Etiket arşivi: Dr. Ali Nejat Ölçen

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

BAŞBAKAN ADNAN MENDERES’İ BENDEN DİNLEYİNİZ

Dr. Ali Nejat Ölçen
20.09.2017 (e-ileti ile)

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

1994 yılından beri yayımını sürdürerek dağıtımını bedelsiz sağladığım Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104 (Nisan 2015) ve 116 (Nisan 2017) sayılarındaki yazılarımda “Başbakan Menderes’i bir de benden” dinleyiniz:

1250 okuyucusu olan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 104’üncü sayısının 39-40. sayfalarında şu bilgilere acaba kimler karşı çıkabilir:

1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Terakki iktidarının (1910) benzeriydi. Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehir’i ilçeye dönüştürmüş, eleştiri yazıları nedeniyle yaşlı Hüseyin Cahit Yalçın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse tıkmış, Demokrat İzmir gazetesinin, partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağlamış, kendisine demokratik koşullarını kazandıran CHP genel Başkanı İsmet İnönü’yü taşlatarak yurtiçi gezilerini sürdürmesini önlemeye çalışmıştır.

TBMM’de Tahkikat Komisyonu kurarak yasama ve yargıyı kendi elinde toplamaya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Prof. Sıddık Sami Onar’ı saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmiştir. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik içindeki gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitaplarını yakan ilk siyasal partinin iktidarı olmuştur.

1955-1960 dönemin Menderes iktidarı 1910’ların İttihat ve Terakki iktidarının faşizmine benzerini yaşamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiye’si.. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti iktidarı, İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan’dan gelen tepkilere boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan babası Muammer Çavuşoğlu İzmir’de Yunan Bayrağının göndere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmiştir.

Çok Partili siyasal yaşamda, ülkeyi ikiye bölen girişimi başlatan Menderes Hükümeti’dir: Vatan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o cepheye katılanların (yaşamı terk etmiş olanların adları dâhil) yayınlamak görevini de üstlenmişti.

Nisan 2017’de yayınlanan Türkiye Sorunları kitap dizisinin 116, sayısında acaba Başbakan Adnan Menderes için (sayfa 57) bakınız neler yazmışız:

Fakat ne yazık ki doğa tahribatına Başbakan Adnan Menderes başlamıştır. Örneğin Ankara’da Bülbül deresinin güzelim suları, Sağlık Bakanlığı binasının yanından geçerek Atatürk Bulvarı’nın ortasında akışını sürdürür ve Ankara çayına ulaşırdı. O dere kurutuldu ve Atatürk Bulvarında Bülbül Deresinin gövdesi betonla kapatıldı. Mustafa Kemal Atatürk’ün Başkenti Ankara’nın Kavaklıdere’den Ulus Tren istasyonuna kadar ana caddesinin ortasında güzelim çam ormanı olan refüjü vardı. 1958 yılının ortasında güzelim çam ormanı kesilip yok edildi. Ve orman olan güzelim refüj betonlandı. Kızılay’daki Sakarya yolunu süsleyen ardıç ağaçları da bir gecede kesilerek yok edildi. Başbakan Menderes İran’daki Başkent Tahran’da tek ağaç görmeyince  kentlerde ağacın  gereksizliği kanısına ulaşmış olmalıydı! Fatih Sultan Mehmet sağ olsaydı başta Adnan Menderes olmak üzere  2017 yılında Ankara ORAN semtinde binlerce ağac kestirip 39 katlı bina yapımını üstlenen Kuzu Grubu’nun yetkililerinin kollarını kesmiş olacaktı. Çünkü “Ormanımdan bir dal kesenin kolunu keserim” demişti 660 yıl önce. Nereden bilecekti ki,  doğa düşmanı siyasal partilerin ülkemizde iktidar olacaklarını…

Yazacaklarım bu kadar da değil. Türkiye’mizde 1957-1959 arasında ilk bilimsel Yapı Teknik dergisini yayınlamış ve 20. sayısı Adil Handaki büronun kapıları polisler tarafından  kırılarak o kitap dizileri ile birlikte kitaplarımın tümü meşin torbalara doldurularak alıp götürülmüştü. Çünkü 20’nci sayısında Adnan Menderes’in Ankara’da ana caddelerin yıkılarak yeniden yapımının ekonomik bir girişim olmadığını belirleyen yazımız. TBMM’ndeki Tahkikat Komisyonu, “Ekonomik Yatırım yapmayarak devletin manevi kişiliğine saldırı” kararını almış ve bu satırları yazan kişinin mühendislik hayatını sona erdirmişti.

Ankara’da 555 Miting’ini izleyenleriniz var mıdır bilemiyorum. Adnan Menderes makam arabasından inerek  karşı kaldırımdaki insanlara ne denli halkçı olduğunu kanıtlamayı tasarımlamış olmalıydı. O an karşı kaldırıma adım attığında genç bir adamın yumruğuyla karşılaştı. Kısa sürede yaşam savaşının içinde bulmuştu kendisini.  Austin marka mavi renkli küçük arabadan iri bir adam çıkarak Menderes’i kucakladı arabasının içine yerleştirdi ve kaçıp götürdü.

Birkaç gün sonra da Harp Okulu Öğrencilerinin başta komutanları ile birlikte yürüyüşü gerçekleşecekti.

27 Mayıs 1960’ın doğuşunun sorumlusudur Adnan Menderes ve Celal Bayar.
=========================================
Dostlar,

Teşekkürler Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen…
Sayın Ölçen 91921 doğumludur ve yazdıklarına doğrudan tanık olmuştur mutlaka..
Menderes’in başkanlığındaki DP hükümetlerinin sabıkası keşke bunlarla sınırlı kalsaydı..
Köy Enstitülerini kapatan da onlar (1954!)
Arapça ezanı geri getirenler de.. (Atatürk 1923’de Türkçeleştirmişti)
1958 Temmuzunda ülkemizin iflasını ilan ederek% 320 devalüasyon ile IMF’den borç alanlar da onlar.. 2,85 TL olan 1 Dolar’ın 3,2 kat değerlendirilerek = TL’nin değeri düşürülerek 9,15 TL’ye çıkaran da Menderes’in DP iktidarıdır.. 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’den emanet aldıkları  200 ton Hazine altınını Londra merkez bankasına Türk Hava Kuvvetlerinin uçaklarıyla rehin yollayan da..
Menderes, “Siz isterseniz şeriatı bile geri getirebilirsiniz”  çanakçılığını – gerici kışkırtıcılığını bile yaptı! Halkla – demokrasiyle alay ederek “Odunu aday göstersem seçtiririm..” dedi..
Başbakan Menderes’in ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ile Maliye Bakanı Hasan Saka‘nın VATANA İHANET suçu ile idam edilmeleri tartışılabilir, eleştirilebilir. AKP, Erdoğan bu gün bile 15 Temmuz sanıkları için İdam çığlıkları atabilmektedir. Nitekim 12 Mart döneminde 6 Mayıs 1972’de TBMM’de Deniz Gezmiş – Yusuf Aslan – Hüseyin İnan‘ın idam cezaları oylanır ve onaylanırken genel kurulda “Kana kan, intikam, 3’e 3!” çığlıkları duyuluyordu. Süleyman Demirel 2 elini birden kaldırıyordu bu idamlara “evet” derken!

27 Mayıs 1960 Devrimi’ne giden yolda olup bitenleri okumak için lütfen tıklar mısınız?
(5 dosyaya erişebilirsiniz..) :
http://ahmetsaltik.net/2017/05/27/27-mayis-1960-devriminin-57-yili/

  • Sonuç olarak Menderes ve idam edilen 2 Bakan sütten çıkmış ak kaşık asla değillerdi..

Sevgi ve saygı ile. 21 Eylül 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

İNGİLİZ SAVAŞ GEMİLERİ GELDİKLERİİ GİBİ GİDERLER: MUSTAFA KEMAL

İNGİLİZ SAVAŞ GEMİLERİ GELDİKLERİ GİBİ GİDERLER: MUSTAFA KEMAL

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Hiçbir Batı ülkesinde bizdeki kadar nankör, art niyetli ve alçak kişiler yetişmemiştir. AKP iktidarının bu tür insanların ortaya çıkmasına neden olan davranış ve kararları bir gün tarihin çöplüğünde yok olup gidecektir.
Kendi yakın tarihini öğrenmeye bile gereksinim duymayan böylesi nankör ve alçakların kişilerin ortaya çıkılının nedenleri, bir gün Sosyal Psikoloji’nin gündeminde yer alacaktır elbet.

Bir İngiliz yazarın yıllar sonra yazdıklarını kaynak göstererek 14 Kasım 1918 tarihinde “İngilizlerden görev isteğinde bulunduğu”nu doğruymuş gibi nasıl ileri sürebilirler anlamak olanak dışıdır. Onların zihinlerini çarpıtan psikolojik olguyu, uzmanlar inceleyerek yorumlayabilmelidirler. Böylesi çarpıklaşan zihin nasıl oluşabilir, hangi kanı ve sanılardan etkilenebilir ve bu denli gerçek dışı zanlara nasıl ulaşılabilinir. Öyle umuyoruz ki 21. yüzyılda bu alanı psikoloji bilimine kazandıracak bir Sigmund Freud (1856-1939) ülkemizde yetişebilmelidir. Bu kişilerin “nervous disorders”ini yaratan olayların  “hysteria”sı incelenmelidir. Ve belki de bu inceleme sonucunda AKP kadrolarının  “nervous disorders”lerinin yorumu ortaya çıkacaktır.

Şimdi kim olduğu kimsenin ilgisini çekmeyen İngiliz yazarı, 14 Kasım 1918 günü Mustafa Kemal Paşa’nın İstanbul Boğazında demir atan ülkesinin donanmasını gördüğünde acaba merak edip öğrenmek amacıyla O’na soru yöneltti mi? Yönetseydi acaba ne yanıtı alacaktı:

  • Geldikleri gibi gideceklerdir, yanıtını alacaktı.İşte geldikleri gibi gittiler. (Kaynak: Türk İstiklâl Harbi, s. 80. Selahattin Tansel, Mondoros’tan Mudanya’ya Kadar, MEB, 1991, s. 75) Ve o İngiliz yazar, 1 Kasım 1918’de Mustafa Kemal’in Ali Fethi (Okyar) ile Minber gazetesini çıkarmaya başladıklarını acaba biliyor mu:

Ve İstanbul’da demir atan İngiliz ve Yunan savaş gemilerinin nasıl ve kimin öncülüğünde ülkelerine geri döndüklerini öğrendi mi? Ve Çanakkale’den Anadolu’ya ulaşacağını sanan  komutan Churchill, ”Can çekişen bir İmparatorluk içinden çıkan bir kahraman, bir milletin varlığını meydana koydu..” diyebilmişti.

Ülkemizdeki nankör, ard niyetli ve alçak yaratıklar Churchill bu sözlerini işiterek acaba utanç duyacaklar mı? Osmanlıcılıkçılar o can çekişen devleti mi yeniden yaratacaklarını sanıyorlar? Mustafa Kemal Atatürk’ün yoktan var ettiği Cumhuriyetinin ve Devrimlerinin koruyucuları varken Osmancılığı tarihin çöplüğünden çıkarmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

Böyle biline. (17.8.2017)
===========================================
Dostlar,

Sayın Ali Nejat Ölçen Cumhuriyetimizden yaşça büyüktür. 95’i bulmuştur!
İTÜ mezunu mühendis, Ekonomi doktoralı (Sağlık Ekonomisi tezli) politikacı ve eski CHP milletvekilidir. Tam katıksız bir Cumhuriyet aydını ve Mustafa Kemal ATATÜRK sevdalısıdır.
Kendisi ile geçmişte ADD (Atatürkçü Düşünce Derneği) Genel Yönetim Kurulunda birlikte çalışmaktan mutluluk duyuyoruz..

