazabilmişti.
(23.4.1980, Tercüman).

Ve o Prof. Orhan Aldıkaçtı’yı, 12 Eylül 1980 Kenan Evren darbesinde 1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı olarak görüyo­ruz. Yasaların “temel hak ve özgürlükle­rin
özüne dokunamayacağı” hükmünün kalkmasını sağlamış ve bununla yeti­nilmeyip
konut dokunulmazlığını koşul gören 16’ncı mad­dede:

  • “Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecik­mede sa­kınca bulunan hallerde de,
    kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girileme­yeceği..” hükmündeki
    “millî güvenlik ve kamu düzeni” koşulları, Prof. Aldıkaçtı’nın başkanı olduğu komisyonda kaldırılarak, yerine “yetkili mer­ciin kararıyla gece yarısı konutların girilmesi yetkisinin
    siyasal iktidarların eline geçmesi” sağlandı. (Resmi Gazete 9.11.1982, sayı 17863)

Adalet ve Kalınma Partisi (AKP) iktidarında, “hukuk” kav­ramı­nın, tutarlı, belirgin ve
adalet  duygusunu besleyen kurallar diz­gesinden uzaklaştırabilmesinin birincil kaynağı,
Prof. Aldıkaçtı’nın 82 Anayasasıdır.

5. Hükümetler devletin kendisi değildir. 

Ülkemiz, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde ilk kez John Stuart Mill’in “Temsili Hükümet” (Representative Government) modelini Mustafa Kemal Atatürk sayesinde ya­şamaya
başladık.. Demokrasiye geçebilmek için gerekliydi bu. Temsilî Hükümet modeli,
“hükümetin kimler tarafından nasıl temsil edileceğine karar verme yetkisinin toplumda olma­sını öngörüyordu. 1921 Kanun-u Esasisi (Anayasa) bunu getirdi. 

6. Hukuk’ta Güvenlik Güçlerinin Egemenliği 

Önce 61 Anayasasındaki 11. maddede öngörülen “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz” koşulu, 82 Anayasasıyla yok edildi. Bununla da yetinilmedi, bilişim teknikleri geliş­tiği için, bilgi­sayardaki internet kayıtlarının da suça kanıt olması hükmü. Ceza Muhakemeleri Yasası madde 134’te yer aldı. Bununla da yetinildiği sanılmasın. İlk soruşturma yetkisi, savcıların denetimi dışında güvenlik güçle­rine ta­nındı. Bugün güvenlik güçlerinin
gizli tanık, imzasız ihbar yazıları, internete düşen kaynağı belirsiz ka­yıtlar, gazete haberle­rinden kesilen parçalar hatta cep te­lefonlarına ya­pıştırılan kime ait olduğu  bilinmeyen mesajlar,
suç kanıtları olarak, yargıçların önüne el arabalarıyla taşı­nır oldu. Bununla da yetinilmedi
ve Gizli tanığı korumak İçin Devlete Sahtekârlık yapma Yetkisi tanındı. Şöyle: 

5726 sayılı yasa ile gizli tanığın tanınmaması için kimliğinin tüm belgelerinde
(evlilik cüzdanı, pasaport, nüfus kaydı dahil) değişiklikler yapılmasını,

Devletimiz sağlayacak yani sahtekârlık yapacaktır. Devleti korumakla görevli olan
Çan­kaya’daki kişi Abdullah Gül, bu ahlak dışı yasayı onaylamıştır.

61 Anayasasında “Milli güvenlik ve kamu düzeni bakı­mın­dan gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girile­mez, arama yapılamaz” hükmünün kapsamı 82 Anayasa­sında genişletildi: Yani, “Suç işlenmesinin önlen­mesi,
genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin ko­runması koşulları eklenerek yetkili merci, kişinin suç işleyece­ğini tahmin ederek konuta baskın düzenlenmesine karar verebilmektedir.

Kişinin dokunulmazlığı da ortadan kaldırıldı. 82. Anayasasındaki madde 17 ile “tutuklu ya da hükümlünün kaçmasını önlemek için yetkili merciin verdiği emirle silah kullanılarak
yaşamı yok edilebilmektedir. Anayasa’nın 17. maddesi:

“Bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetimveya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılması birinci fıkra hükmü dışındadır.”deniyor. Nedir 17. maddenin ilk fıkrası?

Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip” olamayacaktır. Bir hükümlünün kaçacağına kim karar vere­cek? İlgili merci. İlgili merci kim? Siyasal iktida­rın görevlen­dirdiği silahlı müneccimler!

Ceza Muhakemeleri Yasasında 1992 yılındaki değişiklikle Zabıta amir ve memurlarına
ilk tahkikatı yapma yetkisi v
erildiğinde, İki ayda bir yayınlamayı sürdürdüğüm
Türkiye So­runları kitap dizisinin ilk sayısında (Şubat 1994) CHP eski Senatörü arkadaşım Hayri Öner ile yaptığımız söyle­şide; 

“CMUK’da 1992 yılında yapılan değişiklik bir yanlış yön­temi yasal hale getirmiş ve bu niteliğiyle bir hu­kuk ci­nayeti işlenmiş oldu,” demişti.

