29 Nisan 1960’da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Adım Adım 27 Mayıs

29 Nisan 1960’da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Adım Adım 27 Mayıs

29 Nisan 1960’da Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Adım Adım 27 Mayıs / Serdar Şahinkaya yazdı…

Dr. Serdar Şahinkaya yazdı…

(http://www.telgrafhane.org/29-nisan-1960da-siyasal-bilgiler-fakultesi-ve-adim-adim-27-mayis-serdar-sahinkaya-yazdi/)

(AS : Yazı epey uzun olduğundan, bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Anayasa Tartışmaları ve 27 Mayıs tematik çerçeveli bu sayımızda Fakültemizin yaşadıklarına yer vermemek olmazdı. Bu yazı, hem hafızaları tazelemek, hem de genç kuşakları bilgilendirmek amacıyla hazırlandı. İlgili dönemin dekanı, sevgi ve rahmetle andığımız Prof. Fehmi Yavuz’un “Anılarım” kitabı bu konuda en önemli kaynaktır. Alpaslan Işıklı Hocamızın “Gün Doğmadan” isimli anılarında da, 29 Nisan 1960 günü Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki gelişmelere ilişkin ilginç gözlemler bulunmaktadır.

Bu iki anı, içerden tanıklık etmektedir. Bir de dışarıdan tanıklık eden, yazının ekleri arasında yer verdiğimiz süvari Yüzbaşı Fethi Gürcan’dır. Gürcan’ın anıları, o gün yani 29 Nisan 1960’da Cebeci’deki Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültelerinde nelerin yaşandığını öğrenmemize imkân tanımaktadır.
* * *
Üniversite profesörleri DP İktidarı’na ateş püskürmeye, üniversite gençliği de sokağa dökülmeye başlamıştı. Hükümet, 28 ve 29 Nisan günleri İstanbul ve Ankara’da miting düzenleyen üniversite gençliğinin üzerine önce polisi sürmüş, polis olayları bastırmada etkili olamayınca, Askeri Birlikler öğrencilerin üzerine gönderilmişti.

28 Nisan 1960 günü sabahı İstanbul Üniversitesi’nde başlayacağını öğrendikleri protesto gösterisini engellemek için, Vali ve Emniyet Müdürü erken saatlerde polisi üniversite bahçesine tedbir almak için gönderdiler. Öğrenciler protesto gösterisini başlatır başlatmaz polis saldırıya geçmiş, birçok öğrenci ve profesörün polis tarafından dövüldüğü çatışmalarda Orman Fakültesi öğrencisi Turan Emeksiz vurularak öldürülmüş, Hüseyin Onur ayağından yaralanmıştı. Askeri birliklerin olay yerine gelmesi üzerine öğrenciler “ordu – gençlik el ele” diye bağırmaya başladı. 29 Nisan’da gösteriler Ankara’ya taşınmıştı.

Dönemin şarkısı, Gazi Osman Paşa (Plevne) Marşı’nın uyarlanmış biçimiydi. “Olur mu böyle Olur mu, Kardeş Kardeşi Vurur mu?” .
* * *
SÖZ SIRASI PROF. FEHMI YAVUZ HOCAMIZDA;

Mülkiye’yi Yüksek Okul Yapma Girişimi:

Demokrat Parti iktidarı 1954’den sonra halkın, özellikle aydın kesimin sevgisini, sempatisini saygısını adım adım yitirmeye başladı. Eşim ve iki çocuğumla 1953–55 yıllarında Londra’da idim. Sonradan gelenlerle bu konuyu ara sıra tartışıyorduk. Ben Demokrat Parti iktidarından hâlâ birşeyler beklenebileceği görüşünü savunuyordum. Yeni gelenler ise: “İşler çok değişti. Senin bıraktığın Demokrat Parti hızla gerilemektedir” diyorlardı. Yurda döndükten sonra, bu görüşte olanlara ben de katıldım.

O zamanki Milli Eğitim Bakanı Atıf Benderlioğlu’nun makam odasında geçen bir olayı dile getirmekte yarar görüyorum. Benderlioğlu ile Ankara Belediye Başkanı iken açılan İmar Planı Yarışması hazırlık çalışmaları nedeni ile çok sıkı işbirliği yapmıştık. Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra da ara sıra buluşuyorduk. Bun1ardan birinde, odasında bulunan bir kişiye beni “Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı” diye tanıttı. Adam hal-hatır sormadan, saldırıya geçti ve özetle şöyle dedi:

— Atıf bey, SBF başlangıçta bizim yanımızda idi, şimdi döndü.

Ben, Benderlioğluna: “Atıf bey beni tanıttınız ama beyin kim olduğunu söylemediniz. Onu öğrendikten sonra yanıtımı vereceğim” dedim. Benderlioğlu, aklımda kaldığına göre, Tekirdağı Milletvekili Dr. X.olduğunu söyledi. Ben :

—Biz hiçbir zaman filan partinin yanında, ya da karşısında olmadık. Biz hep Türk ulusunun yanında olduk. Padişahlık döneminde bile iktidarın kulu, kölesi olmadık.

Başlangıçta siz halkın yanında göründünüz ve aynı saflarda yerimizi aldık. Sonradan siz adım adım halktan uzaklaştınız. Biz ise halkın yanındaki yerimizi koruduk. Böylece bizden ve halktan uzaklaşan sizler olmuyor musunuz? dedim.

Benderlioğlu o zatı uygun biçimde yolcu etti. Biz de teknik konuşmamızı sürdürdük.

Bu olay ve benzerleri, iktidar çevresinin SBF’yi cezalandırmaya hazırlandıklarını gösteriyordu. Zafer Gazetesi’nin 5 Şubat 1960 günlü sayısının 1. sayfasında, 10 Demokrat Milletvekilinin SBF’yi, Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı bir Yüksek Okul durumuna getirmek için hazırladıkları Kanun Tasarısını TC. Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na sundukları haberi yer alıyordu. Bu habere o gün Ankara Radyosu da bültenlerinde yer verdi.

5 Şubat 1960 tarihli Cumhuriyet Gazetesinde yer alan konuya ilişkin haber

Kaynak: Dr. Cengiz Aslantepe (2009): Mekteb-i Mülkiye’den Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne 1859 – 2009. 150 Yılın Tanıklığı. Koleksiyoncular Derneği Yayın No: 11. Ankara Üniversitesi Basımevi. Ankara.

Fakülte Yönetimi, öğretim üye ve yardımcıları gecikmeden ve gereken ağırbaşlılıkla konunun üzerine eğildiler. Bu haber, kamuoyunun gündeminde, Fakültemizi ön plana çıkardı. Yerli yabancı çeşitli gazeteler muhabirlerini göndererek, telefonla, Fakültenin bu durum karşısında tutumunu, davranışının ne olabileceğini öğrenmek istediler.

Ben aynı gün basına yaptığım kısa açıklamada: “TC. Büyük Millet Meclisi’nin bu tasarıyı kanunlaştıracağına inanmıyorum” dedim.

Bu girişimin sakıncalarını ortaya koymak üzere kurulan 5 komisyon, kısa sürede raporlarını hazırladı. Basın gereken tepkiyi, ilgiyi gösterdi. Üniversite Senatosu konuyu tartıştı. Aziz Nesin’in Akşam Gazetesi’nde çıkan Üniversite’nin Kırşehri başlıklı yazısından çokça aktarma yapıyorum.

<<Kırşehir İli’nin hangi gerekçelerle ilçe yapıldığını artık bilmeyen yok. Nasıl bir anlayış, düşünüştür,  bilinmez. Kendilerince yerinde, doğru bir gerekçeyle bir İl’i ilçeliğe indirenler, bu başarılarından birkaç zaman sonra, bu kez o ilçeyi yeniden il yapmak için gerekçe çıkarabiliyorlar.

Kırşehirleştirme DP’nin politika güdümlerinden en belirli olanıdır. Basın özgürlüğünü her yandan Kırşehirleştirmek isteyen DP şimdi de, 100. yıldönümünde bulunan SBF’ye sinirlenmektedir. Onu da Kırşehirleştirmekten başka yol yoktur…Üniversitenin bir Fakültesi olan SBF. küçültülür ‘siyaset okulu’ yapılırsa öbür Fakülteler de bu örneğe bakıp akıllarını başlarına alır..

SBF’yi Kırşehirleştirmenin gerekçesi ne imiş, biliyor musunuz? Bu kurumu 1950’den önceki ‘hakiki hüviyetine irca’ imiş.

Ah ne olurdu, önce DP. kendisini 1950’den önceki ‘hüviyetine irca edebilse idi>>

Ankara Üniversitesi Senatosu’nda yapılan tartışmaları şöyle özetleyeceğim:

Burada ilk karşılaşılan sorun, konunun bir “SBF sorunu değil, Üniversite sorunu olduğunu” Senato’ya kabul ettirmekti. Gerçekten üyelerden pek çoğu bu görüşte olmakla birlikte, SBF’yi yalnızlığa itme eğiliminde olanlar da vardı. Nitekim bir iki üye SBF’nin Ankara Üniversitesi içindeki yerini savunan bir rapor hazırlanmasını; SBF öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin iktidarı eleştiren davranışlarına son vermeleri koşuluyla, bu Fakültenin desteklenmesinin uygun olacağını belirten görüşler de ileri sürmüştür.

Öğrenci gösterilerinin arttığı 1960 yılında SBF’li ve Hukuk’lu öğrenciler bir mitingde

Kaynak: Dr. Cengiz Aslantepe,  2009.

Fakültemiz temsilcileri ile Senato’nun öteki üyelerinin, bu gibi öneriler karşısındaki tutumunu şöyle özetleyebilirim:

SBF. Ankara Üniversitesi’nin öteki Fakülteleri gibi bir parçasıdır. Bunun üniversite açısından tartışılması yersizdir. Öte yandan bu yola gidilecekse, her Fakültenin Üniversite içindeki yerini savunan, benzer raporlar hazırlanması gerekebilir.

SBF öğretim üye ve öğrencilerinin tutumuna gelince: Bunlar akademik özgürlük ilkesine uygun olarak, Anayasa’nın ve kanunların kendilerine tanıdığı haklardan yurttaş olarak yararlanmaktan, vicdanları uyarınca davranmaktan başka bir şey yapmadıkları kanısındadırlar.

Ankara Üniversitesi bu konuda herhangi bir karar almamış, Rektörü özel olarak, siyasal iktidar yetkilileri ile temas edip Üniversite topluluğunun bu tasarı karşısındaki üzüntülerini bildirmekle görevlendirmiştir.

Aracılık etmek isteyenler de türedi. Büyük bir Devlet Bankasının Genel Müdürü, Adnan Menderes’e gidip, şöyle dersek, her şeyin yoluna gireceğini bana, yönetim kurulu üyelerine, gözüne kestirdiği Mülkiyeli’lere anlatmaya çalıştı:

—Bütün Mülkiye, öğrencileri, öğretim üyeleri, mezunları ile emrinizdeyiz.

Tutumumuz ve gelişmeler şöyle özetlenebilir:

İktidara karşı Fakültenin davranışında hiçbir değişiklik olmadı. Aracıların Başbakan’ı görme önerisine uyulmadı. Yönetim Kurulumuz, Başbakan çağırırsa Dekanın yalnız gitmesini, SBF topluluğunun düşünce ve davranışında hiçbir değişikliğin olmadığını bildirmesini, kararlaştırdı. Başbakan böyle bir çağrıda bulunmamıştır.

İktidarın tutumunda bir değişiklik olamamakla birlikte, yurt içindeki önemli gelişmeler SBF’yi Yüksek Okul yapma düşünü arka plana itmiştir, diyebilirim. Gerçekten bu arada basını, muhalefeti susturmak, sindirmek için Tahkikat Komisyonları kurulmuş, özgürlükleri kısıtlayan önlemler getirilmiştir.

Tahkikat Komisyonu’na ben de çağrıldım. Üzerinde durdukları önemli nokta bizim CHP ile işbirliği içinde olmamız ve bunu artırma çabasını sürdürmemiz, idi. SBF’ye sık sık CHP’li Milletvekilleri geliyormuş vb. Komisyon üyeleri çok saygılı davrandılar, kahve, çay, gazoz ısmarlamakta birbirleriyle yarış ettiler. Komisyon üyelerinden yalnız Osman Kavuncu’yu anımsıyorum. Kavuncu Kayseri Belediye Başkanı iken büyük işler yapmıştı. Türkiye’ye uzun ya da kısa bir süre için gelen yabancı uzmanlardan kimileri onun başarısını yerinde görmek için, Kayseri’ye gitmişlerdi. Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’ndeki yabancı uzmanlar, yaptıkları yayınlarda ona da yer verdiler. Kavuncu Meclise girmekle eriyip gitti, hem de Yassıadalık oldu. Bir genelleme yaparak, DP’nin gemi azıya almışçasına, demokrasiden, başta laiklik olmak üzere. Atatürk Devriminden uzaklaşması yüzünden birçok değerli gencin de çürütüldüğü söylenebilir.

29 Nisan 1960, Hukuk Fakültesi, Ön Bahçesi. Ankara

29 NISAN 1960 SBF OLAYI:

İktidarın özgür basını, muhalefeti sindirme çabalarına, Tahkikat Komisyonlarının girişimlerine ilk büyük tepki 28 Nisan’da, İstanbul Üniversitesi’nden geldi.