Milletvekillerine tanınan kıyak emeklilik ödemesini etik bulmayıp, hak etmediğini düşünerek, iade etme yolu da olmadığından, yaklaşık 20 yıldır ‘‘TÜRKİYE SORUNLARI” başlıklı kitapçığı 2 ayda bir çıkararak ücretsiz dağıtmaktadır. Dileyen, www.olcen.net web sitesinden kendisine erişerek, bu değerli çalışmanın kendisinde de gönderilmesini isteyebilir.. En son 115. sayı Mart 2017’de web sitesinde yüklüdür. (Kimi sayılarda biz de yazdık…)

Sayın Dr. Ali Nekat Ölçen büyüğümüze ülkemize kattıkları ve katacakları için şükran borçluyuz..  Yazdığı kitaplar sayıca 10’a yaklaşıyor.. O’nu okumak ve tanımak gerek..
Kendisine, aydınlık üretimini sürdürecek nice sağlıklı yıllar dileriz..

Sevgi ve saygı ile. 17 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

FAŞİZMİN ANAYASASI’NDAN “RTE” ANAYASASI’NA VARIŞ

FAŞİZMİN ANAYASASI’NDAN
“RTE” ANAYASASI’NA VARIŞ

Dr. Ali Nejat Ölçen

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

61 Anayasasının 10 ve 11. maddeleri, Devlet’e, kişinin temel hak ve özgürlüklerini korumayı görev olarak vermiş ve de temel hak ve özgürlüklerin özüne yasaların dokunamayacağını koşul görmüştü.
Bu iki önemli madde, Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetine ve İsmet İnönü’nün demokrasisine sahip çıkan devletin temel niteliğini tanımlamaktaydı.

O nedenledir ki, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1930 yılında Millet Meclisi’ne sunduğu Ekonomi Programı’nın ilkelerini 61 Anayasası’nda görebilmekteyiz. Eğer 61 Anayasasının 10 ve 11. maddeleri Köy Enstitüleri ve Halkevleriyle birlikte  devam edebilseydi, bugün Cumhuriyetin karşıtlığı yaşanmaz, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasalar gündeme girmez ve de ulusal bilincin engelleri ve karşıtları doğamazdı.

Mustafa Kemal (Atatürk olmadan önce) İzmir’deki İktisat Kongresinin 1923 yılı
(AS: 17 Şubat) açılış konuşmasında:

İstiklâli tam için şu düstur var: Hakimiyeti milliye hakimiyeti iktisadiye ile tersim edilmelidir (çizilmelidir) yegâne kuvvet, en kuvvetli temel iktisadiyattır. Siyasî ve askerî muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferle tetviç edilmedikçe (donatılmadıkça) semere, netice payidar (sürekli olamaz).

Ekonomi dışı yaşayan Osmanlı Devleti sonrasında, Mustafa Kemal’in 1923 yılında böylesi gerçekçiliği hangi ülkede bir devlet başkanı  söyleyebilmiştir. Mustafa Kemal, (Atatürk olmadan önce) Büyük Millet Meclisine sunduğu “İktisadî Rapor”da ekonomi ile hukuk’un bütünlüğü
ileri sürülmekteydi (madde 3):

Adalet, devletin bütün hayat ve faaliyet şubelerinde olduğu kadar ve bilhassa adil hayat ve faaliyetinin de temelidir. En iyi kanunlar ve adil hakimler, iktisadî teşebbüs ve inkişafın da başlıca muhafızı ve müşevviki (özendiricisi) dirler.

Ve o tarihe kadar bir başka ülkede hiçbir devlet adamı, hukuk ile ekonomi arasındaki bütünlüğün sağlanacağından söz etmemiş ve Birinci (1932) ve İkinci (1935) Sanayi Planlarıyla uygulanmasını sağlayamamıştı.

Şimdi soruyoruz: Türkiye’mizde 12 Eylül 1980 sonrası ve özellikle 15 yıllık AKP’li iktidarında hukuk var mı ki, ekonomik girişimlerin koruyucu ve özendiricisi olabilsin? Acaba
temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmayan yasaların varlığından söz edebilir misiniz?

Bülent Ecevit, kendisini Karaoğlan yapan CHP’den ayrılarak Demokratik Sol Parti’ (DSP) yi kurarak Nisan 1999’da 57. Hükümeti oluşturduğunda “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunmayan yasalara karşılık, Anayasa’nın 15. maddesini şöyle değiştirmişti (10 Kasım 2001):

– ‘‘Savaş, seferberlik, sıkıyönetim ve olağanüstü hallerde milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlal edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde ‘temel hak ve hürriyetler’ in kullanılması kısmen ve tamamen durdurulabilir.”

Acaba kurduğu 57. Hükümette koalisyon ortağında kim başbakan yardımcısıydı Devlet Bahçeli karşı çıkabildi mi? Ve o koalisyon hükümetinde Bülent Ecevit MHP’den oluşan kaç devlet bakanına yer vermişti? 19 adet. Ve o devlet bakanından hiçbiri temel hak ve özgürlüklerin
özüne dokunulmasına karşı çıkmamıştı?

Beş siyasal parti değiştirerek en sonunda Vatan Partisinde Genel Başkan Yardımcısı olan
Yaşar Okuyan dahil, Bülent Ecevit’in 57. Hükümetinde Avrupa Müktesebatını Üstlenme kararnamesinde Avrupa Birliği’nin direktifleriyle yüzlerce kez çalışmalar yapıldığına ilişkin Devletimizi aşağılayan söylemlere Devlet Bahçeli ve de Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan ve diğerleri karşı çıkabildiler mi?

Bülent Ecevit’in ABD’den aktardığı Kemal Derviş’in Dışişleri Bakanı İsmail Cem’le
57. hükümetten ayrılarak Bülent Ecevit’in karşısında ayrı parti kurdular ve onların önerdiği
erken seçimde DSP Meclis dışında kalarak AKP’nin doğuşuna yol açılmış oldu.

AKP İktidarında Deniz Baykal’ın katkılarıyla Milletvekili olan R.T. Erdoğan,
AKP iktidarında Başbakanlık koltuğuna oturduğunda bu olanağı kendisine sağlayan
Deniz Baykal’a teşekkür edebildi mi?

DSP iktidarında Bülent Ecevit, 61 Anayasasındaki temel hak ve özgürlüklere dokunulmasını sağladığı içindir ki, R.T. Erdoğan BOP Eşbaşkanı olmuş ve kendisine görev verildiğini açıklamıştı. Temel hak ve özgürlükleri yok eden yasaları artırmakla yetinmemiş, hukukun faşistleşmesini sağlayarak, Açılım Projesi ile PKK’nın yeniden oluşumunu sağlamış, yollara hendekler kazılı bombalar konulmasına kaymakam ve valiler seyirci kalmışlar, Fettullah Gülen’in ortaklığıyla Devletin paylaşılmasına katkıda bulunmuş, sonraları can dostu Esat’ın Suriyesini yıkacağını sanarak Cuma namazını orada kılacağını da açıklamaktan çekinmemişti. R.T. Erdoğan Başbakan ve sonra da Cumhurbaşkanı seçildiğinde acaba Türkiye’de bir babayiğit ortaya çıkıp hangi kararınızda başarılı olabildiniz diye sorabilir mi?

Bugün Türkiye bir iç savaşın içindedir. Bu kaosu kim yarattı?

Bugün ülkenin Yasama, Yürütme ve Yargılama erklerini Cumhurbaşkanının ellerine teslim eden Millet Meclisinden Faşizmin hukukundan kurtuluş beklenebilir mi? Biri ortaya çıkıp (gazetelerdeki ünlü köşe yazarları dahil) muhalefette milletvekilleri, gizli tanığın hukuk devletinde geçerliliği olabilir mi ve devlete 5726 sayılı yasa ile gizli tanığın gizli kalması için kimliklerinde her türlü değişimin yapılması sahtekârlığı verilebilinir mi? Ve bu demokrasiyle değil ahlâk ile de bağdaşamaz kim diyebildi? Ve acaba biri çıkıp örneğin Eski Meclis Başkan Vekili Hasan Korkmazcan temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasaların  çizelgesini çıkarıp bu yasalar var oldukça Demokrasiden ve insan haklarından söz edilemez diyebildi mi? Demokratik Cumhuriyetin erdemini ve kurallarını koruyan çağcıl Anayasa metni hazırlayabildi mi?

Bizler laf üretmenin uzmanlığını sürdürdükçe elbette Devletin tüm kurumlarını tek kişiye devreden Anayasa, R.T. Erdoğan’ın hamiyetli ve basiretli ellerine geçtiğinde, acaba AKP’nin  yok olmasını önleyebilecek mi?

Kişiyi devlet yapan bu Anayasa halkın uyanışını yeniden yaratabilmesinin olasılığı,
olası mı dır?

Bizden söylemesi.. kim bilir?

Dr. Ölçen.
==================================
Evet dostlar,

Cumhuriyetimizin ağabeyi, 1921 doğumlu, Atatürk sevdalısı bir bilgeden bu dizeler..
İTÜ mezunu Mühendis, Ekonomi doktorası, DPT uzmanlığı ve milletvekilliği deneyimli.
Lütfen www.olcen.net adresli web sitesini ziyaret eder misiniz?

20 yıla yakındır kıyk emeklilik parasını ayırarak 2 ayda bir çıkarıp ücretsiz dağıttığı
TÜRKİYE SORUNLARI dizisini hayranlıkla izler misiniz??

Ve RTE ile AKP kendine sormaz mı ki, benzer hataları geçmişte yapanlar siyaset sahnesinden silinip gittiler..

Bir tansık (mucize) olur da RTE, kendisini kesin olarak despotlaştıracak Anayasa değişikliğini veto eder, gündemden kaldırır mı??

Ya da, ya da AYM gerçekten ‘‘Ankara’da yargıçlar var” dedirterek, önüne getirildiğinde değişiklikleri açıkça anayasaya aykırılık karşısında iptal eder mi??

Türkiye’nin bu 2 tansıktan birine öyle gereksinimi var ki!

Değilse, yurttaş Gordion’un (AKP – MHP – RTE’nin!) düğümünü halkoylamasında çözecek!

Kadir MISIROGLU’NUN YUNAN KÖKENLİ İHANETİNE YANIT

Kadir MISIROGLU’NUN
YUNAN KÖKENLİ İHANETİNE YANIT

  (AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Tarihin en büyük kahini (AS: önbilicisi) diye bilinen Nostradamus’un (1503-66) söyledikleri:

  • 1965 yılında Londra’da büyük bir yangın çıktı. 16 Ekim 1793’te Marie Antoniette idam edildi. 20 Nisan 1889’da Adolf Hitler doğdu. 1948 yılında İsrail devleti kuruldu. 1990 yılında Orta Doğu’da bir Arap lideri (Saddam Hüseyin) tüm Batıya kafa tuttu.

Bütün bu hadiseleri Nostradamus söylemis, fakat söyledikleri gizli tutulmuş,
ancak vuku bulduktan sonra meydana çıktı.

Casa Blanca’nin kahve falına bakarak tarih yazan tarihçisi Kadir Mısıroğlu ise, tam aksine,  Nostradamus’tan çok daha üstün kahindir. Bunu kimse bilmez. Mısırlıoğlu ileride çıkacak olan hadiseleri 500 yıl öncesinden açıkça söyler.

Hangi TV olduğu hatırımda değil, konuşmacı bir bayana anlattı, Göreceksiniz 500 sene sonra Osmanlı devleti yeniden doğacak ve dünyaya hakim olacak dedi. Bunun üzerine hanımefendi kendisine uzun ömür dilemekten başka diyecek şey bulamadı.

Ben de kendisine 500 değil 1500 yıl ömur diledim.
Çok acı, ama gerçek : Düşmanlarımız dışımızdan çok içimizde.

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN
alinejat@olcen.net, 19.10.2016
=====================================
Dostlar,

Cumhuriyetimizin ağabeyi, bilge insan, araştırmacı – yazar – siyaset ve bilim insanı, Mühendis – Ekonomist Sn. Dr. Ali Nejat ÖLÇEN‘e kısa ve özlü yazısı için teşekkür borçluyuz.