61 Anayasası’nın önemli bir maddesi “İktisadî ve Sosyal hayatın düzeni güvence altına alınmıştı:

Madde 41- İ”ktisadî ve sosyal hayat, adalete, tam çalışma çalışma esasına ve herkes için
insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir.”
h
ükmü de  82 Anayasasında kaldırılmış ve AKP iktidarında taşeron işçilik gibi bir uğraş alanı yaratılmıştır.

7. AKP’nin Hukuku 1860’ların Mecelle Hukukunun da Gerişine Düşmüştür!

1850’li yıllarda Osmanlı Devleti’nde çağdaşlaşmaya yönelik çok önemli devrimler gerçekleşmiştir. Bunlardan en önemlisi mezhepler arası hukukun (Fıkıh’ın) birbiriyle çelişen hükümlerini ve padişahın iki dudağı arasından çıkan sözün yasa olması koşulunu ortadan kaldırarak Mecelle denilen tek bir hukuksal yapıya indirgemiştir. Osmanlı Devleti geç kalmış olsa bile ilk kez evrensel hukuka adım atmış oldu.

Ne yazık ki, SÖZCÜ Gazetesi’nin başmakale yazarı  Rahmi Turan, 29 Eylül 2014 günlü yazısına “Mecelle Denilen Ahmaklık” başlığını koyabilmiş ve ne denli yanıldığını kendisine bildiren yazımız yanıtsız kalmıştır. Oysa bugün AKP iktidarının faşizmin hukuku Mecelle’nin de çok gerisindedir. Örneğin Mecelle’nin 1717’nci maddesi, kişinin tanık olabil­mesini ve
sözüne güvenilir olmasını sağlamayı bakınız nasıl koşul görüyordu:

Şahitler gerek sırren ve gerek alenen (gizli ve açık) mensup oldukları canibden yani talebe-i ulümden ise sakin oldukları medrese müderrisi ile mutemed ahalisinden ve askeriyeden ise taburu za­bitan ve kâtiblerinden ve ketebeden ize kalem zabi­tan ve hülafesinden ve tüccardan ise tüccarın muteberanınden ve esnaftan ise kethüdasıyla lonca ustalarından.. teskiye olunur.

Adaletsiz ve kalkınmasız parti  (AKP) iktidarı Cumhuriyet Türkiye’sinin hukukunu,
220 yıl öncesi Me­cellesinin gerisine düşürmüştür. AKP iktidarın hukukunda gizli tanığın sözleri kanıt olabilmekte ve kimsenin onu tanımaması için nüfus kayıtlarında tahrifat yapılması
devlete görev olarak verilmiş, yani sahtekârlık dahi hukuklaştırılmıştır.

  1. AKP İktidarının Faşizmin Hukuku, Roma Hukukunun da Gerisindedir! 

AKP iktidarında hukuk kavramı 1500 yıl öncesinin Roma hukukun da gerisine çekilmiştir. İmparator Iustinianus, eyaletlerin birbirinden farklı hukuksal kurallarını Corpus Iurus Civilis adıyla bütünleştirmişti (AS: MS 527 yılında..). Oysa AKP iktidarı, yasalara ve yargı organlarına getirdiği ikilemle bütünlüğü bozmuş, yargı kararları arasında çelişkiler doğmasına
neden olmuştur.

Özetle                             : 

Kenan Evren Anayasasından ayrılarak  61 Anayasasının temel ilkelerine yeniden ulaşmak
amaç olabilmelidir. Çünkü o Anayasanın 28’inci maddesi:

  • “Herkesin, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahip..” olmasını tanımıştı. 

82 Anayasası böylesi gösteri yürüyüşlerinin biber gazıyla, basınçlı su fışkırtan tomalarla, güvenlik güçlerinin çizmeleri ve silahlarıyla önleyen faşizmi Türkiye’mize getirmiştir ve
AKP iktidarı, tarihte yönetime çalanı, ekonomiye talanı ve hukuka yalanı sokan parti olarak anılacaktır. Onun böyle anılmasının kaynağı 82 Anayasası’nın Temel hak ve özgürlüklerin
özüne dokunan yasaların tümüdür. Öylelikle 61 Anayasasını saygıyla anımsıyorum.
Çünkü o Anayasanın 11’inci maddesine yeniden gereksinim duymamız gerekecektir:

  • “Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin,
    millî güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen özel sebeplerle, Anayasanın özüne
    ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz.”