Bu olayı anmakla yetiniyorum. 29 Nisan günü Ankara’daki Yüksek Okullar, Üniversite karıştı. Öğrenciler binalara, derslere girmiyor, slogan atıyor. Gösteri yapıyorlarmış. Biz Rektörlükte,  Yönetim Kurulu toplantısındayız. Telefon durmadan çalışıyor. Hepimizin Fakültelerinde bir şeyler olduğu haber veriliyor. Toplantıyı keserek, Fakültelerimizin başına gitmeye karar verdik ve dağıldık.

Fakülteme döndüğümde, bizde aşırı bir birikimin olmadığını gördüm. Öğrenciler ve ha1k daha çok komşu Hukuk Fakültesi’nin bahçesinde ve de çevresinde toplanmışlardı. Biz öğretim üye ve yardımcıları yönetim kurulu üyeleri ile durumu değerlendirmeye çalışırken şu haber geldi:

“Güvenlik kuvvetleri, öğrencileri Hukuk Fakültesi binasına sokmuş, koridorlarda, sınıflarda, salonlarda kovalamaca başlamış.”

Biz hemen olayı izlemek için, pencerelere koştuk. Fakülte dışına çıktık. Hukuk Fakültesi’nin pencerelerinden atlayanlar, düşenler oluyor, biriken halk, bizim öğrenciler bunlara yardıma çalışıyordu…

Tıp Fakültesi’nin gönderdiği ambulans aralıksız çalışıyor, bunları hastahaneye taşıyordu. Ambulanslarla gidenlerin ölü, baygın, hafif ya da ağır yaralı olduğu bilinmiyordu. Ambulansın (belki de ambulansların) sık sık gelip gitmesi gerginliği büsbütün artırdı. Gösterilerin ağırlığı da bizim Fakültenin çevresine kaydı.

Öğrencilerimiz Hukuk Fakültesi’nin başına gelenleri gördükten sonra binaya girmemekte direndiler. Güvenlik kuvvetleri Fakülteyi ve çevresini sarmıştı. Çemberi yarıp çıkmak da kolay olmuyordu. (Bir arkadaşımız 28 Nisan olayları nedeni ile İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar’a çekmek istediğimiz telgrafı Cebeci Postanesine götürmeyi başarmıştı.) Öğrenciler itfaiye arabalarını devirdiler, hortumları kestiler; bina içinde sıralardan, sandalyelerden yararlanarak barikatlar kurdular. Bu durum birkaç saat sürdü. Akşam doğru, Fakülte giriş kapısının karşısında yüzleri Fakülteye dönük, ayakta, piyade tüfekleri ile ateşe hazır 20 kadar asker göründü. Biz durumu balkondan izliyoruz. Bir subayın emri ile (sonradan bunun Sıkıyönetim Komutanı General Namık Argüç olduğunu öğrendik) yaylım ateşi başladı. Önce çatının altına doğru ateş edildiği anlaşılıyordu. Ateş emri verenin, eliyle işaret ederek, ateş alanını aşağıya kaydırıldığını gördük ve hemen balkona yattık. Sürünerek içeriye girip çıkıyor, bundan sonra neler olabileceğini anlamaya çalışıyorduk. Bu arada, yerde uzanan bir Harbiye öğrencisinin telefonla, olup bitenleri bir yere duyurmaya çalıştığı dikkatimi çekti.

29 Nisan 1960, Siyasal Bilgiler Fakültesi Bahçesi

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı, Fotoğraf Arşivi

Öğrenciler içeriye kaçıştı. Öğretim üye ve yardımcılarının pek çoğu Dekanlığa doldu. Hukuk Fakültesi’nin başına gelenlere biz de uğramağa başlamıştık.

Ben koşarak, Cebeci Caddesi’nin kavşağına ulaştım. Orada Ankara Valisi, Emniyet Genel Müdürü, Sıkıyönetim Komutanı, daha başka görevliler ve yetkililerle karşılaştım. Sıkıyönetim Komutanı Namık Argüç’e:

—İstediğiniz oldu. Öğrencilerle güvenlik kuvvetleri oradan oraya koşturuyorlar. Kan gövdeyi götürebilir. Bu durumda en uygun olan, Güvenlik kuvvetlerini binanın dışına çıkarmaktır. Ben öğrencileri, herhangi bir olaya neden olmadan binadan çıkarıp evlerine, yerlerine göndermeye söz veriyorum dedim.

Argüç Paşa “Binadan çıkarken, ya da yollarda uygunsuz hareketlerde bulunurlarsa” dedi. Ben “kesinlikle bu olmayacaktır, çıkacak olaylardan ben sorumluyum” dedim.

Namık Paşa’nın bu pazarlığa aklı yattı. Ankara Emniyet Müdürü, bir binbaşı, emniyet kuvvetlerini binadan çıkarma işini üstlenmeye hazırdı.

Ankara Valisi, pişmiş aşa soğuk su katarcasına:

—Paşam, Paşam önce elebaşları versinler, sonra binayı boşaltalım demez mi? Ben Valiye dönerek:

—Benim size vereceğim elebaşı niteliğinde kimse yoktur. Eğer onların başında ben geliyorsam, önce beni tutuklar, götürürsünüz, sonra da yöntemlerinizi uygulayarak, öteki elebaşlarını bulursunuz,  dedim.

29 Nisan 1960, Siyasal Bilgiler Fakültesi Bahçesi

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanlığı, Fotoğraf Arşivi

Namık Paşa sağduyusunu kullandı, koluma girdi, onlardan 5 – 6 metre uzakta, pazarlığı yineledik ve hemen Ankara Emniyet Müdürü ve birkaç subayla içeriye koştuk. Çok kısa bir sürede emniyet kuvvetleri dışarıya çıkarıldı, örgenciler, öğretim üyeleri birer ikişer binadan ayrıldı. Böylece Hukuk Fakültesinin başına gelenler bir ölçüde bizim de başımıza gelmemiş oldu.

Ben bir Tıp Fakültesi öğretim üyesinin arabası ile hastaneleri dolaştım, yaralıları ziyaret ettim. Ayakta tedavi görenler, hatta yatırılanlar, fişlere geçirilmek korkusu ile kimliklerinin yazılmasını istememişler. Hastane görevlileri de buna gerek duymadan ellerinden geleni yapmış. Bu nedenle ziyaretimiz, büyük ölçüde anonim kaldı.

Cebeci Caddesi, uzun süre, araba trafiğine kapatıldı. Olayı duyan binlerle, belki onbinlerle Ankaralı kadın, erkek, büyük küçük, çoluk çocuk, Kurtuluş’la Dikimevi arasında, tam anlamıyla “sessiz” diyeceğimiz yürüyüş yaptılar, gidip geldiler. Halk 29 Nisan SBF olayına KANLI CUMA adını takıvermişti.
* * *
29 NISAN 1960 GÜNÜNÜ BIR DE ALPASLAN IŞIKLI HOCAMIZIN SATIRLARINDAN ÖĞRENELIM:

İnek Bayramının Kırmızı Boyası ve 27 Mayıs

(…)

Sıkıyönetim emrindeki atlı birlikler gençleri kuşatma altına aldı. Gençlerin dağılacağı yoktu. Bu arada, iç yüzünü benden başka çok az kişinin bildiği ilginç bir olayı anlatmadan geçmemem gerekir diye düşünüyorum.

SBF’nin ünlü bir İnek Bayramı vardır. İnek Bayramı, her yılın sonunda öğrencilerin mizah ustalığının sergilendiği birkaç günlük bir eğlence ve özeleştiri ortamı oluşturur. O yılki İnek Bayramı için alınan kırmızı boyalar, bambaşka ve hiç tahmin edilemeyecek bir işlev gördüler. Fakültenin etrafı atlı birlikler tarafından kuşatılınca, bu boyaları kullanarak geniş karton kâğıtlara “ya hürriyet, ya ölüm!” yazarak fakülte binasının caddeden görünen duvarlarına astık. Aceleyle ve özentisiz yazıldığı için, boyalar, yer yer akıp damlamış, uzaktan bakıldığında kanla yazılmış görüntüsü veriyordu. Bu yazının, bizim maksadımızı çok aşan sonuçları oldu.

27 Mayıs’ın ardından Altan ve Örsan Öymen’in hazırlayıp yayınladıkları bir yazı dizisinde, SBF öğrencilerinin, Fakültelerinin duvarına kanlarıyla “ya hürriyet, ya ölüm” yazdıkları anlatıldı. Bundan kısa bir süre sonra aynı haber, ünlü Amerikan dergisi Time’da da yer aldı. Kuşkusuz, Fakülte binasına doğru ateş açılmış, duvarlar delik deşik edilmişti. Ancak, kaçarken kolunu bacağını inciten arkadaşlarımızın dışında yaralanan olmamıştı.

Bu haberi okuyunca, farkında olmadan Amerikalıları da işletmişiz diye düşündüğümüz oldu. Ancak, aradan geçen zaman boyunca olaylar üzerinde düşündükçe, kimin kimi nasıl işlettiği konusunda farklı bir takım boyutlar ortaya çıkmaya başladı. Acaba, 27 Mayıs’ın Amerika ile bağlantılı bazı dış boyutları var mıydı?
* * *
FEHMİ YAVUZ HOCA’NIN ANILARI İLE GELİŞMELERİ İZLEMEYİ SÜRDÜRÜYORUZ:

29 Nisan’ı izleyen günlerde, binanın cephesindeki kurşunlamadan ötürü kırılan camları, çerçeveleri, binanın içindeki kurşunlanan yerleri, kan lekelerini vs. görmek için gelenlerin sayısı durmadan artıyordu. Partililer, Parlamenterler, dostlar Dekanlığa kadar gelip geçmiş olsun dileklerinde bulundular. Ankara’ya kısa bir süre için uğrayanlar bile, olay yerine geliyor, ağızdan bilgi alıyordu. Bunların çarpıcı özelliği duyduklarını, gördüklerini, Kanlı Cuma deyiminin ne anlama geldiğini yurdun dört bucağına yaymak olmuştur.

Namık Paşa 30 Nisan sabahı hiç o değilden, Fakülteye uğradı. Kendisini ve yanındakileri Dekanlık odasına aldık. Çay kahve ikram ettik. Ben, bir gün önce olup bitenlere değinmemek için çaba gösteriyordum. Sıkıyönetim Komutanı’nın bir yerde 3–5 dakikadan fazla kalamayacağını düşünerek:

— Paşam siz Kore ‘ye de gitmiştiniz değil mi? dedim.

Paşa Kore anılarından, kendine göre seçmeler yapmaya başladı.

Bir kaç dakika geçmeden, bir subay içeriye girdi ve Paşa’ya, Gazi Eğitim Enstitüsü yöresinde güvenlik kuvvetleri ile öğrencilerin çatıştığı haberini verdi. Paşa ve yanındakiler ayrılıp gitti.

30 Nisan günü, üniversitenin, bir ay süre ile tatil edildiği, öğrenci yurtlarının kapatıldığı ve yurtlarda barınan öğrencilerinin memleketlerine gitmelerinin kararlaştırıldığı haberi geldi.*)

İktidarı kuşatan bunalım çemberi durmadan yoğunlaşıyor, daralıyor ve kırılmaz boyutlara ulaşıyordu.

1960 Mayıs’ında olup bitenler arasından, Üniversiteleri ve de Fakültemizi ilgilendiren olaylardan şu örnekleri vermek isterim:

1 Mayıs’ta, Menderes bir radyo konuşmasında Fakültemizden “Siyasal Bilgiler Okulu” diye söz etmiştir.

Hükümeti protesto için düzenlenen 555 K gösterisi; 5’inci ayın 5’inci günü saat 5’te Kızılay Meydanı.

Kaynak: www.editorler.org. Erişim tarihi: 26 Mayıs 2010

5 Mayıs bilindiği gibi 555 K. günüdür. (Beşinci ayın, beşinci günü, saat beşte Kızılay’da yapılacak büyük mitinge çağrı parolası) onbinlerce Ankaralının, öğrencinin, öğretim üyesinin, birkaç dakika içinde toplanıverdiği bu mitingde öğretim üyelerimizden, öğrencilerimizden gözaltına alınanlar olmuştur. Aynı gün Hukuk Fakültesi’nde, önceden düzenlenmiş ve davetiyeleri gönderilmiş olan, NATO Genel Sekreteri Spaak’ın konferansı yapılamamıştır.

5 Mayıs’ta bir Japon Profesörüne onursal doktora verilmesi töreni vardı. Tören Dil ve Tarih – Coğrafya Fakültesi konferans salonunda yapılacaktı. Tören Rektörlüğün bir odasında 10 – 15 kişinin katılmasıyla yapıldı. Yaşlı Japon Profesör kendisi gelememiş yine Profesör olan oğlunu göndermiş. Babasının Dr. diplomasını alırken, Japon Profesör yaptığı konuşmayı şu sözlerle bitirdi:

— Bu görkemli töreni bütün ayrıntılarıyla babama anlatacağım.

11 Mayıs’ta, Ankara’da bulunan bir grup Fransız Kaymakamı ile SBF’de bir toplantı yapılması önceden planlanmıştı. SBF’nin duvarlarındaki, pencere ve kapılarındaki kurşun izlerini, içerdeki kan lekelerini misafirlere göstermemek için, toplantı Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde yapıldı.