Kadir Mısıroğlu ile Sn. Hulki CEVİZOĞLU’nun CEVİZKABUĞU Programına konuk olmuş, yaklaşık 5 yıl önce  (14.10.2011) ve “Osmanlı’ya Tapılmalı mı, Yakılmalı mı?” konusunu tartışmıştık (Karadeniz TV). 3 saat 35 dakika süren bu tartışma youtube‘da izlenebilir :

https://youtu.be/zwHP41LbtkU 

Mısıroğlu, elindeki asasını (bastonunu) sık sık büyük bir gürültüyle yere vuruyor ve kendince psikolojik üstünlük sağlamaya çabalıyordu. Sesini de ölçüsüz ve gereksiz yükselterek, bize “sen” diye seslenerek… kendince baskın olma çabasındaydı. Oysa azıcık iletişim bilgi – becerisi olan herkes rahatlıkla değerlendirebilir ki; bu tutum bir aşağılık kompleksinin ve tartışmadaki düşünsel kısırlığın – yetersizlik algısının, özgüven eksikliğinin maskelenmesi amaçlıdır. Nitekim içerik olarak yansıttıkları da dinci vaaz düzeyinde tekerleme kalıplarından öteye geçemiyordu..

Çok sıkıştığında ise bastonunu sinirli biçimde ve büyük gürültüyle yere vurarak (bereket Hulki beyin ya da bizim kafamıza indirmedi!?) imdat ritüelini yineliyor ve tekerlemesine sarılıyordu :

  • Elhamdülillah şeriatçıyız…

Kadir bey buyurmuş ki, Yunan işgali Anadolu’da kalsaydı İslam şeriatı hükümlerine göre halk yaşamını sürdürebilirdi!? Biz bu güne dek kendisine yanıt verme gereği duymadık. Ancak Sn. Dr. Ölçen’in esprili kısa yazısı bize ulaşınca birşeyler yazmak gereği doğdu. Uzun uzun yazmaya gerek var mı, bilemiyoruz.

Batı Trakya ve Filistin‘e bakmak yetmez mi acaba?? Batı Trakya’da Yunanların Müslüman – Türk azınlığa koyu assimilasyon baskılarını görmüyorlar mı? Müftülerini seçme hakkı bile tanımadan, seçilen müftülerin türlü baskılar gördüğü ve açıklanamayan (!?) trafik kazalarına kurban gittiği (Sadık Ahmet!), Türk adları konamadığı…. nasıl unutuluyor??

İsrail’de müslüman Arap Filistin halkına yapılan dinsel baskılar, ezanın ancak izinle ve kısık sesle okunması, tam da o sırada yüksek sesle sinagog çanlarının çalınması..

Bulgaristan’da Jivkov‘un Türklere ağır baskısı ile 1989’da 300 bini aşan Bulgar Türkü’nün Türkiye’ye sürülmesi..

Irak’ı işgal eden ABD askerlerinin onbinlerce Iraklı kadına tecavüz etmesi.. S. Arabistan müftüsünün savaştaki erkeklerin cinsel gereksinimlerinin işgal edilen ülkenin Müslüman kadınlarınca karşılanmasının gerektiği fetvası..

Bosna’da BM barış gücü (!?) gözetiminde yüzlerce Müslüman kadının ırzına geçilmesi….

Kadir bey vb. Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün şu uyarılarına kulak verse ne iyi ederler :

  • “Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı  inkâr ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir.”
  • Sevr Andlaşması yalnızca yenilen bir ulusa dayatılan ağır koşullar değil,
    Türk Ulusuna yüzyıllardır hazırlanan bir suikast planıdır.
  • Lozan, Sevr ile tamamlandığı sanılan büyük bir suikast planının yırtılıp atılmasıdır..

VATANI OLMAYANIN DİNİ – İMANI – NAMUSU – KİMLİĞİ – MİLLİYETİ de olmaz!

Kadir bey gibiler yatıp kalkıp günde 5 vakit Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK‘e dua etmelidir.
Mustafa Kemal Paşa‘nın hiç kimsenin duasına gereksinimi olmamakla birlikte..
Kadir Mısıroğlu, dünyaya gelmesini, kimliğini – dinini – dilini – adını….. bu saçma sapan sözleri söyleyebilmesini bile Atatürk’ün en büyük eseri Türkiye Cumhuriyeti‘ne borçludur..
Anadolu’da İslam dini ve Müslümanların varlığı Atatürk’ün eseridir.
Aslını inkâr eden haramzadedir.. ve kadim tarihsel geçekler karşısında yok hükmündedirler.

İnsanı insan yapan en önemli değerlerden biri VEFA‘dır.
İnsanı insan olmaktan çıkaran en temel değerlerden birinin VEFASIZLIK olduğu gibi.

Sevgi ve saygı ile.
23 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

OSMANLI SONRASI ÜLKEMİZDE BOP’UN ARACI FAŞİZMİN HUKUKU

OSMANLI SONRASI ÜLKEMİZDE
BOP’UN ARACI FAŞİZMİN HUKUKU


Dostlar
,

“Cumhuriyetimizin ağabeyi”, 1921 doğumlu ve 95. yaşını süren bilge insan,
eski CHP milltetvekillerinden, İTÜ İnşaat Mühendisliği mezunu ve sonra iktisat doktorası
(sağlık ekonomisi ağırlıklı) sahibi Sayın Dr. Ali Nejat ÖLÇEN’e bu çok değerli yazısı için
çoook teşekkür borçluyuz.

Özenle okunması ve gereğinin yapılması için hepimize çok çaba göstermek düşüyor.
AKP – RTE’nin akıl sır erdirilmesi çooook güç – dış destekli siyaset tuzağına düşmemek gerek!

Ülkemiz asıl ve yakıcı gündemine dönmeli, yaşamsal sorunlarını uzlaşmacı yasalarla çözmeye koyulmalıdır. 1982 Anayasası’nın 2/3’ünden fazlası, 17-18 kez ve maddelerinde 113 kez değişiklikle 12 Eylül Anayasası olmaktan çıkmıştır. Sorunlarımızın birncil kaynağı bu Anayasa değildir.

Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, AB’nin hatta Dünyanın sorunu AKP – RTE iktidarıdır..
Bu ikili, Türkiye için 1 numaralı güvenlik sorunu durumuna gelmiş / getirilmiştir.
Dolayısıyla, bu pek yaman kurgunun mimarı ve uygulayıcısı olan dış güçler,
BOP eşbaşkanlığı aracılığıyla ülkesini ve ulusunu bölme görevini de bu ikiliye yüklemiştir!

Türkiye’nin bağımsızlığı ve güvenliği bakmından ciddi sorun oluşturan bu ikiliden,
ülkemizin hızla kurtulması gerekmektedir. AKP – RTE, apaçık sivil darbe uygulayarak
rejimi başkalaştırmışlar ve Anayasa suçu işlemişlerdir.
Bunun mutlaka hukuk önünde hesabı sorulmalıdır, sorulacaktır..

  • Başkanlık ve sözde yeni Anayasa girişimi AKP – RTE’den yasal hesap sorulmasını engellemeye ve ülkemizi daha da ağır bir Batı sömürgesi yapmaya yöneliktir.
    2 temel – saklanan amaç budur.
  • Finans kapital, 1982 Anayasası ile Türkiye’nin “epey” küreselleşTİRilmesini = post-modern
    yarı sömürge kılınmasını sağlamıştır. 1982 Anayasası bu bağlamda işlevini tamamlamıştır.
    Sözde “Yeni Anayasa” nın misyonu, Türkiye’yi finans kapitalin mutlak bir sömürgesi kılmaktır..
  • Biraz küçültülerek, Misak-ı Milli dokunulmazlığı kırılarak, mini Sevr uygulayarak, Cumhuriyet’in onuru çiğnenerek, tekil yapısı federalizme dönüştürülerek ve laik – seküler rejim de oldukça yeşile boyanarak Ortadoğu’da 2. bir Suudi Arabistan benzeri kukla rejim yaratmak..

    Bu hayın emperyalist tasarım, iç ve dış bedhahları ile deşifre edilmeli ve engellenmelidir.
    Böyle de yapılacaktır..

    Sevgi ve saygı ile.
    11 Ocak 2016, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

    ==================================

 resmi_portresi

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

 

 

İnsan haklarının ve öz­gürlüklerin yok edilişinin kaynağı olarak faşizmin hu­kukunu algılamak eksik bir düşünce olarak kalabilir çünkü, ülkemizde olay, insan haklarını aşan ulusal varoluş sorununa dönüşmüş bulunmaktadır.

İçinde yaşadığımız faşiz­min hukuku uzun dönemde adım adım yürünerek oluşturuldu.
Bu yazıda faşizmin hukukunun tarihsel gelişimini açıklamaya çalışırken
önce bir öz eleştiri sürecinden toplum olarak geçmemiz gerekecek:

1. Olguların kendisini değil sonuçlarını eleştiriyor ve fakat o sonucu yaratan nedenleri
yani genel’i görmekten uzak kalıyoruz.
2. Genelin yarattığı ayrıntıyı irdelemeye çalışırken birbirimizle anlaşmazlık yaratmakta da uzmanlaşmaktayız.
3. Birbirimizle anlaşmazlığımız tersine dönerek ay­rıntıyı yaratan geneli görmemize
engel olmakta.
4. Tarih bilincinden ve tarihin diyalektiğinden yoksunuz..

Faşizmin Hukukunun doğuşuna ilişkin süreçleri gözden geçirir­ken,
geneli görme yetisin­den şimdilerde ne denli uzakta kaldığımız ortaya çıkmaktadır.

  1. 1909 Meşrutiyetle Birlikte Faşizm Hukukuna Giriş

Tunceli Mebusu Fikri Lütfi bey, 18 Aralık 1326 (2.1.1911) günlü Meclisi Mebusan’ın
20’nci birleşiminde bu konudan şöyle yakın­mıştı:

  • “Bendeniz Ağustos sonlarına doğru idi, Rıza Nur beyin tutuk­lanması Temmuzdadır, kendisini kimseyle görüş­türmüyorlardı. Bilmem Hakkı Paşa Hazretleri (Başba­kan; a.n.ö.) görüşebildi mi? Bendeniz birkaç kez giri­şimde bulundum, başarama­dım. Yalnız Ağustos ayla­rında idi, yolda birine rastladım, Rıza Nur beyle görüştü­rüyorlar, dedi. O vakit ben de sizin gibi düşündüm.
    Bu, Divan-ı Harbe ait bir sorun­dur, dedim; Divan-ı Harb daire­sine başvurdum. Kenan Paşa ile o vakit tanıştım. Dedi ki: Bu konuda size yardımcı ola­mam, çünkü gizli ekibin soruş­turmasından biz de bilgi sa­hibi değiliz. Bu soruş­turma bi­zim yönetimimizde yapılmı­yor
    .”

Rıza Nur milletvekili (mebus idi) ve tutuklanmış hiç kimse O’nun nerede olduğunu bilmiyordu.

Başbakan R.T. Erdoğan’ın devlet içinde kendisinin yapılan­dır­dığı “Paralel Devlet” dediği örgütün benzerini ilk kez Meşrutiyetin öncüsü İttihat ve Te­rakki iktidarı oluşturmuştu.
Tunceli mebusu Fikri Lütfi bey o gün konuşmasında (2 Ocak 1911) şunları söyler:

  • “Hafız Sami’yi postaneden paketleri alırken gözetleyen ve tu­tuklattıran kişinin ne Kanun Dairesi’nden ne de Sıkıyö­ne­timce bu tür sorunlarla ilgilenen birisi olmamasıdır.”

Lütfi Fikri Bey’in konuşmasını Meclis-i Mebusan üye­leri sessizlik içinde dinliyorlardı.
Elindeki kanlı sopayı gös­tererek:

“Orada çaresizler üzerinde kırılmış sopadır.” diyor, elindeki zar­fın içindeki cismi göstererek “Şu gördüğünüz ufak şey, işkence edilen adamın parmağından düşmüş tırnaktır.
Bu kadar kesin ve açık suçlamalar karşısında sanırım namuslu bir kabine…” 
diyordu.