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusuyla var olabilmesinin temel koşuludur bu. Ülkeyi faşizmin hukukundan kurtaracak bir Anayasa bu koşulla birlikte var olabilecektir. Çünkü 61 Anayasası, yüksek yargı kurumlarına Cumhurbaşkanının asıl ve yedek üye atamasına olanak sağlamamıştı. Eski TBMM Başkan Vekili Sayın Hasan Korkmazcan’ın “Yeni Anayasa Cumhuriyete saldırı demektir” sözü (Ulusal Kanal, 6.1.2016, saat 19) yanlıştır; tersine 61 Anayasanın ilk 30 maddesi korunarak siyasal iktidarın yüksek yargı kurumlarına üye ataması söz konusu olmaksızın
erkler arası tam bağımsızlığın sağlanması koşulunda 82 Anayasasının kaynağı olan faşizmin hukukunun tüm yasalarının yok edileceği yepyeni demokratik ve tam bağımsızlığımızı koruyacak Anayasa gereklidir.

Mustafa Kemal Atatürk 1930 “İktisadî Program”ının 3’üncü maddesinde:

“Adil yasalar ve yargıçlar iktisadi gelişmeyi özendirerek geliştirmelidir.” ilkesine yer vermişti.

Bu temel ilke 1950’ler sonrası yok edildi. Toplumsal refah (gönenç) ancak adil yasalarla korunabilir. Adil yasaların koruyucusu da tam bağımsız yargı organları olacaktır.
Muhalif Parti liderlerinin AKP ile Anayasa pazarlığına girişimi o nedenle çok sakıncalıdır. Kendilerine soruyoruz; “Anayasa taslağınız var mı?”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Tük ulusuyla birlikte varlığını sonsuza kadar koruyacaktır.

Azınlıklara özerklik kavramı, Misak-millî sınırlarımıza sahip çıkmamızın yok oluşunu sağlamayı amaç almaktadır ve bunun mimarı BOP eşbaşkanlığını üstlenen AKP iktidarıdır.

BOP’a karşı mısınız yanıt veriniz muhalif partiler?
Faşizmin hukuku ülkemizde BOP’un aracıdır. Böyle biline çare buluna.

Dr. A. Nejat Ölçen
(10.1.2016)

YASSI KAFALILAR


YASSI KAFALILAR

portresi


Suay Karaman

 

 

Türkiye’nin birikmiş, bekleyen ve ivedilikle çözüm gerektiren
birçok sorunu varken, siyasal iktidarın Yassıada’nın adını ‘Demokrasi ve Özgürlükler Adası’ olarak değiştirmesi,
‘ileri demokrasi’ anlayışlarına ve uygulamalarına örnektir.

27 Mayıs 1960 İhtilali sonrasında, ülkeyi kutuplaştırarak kardeş kavgasına sürükleyen, Atatürk ilke ve devrimlerini ayaklar altına alarak yozlaştırmaya çalışan Demokrat Parti iktidarının yöneticileri Yassıada’da kurulan Yüksek Adalet Divanı’nda yargılanmışlar
ve çeşitli cezalara çarptırılmışlardı.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 30 Eylül 2013’te demokrasiyle ilgisi olmayan, demokratikleşme paketini açıklarken de, 27 Mayıs 1960 Devrimi’ne saldırmıştı. Başbakan, 1960’daki askeri harekatın “Türkiye’de 1950’den başlayarak saat gibi işleyen demokrasiyi durdurduğunu” söylemişti. Başbakanın bilgisi, birikimi ve kültürü, demokrasiyi bilmediği (AS: içermediği??) gibi, 27 Mayıs 1960 aydınlığını da kavramaya yetmez.

1950’den sonra yalnızca adı “demokrat” olan Demokrat Parti’nin yaptıklarının demokrasi ile uzaktan yakından ilgisi yoktu.
Hangi demokraside meclisin onayı olmadan emperyalist devletlerin çıkarı için yabancı ülkelere asker gönderilir? 6-7 Eylül 1955 olaylarını tahrik edenlerin baş sorumlusu olan DP iktidarı mı demokrasiyi saat gibi işletiyordu?

Demokrat Parti grubunda,

  • “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” ve
  • “Odunu aday koysam milletvekili seçtiririm” diyen
    Adnan Menderes mi demokrattı?

Ana muhalefet partisinin genel başkanını (AS: İsmet İNÖNÜ) öldürmek için Kayseri, Uşak ve Topkapı’da suikastlar düzenletilmesi, demokrasi ile bağdaşabilir mi? Muhalefeti cezalandırmak için kurulan Meclis Tahkikat Komisyonu, hangi demokraside bulunmaktadır?

İrticaya ödünler verilerek, ulusal bütünlüğümüz parçalanarak, özgürlükler kısıtlanarak, basın ağır sansür altında tutularak,
gazeteciler ve iktidara muhalif olanlar hapse mahkum edilerek demokrasi olamayacağını bilmeyenlerin tanımına göre “saat gibi işleyen demokrasi”, ülkeyi kardeş kavgasına getirmişti.