11 Mayıs akşamı Rektör vekili evime telefon ederek şunları söyledi:

-Milli Eğitim Bakanlığı Müsteşarı bana telefon etti.. Sıkıyönetimin sözlü emri varmış. Hemen yarın SBF’ deki 29 Nisan’dan kalma bütün izleri kaldırmak üzere harekete geçeceksiniz. Rektör vekili ile aramızda şöyle bir konuşma oldu.

Ben: Yazılı emir versinler,
O : Onları kapatmak istemiyor musunuz?
Ben : Yazılı emir geldikten sonra düşünürüz.
O : Siz bilirsiniz,
Ben : İyi geceler.

Profesörler Kurulu, 29 Nisan’da olup bitenleri saptayarak, Üniversite Senatosu’na bildirme kararı almıştı. Bu amaçla kurulan komisyonun hazırladığı rapor, kurulda oybirliğiyle kabul edildi.  Senato, yöntem tartışmaları yapmış raporu ele almamıştır.

15 Mayıs’ta Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan Fakülteye bir yazı geldi. Bu yazıda Fakülte’ye ateş açıldığı kabul edilmekte, ancak “Erlere havaya ateş etmeleri komutası verilmiş olmasına rağmen bunlardan bazılarının yanlışlıkla çatı altına ateş etmiş bu1unduk1arı bu yüzden duvarlarda ve camlarda bazı tahribat olduğu, bu tahribatın bir an önce Fakültece tamiri gerektiği” bildiriliyordu.

Fakülte Yönetim Kurulu 16 Mayıs’ta toplanarak, Sıkıyönetim Komutanlığı’ na verilecek yanıtı hazırladı ve yapılan onarımlara ait masraf faturalarının ekli olarak gönderilmesine, geri kalan onarımların yapılmasını sağlamak üzere ödenek istenmesine, Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan bir tahkik ve tedbir heyeti istenmesine karar verdi.

18 Mayıs günü bir Kurmay Albay, bir Yargıç Yarbay, bir Yargıç Yüzbaşı bir de fotoğrafçıdan oluşan heyet Fakülteye geldi. Heyet havaya açılan ateşin bu kadar çok tahribata neden olamayacağını raporunda belirtti. Tahribatın listesi rapora eklendi. Fotoğraflar çekildi.

19 Mayıs’ta hiçbir tören yapılmadı. Ankara halkının kadın  – erkek, genç  – yaşlı     Anıtkabri ziyaret için, sanki yarışa girdiği havası canlı olarak görülüyordu.
* * *
MENDERES’TEN GECE GELEN TELEFON
(Fehmi Yavuz Hoca’nın anıları devam ediyor)

19 Mayıs gecesi saat 24’e doğru evimin telefonu çalmağa başladı. Hepimiz yataklarımızdan fırladık. Telefonu ben açtım. Karşıdaki, Başbakanlık Özel Kalemi’nden aradığını Sayın Menderes’in evinde şu numaraya (23403) telefon etmemi istediğini söyledi. O günlerde argo deyimiyle işletme amacı ile pek çok kimse      rahatsız ediliyordu. Ben telefon edenin adını da sordum. H. bey imiş. Evdekiler hep heyecanlıyız. Ben telefon etmeye hazırlanırken, eşim ve çocuklar:

— Bu kadar acele etme, 5 – 10 dakika düşün, niçin arayabilir? diyorlardı. Ben;
— Yaşım 50, bugüne kadar bir Başbakanla nasıl konuşulacağını öğrenmedimse, 5–10 dakikada mı öğreneceğim? dedim ve numaraları çevirmeye başladım. Telefon açıldı ve Menderes’le aramızda şöyle bir konuşma geçti, ben:

Ben SBF Dekanı Fehmi Yavuz.
O: Ben Adnan Menderes,
Ben: Hoş geldiniz (Başbakan İzmir’den o gün gelmişti)
O: Fehmi Bey, Fakülte binasının cephesindeki camları ve kurşun izlerini tamir ettirmek istemiyormuşsunuz, doğru mu?
Ben: Bu nereden çıkmış, bir kesimini tamir ettirdik, hatta faturalarını da gönderdik. Geri kalanları tamir ettireceğiz. Tesbit için, Sıkıyönetim Komutanlığından bir heyet geldi. Tesbit işi de bitmiş, sayılır,
O: Yani tarihi hatıra olarak saklamak, onun için tesbit ettirmek istiyorsunuz? Bu Mülkiye için yüz karasıdır,
Ben; Şereftir,
O: Yüz karasıdır, yüz karasıdır
Ben: O halde bırakalım bunu tarih tesbit etsin.

Karşılıklı iyi gece1er dileyerek, telefonu kapattık.

20 Mayıs’ta Profesörler Kurulumuz toplandı. Menderes, Turgutlu’ da yaptığı ve Üniversiteye ağır sözlerle çatan konuşmasında KARA CÜBBELILER sözünü kullanmıştı. Kurul bu konuşmaya verilecek yanıtı hazırlamış ve Rektörlüğe göndermiştir.

23 Mayıs’ta yapılması gereken Üniversite Senatosu toplantısı Sıkıyönetim Komutanlığı’nın bütün toplantıları yasaklaması yüzünden, yapılamadı.

Böylece adım adım 27 Mayıs’ a yaklaşıldı.

27 Mayıs sonrası Ordu’ya teşekkür gösterilerinden birinde Mülkiyeliler.

Kaynak: Dr. Cengiz Aslantepe, 2009
Ek 1: Öğrenci Utku ACUN’un Dekan Prof. Fehmi Yavuz’a Mektubu, 16 Mayıs 1960

 

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Personel Müdürlüğü Arşivi, Prof. Fehmi Yavuz Özlük Dosyası :1

 

Ek 2:  Dekan Prof. Fehmi Yavuz’un Öğrenci Utku ACUN’a Cevabı

 

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Personel Müdürlüğü Arşivi, Prof. Fehmi Yavuz Özlük Dosyası :1

 

Ek: 3. SBF Profesörler Kurulundan Prof. Fehmi Yavuz’a Şükran Borcu

 

Kaynak: Siyasal Bilgiler Fakültesi Personel Müdürlüğü Arşivi, Prof. Fehmi Yavuz Özlük Dosyası :1

 

Ek: 4. Yüzbaşı Fethi GÜRCAN’ın Anılarından 28 – 29 Nisan 1960 Olayları*)

FETHİ GÜRCAN ÖĞRENCİLERE ATEŞ AÇILMASINI ENGELLİYOR

Ankara’da ise, Genelkurmay Başkanı ve Ankara Sıkıyönetim Komutanı’nın emri netti: “Ateş açın!”. Bu emri yerine getirmekle görevli Bnb.Vehbi Ersü’nün ise buna hiç niyeti yoktu. Ancak, talimata karşı geldiği için hakkında tahkikat açılabilirdi. Ersü, emri vermemek için baygınlık geçiriyor numarası yaptı ve hastalanmış gibi Gülhane Hastahanesi’ne kaldırıldı. Bnb. Vehbi Ersü’nün yerine süvari birliğinde yine inisiyatifi Yüzbaşı Fethi Gürcan ele aldı. Sıkıyönetim Komutanı’yla şiddetli bir şekilde tartışarak ateş emrini durdurttu.

Yassıada Mahkemeleri İddianamesi:

“İstanbul’daki üniversite olaylarını haber alan Ankara Üniversitesi Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencileri, Hükümet’in davranışlarını protesto etmek için 29 Nisan 1960 günü bir toplantı düzenlemişlerdi.

Bu toplantıyı bir gün önce haber alan Sıkıyönetim Kumandanı General Namık Argüç toplantıya mani olmak için, toplantı ve yürüyüşe müsaade edilmemesi için, Ankara Garnizon ve Merkez Kumandanlıkları’na ve Emniyet Müdürlüğü’ne yazılı emir vermiştir.

28 Nisan 1960 günü saat 21.00’de 43’ncü Süvari Alay Kumandanı ve diğer subaylarını Merkez Kumandanlığı’nda toplayarak ‘topluluklara, önce üç defa dağılmalarının ihtar edilmesini ve dağılmazlarsa, atlarla üzerlerine yürünmesini, bu da etkili olmazsa havaya, sonra üzerlerine ateş açılmasını’ emretmiş ve ‘Eğer vazifemizi yapmazsak başımızda Meclis Tahkikat Komisyonu vardır, bunun icra salahiyeti, sıkıyönetim kumandanı olmama rağmen, benim salahiyetlerimden fazladır. İcabında bu komisyon beni bile tevkif eder’ diyerek, subaylara da gözdağı vermek istemiştir.

29 Nisan 1960 sabahı, saat 6.00 sıralarında Süvari Alayı’na giderek, kumandanlarla bir konuşma yapmış; 6–7 Eylül olaylarında görev aldığını söyledikten sonra ‘yılanın başı küçükken ezilmeli ve bunun için de şiddetli hareket edilmelidir. Aksi takdirde Meclis Tahkikat Komisyonu kararları çok ağırdır ve temyiz kabiliyeti de yoktur. Şiddet ve gerekirse ateş her şeyi hal edecektir’ diyerek, sürekli temas halinde bulunduğu iktidar elebaşlarının amaçlarına uygun hareket planını açıklamıştır.

HUKUK VE SİYASAL BİLGİLER FAKÜLTESİ’NDEKİ PİÇLER

Namık Argüç, 3 Bölüğün Hukuk Fakültesi bahçesine girmesine emir vermiştir. O sırada bahçede bulunan öğrenciler Namık Argüç’ün Fakülteye geldiğini görünce ordu ve general lehine tezahürata başlamışlar ve askerin bahçeden geri çekilmesi halinde dağılacaklarını söylemişlerdir. Öğrencilerin bu istekleri olumlu karşılanmış ve asker bahçeden çıkarak fidanlıklara doğru giderken, Ankara Valisi ile Emniyet Genel Müdürü Cemal Göktan ve birkaç sivil şahıs olay yerine gelmişler ‘Hukuk Fakültesi’nden 20 ve Siyasal Bilgiler’den 100 kadar piçin alınması lazım geldiğini ve o zaman bunların bellerinin kırılacağı’ şeklindeki konuşmaları üzerine, Sıkıyönetim Kumandanının verdiği bir emirle 3. ve 4. Bölükler tekrar fakülte bahçesine girmişler ve öğrencileri cop kullanarak binaya sokmaya çalışan emniyet mensuplarına yardıma başlamışlardır. (Bu konuşmalar tanıklarca duyulmuştur)

Öğrencilerin İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamaları üzerine subaylar selam durmuşlar, bunu gören Ankara Valisi, müdahale ederek aralarında tartışmalar başlamış, o zaman Sıkıyönetim Kumandanı, Hukuk Fakültesi’nin Siyasal Bilgiler tarafındaki kapısı önüne bir manga askeri saf halinde dizdirerek silahlarını doldurmalarını emretmiştir. Bunu görerek müdahale etmek isteyen Grup Kumandanı’na: ‘Benim yaptığım işlere burnunu sokma, bu manganın kumandasını eline al ve ateş ettir’ emrini vermiş.

Grup Kumandanı ateş ettirecek bir durum olmadığını ve bu tasarrufun yasalara aykırı olduğunu bildirmiş olmasına rağmen Argüç, bu isabetli uyarmayı yapan Birlik Kumandanı’nı: ‘Şimdi seni tutuklatırım’ diye tehdit ederek oradan uzaklaşmıştır. Durumdan yararlanan Grup Kumandanı, birliğin tüfeklerini boşalttırmış ve Teğmen Tanju’ya kim emir verirse versin katiyen ateş ettirmemesini tembih etmiştir.

Böylece Hukuk Fakültesi olaylarında ateş açılmamıştır. Öğrencilerin serbest bırakılmaları için Hukuk Fakültesi Dekanı tarafından yapılan müracaatları, Sıkıyönetim Kumandanı: “Ben Meclis Soruşturma Komisyonu’na bunları tutuklattığımı bildirdim, oradan haber almadan öğrencileri serbest bırakmam’ diyerek reddetmiştir.

Binaya giren polislerin tecavüzü sonunda yaralanan bazı öğrencilerin dışarıya çıkmaya başladığı anda fakülte içinden:‘Polisler bizi öldürüyorlar’ diye feryat ve yardım sesleri geldiği halde, Vali, Argüç ve Emniyet Genel Müdürü bu seslere kulak vermemişlerdir.

Polis ve polis görevlilerinin yaratılan faciadaki rollerini tamamladıkları ve ortalığı kırıp geçirdikleri sırada hukuklu arkadaşları için protestoya başlayan Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrencilerinin, Hukuk Fakültesi öğrencilerinin serbest bırakılmalarını istedikleri görülmüştür.

Saldırganları durdurabileceklerini düşünen öğrenciler bayrak çekmiş ve İstiklal Marşı’nı söylemeye başlamış ve ordu lehine tezahürat yapmışlardır.

Bu arada nümayişçilerin merkezi sıkleti Hukuk’tan Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kaymıştır. Sıkıyönetim Kumandanı, Vali ve Emniyet Genel Müdürünün, polis kuvvetlerini coplarla Siyasal Bilgiler öğrencilerinin üzerine hücuma geçirdikleri görülmüştür.

Ankara Valisi ve Cemal Gökhan sürekli olarak telsizle Namık Gedik, Medeni Berk ve Adnan Menderes’le konuşmuş ve olaylar hakkında bilgi vererek, onlardan yeni direktifler almışlardır. (Dosyadaki telsiz konuşmalarını içeren banttan)

Polis kuvvetleri birkaç defa dalgalar halinde fakültelerin içine girmeye çalışmışlarsa da, öğrencilerin pencerelerden taş, kömür vesaire atmaya başlamaları karşısında bu girişimlerden vazgeçmişlerdir. Öğleye doğru Namık Argüç, bir saat kadar sonra fakülteler bölgesinden ayrılmıştır.