Edirne mebusu Feylesof Rıza Tevfik bey, 1911 yılında bugünkü AKP iktidarını anlatıyor gibiydi:

  • “Benim görüşümde memlekette bir felaket var, oysa ger­çek hükümetin hangi ellerde olduğuna dair bende kuş­kular var. Acaba hükümet (hükümet üyelerini göstererek) şu sayın kurul mu? Bence de­ğil. Acaba?

Meşrutiyeti savunan İttihat ve Terakki Cemiyeti, paralel Devletin ilk yapımcısı mı olmuştu! 

  1. 1950 Demokrat Parti İle Gelen Faşizm

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti, İttihat ve Te­rakki iktidarının benzeriydi.
Adındaki demokrasiyi yerle bir etmiş, kendisine oy vermeyen Kırşehiri, ilçeye dönüştür­müş, eleştiri yazıları nedeniyle Hüseyin Cahit Yal­çın’ı, Bedii Faik’i tutuklatarak hapse attırmış, Demokrat İzmir gazetesinin partisinin militanları eliyle tahrip edilmesini sağ­lamış,
ken­disine demokratik koşulları kazandıran CHP ge­nel başkanı İsmet İnönü’yü taşlatarak yurtiçi gezilerini sür­dürmesini önlemeye çalışmış, Büyük Millet Mec­lisinde Tahkikat
Ko­misyonu kurarak yasama ile yargıyı kendi elinde topla­maya yeltenmişti. İstanbul Üniversitesi Rektörü Ord. Prof. Sıddık Sami Onar’ın saçlarından tutup sürükleyerek dışarı atan polis
Bumin Yamanoğlu cezasız kalabilmişti. Halkevlerini kapatarak ulusal kültürün birliktelik çinde gelişimini önlemiş, Cumhuriyetin kitap yakan ilk siyasal iktidarı DP olmuştur.

1955-60 DP dönemi, İttihat ve Terakki iktidarının faşizminin benzerini ya­şamaya başlamıştı Cumhuriyet Türkiyesi. Ülkede bu denli gaddar ve zalim olan Demokrat Parti ikti­darı İstanbul’da azınlık haklarını yok eden 6-7 Eylül 1955 olaylarına karşı Yunanistan‘dan gelen tepkilere   boyun eğmiş ve yazar Nazlı Ilıcak’ın Bayındırlık Bakanı olan Ba­bası Muammer Çavuşoğlu, İzmir’de Yunan bayrağı gön­dere çekilerek selam duruşuyla o ülkeden özür dilemeye boyun eğmişti.

Ülkeyi ikiye bölme girişimi Menderes hükümetinin eseridir. Va­tan Cephesi ile devletin radyo denilen haberleşme aracı her gün o Cephe’ye katılanların (aralarında yaşamı terk etmiş olanlar da vardı!) adlarını yayınlamakla görevlendiril­mişti.

  1. 61 Anayasasında Özgürlüğün Güvencesi : 11. madde

27 Mayıs 1960 Devrimi‘nin en önemli girişimi Anayasa Mahkemesi’ni ve planlı ekonomiye girmesini sağlayan Devlet Planlama Teşkilatı’nı kurmuş olmasıdır. Bunun kadar önemli olan konu, Anayasa’da “Teme hak ve özgürlükler”i güvenceye alan 11. maddenin yer almasıdır.
O maddenin en önemli yönü, “Yasaların temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamayacağını, öngörmüş olmasıydı. 12 Eylül 1980’de yürürlüğe sokulan Anayasada
bu hüküm kaldırılmış, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunan yasaların gündeme girmesi dönemi başlamıştı.

Demirel hükümetleri “Millî Cephe” tanımıyla ikilem yaratmış olsa ve o hükümetim Adalet
Ba­kanı (Milli Selamet Partisi üyesi) Adalet Bakanı İsmail Müftüoğlu, gençlik olaylarını
“vatansever ile vatan sevme­yenler arası ça­tışma” olarak nitelese bile, Anayasa’nın bu çok önemli 11. maddesini bugünkü kadar ülkeyi tehlikeye sürükle­yen sorunları gündeme getirmemişti.

4.12 Eylül 1980 ile Hortlayan Faşizim

Aslında 12 Eylül 1980 öncesinde, 23 Nisan 1980 günlü Tercü­man gazetesi, Prof. Orhan Aldıkaçtı’nın başkanlı­ğında Anayasa değişikliğini tartışmaya açmıştı. O yayında, Prof. Orhan Aldıkaçtı, İlhan Akın, Yaşar Karayalçın, düşün birliği içinde:

“Anayasada Yürütme kuvvetine, Yasama ve Yargı kuv­vetlerinin altında yer verildiğini
ileri sürerek ve Bakanlar Kurulu’na takdir yetkisini kullanacağı çok dar bir alan bırakıldığını eleştirerek”, işe giriştiler. Tercüman gazetesinin bir sonraki 24 Nisan 1980 günlü yayınında
Prof. Orhan Aldıkaçtı,

“Anayasa Mahkemesi, Anayasada değişiklikleri sadece şekil bakımından incelemeye yetkili olduğu halde, Anayasa’nın 9. maddesine yeni bir anlam vererek deği­şikliklerin muhtevasını denetlemeye devam etmekte böylece Anayasa millet iradesinin üstüne çıkmaktadır.” diye­bilmişti.

Söz konusu 9. madde, Cumhuriyetin korunması için şu koşula yer vermişti:

“Devlet şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki Ana­yasa hükmü değiştirilemez ve
değiştirilmesi teklif edilemez.”

Prof. Aldıkaçtı bu maddeye ilişkin bir siyasal iktidarın değişiklik getirmesini istemesine karşılık “Anayasa Mahkemesi’nin konuyu sadece biçim yönünden incelemesini” ileri sürüyor, Anayasaya uygunluğu bakımından incelemenin tartışmaya açılmasını öneriyordu. Üstelik :

Yürütme organının, Yasama organını feshedebilme­sini önermiş ve de yazabilmişti.
(23.4.1980, Tercüman).

Ve o Prof. Orhan Aldıkaçtı’yı, 12 Eylül 1980 Kenan Evren darbesinde 1982 Anayasasını hazırlayan komisyonun başkanı olarak görüyo­ruz. Yasaların “temel hak ve özgürlükle­rin
özüne dokunamayacağı” hükmünün kalkmasını sağlamış ve bununla yeti­nilmeyip
konut dokunulmazlığını koşul gören 16’ncı mad­dede:

  • “Millî güvenlik ve kamu düzeni bakımından gecik­mede sa­kınca bulunan hallerde de,
    kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girileme­yeceği..” hükmündeki
    “millî güvenlik ve kamu düzeni” koşulları, Prof. Aldıkaçtı’nın başkanı olduğu komisyonda kaldırılarak, yerine “yetkili mer­ciin kararıyla gece yarısı konutların girilmesi yetkisinin
    siyasal iktidarların eline geçmesi” sağlandı. (Resmi Gazete 9.11.1982, sayı 17863)

Adalet ve Kalınma Partisi (AKP) iktidarında, “hukuk” kav­ramı­nın, tutarlı, belirgin ve
adalet  duygusunu besleyen kurallar diz­gesinden uzaklaştırabilmesinin birincil kaynağı,
Prof. Aldıkaçtı’nın 82 Anayasasıdır.

5. Hükümetler devletin kendisi değildir. 

Ülkemiz, Osmanlı devletinin enkazı üzerinde ilk kez John Stuart Mill’in “Temsili Hükümet” (Representative Government) modelini Mustafa Kemal Atatürk sayesinde ya­şamaya
başladık.. Demokrasiye geçebilmek için gerekliydi bu. Temsilî Hükümet modeli,
“hükümetin kimler tarafından nasıl temsil edileceğine karar verme yetkisinin toplumda olma­sını öngörüyordu. 1921 Kanun-u Esasisi (Anayasa) bunu getirdi. 

6. Hukuk’ta Güvenlik Güçlerinin Egemenliği 

Önce 61 Anayasasındaki 11. maddede öngörülen “temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulamaz” koşulu, 82 Anayasasıyla yok edildi. Bununla da yetinilmedi, bilişim teknikleri geliş­tiği için, bilgi­sayardaki internet kayıtlarının da suça kanıt olması hükmü. Ceza Muhakemeleri Yasası madde 134’te yer aldı. Bununla da yetinildiği sanılmasın. İlk soruşturma yetkisi, savcıların denetimi dışında güvenlik güçle­rine ta­nındı. Bugün güvenlik güçlerinin
gizli tanık, imzasız ihbar yazıları, internete düşen kaynağı belirsiz ka­yıtlar, gazete haberle­rinden kesilen parçalar hatta cep te­lefonlarına ya­pıştırılan kime ait olduğu  bilinmeyen mesajlar,
suç kanıtları olarak, yargıçların önüne el arabalarıyla taşı­nır oldu. Bununla da yetinilmedi
ve Gizli tanığı korumak İçin Devlete Sahtekârlık yapma Yetkisi tanındı. Şöyle: 

5726 sayılı yasa ile gizli tanığın tanınmaması için kimliğinin tüm belgelerinde
(evlilik cüzdanı, pasaport, nüfus kaydı dahil) değişiklikler yapılmasını,

Devletimiz sağlayacak yani sahtekârlık yapacaktır. Devleti korumakla görevli olan
Çan­kaya’daki kişi Abdullah Gül, bu ahlak dışı yasayı onaylamıştır.

61 Anayasasında “Milli güvenlik ve kamu düzeni bakı­mın­dan gecikmesinde sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça konuta girile­mez, arama yapılamaz” hükmünün kapsamı 82 Anayasa­sında genişletildi: Yani, “Suç işlenmesinin önlen­mesi,
genel sağlık ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin ko­runması koşulları eklenerek yetkili merci, kişinin suç işleyece­ğini tahmin ederek konuta baskın düzenlenmesine karar verebilmektedir.

Kişinin dokunulmazlığı da ortadan kaldırıldı. 82. Anayasasındaki madde 17 ile “tutuklu ya da hükümlünün kaçmasını önlemek için yetkili merciin verdiği emirle silah kullanılarak
yaşamı yok edilebilmektedir. Anayasa’nın 17. maddesi:

“Bir tutuklu veya hükümlünün kaçmasının önlenmesi, bir ayaklanma veya isyanın bastırılması, sıkıyönetimveya olağanüstü hallerde yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılması birinci fıkra hükmü dışındadır.”deniyor. Nedir 17. maddenin ilk fıkrası?

Herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahip” olamayacaktır. Bir hükümlünün kaçacağına kim karar vere­cek? İlgili merci. İlgili merci kim? Siyasal iktida­rın görevlen­dirdiği silahlı müneccimler!

Ceza Muhakemeleri Yasasında 1992 yılındaki değişiklikle Zabıta amir ve memurlarına
ilk tahkikatı yapma yetkisi v
erildiğinde, İki ayda bir yayınlamayı sürdürdüğüm
Türkiye So­runları kitap dizisinin ilk sayısında (Şubat 1994) CHP eski Senatörü arkadaşım Hayri Öner ile yaptığımız söyle­şide; 

“CMUK’da 1992 yılında yapılan değişiklik bir yanlış yön­temi yasal hale getirmiş ve bu niteliğiyle bir hu­kuk ci­nayeti işlenmiş oldu,” demişti.

61 Anayasası’nın önemli bir maddesi “İktisadî ve Sosyal hayatın düzeni güvence altına alınmıştı:

Madde 41- İ”ktisadî ve sosyal hayat, adalete, tam çalışma çalışma esasına ve herkes için
insanlık haysiyetine yaraşır bir yaşayış seviyesi sağlanması amacına göre düzenlenir.”
h
ükmü de  82 Anayasasında kaldırılmış ve AKP iktidarında taşeron işçilik gibi bir uğraş alanı yaratılmıştır.

7. AKP’nin Hukuku 1860’ların Mecelle Hukukunun da Gerişine Düşmüştür!

1850’li yıllarda Osmanlı Devleti’nde çağdaşlaşmaya yönelik çok önemli devrimler gerçekleşmiştir. Bunlardan en önemlisi mezhepler arası hukukun (Fıkıh’ın) birbiriyle çelişen hükümlerini ve padişahın iki dudağı arasından çıkan sözün yasa olması koşulunu ortadan kaldırarak Mecelle denilen tek bir hukuksal yapıya indirgemiştir. Osmanlı Devleti geç kalmış olsa bile ilk kez evrensel hukuka adım atmış oldu.