Başbakan Erdoğan gibiler, sürekli 27 Mayıs 1960 İhtilalini eleştirirler ama hiçbir zaman 12 Mart 1971 muhtırasını ve özellikle
12 Eylül 1980 darbesini eleştirmezler. Çünkü aydınlığa düşman olanlar, kendilerini yaratan karanlıkları sever, toz kondurmazlar. ‘
12 Eylül 1980 darbesini yargılıyoruz’ diye, yassı kafalarıyla komedi ortaya koyanlar, ‘ileri demokrasi’ adını verdikleri ortamla, 12 Eylül’ün faşizmini aratmamaktadırlar.

“Atatürk’ü sevmek ibadettir” diyen Celal Bayar’ın iktidarında Atatürk Devrimleri, ‘tutan devrimler’ ve ‘tutmayan devrimler’ olarak ikiye ayrılmış ve tartışma konusu yapılmıştı. Demokrat Parti zamanında Mustafa Kemal Atatürk yok sayılmaktaydı, AKP iktidarında da yok sayılmaktadır. “10 Kasım’da sap gibi ayakta durmaya gerek yok” diyen zihniyet, Türkiye Kupası maçının seremonisinde sahaya ‘Yüce Atatürk’ yazılı formayla çıktığı için Fethiyespor’a ceza bile vermeye kalkışmış, artarak gelen tepkiler üzerine, cezadan vazgeçmişlerdir. Atatürk sevdalısı Türk insanı, bu anlamlı hareketleri için Fethiyespor’u hep gözleri yaşararak anımsayacak ve onurlu duruşlarına saygı gösterecektir. Ceza vermeye (AS: Gerçekte kapatmaya!) kalkanları da unutmayacaktır.

Uzun yıllar özellikle İspanya ve Portekiz’de diktatörler (AS: Franko ve Salazar) futbol ile toplumu uyutarak, ülkelerini yönetmişlerdi. Bizde ise futbol, ‘dikbakan’ diyebileceğimiz diktatör başbakanın koltuğunu sallamaktadır.
Özellikle maçların 34. dakikasında Taksim Gezi Parkı olaylarına atıfta bulunularak, “her yer Taksim – her yer direniş” ve
“Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sesleri, siyasi iktidarı çileden çıkartmaktadır.

Çünkü ortaçağ karanlığından hoşlananların, Atatürk denince ödleri kopmaktadır. Biliyorlar ki, toplumdaki Atatürk sevgisi, iktidarlarına
son verecektir. Bu yüzden Atatürk’ün resimlerinden, sözlerinden, ilkelerinden, devrimlerinden, Gençliğe Hitabesi’nden,
Bursa Nutku’ndan, ulusal bayramlardan çekinmektedirler. Ama ne yaparlarsa yapsınlar Atatürk korkusu, siyasi iktidarı perişan etmektedir. Atatürk adı, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin karabasanıdır.

Atatürk’ün manevi kişiliğinin bile tartışıldığı günümüz Türkiye’sinde, “yassı kafalıların iktidarı son bulacak, aydınlık günler için örgütlü ve bilinçli mücadele başlayacaktır.

  • Yolumuz; Yüce Atatürk’ün çağdaş ve aydınlık yoludur.

(İlk Kurşun Gazetesi, 16 Aralık 2013,
http://www.ilk-kursun.com/haber/163889)

SİYASAL İKTİDAR İNSANLIK SUÇU İŞLEMEKTE!


SİYASAL İKTİDAR İNSANLIK SUÇU İŞLEMEKTE!

Dostlar,

4 Haziran 2013 günü sitemizde yayımladığımız makalemizi bir kez daha sunuyoruz.

  • Hükümeti der-hal polis şiddetini durdurmaya bir kez daha çağırıyoruz.

Sevgi, saygı ve DERİN KAYGI ile.
Ankara, 15.6.13, 23:58

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

SİYASAL İKTİDAR İNSANLIK SUÇU İŞLEMEKTE!

Dostlar,

Türk Tabipleri Birliği, tarihsel önem ve nitelikte bir basın açıklaması ve çağrı yaptı.
Tüylerimiz ürpererek ve tümüyle katılarak  bu kritik metni – çağrıyı aşağıda sunuyoruz.

Eklemelerimiz olacak :

Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası” nın pek çok hükmü başta olmak üzere, Anayasal can ve mal güvenliği hakkı iktidar tarafından ayaklar altına alınmıştır.

Bu davranış apaçık anayasayı çiğneme (ihlal) suçudur ve
iktidarın meşruiyetini yitirmesi anlamına gelmektedir.

Devletin 1 numaralı görevi yurttaşlarının can ve mal güvenliğini sağlamasıdır.
Bu görevin yerine getirilmesi, hukukumuzda KUSURSUZ SORUMLULUK bağlamında tanımlanmıştır. Açıkçası, Devletin hiçbir özürü, bahanesi, gerekçesi dikkate alınmadan tüm yurttaşların can ve mal güvenliği sağlanacaktır.

Devlet öncelikle bunun için vardır:

Bu amaçla devlet kurulmuştur ve ona vergi verilmektedir, askerlik yapılmaktadır ve sadakat bağı ile yükümlüyüz.