Saat 13.00’te geri geldiğinde 53 adet süvari erini atlarından indirerek cephesi Fakülte binasına gelmek üzere Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri arasındaki yol üzerine dizdirttiği görülmüştür. Bu ateş hazırlığı safhasında öğrenciler, Argüç’le konuşmak istemişler, bundan yararlanan 3.Bölük Kumandanı, erlerin dolu tüfeklerini boşalttırmıştır. Bu arada gelen itfaiye arabası, öğrencilere su sıkmak istemiş, fakat öğrenciler tarafından vitesten çıkarılan araba oradan uzaklaştırılmıştır. Bunu gören Argüç, 3. Bölük Kumandanı’na ateş ettirmesini emretmişse de, Bölük Kumandanı ancak Grup Kumandanı’ndan emir alacağını söyleyerek, bu emri dinlememiştir. Bu kez, Argüç Grup Kumandanı’na ateş ettirmesi için emir vermiş, fakat o sırada itfaiye arabasının oraya girmesi nedeniyle emir yerine getirilememiştir. Namık Argüç, Grup Kumandanı’na ateş ettirme emrini tekrarlamıştır.

Grup Kumandanı ‘Kanun ve emirler muvacehesinde ateş edilecek bir hal yoktur, ateş ettirmem’ diye karşılık vermiş ve ‘müsaade edin, polis çekilsin, öğrenciler bize itaat ediyor; biz dağıtalım’ demişse de, Argüç bu ikaza ‘sizi tutukluyorum’ sözü ile karşılık vermiş ve oradaki erlere tekrar silahlarını doldurtarak öğrencilerin bulunduğu binaya karşı cephe aldırmış, bir kısım tanıkların ifadelerine göre ‘Menzile ateş’, ‘Hedefe ateş’ diyerek emir vermiş ve asker de Fakülte Binasına ve öğrencilerin bulundukları yerlere ateş etmişlerdir. Atılan 100–200 adet mavzer mermileri çatı kısmına, balkona, dershane pencerelerine, dershane içindeki duvar ve tavanlara, fakültenin giriş kapısı sütunlarına ve kapı yanındaki otomobilin motor kısmına isabet etmiştir. Grup kumandanı ve subayların müdahalesiyle ateş kestirilmiştir.

Askerlerin ateşe başladığı sırada Vali Dilaver Argun ve Cemal Göktan olay yerinde, polis kuvvetlerine ‘Ne duruyorsunuz, hücum edin’ demeleri üzerine polislerin bina içine girerek, koridorlara ve sınıflara sığınmış olan öğrencileri dövdükleri, tabanca kullanarak bazılarını yaraladıkları, Dekan ve profesörlerle idarecilerin yaptıkları girişimler sonunda, subayların da gayretiyle Emniyet Kuvvetleri’nin dışarıya çıkarıldıkları anlaşılmıştır.

Diğer taraftan Bilirkişi Raporu ve krokinin incelenmesinden anlaşılacağı üzere, askerler tarafından açılan ateşin hedef gözetilerek yapıldığı ve balkonda, pencerelerde ve bahçede gruplar halinde toplu bulunan öğrencilerin yere yatmaları ve ateşten içgüdüleriyle sakınmaları sonunda yaralanmadıkları anlaşılmıştır.”

“DEMOKRASİ” YERİNE İSYANI SEÇTİ

Sıkıyönetim Komutanı’nın “ateş emrini” engelleyen Yzb. Fethi Gürcan, polisin saldırılarından korumak için, Siyasal Bilgiler Fakültesi ve Hukuk Fakültesi önündeki gençleri, sakin bir şekilde cemselere doldurtup bir kaç sokak ötede serbest bıraktırtmaya başladı.

Bu gençlerden bazıları, tanık olarak geldikleri Yassıada Mahkemeleri’nde, ismini bilmedikleri kendilerini bırakan uzun boylu süvariden heyecanlı bir övgüyle bahsedeceklerdi. Bu cesur subayın kim olduğunu bilen söylemekten kaçınmıyordu.

“Gençlik ve polis arasında kıyasıya bir çatışma cereyan ediyordu. Bu çatışma bir aylık bir zaman süreci içinde silahlı çatışmaya kadar dayandı. Ankara Üniversitesi, Örfi İdare Komutanı Korgeneral Argüç tarafından ateş altına alındı. Merhum Bnb. Fethi Gürcan’ın cesur müdahalesi ile ateş kestirildi ve büyük bir katliam önlendi”

Fethi Gürcan 28–29 Nisan 1960 Olayları’nda Siyasal Bilgiler ve Hukuk Fakültesi’ndeki öğrencilerin üzerine ateş emrini dinleseydi, 21 Mayıs 1963’te Harbiyelilerin üzerine ateş emrini dinleyenler gibi demokrasi kahramanı olacaktı. O isyanı seçti.

“Sıkıyönetim komutanı erlere yeniden silahlarını doldurttu, fakülte binasına cephe aldırdı ve “Menzile ateş!” emrini kendisi verdi. Fethi kendisini emri yerine getiren erlerin önüne attı ve “Ateşi kesin!” diye bağırdı. Sesi, kendisi gibi ateşi durdurmak için ortaya atılan birkaç subayın sesiyle birlikte yankılandı. Sonunda ateş kesildi.”

Dr. Serdar Şahinkaya
telgrafhane.org
================================================

Çoook değerli Mülkiyeli dostumuz Dr. Serdar Şahinkaya^ya bu çok önemli tarih çalışması için şükranlarımız sunuyoruz..

27 Mayıs 1960 Devrimi‘nin öncülerini, kahramanlarını, kurbanlarını ve de özellikle Türkiye’ye 1961 Anayasası gibi dünyada örneği bulunmaz bir çağdaş – özgürlükçü -demokratik anayasayı armağan edenlere, SBF’nin ve İstanbul – Ankara Hukuk Fakültelerinin bu Anayasayı yazan seçkin (mümtaz) hocalarına tükenmeyen bir şükran ile…

Sevgi ve saygı ile. 27 Mayıs 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

Dr. Serdar ŞAHİNKAYA’dan konferans : 1930 SANAYİ KONGRESİ

YÜKSEK TİCARETLİLER DERNEĞİNDE KONFERANS…

Yuksek_Ticaretliler_Dernegi_Logosu

1

1930 SANAYİ KONGRESİ..

Dr. Serdar ŞAHİNKAYA

Yüksek Ticaretliler Derneği yöneticisi dostlarımız, önemli bir konferansa daha evsahipliği yapıyor..

Sunucu Dr. Serdar Şahinkaya dostumuz, Mülkiye’nin emektatlarındandır ve halen yarı zamanlı olarak lisansüstü dersler vermektedir İktisat Bölümünde.. şimdilerde yaşaı 80’i aşan ama bilimsel olarak hala üretken efsane hocalar  Prof. Korkot Boratavların, Prof. Bilsay Kuruçların öğrencisidir ve o ekolden (okuldan) gelme bir ulusalcı – cumhuriyetçidir.

YuksekTicaretliler-1930SanayiKongresi (3)

“Gazi Mustafa Kemal ve CUMHURİYET EKONOMİSİNİN İNŞASI”

başlıklı, ODTÜ Yayıncılık basımı, 285 sayfalık nefis bir belgesel kitabın yazardır.

Gazi Mustafa Kemal Ve Cumhuriyet Ekonomisinin İnşası

Konununn uzmanı Sayın Dr. Serdar Şahinkaya‘yı dinlemek ve Cumhuriyetimizi kuran
Yüce ATATÜRK ile dava – silah arkadaşlarının bu alanda da (ekonomide) yarattığı tansığı (mucizeyi) anımsamak  çok yerinde olacaktır.. Prof. Mustafa Aysan‘ın da yazdığı gibi;
Mustafa Kemal’in
Ekonomi Mucizesi.
.

Ya da Dr. Tahir Kumkale‘nin nefis yapıtı;

Son olarak da temel kaynaklardan ikisi, Prof. Bilsay Kuruç‘tan…

Dr. Şahinkaya, haklı olarak dilinden düşüremiyor o zorlu dönemi tanımlarken :

  • Yollar Dikensiz Gül Bahçesi Değildi

Emek verenlere teşekkür etmek ve gidip dinlemek gerek..
Not almak, gerçekleri paylaşmak ve günümüzün mirasyedi haramzadelerini teşhir ve
alaşağı etmek gerek..

Üstelik yarın 27 Mayıs!

27 Mayıs 1960 Devrimi‘nin 56. yılı!

Sanırız bu toplantı biraz da bu yıldönümünü anmaya, ona bir armağan sunmaya dönük..

Doğrusu değer ve yakışır..
Yarın 27 Mayıs Devrimini yazarız ..

Sevgi ve saygı ile.
26 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın İdamlarına Cumhuriyet Senatosundan 3 Muhalif: Mucip Ataklı, Zihni Betil, Turgut Cebe

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın İdamlarına Cumhuriyet Senatosundan 3 Muhalif: Mucip Ataklı, Zihni Betil, Turgut Cebe

Dr. Serdar Şahinkaya yazdı…
6 Mayıs 2016 06:47

(AS: Bizim katkılarımız yazının sonunda..)

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın İdamlarına Cumhuriyet Senatosundan Üç Muhalif: Mucip Ataklı, Zihni Betil, Turgut Cebe / Serdar Şahinkaya yazdı…

MARE NOSTRUM

En uzun koşuysa elbet Türkiye’de Devrim,
O, onun en güzel yüz metresini koştu
En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak…
En hızlısıydı hepimizin,
En önce göğüsledi ipi…
Acıyorsam sana anam avradım olsun,
Ama ask olsun sana çocuk, ask olsun!

Can YÜCEL

*****

6 Mayıs 1972’de idam edildiklerinde Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25,
Hüseyin İnan 23 yaşındaydılar.

O dönemde 12 Mart 1971 muhtırasıyla iktidardan indirilen Süleyman Demirel, Deniz ve arkadaşlarının idamına “Evet” oyu veren Adalet Partisi’nin lideriydi. TBMM’de Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in idam kararları oylanırken, hiç tereddüt etmeden idamları onaylayan Demirel, aradan birkaç yıl geçtikten sonra 1975’te mobilya yolsuzluğundan yargılanan yeğeni Yahya Demirel’le ilgili olarak “25 yaşında çocukla uğraşıyorlar” diyebiliyordu.

Ülkeyi bu günkü duruma getiren süreci işin başında iken gören, direnen ve hiçbir çıkar gözetmeden halkımızın mutluluğu için mücadele eden devrimci gençlik önderlerinin idamlarının ne anlama geldiğini Türkiye bugün daha iyi anlıyor. Denizlerin idamlarına “onay” verenlerin tümü tarih sahnesinden silindi. Deniz, Yusuf, Hüseyin ise yiğitlikleri, gençlikleri ve tüm coşkularıyla her 6 Mayıs’ta yeniden doğuyor.

O günden bu yana geçen 44 yıllık süre içinde unutulmak bir yana Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının adları onurlu bir kuşağın gururu durumuna geldi. 6 Mayıs, emperyalizmin tahakkümünden kurtulmuş, kendi halkının iradesiyle yönetilen “tam bağımsız ve gerçekten demokrat Türkiye” için mücadele eden devrimci gençlik önderleri; Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in doğum günüdür.  44. doğum günlerini, o sürece ilişkin birkaç ayrıntıyı hatırlatarak kutlamak istiyorum.

11 Mart 1972’de TBMM Başkanı Sabit Osman Avcı, Cumhuriyet Senatosuna bir yazı göndererek, TBMM’nin açık oyla kabul ettiği Deniz, Yusuf ve Hüseyin’in ölüm cezalarının onaylanmasına dair kanun teklifini dosyası ile birlikte sunar.

Genç okuyucular için not ediverelim: O dönemin ikili yapısına göre, TBMM’nin kabul ettiği yasalar, Cumhuriyet Senatosu’nun onayından sonra ancak Cumhurbaşkanlığına gönderilirdi.

Cumhuriyet Senatosu’na intikal eden dosya Anayasa ve Adalet Komisyonunda görüşülür.

On iki üyeli komisyonda, idamların infazına karşı durarak “muhalefet şerhi” yazan üç yürekli isim vardır: Mucip Ataklı, Zihni Betil, Turgut Cebe.  Ne yazık ki onların karşı duruşlarına rağmen Senato kararı onaylar. Ve Karar, nihai onay için dönemin cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’a gönderilir.

İşte aşağıda, bu sürece ait yazım biçimi bütünüyle korunan tutanakları ve üç fidana sahip çıkan üç karşı oy yazısını bulacaksınız.

Tutanaklara dikkatimi çeken sevgili arkadaşım Aynur Dülger Ataklı’ya teşekkürlerimle…

***

CUMHURİYET SENATOSU S. Sayısı: 82

Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun teklifinin Millet Meclisince kabul olunan metni ve Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonu raporu (M. Meclisi : 3/744; C. Senatosu : 2/16)
(Not : Millet Meclisi S. Sayısı : 509)

Millet Meclisi Genel Sekreterliği                                 
11. 3. 1972, Kanunlar Müdürlüğü Sayı: 5341

CUMHURİYET SENATOSU BAŞKANLIĞINA

Millet Meclisi’nin 10 – 11.3.1972 tarihli 58 inci Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek istem üzerine açık oyla kabul edilen, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun teklifi, dosyası ile birlikte sunulmuştur.