Ne yazık ki, SÖZCÜ Gazetesi’nin başmakale yazarı  Rahmi Turan, 29 Eylül 2014 günlü yazısına “Mecelle Denilen Ahmaklık” başlığını koyabilmiş ve ne denli yanıldığını kendisine bildiren yazımız yanıtsız kalmıştır. Oysa bugün AKP iktidarının faşizmin hukuku Mecelle’nin de çok gerisindedir. Örneğin Mecelle’nin 1717’nci maddesi, kişinin tanık olabil­mesini ve
sözüne güvenilir olmasını sağlamayı bakınız nasıl koşul görüyordu:

Şahitler gerek sırren ve gerek alenen (gizli ve açık) mensup oldukları canibden yani talebe-i ulümden ise sakin oldukları medrese müderrisi ile mutemed ahalisinden ve askeriyeden ise taburu za­bitan ve kâtiblerinden ve ketebeden ize kalem zabi­tan ve hülafesinden ve tüccardan ise tüccarın muteberanınden ve esnaftan ise kethüdasıyla lonca ustalarından.. teskiye olunur.

Adaletsiz ve kalkınmasız parti  (AKP) iktidarı Cumhuriyet Türkiye’sinin hukukunu,
220 yıl öncesi Me­cellesinin gerisine düşürmüştür. AKP iktidarın hukukunda gizli tanığın sözleri kanıt olabilmekte ve kimsenin onu tanımaması için nüfus kayıtlarında tahrifat yapılması
devlete görev olarak verilmiş, yani sahtekârlık dahi hukuklaştırılmıştır.

  1. AKP İktidarının Faşizmin Hukuku, Roma Hukukunun da Gerisindedir! 

AKP iktidarında hukuk kavramı 1500 yıl öncesinin Roma hukukun da gerisine çekilmiştir. İmparator Iustinianus, eyaletlerin birbirinden farklı hukuksal kurallarını Corpus Iurus Civilis adıyla bütünleştirmişti (AS: MS 527 yılında..). Oysa AKP iktidarı, yasalara ve yargı organlarına getirdiği ikilemle bütünlüğü bozmuş, yargı kararları arasında çelişkiler doğmasına
neden olmuştur.

Özetle                             : 

Kenan Evren Anayasasından ayrılarak  61 Anayasasının temel ilkelerine yeniden ulaşmak
amaç olabilmelidir. Çünkü o Anayasanın 28’inci maddesi:

  • “Herkesin, önceden izin almaksızın, silahsız ve saldırısız toplanma veya gösteri yürüyüşü yapma hakkına sahip..” olmasını tanımıştı. 

82 Anayasası böylesi gösteri yürüyüşlerinin biber gazıyla, basınçlı su fışkırtan tomalarla, güvenlik güçlerinin çizmeleri ve silahlarıyla önleyen faşizmi Türkiye’mize getirmiştir ve
AKP iktidarı, tarihte yönetime çalanı, ekonomiye talanı ve hukuka yalanı sokan parti olarak anılacaktır. Onun böyle anılmasının kaynağı 82 Anayasası’nın Temel hak ve özgürlüklerin
özüne dokunan yasaların tümüdür. Öylelikle 61 Anayasasını saygıyla anımsıyorum.
Çünkü o Anayasanın 11’inci maddesine yeniden gereksinim duymamız gerekecektir:

  • “Temel hak ve hürriyetler, Devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünün, Cumhuriyetin,
    millî güvenliğin, kamu düzeninin, kamu yararının, genel ahlâkın ve genel sağlığın korunması amacı ile veya Anayasanın diğer maddelerinde gösterilen özel sebeplerle, Anayasanın özüne
    ve ruhuna uygun olarak, ancak kanunla sınırlanabilir. Kanun, temel hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz.”

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ulusuyla var olabilmesinin temel koşuludur bu. Ülkeyi faşizmin hukukundan kurtaracak bir Anayasa bu koşulla birlikte var olabilecektir. Çünkü 61 Anayasası, yüksek yargı kurumlarına Cumhurbaşkanının asıl ve yedek üye atamasına olanak sağlamamıştı. Eski TBMM Başkan Vekili Sayın Hasan Korkmazcan’ın “Yeni Anayasa Cumhuriyete saldırı demektir” sözü (Ulusal Kanal, 6.1.2016, saat 19) yanlıştır; tersine 61 Anayasanın ilk 30 maddesi korunarak siyasal iktidarın yüksek yargı kurumlarına üye ataması söz konusu olmaksızın
erkler arası tam bağımsızlığın sağlanması koşulunda 82 Anayasasının kaynağı olan faşizmin hukukunun tüm yasalarının yok edileceği yepyeni demokratik ve tam bağımsızlığımızı koruyacak Anayasa gereklidir.

Mustafa Kemal Atatürk 1930 “İktisadî Program”ının 3’üncü maddesinde:

“Adil yasalar ve yargıçlar iktisadi gelişmeyi özendirerek geliştirmelidir.” ilkesine yer vermişti.

Bu temel ilke 1950’ler sonrası yok edildi. Toplumsal refah (gönenç) ancak adil yasalarla korunabilir. Adil yasaların koruyucusu da tam bağımsız yargı organları olacaktır.
Muhalif Parti liderlerinin AKP ile Anayasa pazarlığına girişimi o nedenle çok sakıncalıdır. Kendilerine soruyoruz; “Anayasa taslağınız var mı?”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Tük ulusuyla birlikte varlığını sonsuza kadar koruyacaktır.

Azınlıklara özerklik kavramı, Misak-millî sınırlarımıza sahip çıkmamızın yok oluşunu sağlamayı amaç almaktadır ve bunun mimarı BOP eşbaşkanlığını üstlenen AKP iktidarıdır.

BOP’a karşı mısınız yanıt veriniz muhalif partiler?
Faşizmin hukuku ülkemizde BOP’un aracıdır. Böyle biline çare buluna.

Dr. A. Nejat Ölçen
(10.1.2016)

CHP GENEL BAŞKANI Sn. KILIÇDAROĞLU’NA AÇIK MEKTUP

CHP GENEL BAŞKANI Sn. KILIÇDAROĞLU’NA AÇIK MEKTUP

resmi_portresi

 

Dr. Ali Nejat Ölçen
CHP Eski Grup Başkan Vekili (1976-78)

 

 

Güneydoğu Cizre ve Silopi’deki olaylar hakkında taraf olmadığınızı” bildiren açıklamanızı, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin korunmasına taraf olmadığınız” anlamında anlaşılması için düzeltmeniz gereğini bilgilerinize sunuyorum:

Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) Eşbaşkanlığını üstlenen ve “bize bir görev verildi” diyen AKP iktidarı, ABD’nin ülkemizdeki “milis gücü”olan PKK ile “görüşme masasına oturmuş, Habur’da “çadır hukuku”nu kurarak kent ve ilçelerde şimdi başlamakta olan “gerilla savaşı”nın sorumlusudur.

Ordumuzun “gerilla savaşına” göre yetişip yetişmediğini bilmiyoruz. Çünkü Ordumuz, AKP’nin hunharca tavrıyla kendine özgü gücünden yoksun bırakılmıştır. En değerli komutanları yıllarca tutuklu kaldılar. ABD Dışişleri Bakan Bayan’ın, Türkiye’ye geldiğinde “aşırı gitmişsiniz” sözü belleğimizden yok olup gitmedi.

Gerilla savaşı, kısa bir süre sonra daha geniş il ve ilçeleri kapsamına alabilir. Şimdilerde Güney Doğu Anadolu’muzun il ve ilçelerinde başlatılan “gerilla savaşı” na karşı PKK ile AKP arasında olduğu zannıyla “tarafsız” kalamazsınız!

Bu savaş, PKK’nın Büyük Millet Meclisindeki uzantısının ABD’nin güdümünde ve desteğinde birlikte yürürlüğe soktukları Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı başlatılan savaştır!

CHP bu gerilla savaşında tarafsız kaldığını açıklamakla, kendi tarihinin gereklerini yerine getirmekten vazgeçmiş görünmektedir. Bu sorunu TBMM’nde “gensoru” olarak irdelemekle de yetinmeyip, ABD’ye AKP’nin göze alamadığı kimi uyarılarda bulunmanız gerekiyor:

  • PKK artık salt bir terör örgütü değildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne bir başkaldırı örgütüdür.
  • ABD bu andan başlayarak, PKK adındaki savaş özentisine kapılan bu güce silah, teçhizat, gıda… yardımını sonlandırmak zorundadır. Bu diplomatik bir dille ABD’ye bildirilmeli ve CHP bunun öncülüğünü üstlenmelidir.
  • Bir ilçede 15 günü aşan sokağa çıkma yasağının sürmesi bugüne dek ülkemizde ilk kez görülmüş facialardan biridir. Bu duruma CHP’nin tarafsız kalması söz konusu olamaz.
    ABD-AB, SEVR’i güncelleştirmenin savaşımını hazırlamıştır el altından PKK’yı kullanarak.
    Bu konu uluslararası siyasete çoktan girmeli ve CHP bunu görev olarak üstlenmeliydi. Bombalanarak yok edilen sığınaktaki ölümcül araçlar ile gıda vb. maddeleri kanımca yalnızca
    yok edilmekle yetinilmemeli; bunların önceden fotoğrafları ve sayımsal varlıkları uluslararası siyasete malzeme olarak sunulmalı emperyalizmin kirli yüzü ortaya çıkarılmalıdır.
  • Rus uçağının düşürülmesi, Irak’ın bir yöresine asker iletilmesi, başta Suriye olmak üzere
    tüm komşu ülkelerle gereksiz sorun yaşanması “gayri millî AKP iktidarı“nın eleştiriyle anılacak karar ve eylemleri olarak nitelenmelidir. Barış içindeki Türkiye’yi bugünlerin kanlı-bıçaklı duruma getirmenin sorumlusudur AKP iktidarı… CHP bu durumda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve onun Türk, Kürt yurttaşlarının varlığından yana taraf olmak zorundadır.
  • Sn. Kılıçdaroğlu; Güney-Doğu Anadolu’nun özerklik ve özgürlük safsatalarıyla
    Misak-ı Millî sınırlarımız dışına çıkarılması karşısında taraf olma görevinizi görmezden gelmemenizi bir CHP’li olarak size anımsatmayı görev biliyorum.

Saygılarımla. 20.12.2015

Dr.Ali Nejat Ölçen 

===========================================

Dostlar,

Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen (İTÜ İnşaat Mühendisi + Hacettepe Sağlık Ekonımisi doktorası) üstadımızın bu sitede pek çok yazısına yer verdik. O’nu yakından tanıyorsunuz.
Cumhuriyetimizin ağabeyi O!.. Cumhuriyetimizin ilanında 2 yaşında imiş.

TÜRKİYE SORUNLARI adlı 2 ayda bir yayımladığı kitap 108. sayısına ulaştı.
Üstelik “milletvekillerine kıyak emeklilik” nedeniyle verilen ödeneği bu amaçla 17-18 yıldır kullanmakta. TÜRKİYE SORUNLARI kitapçıklarını başvuranlara ücretsiz dağıtmakta.

www.olcen.net adresli sitesinde bu diziye ve başkaca yazılarına ulaşabilirsiniz Sn. Ölçen’in.

94 yaşına varmış Cumhuriyet ve Atatürk aşığı bir bilgedir Ali Nejat Ölçen..

Yukarıdaki yazısına biz de can-ı gönülden katılıyoruz.
CHP nasıl “tarafsız kalabilir” böylesi yaşamsal – ulusal bir büyük sorunda?
Bu kendini yadsıma demektir.. Derhal toparlamalıdır CHP yönetimi kendisini ve yepyeni – sağlıklı politikalar üretmelidir hızla. Topluma ışık olmalı, ufuk açmalı ve AKP – RTE dahil
yol göstermelidir ehliyet ve serinkanlılıkla.