En az 2 yy’dır, JJ Rousseau‘dan bu yana, yurttaş ile devlet arasındaki
SOSYAL SÖZLEŞME‘nin 3 temel maddesi yukarıda değindiklerimizdir.

AKP iktidarı yasal dayanağını yitirmiş ve meşruiyet dışına düşmüştür.

Hükümetten çekilmesi, el çektirilmesi gerekmektedir:

Bunu yapacak anayasal kurumların başında Cumhurbaşkanlığı makamı gelmektedir.
A. Gül’ün şiş ve kebap politikası izlediğini ve partili olduğunu biliyoruz ama ağır tarihsel sorumluluğunu anımsatmayı da bir yurttaşlık görevi sayıyoruz.

İkincisi, hükümetin parlamento eliyle siyasal denetimidir. TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in de partili olduğunu biliyoruz ama, tıpkı Cumhurbaşkanlığı makamını işgal eden Gül gibi kendisine de ağır tarihsel sorumluluğunu anımsatmayı bir yurttaşlık görevi sayıyoruz.

Ortada, suç işlemedikleri halde yaşamlarını yitiren masum yurttaşlar vardır..
Kaldı ki, suç işleseler bile hukuk devletinde “yakalama ve adalette teslim”
söz konusudur. Soruyoruz :

1. Türk Polisi cinayet şebekesi midir?

2. Türk polisi yurttaş katili midir?

3. Türk Polisi iktidarın suç işleme – adam öldürme örgütü müdür?

Çok sayıda polis arkadaşımızın stres bozukluğu içinde olduğunu, intihar ettiğini ve
TSSB kısaltmasıyla “Travma Sonrası Stres Bozukluğu” (İng. PTSB, Post Travmatik Stres Bozukluğu) tablosu içinde olduğunu bie hekim olarak biliyoruz. Bu arkadaşlarımız ruh ve beden sağlığını yitirmekte, rehabilitasyon olanağı bulamamakta ve bir bölümü de erken emekli edilmektedir.

Bu gidişle, Güneydoğu Gazilerinin, güvenlik görevlilerinin ciddi boyutlardaki
TSSB sorunlarına ek olarak; bir de AKP’nin halkının üzerine vahşete sürdüğü
Polis Ordusu’nun TSSB sorunu çıkmıştır. Bu sorunlar ağır ve kapsamlıdır ve
ülkenin huzurunu, barışını ve de ekonomisini bozacak ölçüde çok boyutludur.

Erdoğan hükmeti ülkeyi iyi yönetmek şöyle dursun, iç savaşın eşiğine taşımıştır.

Dolayısıyla, Parlamenter demokratik rejimlerde siyasal iktidarlardan da hesap sorulabildiğine, sorulması gerektiğine göre, görevini yapması gereken 3. makam / kurum, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve de orada oturan kamu görevlisidir.

Halk, meşru direnme hakkını kullanarak, Cumhuriyetin temel kazanımlarını
canı pahasına savunmaktadır.

Bu uğurda sokaklarda, ellerinde Türk bayrağı ve Atatürk posterleri ile dileklerini içeren dövizlerle demokratik, barışçıl, şiddete başvurmayan, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasasını çiğnemeden protesto eylemleri yapmaktadır.

Buna karşılık satılık medya, kan gövdeyi götürürken güzellik yarışmaları yayımlayacak ölçüde kokuşmuş, sahibinin sesi olma derecesine düşmüştür.

Masum ve silahsız insanlar ciddi biçimde yaralanmakta, yaşamsal tehlike içinde sağkalma savaşımı vermektedirler.

Çok sayıda insan neden böylesine ağır biçimde hem de kafasından yaralanır?

Gözünü yitirir??

Ağır kafatası yaralanmasının, gözünü yitirmenin nedeni
neden biber gazı kapsüllerinin rastlamasıdır?

Neden çok basınçlı su doğrudan insanlara ve kısa uzaklıktan yüzlerine,
bedenlerine sıkılır?

Neden “plastik” de olsa mermi kullanılma aşamasına gelinmiştir ve bunlar da ortama
ya da zorunlu durumlarda belden aşağıya atılacak iken yüze, göze, kafaya gelmekte
ve ölümcül yaralanmaya, sakatlanmaya, gözünü yitirmeye neden olmaktadır?

Polis hedef gözeterek ölçüsüz vahşet uygulamasa böyle olur mu?
Niçin ülke genelinde yüzlerce yaralı vardır?

Bundan sonraki aşama panzerleri insanların üzerine sürmek ve / veya gerçek mermi ile ateş etmek midir?

Yineleyelim : Bu ölçüsüz vahşetten salt buyruk verenler değil, yasaya aykırı emri uygulayanlar da sorumludur. Anayasa’nın ilgili maddesi aşağıdadır :

Kanunsuz emir

Madde 137 – “Kamu hizmetlerinde herhangi bir sıfat ve suretle çalışmakta olan kimse, üstünden aldığı emri, yönetmelik, tüzük, kanun veya Anayasa hükümlerine aykırı görürse, yerine getirmez ve bu aykırılığı o emri verene bildirir.