Saygılarımla.

Sabit Osman Avcı
Millet Meclisi Başkanı
———————-

Not: Bu teklif 9.2.1972 tarihinde Başkanlıkla İlk Komisyona havale edilmiş ve Genel Kurulun 10-11 . 3 . 1972 tarihli 58 nci Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek istem üzerine açık oyla kabul edilmiştir. (Millet Meclisi S. Sayısı : 509)

T. C.
Başbakanlık                                            9.2. 1972

Özlük ve Yazı İşleri : 5/4 – 729

MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığından alınan 31 Ocak 1972 gün ve AD. MÜŞ. 7972/392.7. sayılı yazıda, Türk Ceza Kanununun 146/1 maddesini ihlâl suçundan hükümlü bulunan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’a ait mahkûmiyet ilâmı ile bu hükme mesnet teşkil eden dâva dosyasının fotokopilerinin gönderildiğine temas edildikten sonra, 353 sayılı Askerî Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanununun 244 ncü maddesinin 3 ncü fıkrası gereğince, ölüm cezalarının yerine getirilmesinin Türkiye Büyük Millet Meclisinin kararına vabeste bulunduğu belirtilerek gereğine delâlet edilmesi istendiğinden, dizi pusulasına bağlı 4 karton dosya ve iddianame ile gerekçeli hüküm, Askerî Yargıtay Başsavcılığının tebliğnamesi ve Askerî Yargıtay 2 nci dairesinin onama ilâmının, Anayasanın 64 ncü maddesi gereğince ilişikte sunulduğunu saygı ile arz ederim.

Prof. Dr. Nihat Erim
Başbakan

Adalet Komisyonu Raporu Yüksek Başkanlığa

Millet Meclisi Adalet Komisyonu                                         7.3 . 1972
Esas No. : 3/744 Karar No. : 34

Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamımı veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmekten sanık, Erzurum Ilıca nahiyesi Özlük köyü, hane 27, cilt 5 ve sayfa 129 da nüfus siciline kayıtlı Cemil oğlu, Mukaddes’ten doğma, 1947 doğumlu Deniz Gezmiş ile, Yozgat iline bağlı Çekerek ilçesi Kuşsaray köyü, hane 21, cilt 13/2, sayfa 88/114 te nüfus siciline kayıtlı Beşir oğlu, Mediha’dan doğma, 1947 doğumlu Yusuf Arslan ve Kayseri Sarız ilçesi Bahçeli mahallesi, hane 31, cilt 2, sayfa 45 te nüfus siciline kayıtlı, Hıdır oğlu, Selver’den doğma, 1949 doğumlu Hüseyin İnan’ın hareketlerine uyan T. C. K. nun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezasıyle mahkûmiyetlerine dair Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No. lu Askerî Mahkemesinden verilen 9.10.1971 tarih, 1971/13 esas, 1971/23 karar sayılı hüküm, Askerî Yargıtay 2 nci dairesinin 10.1.1972 tarih ve 1971/457 – 1972/1 esas, 1972/1 karar sayılı ilâmı ile kesinleşmiş ve tashihi karar talebi de, Askerî Yargıtay Başsavcılığının 3.2 . 1972 tarih ve 1972/187 – 98 sayılı karariyle reddedilmiş bulunduğundan, bu işe ait dosya Başbakanlığın 9.2.1972 tarih ve 5/4 – 729 sayılı tezkeresine ekli olarak 9.2 . 1972 tarihinde Komisyonumuza tevdi edilmekle tetkik edilip müzakere olunmuştur.

Mahkeme ilâmında da tafsilen yazılı olduğu üzere sanık Deniz Gezmiş ile Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın; Türkiye Cumhuriyeti Teşkilâtı Esasiye Kanununun tamamını veya bir kısmını tağyir, tebdil veya ilgaya ve bu kanunla teşekkül etmiş olan Türkiye Büyük Millet Meclisini ıskata veya vazifesini yapmaktan men’e cebren teşebbüs etmek suçlarını işlemiş bulundukları anlaşılmış olduğundan, Komisyonumuzca Anayasanın 64 ncü maddesi gereğince sanık Deniz Gezmiş ile Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine mütedair ilişik kanun teklifinin Yüce Meclise sunulmasına ve öncelik ve ivedilikle görüşülmesine 6.3.1972 tarihinde karar verilmiştir.

Gereği yapılmak üzere işbu rapor Yüksek Başkanlığa saygıyle sunulur.

Adalet Komisyonu Başkanı

İstanbul

İ.Hakkı Tekinel

Sözcü

Sivas

Tevfik Koraltan

Kâtip

Sinop

Hilmi Biçer

Artvin

A.Naci Budak

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Bitlis

K. Mümtaz Akışık

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

 

Çorum

İhsan Tombuş

Elâzığ

Mehmet Aytuğ

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

 

Erzurum

Sabahattin Aras

 

Gümûşane

Mustafa Karaman

 

İçel

Mazhar Arıkan

İçel

Kabul

Söz hakkım saklı

Turhan Özgüner

 

Kars

İ.Hakkı Alaca

 

Kırşehir

Cevat Er oğlu

Konya

İrfan Baran

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

 

Konya

Kubilay İmer

Konya

Orhan Okay

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

 

Kütahya

Fuat Azmioğlıı

 

Mardin

E. Kemal Aybar

Niğde

Muhalifim

Söz hakkım mahfuzdur

Siirt

M. Nebil Oktay

Müzakerede bulundu

Oylamada bulunmadı

Tokat

Osman Hacıbaloğlu

Anayasa ve Adalet Komisyonu raporu

Cumhuriyet Senatosu                                     13.3.1972
Anayasa ve Adalet Komisyonu

Esas No. : 2/16  Karar No. : 6

YÜKSEK BAŞKANLIĞA

Millet Meclisinin 10 – 11 Mart 1972 tarihli 58 nci Birleşiminde öncelik ve ivedilikle görüşülerek istem üzerine açık oyla kabul edilen, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair kanun teklifi, Millet Meclisi Başkanlığının 11 Mart 1972 tarihli ve 5341 sayılı yazıları ile Cumhuriyet Senatosu Başkanlığına gönderilmiş ve teklife esas «Mahkeme dosyası»,

11 Mart 1972 Cumartesi günü saat 09,00 – 20,00
12 Mart 1972 Pazar günü saat 10,00 – 20,00
13 Mart 1972 Pazartesi günü saat 09,00 – 14,00

Aralarında, «Komisyon üyelerinin» incelemelerine hazır tutularak Komisyonumuzun 13 Mart 1972 tarihli Birleşiminde tetkik ve müzakere olunmuştur.

I – Teklif, Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’m ölüm cezalarının yerine getirilmesini öngörmektedir.

Askerî Yargıtay İkinci Dairesinin 10 Ocak 1972 tarih ve 1971/457 – 1972/1 esas; 1972/1 karar sayılı ilâmı ile kesinleşen Askerî Yargıtay Başsavcılığının 3 Şubat 1972 tarih ve 1972/187 – 98 sayılı karariyle tashihi karar talebi reddedilen, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı I numaralı Askerî Mahkemesinin 9 Ekim 1971 tarih, 1971/13 esas; 1971/23 karar sayılı hükmü ile Türk Ceza Kanununun 146/1 maddesi uyarınca ölüm cezasına mahkûm edilmiş bulunan, sicilli nüfusta Erzurum Ilıca nahiyesi Özlük köyü hane 27, cilt 5 ve sayfa 129 da kayıtlı Cemil oğlu Mukaddesten doğma 1947 doğumlu Deniz Gezmiş ile Yozgat iline bağlı Çekerek ilçesi Kuşsaray köyü hane 21, cilt 13/2. sayfa 88/114 te kayıtlı Beşir oğlu Mediha’dan doğma 1947 doğumlu Yusuf Arslan ve Kayseri ili Sarız ilçesi Bahçeli mahallesi hane 31, cilt 2, sayfa 45 te kayıtlı Hıdır oğlu Selver’den doğma 1949 doğumlu Hüseyin İnan haklarındaki işbu ölüm cezalarının yerine getirilmesine dair olan teklif Komisyonumuzca da benimsenmiştir.

II – Millet Meclisti metninin 1 nci maddesi, evvelâ tümü itibariyle ele alınmış ve bilâhara madde metninde sözü edilen hükümlüler hakkında ayrı ayrı oylanmak suretiyle görüşülmüş ve madde oylamaları sonucunda Millet Meclisi metninin 1, 2 ve 3 ncü maddeleri Komisyonumuzca da aynen kabul edilmiştir.

III – Teklifin Genel Kurulda öncelik ve ivedilikle görüşülmesi hususunda istemde bulunulması da karar altına alınmıştır. Genel Kurulun tasviplerine arz olunmak üzere Yüksek Başkanlığa saygı ile sunulur.

Başkan

Samsun

R. Rendeci

Sözcü

Eskişehir

Ö. Ucuzal

Kâtip

Ankara

Muhalifim

T. Cebe

Ağrı

Muhalifim

Söz hakkım saklı

S. Türkmen

 

Ankara

T. Kapanlı

 

Bursa

Ş. Kayalar

 

Hatay

M. Deliveli

 

Mardin

A. Bayar

 

Rize

O. M. Agun

 

Sakarya

M. Tığlı

Tokat

Karşıyım

Karşı oy yazım eklidir

Z. Betil

Tabiî Üye

Muhalifim

Şerhim eklidir

M. Ataklı

***

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’in ölüm cezalarına çarptırılması hakkındaki Cumhuriyet Senatosu Anayasa ve Adalet Komisyonunun raporuna muhalefet şerhi.

Büyük savaşlardan, özellikle büyük dünya savaşlarından sonra milletler her alanda derin bunalımlara sürüklenmiştir. Özellikleri kendisinden önceki büyük savaşlardan çok değişik, tepkileri o nisbetle ağır olan İkinci Dünya Savaşından sonra da gerek mağlûp milletler gerek galip toplumlar bu kural dışında kalamamıştır. Teknolojik gelişmenin nedeni olarak da mesafeler çok kısalmış, dünya daralmış milletlerarası ilişkiler o nisbette yoğunlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı dışında kalmış olmasına rağmen yurdumuzun jeopolitik durumu bizim de bu bunalımlardan sıyrılmamızı çok zor bir hale sokmuştur. Osmanlı İmparatorluğu zamanından başlıyan yenilenme ve çağdaş uygarlık düzeyine ulaşma çabaları, bütün iyi niyetlere rağmen kişisel ve zümresel çıkarlar yüzünden ve çeşitli zararlı akımlar tarafından engellenmiş, şeriatçı, ırkçı, ümmetçi, faşist, komünist düzen kurma eğilimleri ve bu gayelere ulaşmak için münferit ve ‘müşterek anarşist eylemlerle 12 Mart öncesine ve sonrasına gelinmiştir.

Tarihimizde iyi yöneticilerin gayreti, bütün engelleme gayretlerine rağmen, toplumdaki uyanışı ve gelişmeyi sağlamış, zaman zaman işbaşına gelen kötü idareciler ise bu hamlelerin yavaşlamasına, dünya devletleri arasındaki uygarlık mesafesinin daha da açılarak toplumun zararlı akımlar ve anarşiye açık hale gelmesine sebebolmuştur. 12 Marta nasıl gelindiğinin kişisel ve siyasal felsefelere uygun nedenleri gerçek durumu tam ve hakkıyle açıklamaya yetmez kanısındayım. Bu duruma gelişte sorumlu ve sorumsuz kişi, kurum ve kuruluşların kademe kademe günahı vardır. Bu günahın en büyük payı yerimizi, kabul ettiğimiz siyasi felsefemizi biran için terk ederek vicdanlarımızın sesine kulak verdiğimiz zaman hiç şüphesiz yönetimi elinde bulunduranların, belirtileri ve tesbit edilen anarşist eylemleri zamanında alacağı tedbirlerle bertaraf etmemesi de ihmali olanlara düşer.

Bu kısa tahlile rağmen ben şu anda meselelerin derinliğe inilmesinde ve geçmişin enine boyuna eleştirilmesinde içinde bulunduğumuz şartlar nedeniyle yarar bulmuyorum. Şu anda, adaletin tecellisinde Senato Genel Kuruluna rehberlik edecek olan Komisyonumuza büyük, ağır ve ciddî tarihî bir sorumluluk yüklenmiş bulunmaktadır. Bu sorumluluğun idraki içinde olarak gelecek kuşaklara siyasi tarihe ve toplum hayatımıza örnek verecek bir karara varmanın zorunluğuna inanıyorum. Bu inanç içerisinde yüksek askerî mahkemelerin Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkında vermiş olduğu idam kararları hakkındaki görüşlerimi açıklayacağım.