Sorun artık AKP – RTE’nin yılların vahim hatasını temizlemek zorunda kalması boyutunu aşmıştır. Şimdi ulusal dayanıma zamanıdır.
Ordumuzun ve güvenlik güçlerinin yanında durma zamanıdır.
Bu bir meşru savunma operasyonudur. Hedefi Kürt yurttaşlar – kardeşlerimiz değildir.
Muhatap, ABD-AB-İsrail’in taşeronu bölücü örgüt PKK ve türevleridir.
PKK ve türevlerine destek verenlerdir.
Bu savaşımda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yanında yer alan ezici çoğunluktaki
Kürt yurttaşlarımız bizim kardeşlerimizdir. Geçmişte hata yapmış olanlar varsa bile
son tutumları önemli ve belirleyicidir. Türkiye Cumhuriyeti Devletini ülkesi ve ulusu ile
yani bu topraklarda yaşayan tüm yurttaşları ile bölmeye hiç kimsenin gücü yetmez..
Bunu sınamanın bile anlamı yoktur. Bu bakımdan, PKK ve uzantısı bölücü terör örgütlerine yandaş olmayan Kürt yurttaşlarımız Türkiye’nin 1. sınıf eşit vatandaşlarıdır.

Elbette bu “sıcak” çatışma da bitirilecek ve AKP’nin ihanetle eşdeğer ve herkesi aldatıcı AÇILIM safsatası ile muazzam ölçüde silahlanan, lojistik yığınak yapan, yerleşim yerlerini hendek, barikat, tunel vb. girişimlerle kendince ele geçirmeye çabalayan bölücülerin
başarılı olma olanağı yoktur.

Kürt kardeşlerimizin temel istekleri bellidir : İş, aş, güvenlik, barış, kardeşlik içinde
Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve özgür, gönençli, 1, sınıf yurttaşları olmak…
Bu hedef tüm Türkiye insanları için geçerli ve ortaktır.
Reçetesi Türkiye’den ayrılmak, sözde özerklik, özyönetim, federasyon vb. değildir.
Bu durum, kısa sürede Batı emperyalizminin kukla devletçiğine dönüşmekle sonlanacaktır.
Oysa birlikte kurtuluş, tersine, etnik – inanç vb. hiçbir ayrım gözetmeden ULUSAL BİRLİK içinde emperyalist tezgahları dışlamaktır. Ülkemiz kaynaklarını hakça ve verimlilikle paylaşmaktır. Bölgedeki Kürt toprak ağalığına, uyuşturucu baronluğuna…. geri bırakılmışlığa, yoksulluğa.. son vermektir.

Toprak reformu yapmaktır!
Su kullananın, toprak işleyenin, fabrika çalışanın.. diyebilmektir.

Emekçilerin küresel ve uzantısı yerel sermaye karşısında birleşmesidir.
Böylesi bir programı ve siyasal partiyi iktidara getirmektir.
Ne yazık ki HDP açıkça PKK’nın bu kanlı oyunlarına tutum almıyor.
Bölgeyi felakete sürükleyen bu politikaların en baştaki sorumlularından biri de şimdiki
HDP ve öncülleridir. Etnik – inanç vb. temelde politika utanç verici ve çağdışıdır.
Aslolan, emekçilerin ittifak içinde iktidara gelmeleridir.
Bu büyük oyun, ülkemizde, dış kurguyla onyıllardır uygulanagelmektedir.
Amaç emekçilerin ulusal birliğini engellemektir.
PKK, ABD – AB – İsrail tarafından büyük bedellerle 30+ yıldır her bakımdan besleniyor.
Böylesi bir örgütün gerçekten “sol ve emekten yana” olması olanaklı mıdır?

  • Emperyalizmin yeryüzünde herhangi bir halkı özgürleştirdiği görülmüş müdür?
    Böylesi bir beklenti akıl dışı ve hayalci ve sorumsuzca değil midir?
    Öyleyse; emperyalizm ile işbirliği yaparak özgürlük savaşı vermek (!?),
    masum hakları aldatmak ahlaksızlık değil de nedir??

Sonuç olarak                         :

AKP – RTE, özellikle son 4 yıldır taşeron olarak sürdüregeldikleri kökü dışarıda AÇILIM ihaneti ile ülkemizi bu kanlı karmaşaya sürüklemişlerdir; 1. derecede siyasal sorumludurlar.

Tablonun bir isyan ve iç savaş eşiğine geldiğini gördüklerinde de panik içinde sorunu TSK’ya havale etmişlerdir. Çok ciddi boyutlarda bir içisyan kuvvetle bastırılmakta ama politik ve başkaca kaygılarla  bölgede geçelim sıkıyönetimi, OHAL bile ilan edememektedirler.
Bu durum güvenlik güçlerinin başarısını çok güçleştirmekte, gereksiz can yitikleri olmaktadır.

Tüm bunların hesabı günü geldiğinde AKP ve yöneticilerinden sorulacaktır elbette.

Şimdi ULUSAL BİRLİK zamanıdır.. emperyalizmin ve uzantısı PKK’nın,
ne yazık ki TBMM’deki HDP’nin oyunlarına gelmeme zamanıdır.
– Türkiye Cumhuriyeti devleti, bu acı süreçte maddi – manevi zarar gören Kürt – Türk kardeşlerimizin yaralarını saracak güçtedir.
– Elbirliğiyle, artık netleşmiş – maskesi düşürülmüş iç – dış düşmanları temizleyelim..

Türkiye, komşuları Irak ve İran ile anlaşarak Kandil’deki ana üssü çökertmelidir.
Ana kaynak orasıdır..
Türkiye, sözde müttefiklerini en üst düzeyde uyararak PKK’ya desteklerini derhal çekmelerini kesin bir kararlılıkla bildirmelidir.
Tüm komşuları ile, başta Rusya olmak üzere dengeli – barışçıl ilişkiler kurmak zorundadır..
Batı emperyalizminin – Atlantik cephesinin sefil dehlizlerinden bir an önce çıkmalı;
BOP eşbaşkanlığı ihanetini hemen – hemen – hemen kesmeli ve

Türkiye, büyük Atatürk‘ün yıllardır uygulanmış ve başarılı olmuş, Türkiye’yi 2. Dünya Paylaşım Savaşı cehenneminden bile 2. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü eliyle kurtarmış
YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ ilkesini kişilikli – onurlu bir dış politikanın
ana ekseni kılmalıdır.

Tüm bunlar, AKP iktidardan indirilerek Kürt – Türk….. hiçbir anlamsız ayrım yapmadan
Türkiye halkının ve emekçilerinin program ortaklığına dayalı iktidarıyla gerçekleşecektir.

Türkiye Cumhuriyeti, sonsuza dek ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün olarak yaşayacaktır!
Büyük Atatürk‘ün deyimiyle “.. Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..”

Sevgi ve saygı ile.
20 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazının pdf biçimi:
DOGU_GUNEYDOGUDAKI_ISYAN_GIRISIMINI_BASTIRMA_SAVASIMINA_CHP_TARAFSIZ_KALABILIR_MI

OSMANLI DEVLETİ 1881’de YOK EDİLMİŞTİ


OSMANLI DEVLETİ 1881’de YOK EDİLMİŞTİ

Ne parası, ne pulu, ne çulu ne de kul’u kalmıştı

Yakisikli_portresi

 

Dr. Ali Nejat ÖLÇEN

 

 

Sayın Dr. Aytekin Ertuğrul, değerli arkadaşım, size yanıt veren o kişinin  gerçekleri çarpıtmakla kendisini görevlendirdiğini, o amaçla tarihsel gerçekleri görmezden gelen zihinsel katılığa saplandığını dikkate alarak onu ve ona benzeyenleri ikna edeceğinizi sanmayınız. Onlar aslında daha önce belirttiğim şizofrenizm’in tutsaklarıdırlar. O ve onun benzerleri, AKP iktidarı dahil dış dünyanın gerçeklerinden uzaklaşarak kendi zihinlerindeki aksak kanıları yaşamaya başlamışlardır. Gerçekten yana olanlara ve onların zihinlerindeki kanılara karşı düşüncelere kapalı hasımdırlar. İkna edilemezler, ikna edilmemek göreviyle yükümlüdür zihinleri.

Bu vesileyle tarihsel bir gerçeğin altını çizmekle yetineceğim. Osmanlı devleti 1881 Muharrem Kararnamesi ile birlikte Düyun-u Umumiye Yönetimi tarafından ele geçirilmiş yok edilmişti. Para basma yetkisi Osmanlının elinden alınmış, Osmanlı’nın vergi almak gibi  devlet olabilmenin koşulu bile Düyun-u Umumiye’nin yönetimine geçmişti.

1881 Muharrem Kararnamesi’nin işlevi, adı konulmadan 20 yıl önce (1860) Fransız ve İngiliz sermayesi ile kurulan bir banka Osmanlı borçlarının mahsup (kesme) işlerini %0.5 komisyon karşılığı (madde 3) yerine getirecek, Osmanlı’nın bankayı denetleme yetkisi sürse de  yönetimine karışamayacaktı. 3 Haziran 1863 günlü Ferman ile Osmanlı ülkesindeki İngiliz ve Fransız ortak sermayesiyle kurulan Osmanlı Bankası adındaki bu kuruluş, Osmanlı devletinin gelir ve giderlerini yönetmekle görevlendirilmiş, Osmanlı’nın Maliye Nezareti (Maliye Bakanlığı) bu bankaya devredilmişti. Öylelikle Muharrem Kararnamesinden önce  Osmanlı Devleti diye bir devlet yok edilmiş, yalnızca iskeleti kalmıştı. Çünkü, bütçesini yönetmek görev ve yetkisi de bu yabancı bankanın eline geçmişti. Hatta 10 ilde şube açma yetkisi de tanındı. Her şube için Osmanlı 5000 altın lira ile borçlandırılacaktı.

Osmanlı devletinde Fransız Frank’ı, İngiliz Sterlin’i ve Venedik Taler’i ı dışında ABD Doları hiçbir zaman dolaşıma girmemiştir. Neden, çünkü ABD ile dış ticaret ilişkileri başlamamıştı. Başlayamazdı çünkü Osmanlı Akdeniz’de kapalı kalmış bir kara ülkesine dönüşmüştü. (Bakınız. Ali Nejat Ölçen. Kendini Yokeden Osmanlı, 2. baskı, 2008, s.256-8)

Bir gerçeğin altını çizerek konuyu sonlandıracağım:

1617-95 yılları arasında 5 padişahın hepsi toplam
106 yıl kafes içinde yaşamaya
mahkum edildiler!

Bu dramın dizgesi aşa­ğıdaki gibidir:

1617-1623 arası padişah Mustafa I……………  17  yıl kafeste
1640-1648     “        “      İbrahim I……………. 22  yıl      “
1648-1687     “        “      Mehmet IV ………….  5  yıl       “
1687-1691     “        “      Süleyman II……….. 40  yıl       “
1691-1695     “        “      Ahmet II……………..22  yıl      “
Kafeste geçen yaşam…. Toplam:…………. 106  Yıl       “

Bu çizelge hemen her şeyi açıklıyor. Daha sonra padişah olan

Mahmut I (1730-54) 27 yıl;
Osman III (1754-57) 51 yıl;
Mustafa III (1757-74 ) 27 yıl;
Abdulhamid I (1774-89) 43 yıl;
Selim III (1789-1807) 15 yıl;
Mustafa IV (1807-8) 18 yıl

kafes içinde yaşadıktan sonra  padişah ol­manın şaşkınlığı içinde, padişah oldular.