Ancak, üstü emrinde ısrar eder ve bu emrini yazı ile yenilerse, emir yerine getirilir;
bu halde, emri yerine getiren sorumlu olmaz.

  • Konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez;
    yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz.

Askeri hizmetlerin görülmesi ve acele hallerde kamu düzeni ve kamu güvenliğinin korunması için kanunla gösterilen istisnalar saklıdır.”

Son günlerde yaşanan olaylarda, maddenin son paragrafı bağlamında herhangi bir istisna durum söz konusu değildir. “..kamu düzeni ve kamu güvenliğinin korunması için kanunla gösterilen istisnalar..” kapsamına girecek hiçbir toplumsal eylem göstericiler tarafından sergilenmemiştir. Bir kısım kışkırtıcı (provokatif) eylemlerin sahipleri MOBESE kameraları ile açıklanmalıdır. Bu kişilerin bir bölümünün sivil polis oldukları savları dehşet vericidir ve çok sayıda görüntü kaydı vardır. Devletin gelişmiş olanakları ile basının, yurttaşların, tarafsız gözlemcilerin çektikleri fotoğraflardan
YÜZ TANIMA sistemi ile bu kışkırtıcıların kimliği deşifre edilmelidir.

Tüm bunlar yakın geçmişin tipik faşist eylemlerini anımsatmaktadır.

En yakını 6-7 Eylül 1955 olaylarıdır, sorumlusu Başbakan Adnan Menderes asılmıştır!

Biraz geride Almanya ve İtalya’da 1930’ların faşizmi vardır; A. Hitler sefil biçimde
intihar etmiş (?), B. Mussolini bacağından asılarak cesedi sokaklarda sürüklenmiştir.

Başbakan RT Erdoğan hiç ders almaz mı?

Ülkeye dayatmaya kalktığı şeriatın ana kaynağı Kuran’da kezlerce “siz hiç düşünmez misiniz, siz hiç aklınızı kullanmaz mısınız, siz hiç ders almaz mısınız?”
benzeri sorular sorulmaz mı?

Sahi, kızılca kıyamette RT Erdoğan’ın Afrika ziyareti bir de “ne olur ne olmaz” kaygısıyla “güvenlik” amaçlı mıydı??

Bu tür provalar da ancak bir yere dek işe yarayabilir..
Tarihsel diyalektiğin öğretisi bu yönde..

  • Tam tamlar AKP ve RTE için çalıyor..

Bu insanlık dışı vahşetin sorumluları, insanlığa karşı suç işlemişlerdir:
Er ya da geç mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.

Bu arada TBB’nin (Türkiye Barolar Birliği) suç duyurusunun Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığınca ne yönde işleme alınacağını da dikkatle izleyeceğiz.

Tıpkı, uygar dünyanın sözümona küreselleşmiş ve de küreselleşerek sözde demokrasiye, barışa, insan haklarına kavuşmuş olduğu yanılsaması içindeki
sözcülerini de izleyeceğimiz gibi..

Ve “yetmez ama evet” çi aydın taslaklarını, bir kısım “akil” sakilleri de..

Sonuç                 :

Bunca sefaletin üstünde hiçbir şey ama hiçbir şey sürdürülebilir değildir.

Anamuhalefet CHP ve MHP, adında “Demokrasi” sözcüğü olan ne ölçüde katılır BDP,

– TBMM’de siyasal denetimi çalıştırmalı, gensoru vermeli,
– TBMM Araştırma Komisyonu kurulmalı ve sonuç alınana dek,

Hükümet istifa edene ve erken seçim kararı alınana dek

– gerekirse TBMM çalışmaları boykot edilmelidir.

Son söz de AKP’nin -giderek eriyen, asla %50 olmayan- bilinçli bilinçsiz yandaşlarına :

  • “Kitabım insan, Kâbem sevgi, tapınağım gönüldür.. “
    Mevlana Celalettin Rumi


Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 4.6.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

TTB_logosu

Bütün Hekimleri,
Vahşice Şiddete Maruz Kalan Vatandaşların Yardımına Koşmaya Çağırıyoruz!

Türk Tabipleri Birliği tarafından 3 Haziran 2013 tarihinde yapılan açıklamada,
“Bütün Hekimleri İşlerini Güçlerini Bırakıp Sokaklarda Vahşice Şiddete Maruz Kalan Vatandaşların yardımına koşmaya çağırıyoruz!” denildi.

 Basın Açıklaması

03.06.2013, Ankara

Bu Koşullarda Hekimlik Yapılamaz..

BÜTÜN HEKİMLERİ İŞLERİNİ GÜÇLERİNİ BIRAKIP

SOKAKLARDA VAHŞİCE ŞİDDETE MARUZ KALAN VATANDAŞLARIN YARDIMINA KOŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ!