Evvelâ şu hususu arz etmek isterim; Yargı organlarının kararlarına saygı evvelâ Anayasanın, sonra adalete inancın gereğidir. Bu bakımdan kararları eleştirmek ne hakkımızdır ne de görevimizdir. Bizim görevimiz Yüksek Mahkemenin vermiş olduğu kararın yerine getirilmesi halinde, sosyal ve politik huzur ve barışın teessüsündeki etkisi olacaktır. Sosyal ve siyasal barışın gelecek kuşaklara ve bugünkü toplum hayatımıza bağışlanması için Meclisin şefkat ve merhamet duygulariyle hareket etmesinde yarar bulmaktayım. Haklı olmak başka, âdil olmak başka şeydir. Delikanlılığın vermiş olduğu pervasız mizaçla bu gençlerin suça kolayca itilmelerinin mümkün olduğu gerçeği karşısında dahi adam kaçırma, alıkoyma, banka soyma, araba çalma, yaralama gibi suçların bir siyasi maksat için işlemiş olmalarını haklı bulmaya imkân yoktur. Suçludurlar, hukukun gereği cezaya çarptırılmıştırlar. Bütün bunlara rağmen bu gençlerin idamları düşündüğümüz huzurun sağlanmasında, demokratik rejimin kökleşmesinde ne derece etkili olacağını değerlendirmek güçtür.

Bu nedenle haklı olabiliriz ama âdil olacağımızdan şüpheliyim. Yüksek mahkeme dahi bütün delilleri inceleyip, sorgularını da yaptıktan sonra idam, kararını verirken, kişisel görüşlerini mahfuz tutarak, tahfif sebeplerini kamu vicdanına tarihe ve Parlâmentonun takdirine terk etmiştir. Yüksek mahkeme suça sebep olan tahriklerin hukukî nedenlerini, suçluların mahkemedeki davranışı yüzünden 51 nci maddenin tahfif yetkisine dayandıramadığı sosyal ve siyasal nedenlerine de girmeyi kendini yetkili görmediği için bu hakkın kullanılmasında bizler için vicdani bir rahatlık bırakmıştır. Ne toplum anlayışı ne de ibreti müessire bakımından, mahiyeti itibariyle siyasi olan olaylar konusunda, ölüm cezası -müeyyidesinin istenen sonucu getirmediği ve etkinlik sağlıyamadığı, dünyadaki tartışmaları bir kenara bırakalım, ülkemizde do girişilen bunca uygulama ve deneylerle sabit olmuş bulunmaktadır.

Gerçekten de, bu türlü tatbikatın tartışması alabildiğine uzayıp gitmekte, kişiler kanaatlerini korumakta devam etmekte ve aynı zamanda aynı olaylar birbirini izlemektedir. Bu nedenle en fazla millî huzur ve barışa muhtaç olduğumuz bu dönemde daha fazla husumet cepheleri yaratmaya çalışmamalıyız. Haklı olsak dahi âdil olamamak şüphesi gayrikabili tamir sonuçlar doğurabilir. İnsanların hayatlarını almanın korkutucu ve terbiye edici tesirleri yoktur. Bunlar etkin olsaydı, bu çeşit olaylar tekerrür etmezdi. Yakın tarihimizde 27 Mayıstan sonra cereyan eden 22 Şubat, 21 Mayıs idamların korkutucu ve terbiyeci tesiri olsaydı vukubulmazlardı. Otoriter ve totaliter rejimlerde siyasi suçlara karşı çok sert, demokratik rejimlerde ise daha insaflı ve merhametli davranılmaktadır. Demokratik rejimimizi sağlam temellere oturtmak için sarf edilen gayretlerin döneminde sosyal barışın şartlarından biri de insaflı ve merhametli olmaktır. Hepimiz babayız, belki idamları istenen bu gençlerin yaşlarında çocukların sahibiyiz. Bir baba olarak, bu gençlerin ailelerinin ıstıraplarına da şefkat ve merhamet duygularımızı katık yapmalıyız.

Komisyonumuzun ve Senatomuzun 21 Mayıs olayından sonraki idam kararlarının infazı için göstermiş olduğu ağırbaşlı, davranışını bu olayda da göstereceği inancını taşımaktayım. Bu nedenlerle sayın komisyonumuzun infaz kararını onaylamıyacağı bu gençlerin hayatlarını bağışlıyacağı umudunu taşıyorum. Bu umutla, yukarda arz ettiğim nedenlerle, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan, haklarında verilen idam cezalarının infazında Sosyal ve Siyasal yarar görmediğim için komisyon kararma muhalifim. Arz ederim.

Mucip Ataklı
Cumhuriyet Senatosu
M.B.G. Üyesi

*****
KARŞI OY YAZISI

  1. Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askerî Mahkemesi; 9.10.1971 tarihinde, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin 1 nci fıkrasına istinaden ölüm cezasıyle cezalandırılmalarına karar vermiş ve bu karar, Askerî Yargıtayın 10.1.1972 tarihli kararı ile tasdik olunarak kesinleşmiştir.
  2. Konuyu incelerken kanaatimizce şu iki hususun dikkatle göz önünde bulundurulması gereklidir:
  3. a) Anayasamızın 7 nci maddesine göre (Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.)

132 nci maddesinin son fıkrasına göre de; (Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.)

  1. b) Anayasamızın 64 ncü maddesine göre ise, (Genel ve Özel af ilânına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek, Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkilerindendir.)

Görülüyor ki; 7 nci ve 132 nci maddeler. Anayasamızın dayandığı kuvvetler ayrılığı prensibinin tabiî bir sonucu ve 64 ncü madde ise, bu prensibin bir istisnasıdır. Bu hükümlere göre adları gecen üç hükümlü hakkındaki mahkûmiyet kararına konu teşkil eden fiillerin sabit olup olmadığını, sabit ise hangi suçları vücuda getirdiğini ve bu suçlara verilen cezaların kanunlara uygun bulunup bulunmadığım incelemek ve bir karara bağlamak bizim yetki ve görevimiz dışındadır. Ortada Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan haklarında bir af teklifi de bulunmadığına göre bizim yetki ve görevimiz, bu üç hükümlü hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmesinin mi, yoksa yerine getirilmemesinin mi daha uygun olacağını incelemek ve kanun şeklinde bir karara bağlamaktan ibarettir.

  1. Adları geçen üç hükümlü hakkındaki ölüm cezasının yerine getirilmesinin mi, yoksa yerine getirilmemesinin mi daha uygun olacağını incelerken dikkatle göz önünde bulundurmak zorunluğunda olduğumuz hususlar genellikle şunlardır :
  2. a) Mahkûmiyet hükmüne konu teşkil eden ‘suç hangi fiillerden meydana gelmiştir?
  3. b) Bu fiililerin işlendiği zamanlardaki ortam nasıldır?
  4. c) Hükümlülerin, mahkûmiyetlerine konu teşkil eden fiilleri işlemelerindeki etkenler nelerdir?
  5. d) Hükümlüler nasıl kişilerdir?
  6. e) Türk toplumunun yararları açısından ve ceza verme ile güdülen amaç bakımımdan hükmedilen ölüm cezalarının yerine getirilmesi mi, yoksa yerine getirilmemesi mi daha uygun olur? Şimdi, bu soruların cevaplarını vermeye çalışalım :
  1. a) Karara göre mahkûmiyet hükmüne konu teşkil eden suçu meydana getiren fiiller; aşırı solcu olmak ve aşırı solun yurtta, gerçekleşmesini sağlamak amacı gütmek, 29. 12. 1970 tarihinde otomobil çalmak ve iki polis memurunu görev yaptıkları sırada tabanca kurşunu ile yaralamak, 11.1.1971 tarihinde otomobil çalmak ve Türkiye İş Bankası Emek Şubesini soymak, 15.1.1971 tarihinde görev yapan bir polis memuru ile bir icra memurunun ve bir avukatın görev yapmalarına cebren mâni olmak, bunların ve bunlarla birlikte bir şoför, bir çilingir ve bir kapıcının hürriyetlerini tahdidetmek, 170 lira para, şapka ve hüviyet kartı gasbeylemek, 15.2.1971 tarihinde bir Amerikalı çavuşun hürriyetini tahdidetmek, 27.2.1971 tarihinde mesken masuniyetini ihlâl ve bir şahsın hürriyetini tahdidetmek ve otomobilini çalmak, 4 Mart 11971 tarihinde 4 Amerikalı çavuş ve erin hürriyetlerini tahdidetmek ve Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adını verdikleri bir gizli örgüt adına bildiri yayınlamak fiilleridir.

Bu fiillerin hepsi, kanunlarımıza göre ayrı ayrı birer suçtur ve mahkeme; bu suçların cümlesinin, Türk Ceza Kanununun 146 ncı maddesinin 1 nci fıkrasında yazılı olan ve ölüm cezasını gerektiren suçun icrai hareketleri olduğu kanısına varmış ve bu nedenle Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan haklarında ölüm cezasına hükmetmiştir. Mahkeme; bu üç hükümlü vekillerinin, hâdisede cezanın hafifletilmesini gerektiren kanuni sebepler bulunduğu yolundaki müdafalarını da, hukukî unsurlardan mahrum bulunduğunu ve hukukî yönleri itibariyle kabule şayan görülmediğini belirterek reddettikten sonra aynen (bu detaylı eleştiri ve iddialar hakkında mahkememiz, kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi, kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.) denilmiştir.

Mahkeme; hâdisede cezanın azaltılmasını gerektiren takdirî sebepler bulunmadığı hakkındaki görüşünü de karar yerinde aynen şöyle ifade etmiştir : (Türk Ceza Kanununun 59 ncu maddesinin tatbikine dair talepler, sanıkların mahkemedeki tutum ve davranışları itibariyle kabule şayan görülmemiştir.)

  1. b) Bu fiillerin işlendiği zamanlardaki ortanın nasıl olduğu ise 12 Mart 1971 tarihli muhtırada ifadesini bulmuştur.
  2. c) Her üç hükümlü; baştan sona bütün ifadelerinde, suç işlemelerine, o zamanlardaki ortamın da etkili olduğunu söylemektedirler.
  3. d) Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Anadolu’ nun birer köyünde 1947 yılında, Hüseyin İnan da Anadolu’nun bir kasabasında 1949 yılında doğmuşlardır. Her üçü de, okuma yolu ile hayata hazırlanma ve yetişme durumundadırlar.
  4. e) Suç işliyene ceza vermedeki amaç, sadece suç işliyeceklere etkili bir örnek vererek suç işlenmesini önlemek değil, aynı zamanda suçluyu toplum ve kendisi bakımından ıslah etmektir. Ölüm cezalarında, ilk bakışta hükümlünün ıslahı gibi bir amaç güdülmediği söylenebilir ise de, bu, mutlak olarak doğru sayılamaz. Aksi halde, Anayasamızın, yasama organına, ölüm cezalarını yerine getirme veya getirmeme hakkında karar verme yetkisi tanımasına, lüzum ve ihtiyaç kalmaz idi.

Bizim mevzuatımıza göre yasama organı tarafından ölüm, cezasının yerine getirilmemesine karar verilmesi halinde hükümlünün çekeceği ceza müebbet ağır hapis değildir. Zira, müebbet ağır hapis bir süre ile sınırlıdır. Ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar verilmesi, bizim kanunlarımıza göre hükümlünün, cezaevinde ömrü boyunca ağır hapis cezası çekmesi sonucunu doğurur. Adları geçen üç hükümlünün bir sıra ve silsile halinde suçlar işledikleri ortadadır.
Bu bakımdan savunulmaları imkânsızdır. Ancak yaşları, sosyal durumları ve suç işledikleri zamanlardaki ortam bakımından, haklarındaki ölüm cezasının yerine getirilmemesine karar vermek suretiyle, hayatla ilişkilerinin kesilmemesinin ve kendilerine düzelme ve toplumumuz için zararlı olmaktan kurtulma şansı verilmesinin daha uygun olacağı görüşüne varmış bulunuyoruz. Böyle bir lûtufkâr muamelenin toplumumuza zarar getirmiyeceğini de düşünebiliyoruz.

Hâdiseler, şüphesiz, vukua geldikleri zamanın şartları ile değerlendirilirler. Ancak, bâzı hâdiselerde ve bâzı şahısların suçlarında vukua geldikleri tarihlerde tesbit edilemiyen birtakım özellikler bulunduğunun sonradan fark edilebildiği de bir gerçektir. Anayasalar, Af Müessesesini bu zorunluktan ötürü kabul etmişlerdir. Anayasalar ,kabul edilmesi ve uygulanması bütün dünyada ciddî şekilde münakaşa edilen ölüm cezasının yerine getirilip getirilmemesine karar verme yetkisini, toplum ve hükümlü için bir teminat olarak yasama organına tanırlarken de aynı zorunluğu göz önüne almışlardır. Hükmü veren Mahkeme de; hâdisede cezanın hafifletilmesini gerektiren kanuni sebepler bulunmadığını söylerken, karar yerinde aynen (Bu detaylı eleştiri ve iddialar hakkında Mahkememiz, kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi, kamu vicdanına, tarihe ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.) Demek suretiyle, şüphesiz aynı zorunluğu göz önünde bulundurmuştur.

Yukardan beri açıkladığımız nedenlerle Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan haklarındaki ölüm cezalarının yerine getirilmemesinin, toplumumuzun yararları açısından olduğu kadar bu üç hükümlüye, kendilerini düzeltme ve toplumumuz için zararlı olmaktan kurtulma şansı verme bakımından da daha uygun olacağı görüşündeyiz.