Yeryüzünde hiçbir devletin kraliyet ailesi böylesine insanlık dışı dram yaşamamıştır.
Kendisini yok oluşa sürükleyen nedenlerin arasında bu Hanedan yozlaşmasının etkisi olduğunu da unutma­mak gerekir. Ömrünün bir bölümünü kafes içinde geçirmiş olan padişahlar, devleti değil kendilerini bile yönetmekten yoksun düşmüşlerdi.
Düyun-u Umumiye’ye teslim olmanın nedenlerinden biriydi bu. (Bkz. age, s. 376)

Böyle biline, Osmanlıya özlem duyulmaya. (15.8.2015)

================================================

Dostlar,

Sayın Dr. Ali Nejat Ölçen (Mühendis + Ekonomi doktorası)
Cumhuriyetimizden kronolojik olarak 1 yaş daha büyük bir pırlantadır..

O da ATATÜRK Cumhuriyetimizin kurumlarının, eğitim sisteminin bir ürünü,
bizlere armağanıdır.

Yazısı yukarıda.. Ne ekleyelim ki??
“Düyun-u Umumiye” günümüzde “Genel Borçlar İdaresi” diye çevrilmekte ancak bu
retorik (sözel) tuzaklı adlandırma, genç kuşaklarda bu yıkıcı emperyalist Kuruma ilişkin
doğru çağrışım uyandırmamaktadır. Sayın Ölçen durumu ürkünç çıplaklığıyla açıklamıştır.

Günümüzde Osmanlı’ya öykünme ne hazin bir zavallılıktır..
Zerre tarih bilgisi ve bilinci olmaksızın insanlar böylesine zavalılaştırılıyor..

Bu sitede daha önce yer verdiğimiz kapsamlı bir Osmanlı dosyamız var..

  • YENİ OSMANLICILIK HASTALIĞI’nın Yeniden Servis Edilmesi Nedeniyle
    Osmanlı Devletinin Kuruluşunun 700. Yılını Kutlamanın Abesliği ve 

    ATATÜRK’ün Osmanlılar Hakkında Görüşleri..
31 sayfalık bu çalışmamızı okumak için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklayabilirsiniz..

Sevgi ve saygı ile.
28.10.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

AKP’Yİ İKTİDARA GETİREN BİZLERİZ


AKP’Yİ İKTİDARA GETİREN BİZLERİZ

Portresi_Ali_Nejat_Olcen

 

 

 

Dr. Ali Nejat Ölçen
Aydın olan kişinin önce zihninin aydın olması gerekir. Aydın olan zihin kişiyi eleştirirken onun kişiliğine saldırmaz. Aydın olanın görevlerinden en önemlisi gerçekçi olabilmesidir ve sorguladığı konuyu ya da bireyi zedelememe özen göstermesidir.

Aydınlarımızın çoğu sorgulama özgürlüğünü kullanırken suçlama ve karalama türündeki alışkanlıklarını neden sürdürmektedir? Ve bir araya geldiklerinde birbirlerini anlamak yerine neden ayrışmaktadırlar? Zihnimde bu sorulara olumlu yanıt bulamıyorum. Aydınlarımızın düşün ve davranış farlılıklarını ayrışmaya dönüştürmelerindeki neden olasıdır ki, geneli görmeyip ayrıntıyla uğraşır olmaları.
Oysa ulusumuzun temel sorunudur emperyalizme karşı kendimizi ve toprağımızı koruyarak var olmak. Mustafa Kemal Atatürk’ün ulusalcı devletine o devletin Cumhuriyetine sahip olma sorunu ile karşı karşıyayız ve o temel sorunu bir yana atıp birbirimizi didiklemekle, suçlamakla, karalamakla uğraşıyoruz.

Elbette AKP gibi Cumhuriyet karşıtı gerici bir parti yolsuzluklar ve haksızlıklar batağında iktidarda kalmayı sürdürecektir. Misak-ı Millî sınırlarımızın kuşattığı
vatan bildiğimiz toprağımıza sahip çıkabilmemizdir temel sorun. Bunun dışındaki
tüm sorunları ayrıntı olarak önem dışına itekliyorum Çünkü, vatan bildiğimiz toprağın
bir parçasını ABD emperyalizminin desteğinde onun milis gücü PKK’ya
AKP iktidarının terk ettiği bir dönemde, aydınlarımızın husumete varan anlaşmazlık yaratmaları ihanetler dizgesine ortak olmak anlamına gelir. Başbakan olan kişi, 2023’te parantezin kapanacağını söyleyecek ölçüde dalalete ve ihanete kapılırken, aydın geçinen kişilerin birbirlerini suçlamaya kapılması öylesi ihaneti umursamamaktır.

**********

Prof. Dr. Ali Ercan’ı eleştirebilirsiniz, hepimiz gibi O’nun da yanlışları olmuştur.
Fakat kişiliğini zedelemeye, onurunu kırmaya hiç kimsenin hakkı olamaz.
O’nu eleştirmenin ötesinde, yöneltilen suçlamaları Türkiye’mizin ulusça varoluş sorununu unutmakla eşanlamlı görüyorum. Türkiye’mizin bölünüp parçalanması olasılığı karşısında aydınların bölünüp parçalanması yurtseverlikle bağdaşır
kabul edilemez.

Federal Almanya Devleti’nin Anayasa’sının 1’nci maddesi “Onurun dokunulmazlığı” koşulunu öngörmüştür. İnsan onurunun korunması görevini de devlete vermiştir.
(Die Würde des Menschen ist unantastbar. Sie zu achten und zu schützen ist verplichtung aller staatlichen Gewalt)

Kişiyi eleştirirken O’nun onurunu korumak ve kişiliğini zedelememek aydın olmanın
ön koşuludur. Unutmayınız, Mustafa Kemal, yendiği Yunan Ordusunun Başkomutanının (AS: General Trikopis) onurunu korumaya özen göstermiş ve O’nu konuk olarak ağırlamış, kılıcını teslim almamıştır. Gazi Mustafa Kemal’in düşmanının bile onurunu korumaya özen gösteren erdemini örnek alabilmeliyiz.
O’nun öğrencisi olarak bir anımı bilgilerinize sunmaya gereksinim duymaktayım:

TBMM’nin Plan Bütçe Komisyonu başkanı Nurettin Ok, benimle özel olarak konuşmak istediğini söylemişti (1977). Bir araya geldiğimizde:

Sayın Ölçen, dedi. Erzincan Senatörü üyemiz konuştuğunda eleştirileri bizde tepki uyandırıyor ve kimi zaman oturuma ara vermek zorunda kalıyorum. Sonradan tutanakları okuduğumuzda kendisine niçin kırmışız diye kendimize kızıyoruz. Sizi sessizce dinliyor fakat sonradan tutanakları okuduğumuzda size niçin kızmadık diye kendimize kızıyoruz. Bunun sırrını açıklar mısınız?

Yanıtım şu oldu     : Konuşurken sizleri gücendirmemeye özen gösteriyorum.
Zihninizde yakaladığım çelişkiye saldırıyorum ve sizler acaba doğru mu söylüyor diye kuşkuyla yüzüme bakarken, ben 4. tümcemi söylemiş oluyorum.

Bu yanıtım üzerine o günden sonra Plan Bütçe Komisyonu başkanı Adalet Partisi Milletvekili Nurettin Ok ve Eskişehir Milletvekili İsmet Angı en yakın arkadaşım oldular.

Bu anımı şu nedenle bilgilerinize sunuyorum : Hiç kimse aslında suçlu değildir
eğer kaba güç kullanmamışsa. Suçlu olan kişinin zihnidir, zihnindeki çelişkilerdir ve
o çelişkileri de bizler yaratıyoruz, Devlet yaratıyor, toplum ya da ailesi yaratıyor.
Örneğin R.T. Erdoğan’dan daha suçlu olan O’nun babasıdır. Oğlunu sevgi ve şefkatten yoksun bırakarak dövdüğü ve oğlunun onurunu korumadığı ve zedelediği için. Türkiye’ye zarar veren aslında R.T. Erdoğan’ın babasıdır.

Yukarıda özetlemeye çalıştığım düşün, davranış eylem farklılıkları aramızda husumete varan çelişkiler hatta çatışmalar yarattığı içindir ki; iktidarı AKP’ye gümüş tepside
teslim ettik.

Kanımca, kişinin onurunu koruyarak, O’nu incitmeden, dışlamadan eleştiri hakkını kullanabilmeliyiz. Çünkü, onurlu olmak hakların en yüce olanıdır. Onur kişinin
dik durmasını sağlayan erdemin kendisidir. Ve devletimizi ele geçiren onursuz kadrolara karşı savaşımı ancak onurumuzu ve birbirimizin onurunu koruyarak kazanabiliriz. Çünkü kişilikli olabilmenin de  temelidir onur. Sanıyorum aydın olduğumuzu zanneden bizlerin temel sorunu budur.

Türkiye’yi unutarak değerli hocamız Prof. Dr. Ali Ercan’ı incitmeyi, onurunu zedelemeyi
Atatürkçü olduğunu söyleyen hiçbir kişiye yakıştıramam.

Böyle biline, çare buluna.

Saygılarımla. 19.9.2014

Dr. Ölçen

====================================================

Dostlar,

İsparta ADD’nin kurucusu ve 14 yıla yakın Başkanı olan çok değerli dava arkadaşımız Sn. Mahmut Özyürek‘in e-iletisi bize de ulaştı.

Sn. Ölçen’in yukarıda yazdıkları, bu açık mektup hakkında.

Sn. Mahmut Özyürek dostumuz söz konusu e-iletisinde Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan’ı
ağır bir dille yermekte.

Şimdiye dek adı geçen 3 saygın insanı da yakından tanıyoruz.
Mahmut bey ile İsparta gibi çok zor bir ilde, onca tarikatın arasında Başkanlığı yıllarında çok çalıştık. Ölçüsüz bir özveri ile ADD için yıllarca koşturdu Mahmut öğretmenimiz. Kendisinin bu ödenmez hakkını, her şeye karşın teslim etmek zorundayız.
Kendisinin arabasıyla, cebinden benzin doldurarak İsparta’nın birçok ilçesine
bizi konferanlar için bizzat kendisi taşımıştır. Biz de Edirne’den, 2004’ten sonra da Ankara’dan, tüm çağrılarına koştuk. İSPARTA ULUSAL GÜÇLER BİRLİĞİ
bir ziyaretimizde birlikte kurduk ve bu yapı sanırız halen işlemekte.

Mahmut bey yapısı gereği biraz sert bir insan. Sözünü hiç esirgemiyor, doğrudan ve sansürsüz söyleyip yazıyor. Hiç eyvallahı da yok. Güç koşullar çelikleştirmiş O’nu..
Kendisini tanımayanlar bu söylem biçiminden çok rahatsız oluyorlar. Oysa bizim gibi çook yakından tanıyan, çayını-kahvesini içmiş, yemeğini yemiş insanlar,
O’nun bu sert Anadolu erkeği tavrından hiç rahatsız olmuyor hatta seviyorlar bile..

Mahmut beyden biz gene de çooook kez ricacı olduk söylemlerini biraz yumuşak tutması için ama alışkanlıklar kolay bırakılamıyor galiba.. Bir de haksızlığa uğradığında insan söylemini yumuşatma zorluğu olabiliyor. Anlaşılma ve takdir görme beklentisi de elbette çoook yerinde ve haklı. Bu yönüyle Mahmut Başkanımızın duygusal gereksiniminin doyurulduğunu hiç sanmıyoruz.

2004-2006 döneminde biz ADD Genel Başkan Yardımcılığı yaparken
Sn. Özyürek’in Genel Merkez ile hiç sorunu olmadı. O bizi, biz de O’nu biliyorduk çünkü.
2006 Haziran’ında biz Genel Başkan adayı olmuştuk anacak Sn. Şener Eruygur seçimi kazandılar. Biz de kendisinin istemiyle, seçilmiş GYK üyesi olarak
Genel Başkan Başdanışmanı görevini üstlendik. Mahmut öğretmenimiz
Şener Paşa’yı ve iletisinde adını verdiği 2 hanım çalışma arkadaşını kendince ve
bizce de haklı gerekçelerle çok eleştirdi. Oldukça da sert resmi yazılar yazarak..
Disiplin soruşturması yapıldı ve “Kınama” cezası GYK’da (Genel Yönetim Kurulu)
oy çokluğuyla onandı. Biz ve 4 arkadaşımız sözlü ve yazılı karşı oy yazısı kullanarak cezaya karşı çıktık. Bize göre ortada suç yoktu, anlayış ve hoşgörü ile Mahmut beyi kazanmak, gönlünü almak, açıklamalarla rahatlatmak olanaklı ve gerekliydi. Böyle yapıl(a)madı..