Taksim Gezi Parkı’nı savunmak amacıyla, tümüyle barışcıl ve demokratik bir şekilde gerçekleştirilen protesto eylemlerine yönelik şiddet, birçok vatandaşımızın yaralanmasına ve Mehmet Ayvalıtaş adlı gencecik bir insanın ölümüne yol açtı.

Türk Tabipleri Birliği (TTB)  olarak yaralılarla ilgili olarak 3 Haziran 2013 Pazartesi günü itibariyle ulaşabildiğimiz bilgiler şöyledir :

İstanbul Tabip Odası’nın İl Sağlık Müdürlüğü’nden aldığı bilgilere göre İstanbul’da hastanede servise yatırılarak tedaviye alınan 26 kişi, yaşamsal tehlikesi olan 2 kişi, yoğun bakımda yatan 5 kişi bulunmaktadır. Gözlem altına alınan ve ayakta tedavi olan hastalar ile birlikte bu süreçte toplam 880 kişi hastanelere başvurmuştur.
Bu rakamlara, İstanbul Tabip Odası acil yardım birimlerince tedavisi yapılan 625 kişiyi eklediğimizde İstanbul’da en az 1.485 kişi yaralanmış durumdadır ve bu rakama
saptaması yapılamayan yaralanmaların dahil edilmesi gerekmektedir.

Ankara’daki eylemlerde ise  Ankara Tabip Odası’nın hastanelerden meslektaşlarımızın ilettiği bilgiler doğrultusunda elde ettiği verilere göre 15’i ağır olmak üzere en az
515 yaralı hastanelere başvurmuş bulunmaktadır. Ankara Numune Hastanesi’nde
polis saldırısıyla kafasından yaralanan bir genç ölümle pençeleşmektedir.

İzmir’den iletilen verilere göre 2 gün içinde hastanelere 800 yaralı başvurmuştur.
2 hastanın durumunun ağır olduğu bilinmektedir.

Adana, Eskişehir, Gaziantep, Kocaeli, Antalya ve Hatay başta olmak üzere birçok il ve ilçede halka karşı gerçekleşen son polis saldırıları sonucunda net rakamını
elde edemediğimiz kimileri ağır, yüzlerce yaralı ve gözaltı olmuştur.

Polisin tavrı yurttaşların sağlığı açısından kaygı vericidir!

Yaralanmaların çoğu;

  • Basınçlı suyun ölçüsüz biçimde insan bedeni hedef alınarak kullanılması,
  • Biber gazı kapsüllerinin eylemcilerin üzerine sıkılması,
    doğrudan hedef alınarak direkt fırlatılması ve
  • Plastik mermilerin yakın mesafeden ateşlenmesiyle gerçekleşmektedir.
  • Çok sayıda yurttaşımız, bu yaralanmalar sonucunda gö-zü-nü yitirmiştir.
  • Kafatası kırığı ve beyin kanaması geçiren, beyninde yabancı cisim bulunan hastalar vardır.

Bu şiddet ortamında rutin sağlık hizmeti verilemez.
Olağan, rutin sağlık hizmeti sunabilmemiz için ülkemizin de normalleşmesi gerekiyor. Rutin hekimlik yapabilmemiz için Beşiktaş’tan, Taksim’den, Kızılay’dan,
Adana’nın, İzmir’in meydanlarından yaralı akınının durması gerekiyor.

Türk Tabipleri Birliği olarak Taksim Gezi Parkı’nı korumak ve uygulanan şiddeti protesto etmek için yapılan / yapılacak bütün eylemleri son derece haklı buluyor ve destekliyoruz.

Tüm meslektaşlarımızı da bir yandan bu vahşete karşı tepkilerini göstermeye,
öbür yandan yurttaşlarının polis tarafından ölümcül yaralanmalara maruz bırakılmadığı bir ortam gelişinceye dek hekimlik hizmetini acil durumlar için yoğunlaştırmaya ve

İŞLERİNİ GÜÇLERİNİ BIRAKIP,
SOKAKLARDA VAHŞİCE ŞİDDETE MARUZ KALAN VATANDAŞLARIN YARDIMINA KOŞMAYA ÇAĞIRIYORUZ!

TÜRK TABİPLERİ BİRLİĞİ

27 Mayıs Devrimi’nin Nedenleri, Sonuçları


27 Mayıs Devrimi’nin Nedenleri, Sonuçları

Naci_Bestepe_portresi

 

E. Tümg. NACİ BEŞTEPE
Atatürkçü Düşünce Derneği
Bilim – Danışma ve Yazı Kurulu Üyesi
www.add.org.tr, 27.5.13

 

1946 yılında ilk kez seçime giren ve başarı gösteren Demokrat Parti (DP) 1950’de iktidar olmuştur..

Seçim çalışmalarında dinsel ögeleri ön palana çıkararak DİNİ SİYASETE ALET ETME YOLUNU AÇAN partidir.