13 Mart 1972
Cumhuriyet Senatosu Tokat Üyesi
Zihni Betil

*****

Muhalefet Şerhi

Anayasamızın 64 ncü maddesi, 132 nci maddeye rağmen bir istisnai hüküm olarak; mahkemeler tarafından verilip kesinleşen ve münhasıran ölüm cezalarında, infazın gerekli olup olmadığına dair son karar verme yetkisini kademeli olarak Türkiye B. M. Meclisine tevdi eylemiştir. Bunun istihdaf eylediği mâna: Bilhassa siyasi vasıfta olan ve siyasi amaçlarla işlenen fiillerin faillerine uygulanmak istenen ölüm cezalarının infazına memleketin ortamının ve Devletin âli menfaatlerinin müsaid olup olmadığının ve o anda takibedilen Devlet politikasına uygun veya aykırı düşüp düşmiyeceğinin düşünülmesine, müzakere edilmesine imkân verebilmek ve dolayısıyle failin varsa özel durumunu Yüce Meclislerin atıfet duygularına mazhar kılabilmek hedefine matuftur. Bu husus mahkemece de T. C. K. Nun 51 nci maddesinin tatbik edilip edilemiyeceğinin münakaşasını yaptığı gerekçeli kararının beşinci bölümünün son sayfasında vazıh olarak ifade olunmuştur: (Mahkememiz 51 nci maddenin tatbikini talebeder istikametteki savunmalar karşısında kişisel görüşlerini mahfuz tutmuş, müessese olarak bunlar üzerinde hüküm vermeyi kamu vicdanına, tarihe ve T. B. M. Meclisinin takdir ve yetkisine bırakmayı uygun görmüştür.)

İmdi, mevzuumuzda Yüce Meclisler, mazinin kusur ve sevaplarını bir kenara bırakarak ve fakat o zamanki Devlet organizasyonunun, yönetiminin, müesseselerinin ve faillere önderlik eden, onların hareketlerini tasvip ve tescil eyliyen motor niteliğindeki davranış ve mesuliyetlerini, gençliğin avare, istinatgâhsız, amaçsız, idealsiz, maalesef pejmürde durumunu tahlil, takdir ve değerlendirmekten müstağni mi kalacaktır? Haddizatında faillerin fiillerini tasvibe mazhar kılmak veya hoşgörmek mümkün değildir, ama 1947 – 1949 doğumlu faillerin bu tarz fiillere iltifat etmelerinin, bu tarz ve istikamette yetişmelerinin mesuliyetini münhasıran faillerde bulmak da akla ve mantığa uygun düşmez. Kaldı ki, ölüm cezası cezalar içinde ifratı temsil eder, ölüm cezasının ilgasına mâni olan husus cemiyete fayda temin eder bir fikir, bir ceza tarzı da değildir, bâtıl bir itikattır. Bâtıla itikat, tab’ıma uygun olmadığından ve hiçbir ölüm cezasının infazının cemiyete fayda getirdiğine ve suçların azalmasını mümkün kıldığına kanaat sahibi bulunmadığımdan Komisyonun almış olduğu karara muhalifim.

Turgut Cebe
Ankara
***

Üç Fidanın İdam Yaftaları

www.denizgezmis1972.com

Dr. Serdar Şahinkaya
telgrafhane.org

=============================================

Dostlar,

Dostumuz Sayın Dr. Serdar ŞAHİNKAYA‘ya, tarihsel değerdeki bu çalışması için
teşekkür ediyoruz..

Biz de web sitemize koyarak hak ettiği değeri vermek istiyoruz..

3 Fidan‘ın idam kararına C. Senatosu’nda karşı oy yazısı (muhalefet şerhi) yazan
saygın 3 senatörü de saygı ile anıyoruz:

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan’ın İdamlarına Cumhuriyet Senatosundan
3 Muhalif: Mucip Ataklı, Zihni Betil, Turgut Cebe

“3 Fidan” a özlem..
Ve savaşımlarına (mücadelelerine) saygımızı sunuyoruz 44 yıl sonra bir kez daha..

TBMM’de, Süleyman Demirel’in Adalet Partisi’nin milletvekillerinin idam kararının
(mahkeme ilamının) yerine getirilmesi için yapılan oylamada;

  • Kana kan, intikam.. 3’e 3 intikam…

    Çığlıklarıyla açık oylamaya EVET deyişleri aklımızdan çıkmıyor..
    Bilindiği gibi 27 Mayıs 1960 Devrimi‘nin ardından DP (Demokrat Parti) Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan,
    Yassıada mahkemesinde yargılama sonrası idama mahkum edilmişler ve cezaları asılarak
    infaz edilmişti (16 Eylül 1961)..

    DP’nin devamı AP (Adalet Partisi) milletvekilleri kan davası gütmüş ve intikam almışlardı! TBMM’de 11 Mart 1972 günü 53 ret, 6 çekimser, 238 kabul oyuyla..

Sevgi ve saygı ile.
06 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

6 Mayıs 1972 – 6 Mayıs 2015.. 43 Yıl Sonra “3 FİDAN” a Özlemle..


6 Mayıs 1972 – 6 Mayıs 2016..
44 Yıl Sonra “3 FİDAN” a Özlemle..

3_Fidan_Deniz_Huseyin_Yusuf


 

 

 

 

 

Dostlar,

Geçen yıl ve önceki yıllarda 6 Mayıs günlerinde “3 Fidan” için yazdıklarımız aşağıda..
Bir yıl daha geçti.. 5 Mayıs 2015 günü, “3 Fidan” ın efsane Avukatı rahmetli
Halit Çelenk‘in 4. ölüm yıldönümü anmasına katılmıştık. Türkiye Barolar Birliği’nin
Balgat’taki tesislerinde düzenlenen etkinlik için ayrılan büyük salon doluydu.
Birkaç yüz katılımcı vardı. Bu kez merhum Av. Çelenk’in anması için ailesinin ödüller koyduğunu gördük. 1. lik ödülünü “GEZİ RAPORU” başlıklı çalışma ile
“Gezi Hukuki İzleme Grubu” kazandı. Bu Grubun başında Prof. İbrahim Kaboğlu var.
Prof. Beyza Üstün, Prof. Taner Gören (dönemin İstanbul Tabip Odası Başkanı), avukatlar, hekimler, Türkiye Barolar Birliği, İstanbul Tabip Odası, Çevre Mühendisleri Odası, DİSK kurumsal destekçilerden.. Çalışma oldukça kapsamlı ve 240 sayfa, tümüyle bilimsel nitelikli. Son bölümü biber gazının insan sağlığına kabul edilemez olumsuz etkileriyle iligili ve yasaklanması önerilmekte. Türkiye Barolar Birliği basımını üstlenmiş ve katılımcılara
ücretsiz dağıtıldı. Şu anda masamızın üstünde ve okumaya başladık bile.

Anma_5.5.2015_TBB

Merhum Av. Halit Çelenk’e en çok yakışan anma biçimi tam da böyle olmalıydı. 2. ve 3. lük ödülü alan çalışmalar da son derece değerli ancak basılı değil. Biri insan hakları ile ilgili bir tez, öbürü de ifade özgürlüğü bağlamında verilen hukuksal savaşım içindi
(AÜ SBF’den Y. Doç. Dr. Kerem Altıparmak ve ark.).

İki saati aşan sunuyu merhum Av. Çelenk’in kızı Serpil Çelenk Güvenç duygulu ama
kararlı bir tonla yaptı. Ardından verilen kokteyl cömert ikramlar ve Litai Otel’in emekçilerinin ustalığı – inceliği ile renklendi. Sohbetler de, konuklar da nitelikliydi. Ankara Üniversitesi
Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı’nda çalışma arkadaşımız – oda komşumuz
merhum Av. Çelenk’in kızı Prof. Ferda Özyurda‘ya, eşi aynı Fakülteden Prof. Ümit Özyurda‘ya, Serpil Çelenk ve eşi Kaya Güvenç‘e (eski TMMOB başkanı), Merhumun eşi
Şekibe Çelenk‘e ve çok sayıda dosta veda ederek ayrıldığımızda saat 22:00’yi epey geçiyordu..

*****

Geçen yıla göre Türkiye, ne yazık ki daha da despotik bir ortama sürüklenmiş durumda.
Ekonomik göstergeler alarm vermekte ve Türkiye, İç Güvenlik Yasası ile hak ve özgürlükleri iyice kıskaca alınmış durumda 7 Haziran 2015 genel seçimlerine koşmakta.. (Yapıldı, AKP 258’de kaldı.. AKP – RTE bunu tanımadı! 1 Kasım’da seçim yinelendi ve AKP 316 ile gene iktidar!?)

3 Fidan’ın hukuk dışı – vicdansızca – zalimce idamından bu yana TBMM’den saygınlıklarını geriveren bir yasa gene çıkmadı!.. AKP iktidarında beklenir miydi böylesi insancıl bir girişim?

Yakın hedef, AKP iktidarına mutlaka son vermekten geçiyor..
Bunun da en etkili yolu VATAN PARTİSİ’nin TBMM’ye güçlü bir grup ile girmesi..
Mustafa Kemal ATATÜRK ideolojisinin ruhu “6 OK” u içtenlikle programına alan tek parti!

Sevgi ve saygı ile.
6 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

===============================================

“Adalet İçin Hukukçular, Halit Çelenk’i Anıyor”
toplantısına katıldık 3 Mayıs 2014 Cumartesi gün..
Çok önemli, tarihe not düşen 3 konuşma dinledik.
Ankara Barosu’nun Sıhhiye’deki konferans salonu doluydu.
Bu programı sitemizde sizlerle paylaştık.
(Bkz. http://ahmetsaltik.net/2014/05/06/adalet-icin-hukukcular-halit-celenki-aniyor/Adalet İçin Hukukçular, Halit Çelenk’i Anıyor)

devrimci Avukat Halit Çelenk, 3 yıl önce bu gün, 6 Mayıs 2011 günü
toprağa verilmişti.

5 Mayıs 2011 günü aramızdan ayrılmış, Deniz – Yusuf – Hüseyin‘in idam yıldönümleri olan
6 Mayıs günü (1972) yaklaşırken yüreciği daha çok dayanamamış ve aramızdan  
ayrılmıştı.
O devrim şehitleri gibi aynı gün, -ama 39 yıl sonra- toprağa verilmişti.

Bu gün O’nu ve 3 Fidan’ı gömütleri (mezarları) başında anacağız..
Şükran ve minnetimizi dile getireceğiz.

Bir kez daha yetkililerden bu

  • “3 Fidan” ın yasa ile saygınlıklarının geriverimini (iadesini) diliyor ve
  • Uygun yerlere yontularının dikilmesini istiyoruz.
  • Savaşımlarını gelecek kuşaklara aktarmak için anılarına bir Tarih Müzesi açılmasını istiyoruz. Yontuları bu müzenin bahçesinde dikilebilir örneğin..

Menderes – Polatkan – Zorlu‘ya İstanbul – Topkapı’da yapıldığı gibi..

DP Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın  27 Mayıs Devrimi sürecinde yargılanmaları sırasında, baskı altına alınan Yassıada Ağır Ceza Mahkemesi‘nde usul hukukuna uygun davranılmadığı
bir gerçek olmakla birlikte, sanık eylemlerinin Türkiye’ye ihanet sınırına dayandığı
hatta aştığı su götürmez bir gerçektir. (Bkz. 27 Mayıs 1960 Devrimi 53 Yaşında!  http://ahmetsaltik.net/2013/05/27/27-mayis-1961-devrimi-52-yasinda/)

Oysa “3 Fidan” hiç cana kıymamışlardı!
(6 Mayıs 2016 sabahı AKP iktidarı, binlerce can yitiğinden sorumlu değil mi??)

Eylemleri o zamanki TCK (Türk Ceza Kanunu) 146. md. kapsamında değildi.
Pekala TCK 141-142 kapsamında hapis cezası ile yetinilebilirdi.
Açıktır ki, Sıkıyönetim Mahkemesinin Askeri Savcısı ve Yargıçları da (Baki Tuğ,
Ali Elverdi vd.) tam bir mesleksel bağımsızlık içinde davranamadılar.. Yazık..

Görülüyor ki, YARGI BAĞIMSIZLIĞI yaşamsal önemdedir ve adaletin aracı olarak hukuk “bir gün” herkese gerekli olmaktadır.

Aradaki fark, ölüm – yaşam farkı denlidir!

Dolayısıyla, “Güçler Ayrılığına dayalı demokratik hukuk devleti” mutlaka korunmalı, üzerinde yaygın toplumsal uzlaşma sağlanarak dokunulmaz kılınmalıdır.
Bu kurumsal yapılanma ile büyük toplumsal yıkımlardan – yanlışlardan korunabiliriz.

12 Mart faşizminin gölgesindeki TBMM, ne yazık ki bu 3 idamı onayladı..
Hem de “3′e 3 – kana kan – cana can – intikaaam” ilkel çığlıkları içinde..

Bu yaranın sarılmasının zamanı artık gelmiş ve geçmiştir.
Günümüzde Anayasada ve dolayısıyla Ceza yasamızda ÖLÜM CEZASI yoktur.

6 Mayıs 1972′nin üzerinden 44 yıl geçmiştir..

Ülkemizin bu tür barışçı girişimlere çok gereksinimli, son derece gergin bir iklim içinde olduğumuz biliniyor.. Ne yazık ki siyasal ilktidar, bu gerilim – ayrıştırma – ötekileştirme hatta toplumu kutuplaştırma “tehlikeli” siyasetini bilinçli seçimiyle sürdürüyor ve ne acı ki “acı meyvelerini” de siyasal rant olarak devşirebiliyor! Ancak bu tablonun sürgit olamayacağını, durumluk (konjonktürel) olduğunu belirtmek isteriz.