Biz Genel Başkan Yardımcılığı görevimizi, Şener Paşa Genel Başkan olunca,
O’nun sınıf arkadaşı, Ordu’dan daha yüzbaşı iken ayrılarak sivil yaşama geçmiş
Sn. Prof. Dr. D. Ali Ercan‘a devretmiştik. Sonraki yıllarda Sn. Ercan’ı daha yakından tanıma olanağımız oldu ve engin birikimiyle, Atatürk sevgisi ve bilinciyle, dostluğu – ağabeyliği ile… derin hayranlığımızı kazandı.. Kendisinden hiç incinmedik, çoook şeyler öğrendik. Çok sayıda ADD aydınlanma konferansı ve etkinliğinde birlikte görev aldık.
Web sitemizde çok sayıda değerli yazısını yayımladık. 2010-14 arası 2 dönem ADD Bilim – Danışma Kurulu‘nda kendileri Başkan biz de Yazman olarak emek verdik..

Tansel Çölaşan‘ın genel başkan olduğu söz konusu dönemde Mahmut bey,
bir komplo olduğuna inandığımız biçimde suçlandı ve ADD üyeliği düşürüldü.
Bu süreçte de kendisini hep savunmaya çabaladık ama ADD Yüksek Disiplin Kurulu oybirliği ile karar almıştı, biz GYK üyesi de değildik.. Üstelik Haziran 2014’te
Genel Kurul’da bu ceza onandı. Bu arada ADD İsparta Şb. YK da görevden alındı
ve atama yapıldı. Sn. Özyürek bu süreçlerde açık ve kaygı verici biçimde
Dernekler hukukunun, ADD tüzüğünün çiğnendiğini savundu. Davalar açtı.
Yazdığına göre birkaç davayı da kazandı.

O’nun derinden incinmişliğini, komploya kurban edildiği psikolojisini, kabul edilemez biçimde dışlanarak rencide edildiğini ve adalet duygusunun parçalandığı algısını anlıyor ve hürmetle karşılıyoruz. Can-ı gönülden diliyoruz ki, tüm haklarını
yargıda kazansın ve ADD İsparta Şb. Başkanlığına tüm onuruyla dönsün..

Ancak bu süreçte söylemleri – yazılarıyla suç işleyebilmekte, hakaretler edebilmekte
ve haklıyken haksız duruma düşebilmekte. Çok kez rica ettik ama özlenen düzeyde başarılı olamadık. Hiç olmazsa eleştirilerini – oklarını – suçlamaları insanların
kişiliğine değil eylemlerine yöneltmesi gerektiğini kezlerce açıkladık..
Temel iletişim kurallarına uyması gerektiğini anımsatmaya çabaladık.

Sn. Dr. Ali Nejat Ölçen ise 1922 doğumlu, 92 yaşında bir Cumhuriyet bilgesidir.
Kendileri ile 2004-2006 döneminde ADD GYK üyesi olarak birlikte çalıştık.
O’nu sayfalarca yazsak azdır. Ancak yukarıdaki iletisine bakmak bile yeter..
Gerçek bir bilgedir O!

Mahmut beyin adını geçirmeden yazdıklarına biz de katılıyoruz Sn. Ölçen’in.

Mahmut beyi de, Sn. Ölçen‘i de Ali Ercan hocayı da çook seviyor ve sayıyoruz.
Açık ortamlarda zehir zemberek ve kişiliğe dönük tartışmaları onaylamıyoruz.
Davranış ve eylemlerin onur kırmadan, ağırbaşlılıkla ve kanıta dayalı olarak eleştirilmesinde ise sonuna dek varız. Bu sitede daha önce Sn. Özyürek’in
birkaç yazısına, tüm ağırlığına karşın yer verdik. Gene veririz..
Ancak söylemi, belirttiğimiz kapsamda biçimlendirmek çok uygun olacak.

Bir de, Türkiye’ye giydirilen ATEŞTEN GÖMLEK, şu aralar istesek de
böylesi sorunlara zaman-emek ayırmaya hakkımız olmadığını bize düşündürüyor.,

Adı geçen her 3 insanı da çoooook seviyor ve derin hürmet besliyoruz.
Dileriz yüz yüze konuşma olanağı olur ve zamanla sorunlar çözülür..

ADD Genel Merkezini de Sn. Özyürek hakkında çook özenli – adil – hukuka uygun – hoşgörülü davranmaya ve kendisini yeniden kazanmaya çaba göstermeye çağırırız.

Sevgi ve saygı ile.
19.9.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

Mr. KERRY; BOP EŞBAŞKANIN SIRTINI SIVAZLIYOR


Mr. KERRY; BOP EŞBAŞKANIN SIRTINI SIVAZLIYOR

Portresi_Ali_Nejat_Olcen 

Dr. Ali Nejat Ölçen

 

 

Bugünkü (13.9.2014) SÖZCÜ gazetesindeki Haddini bil Kerry başlıklı yazıyı
benim gibi yadırgayanlar çoktur sanırım.

Aslında ne ABD Başkanı Obama ve ne de Mr. Kerry, Türkiye Cumhuriyeti Devleti Cumhurbaşkanı’nın sırtını sıvazlamış değiller.

Görev verdikleri BOP Eşbaşkanının sırtını sıvazladılar ve öylelikle BOP Eşbaşkanının IŞİD’e karşı eyleme geçmesinde başarılı olmasını arzuladıklarını belirtmiş oldular.

Durum budur ve Mr. Kerry haddini bilmek zorunda değildir,
aslında birinin haddini bilmesi gerekiyorsa, o sırtı sıvazlanan kişi olabilir.

Böyle biline, çare buluna.13.9.2014

Dr. Ölçen

=================================

Dostlar,

Cumhuriyetimizin ağabeyi (1922 doğumlu) bilge insan Dr. Ali Nejat ÖLÇEN‘den
kısa ve çarpıcı bir yorum..


(SÖZCÜ, 13.9.14)

Katılmamak olası mı??

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin 12. Cumhurbaşkanı – Yarıbaşkan RTE,
bu vahim duruma artık derhal son vermelidir.. Yıllardır bunu yapmamaktadır.
Kendi ağzıyla da, kezlerce, böylesi bir görevi yaptığını, önce yadsımasına karşılık,
TV görüntüleri ortaya konunca kabul ve itiraf etmek zorunda kalmıştır.

Bu durum vahimden de ötedir; çünkü BOP apaçık Türkiye’yi bölme planıdır;
ABD Silahlı Kuvvetler Dergisinde resmen haritaları yayımlanmıştır.

BOP_haritasi

 

ABD ordusunun “Armed Forces Journal” adlı resmi dergisinde E. Alb. Ralph Peters’ın (Emekli ama Başkan danışmanı) makalesi özellikle dikkat çekicidir. (Haziran 2006)

Makalede, Ortadoğu’da istikrarsızlığın aşılması için sınırların, “azınlıkların durumu gözetilerek” yeniden çizilmesi öngörülmektedir. Kürtlere özellikle vurgu yapılmaktadır.
Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ta yaşayan Kürtlerin bağımsız bir devlet sahibi olması gerektiğinin savlandığı yazı, Türkiye’nin beşte birini oluşturan doğusu ile güneydoğusunun “işgal edilmiş” bölge olarak kabulü gerektiği yargısına (!)
yer verilmektedir…

Etnik ve dinsel cemaat temelli yeni Ortadoğu haritasında, Türkiye topraklarının 1/5’inin, temeli Kuzey Irak’ta çatılan Kürt Devleti’ne terki planlanmaktadır! “Stratejik ortak” (?!?) ABD’nin, bu planı kaçınılmaz saydığı ve düşünü kurduğu Büyük Kürdistan‘ı
stratejik ortaklıkta Türkiye‘ye bölgede “seçenek” olarak dayatmayı kurguladığı anlaşılıyor. Kuzey Irak’ta PKK’ya kol kanat germesi, silah ve her türlü lojistik desteği, Türkiye’nin sınır ötesi kara harekatını engellemesi… hiç kuşku yok, bu yüzen..

Bu harita daha sonra İtalya’da NATO toplantısında da gösterilmiş ve Türk subayları toplantıyı terk etmiştir. Ortada komplo kuramı değil; acı gerçeğin ta kendisi vardır.

  • Türkiye’yi bölme, ondan toprak koparma amaçlı bir planın eşbaşkanı,
    yasalara göre, Türkiye’de değil Başbakan ve Devlet Başkanı,
    yurttaş bile olamaz.. Bu eylem çok ağır suçtur..

Yıllardır sürdürülen bu kabul edilemez duruma RTE artık bir son vermek zorundadır…

Eski deyimle 2 görev asla ve asla kabil-i telif değildir..

Bu sitede çok yazdık ama bir kez daha yazmış olalım..

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Genelkurmay Başkanını (Necdet Özel) görevi içinde kısa bir açıklama ile “PKK’ı yok edeceğiz.. Kürtçe eğitim uygun değil..” söylemini 2 yıl sonra her ne hikmetse soruşturma konusu edeceğine,
ortadaki apaçık suçu neden soruşturmaz ki ???

Hukuk bu mudur??

Sevgi ve saygıyla.
14.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Not : Sn. Nurullah AYDIN’ın HAİN, İŞBİRLİKÇİ, UTANMAZ KİM?” 
başlıklı yazımıza da bakılması dileğiyle.. (http://ahmetsaltik.net/2014/09/14/27210/)

 

30 AĞUSTOS SONUÇ DEĞİL BAŞLANGIÇTIR

Dostlar,

Cumnuriyetimizin ağabeyi, Büyük Zaferin kazanıldığı yıl doğan 92 yaşındaki bilge insan Ali Nejat Öçen (PhD) aşağıdaki özlü ve coşkulu yazıyı yollamış. O’nun yüreği 92 yıldır Cumhuriyet sevdası ve Atatürk aşkı ile çarpıyor.. ATATÜRK ENSTİTÜSÜ kurana dek, “dalya” diyene dek de çarpacak..

Nice 30 Ağustoslara Sn. Ölçen..

Sevgi ve saygıyla.
30.8.2014, Ayder – Rize

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net 

====================================

30 AĞUSTOS SONNUÇ DEĞİL BAŞLANGIÇTIR

portresi

Dr. Ali Nejat Ölçen

 

 

30 Ağustos’ta neden ve sonuç birbiriyle bütünleşmiştir. O nedenledir ki,
30 Ağustos’u kutlamakla yetinmiyoruz..

Çünkü o tarih, Mustafa Kemal Atatürk’ün bizlere emanet ettiği ulusalcı ulus devletinin ve o devletin Cumhuriyetinin doğuş yılıdır.

30 Ağustos, Misak’ı Milli sınırlarımızın kuşattığı toprağımıza sahip çıkmanın andıdır. 1071 Malazgirt Meydan Savaşı’nın ikiz kardeşidir
30 Ağustos.

30 Ağustos’a sahip çıkmak Mustafa Kemal Atatürk’e, O’nun ulusalcı
ulus devletine ve o devletin Cumhuriyetine sahip çıkmaktır. 30 Ağustos’u kutlamakla yetinmeyecek, ulusalcı ulus devletine, o devletin Cumhuriyetine , o Cumhuriyetin kazanımlarına sahip çıkmayan emperyalizmin yerli uşaklarını İstiklal Mahkemelerinde doğduğuna pişman edecek yargıçları, savcıları ve yurdumuza uzanacak elleri kıracak Mustafa Kemal Atatürk’ün Ordusunu yeniden yaratacağız.

Misak-ı Milli sınırlarımızın kuşattığı toprağımıza sahip çıkarak
Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetini, o Cumhuriyetin hukukunu yeniden var edeceğiz… 30 Ağustos başlangıçtır ve yeniden doğacaktır. İçimizdeki hainleri kovacaktır.

Böyle biline çare buluna.

Dr. Ölçen.