DP iktidarı döneminde, “Halkın benimsediği devrimler uygulanır, öbürleri uygulanmaz.”
tezi ortaya atılarak “KARŞI DEVRİM” başlatılmıştır.

ABD’nin, Soğuk Savaş Dönemi siyaseti olarak pompaladığı ANTİ-KOMÜNİZİM’in etkisinde kalınmış, din hep ön plana çıkarılmıştır.

DP’nin iktidara gelir gelmez ilk eylemi, 18 yıldır (18 Temmuz 1932’den beri)
Türkçe okunmakta olan EZAN’ın Türkçe dışındaki dillerde okunmasını
serbest bırakan yasayı çıkararak (16 Haziran 1950) ARAPÇA OKUNMASI’nı sağlamak olmuştur.

Muhalefette iken CHP’ne yaptığı “DİNSİZ” baskısı ile içinin boşaltılmasını sağladıkları,

  • Aydınlanma Devrimi’nin temel taşı olan KÖY ENSTİTÜLERİ ile
    HALK EVLERİNİ KAPATMIŞTIR.

6-7 Eylül 1955 olayları ile Rum ve Ermeni vatandaşlarımızın büyük bölümün yurttan kaçışına neden olmuştur.

6-7 Eylül 1955 olayları’ya girmek için bir tugayımızı KORE Savaşı’na sokarak emperyalizmin hizmetine sunmuştur. 1.5 milyon Korelinin öldürüldüğü bu savaşta bizim kayıp toplamımız 3277’dir. (Savaşa giden askerlerimizin yaklaşık 1/5’ine karşılıktır.)

NATO’ya giriş ve ABD yardımlarının kabulü ile de siyasal ve ekonomik bağımlılığımızı artırmış, ulusal bağımsızlığımızı zedelemiştir.

Her geçen yıl hak ve özgürlüklere daha çok kısıtlamalar getirmiştir.
Basın ve muhalefete, gittikçe ağırlaşan baskı uygulamıştır.
238 gazeteci, karşıt (muhalif) yazıları nedeniyle tutuklanmıştır.
Grev ve toplu sözleşme hakları tanınmamıştır.

VATAN CEPHESİ oluşturarak halkı kutuplaşmaya ve muhalefeti yok etmeye çalışmıştır.

  • DP, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi ve Nutuk’un yayımlanmasını bile
    suç saymıştır.

Hukuksuzluğa karşı mücadele eden üst düzey yargıçları emekli etmiştir.

Bardağı taşıran son damla ise 15 Nisan 1960’ta 15 DP milletvekilinden oluşan
TAHKİKAT KOMİSYONU’nun kurulmasıdır.
Bu Komisyona, Anayasa ve yasalara aykırı olarak;
yargılama, tutuklama ve parti kapatma yetkisi tanınmıştır.

28-29 Nisan 1960’ta öğrenci olayları başlamış ve halk da protesto eylemlerini desteklemiştir. Bir öğrenci İstanbul Üniversitesi’nde polis kurşunuyla öldürülmüştür.

Çatışmaların artması üzerine, 38 kişiden oluşan Milli Birlik Komitesi (MBK)
27 Mayıs 1960 günü yönetime el koymuştur.

MBK, emir-komuta zincirinin dışında ve çoğunluğu genç subaylardan oluşmuştur.

270 general-amiral emekli edilirken, hareketin başına Org. Cemal GÜRSEL getirilmiştir.

MBK, rayından çıkarılan Devrimlerin yeniden yoluna konmasını, çağa uygun devrimlerin yapılmasını ve özgürlükçü bir Anayasanın yapılmasını sağlamış ve
idareyi kısa sürede sivil yönetime devretmiştir. Hatta bu süreyi uzatmak isteyen bir grup (14’lükler)  bir süreliğine ülkeden uzaklaştırılmıştır.

Neler yapılmıştır? 27 Mayıs’ın devrim niteliğini oluşturan nedir?

Özgürleşme (Bireysel, basın, haberleşme vb.),
Örgütlenme,
Demokratikleşme,
Üniversitelere özerklik,
TRT özerk kurumu,
Parlamenter sistem (çift meclisli yapı)
Güçler ayrılığı ilkesi,
Yargının bağımsızlığı, Yüksek Yargıçlar Kurulu
Devlet Planlama Örgütü

27 Mayıs Devrimi’nin en önemli yanlışı ise,
Başbakan Adnan Menderes dahil üç siyasetçinin idam edilmesidir.

Demokrasiyi ayaklar altına alan Menderes, bu sayede demokrasi kahramanı yapılmıştır.

Günümüzde siyasal iktidarın uyguladığı baskılar, hukuksuzluklar, yolsuluklar, ayrımcı politikalar o dönemle kıyaslandığında DP’nin daha masum olduğunu söylemek olasıdır.

Dileğimiz bu tür uygulamaların bir an önce sona ermesi ve toplumsal huzurun sağlanmasıdır.