Aslolan ADALET – ÖZGÜRLÜK – EŞİTLİK – GÖNENÇ‘tir…
Bunlar sağlanmadan toplumsal barış ve erinci kalıcı kılmak olanaksızdır.

Biz, Büyük ATATÜRK‘ün özlemini ve hedefini paylaşıyor ve savunuyoruz :

YURTTA BARIŞ – DÜNYADA BARIŞ!

Haydi, gerekli adımları atalım..

Gelecek 6 Mayıs’tan önce toplumsal vicdanı derinden yaralayan, adalet duygusunu yıkıma uğratan, güvensizlik doğuran…… çok olumsuz tabloyu onaralım..

TBMM‘de ortak önerge versin partiler..
Çok kısa sürede sorunu çözelim ve
Sosyal Psikoloji bakımından ciddi “travma sonrası stres bozukluğu” (PTSD) nedeni olan bu yakıcı tarihsel sayfaları çooook uzun yıllar sonra kin – nefret – şiddetten arınarak sevgi – barış – uzlaşma iklimiyle sarıp onaralım..

Bu çağrı bizden..

Devrim şehitleri “3 Fidan” ın, yılmaz ve bilge savunman Av. Halit Çelenk’in
sevgin (aziz) anıları önünde saygı ile eğiliyoruz..

Ve çoook özverili emekleri için, Deniz- Yusuf – Hüseyin’e annelik de yaptığı için…
“Şekibe anne” yi esenlik dileğiyle, saygıyla selamlıyoruz..

Bir şiirle bağlamak istiyoruz (cep telefonumuza gelmişti..)

divider_yesil_fiyonk

Bir Hıdrellez sabahı
6 Mayıs 1972 günü
3 Baharı yağlı urgana mahkum ettiler
Devrimcilerin 3 gülü
Deniz gülü;
Yusuf gülü
Hüseyin gülü
Darağıcında gömülü
Devrimcilerin 3 gülü
Gezmiş gülü
Aslan gülü
İnan gülü..
Ölümdür kimileyin kavganın tek ödülü
Öldürdünüz mü sandınız beni cellat, 6 Mayıs’ta?
Say bakalım o günden bu güne doğan çocukların adını?
Kaçı cellat, kaçı DENİZ??

divider_yesil_fiyonk

Sevgi ve saygı ile.
6 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com 

Not     :
Halit Çelenk ve eylemi -savaşımı hakkında kapsamlı bilgilere
http://www.halitcelenk.org/ web sitesinden erişilebilir..

Geçen yıl bu gün yazdığımız “3 Fidana Özlem : 41. yıl…”
başlıklı yazımız da sitemizde okunabilir..
(http://ahmetsaltik.net/2013/05/06/3-fidana-ozlem-41-yil/)

Önceki yıl (40, yıl, 6 Mayıs 2012) yazımız ise :
40. yılda Deniz’e, Yusuf’a, Hüseyin’e..”
http://ahmetsaltik.net/arsiv/2012/05/6_Mayis_2012_Deniz_Yusuf_Huseyin_40._yil.pdf

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE

UĞURSUZ ÜNİVERSİTE  (*)

portresi

 

Suay Karaman

 

 

Değerli katılımcılar,

Adalet ve Demokrasi Haftası olarak adlandırılan 24-31 Ocak arasında başta Uğur Mumcu ve Muammer Aksoy olmak üzere yitirdiğimiz tüm yurtsever aydınlarımızı anmaktayız. Yitirdiğimiz tüm değerlerin ışıklar içinde yatarak, bizleri aydınlattığı inancıyla hepinizi dostlukla selamlayarak sözlerime başlıyorum.

Cumhuriyet yönetimi, eski tüzükle yönetilen Darülfünun’u Cumhuriyet Devrimlerine uygun bir şekle getirerek, 1 Nisan 1924’te 493 sayılı yasayla İstanbul Darülfünunu’nu kurmuştur. Genç Cumhuriyet yöneticileri, Darülfünun’dan çok şey beklemişler ancak beklediklerini bulamamışlardır. İstanbul Darülfünunu, genç cumhuriyet aydınlanmacılarının beklediği iyileşmeye, gelişmeye ve ilerlemeye ulaşamadığı gibi, yapılan pek çok devrime ya sessiz kalmış ya da karşı çıkmıştır. İşte uğursuz üniversite böylece ortaya çıkmaya başlamıştır.

Bu yüzden eğitim alanında köklü değişiklikler yapılarak, 1 Ağustos 1933’te İstanbul Üniversitesi kurulmuştur. 1933 Üniversite Devrimi ile yeniden kurulan üniversite, özerk bir yapıya kavuşmamasına karşın belirli dönemlerde atılımlar yaparak, bilimsel niteliğini ve devrimci çizgisini yükseltmiştir.

18 Haziran 1946’da 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılarak, üniversiteler hem bilimsel, hem de yönetsel özerkliğe kavuşmuş ve yönetimde katılımcılık ilkesi getirilmiştir. 27 Mayıs 1960 Devriminden sonra 28 Ekim 1960’ta çıkarılan 115 sayılı yasa ile 4936 sayılı Üniversiteler Kanunu’nun bazı maddeleri özerkliği genişletici şekilde değiştirilerek, katılımcı yönetimi ve demokratikleşmeyi artırıcı nitelikler sağlanmıştır. Üniversitelerin özerk oluşları da, ilk kez 1961 Anayasası’nın 120. maddesinde açık ve net biçimde yazılarak güvence altına alınmıştır. 12 Mart 1971 muhtırasının ardından 7 Temmuz 1973’te, hem antidemokratik, hem demokratik hükümler içeren 1750 sayılı Üniversiteler Kanunu çıkarılmıştır. Antidemokratik hükümler Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilince, önceki yasalara göre en özgürlükçü yasa konumuna gelmiştir.

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 6 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu (YÖK) çıkarılmıştır. Bu yasa, Ocak 1981’de Şili’deki faşist cuntanın çıkardığı yasanın kötü bir kopyasıdır. Bu yasayla çağdaş, demokrat ve özerk üniversite yok edilmiştir. Üniversitelerimiz 35 yıldır bu yasayla yönetilerek, uğursuz üniversiteye kalıcı geçiş sağlanmıştır. Bu YÖK dönemini uğursuz üniversite olarak anmak yanlış sayılmaz. YÖK yasasıyla birlikte üniversitelerde toplu tasfiyeler başlamış, akademisyenler susturulmuş, öğrencilere disiplin cezaları verilmiştir. Özerklik tümden ortadan kaldırılmış, yöneticiler atamayla gelmiştir. Üniversite harçları artırılmış ve eğitimin özelleştirilmesinin yolu açılmıştır. Şimdi bu uğursuzlukların bazılarını yakından görelim.

YÖK’ün kurucusu ve 1981-92 arasında on bir yıl YÖK Başkanı olarak görev yapan Prof. Dr. İhsan Doğramacı döneminde üniversiteler açık açık doğranmıştır ve 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası gerekçe gösterilerek yüzlerce ilerici akademisyenin görevine son verilmiştir. İhsan Doğramacı, üniversitelerden özgür düşünceyi kovmak için pek çok şey yapmış, bilimden ve aydınlanmadan yana olan her şeye savaş açmıştır. İstediği kişilerin, sahte jüri kurarak doçent olmasını bile sağlamıştır. Bir devlet kurumunun başındaki kişi olarak, Bilkent Üniversitesi adıyla ilk özel üniversiteyi kurmuştur. Böylelikle eğitimin piyasalaşması adına önemli bir adım atılmıştır.

Prof. Dr. İhsan Doğramacı’nın ilk basımı 1952’de 14. ve son basımı 2000 yılında yapılan “Annenin Kitabı” başlıklı bir çocuk bakım kitabı bulunmaktadır.  Bu kitabında ABD’li bilim insanı Dr. Benjamin Spock’un (1902-98) ilk baskısı 1946’da yapılan “Çocuk Bakımı ve Eğitimi” (Baby and Child Care) adlı dünyaca ünlü kitabından, kaynak göstermeden alıntılar (aşırma/intihal) yaptığı, ilk kez 29 Kasım 1981 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nde Uğur Mumcu tarafından yazılmıştı. Bu olayın hukuksal süreci 10 Mayıs 2006 tarihinde Doğramacı lehine sonuçlanmıştır ancak vicdanlarda Doğramacı aklanmamıştır. Bu işin peşini bırakmayan Prof. Dr. Hasan Yazıcı, 15 Nisan 2014’te Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde açtığı davayı kazandı ve İhsan Doğramacı’nın aşırma (intihal) yaptığına karar verildi. İşte böyle bir kişinin üniversitelerin başına geçmesi, uğursuzluk olarak değerlendirilmelidir. Bu olaydan cesaret alarak, günümüzde de birçok akademisyen aşırma yapmaktadır ve uğursuz üniversitede artık aşırma olağan sayılmaktadır.

Gericiliğe ve tarikatlara bırakılan üniversitelerde imamların da içinde olduğu bazı gruplar, etkinliklere katılmaya başlamıştır. 1994’te Erciyes Üniversitesi’nin açılışını Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz yapmış ve şunları söylemişti: “İlim ve akıl, dini teyit eder. İlmi öğrenin, yayın; gizleyip günaha girmeyin.” Gelinen bu nokta bilimi ve üniversiteyi derinden yaralamış ve küçük düşürmüştü. Ancak tepki veren olmaması, uğursuz üniversitenin hızla yayılmasını sağlamıştır.

Şimdi sizinle ilginç bir örnek paylaşacağım. 2006 yılında TOBB Ekonomi ve Teknoloji Üniversitesi Tarih Bölümü’nde Prof. Dr. unvanıyla işe başlayan, Çin Halk Cumhuriyeti, Sincan Uygur özerk bölgesinden gelen Alimcan Ziyai adlı bir kişi aynı zamanda üniversitede rektör danışmanı oldu. Bu unvanlarıyla birçok yerde konferanslar veren bu kişinin, Urumçi Üniversitesi ile yapılan yazışmalar sonucunda, lisans eğitiminin bile olmadığı ortaya çıktı. Bu yüzden TOBB ETÜ Rektörlüğü tarafından 2008 yılında görevine son verildi. Bu kişi daha sonra Nisan 2009’da Gazi Üniversitesi, Yabancı Diller Yüksekokuluna, Eski Çince Eğitimi için Yrd. Doç. kadrosuyla alınmak istendi. Ancak jüride bulunan Çin’in Sincan Uygur özerk bölgesinde doğmuş ve Xinjiang Üniversitesi Tarih Fakültesinden mezun olan Doç. Dr. Varis Çakan, Urumçi Üniversitesi ile yazışarak, Alimcan Ziyai’nin makale ve evraklarının sahte olduğunu ve diploması olmadığını belgeleyerek, geçer not vermedi. Bunun üzerine Doç. Dr. Varis Çakan jüriden çıkartılarak, yerine Konya Selçuk Üniversitesi Türk Dili Bölümünden Yrd. Doç. Dr. başka bir akademisyen atandı. Böylece Alimcan Ziyai, Mart 2010’da Gazi Üniversitesi Yabancı Diller Yüksek Okulu Çince bölümünde Yrd. Doç. Dr. olarak göreve başlatıldı, hem de hiçbir belgesi olmadan! Üstelik 2547 sayılı YÖK yasasına göre, profesör olarak atanan bir kişi, başka bir üniversiteye yardımcı doçent olarak atanamazken…

Günümüzde uzmanlık alanının dışında ders veren, bilgisiz ve yetersiz birçok akademisyenlerin olduğu uğursuz üniversitelerde, sahte diplomaların ve unvanların uçuştuğu, merkezi sınavlarda sahteciliklerin yapıldığı, bilimin nasıl film haline getirildiği, tüm değerlerin para ile ölçüldüğü bir ortamda öğrencilerin bilgi ve kültür düzeylerinin en alt düzeylerde yetiştirildiği tüm açıklığıyla görülmektedir. Aile şirketi gibi olan üniversiteler de vardır; ailenin tüm bireyleri aynı üniversitede akademisyen olarak ya da idari kadrolarda görev yapmaktadırlar.

Sabancı Üniversitesi’nde Prof. Dr. Cemil Koçak, velilere verdiği konferansta “Aslında onbaşı bile olamaz” dediği büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk için şunları söylemişti: “Yarbay Mustafa’nın Çanakkale zaferiyle uzak yakın bir ilişkisi yoktur. Zafer; Alman generali Liman von Sanders’e aittir. İstanbul hükümeti ve Alman generali, Yarbay Mustafa’yı 5-10 kişiyi bile yönetmekten aciz bularak gözden uzak kalsın diye Gelibolu’ya göndermiş. Yarbay Mustafa döneminin en yeteneksiz askeriydi. Tesadüfler ve şansı yaver gitmeseydi, emekli olacak, kahve köşelerinde sürünüp gidecekti.” Ülkesinin yakın tarihini bilmeden tarih konferansı vermeye kalkan böyle bir profesör ile bu akademik unvanları böylelerine verenler, uğursuz üniversitenin görüntüsüdür.

Sabancı Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fikret Adanır, Hamburg’daki bir panelde sözde Ermeni soykırımını kabul ettirmek için tarihimizi ve arşivlerimizi kirleterek, Türkiye’ye, Osmanlı’ya ve Türkler’e iftira kusarak; “Türkler soykırımı yapmasalardı ulus olamazlardı..” gibi gerçek dışı söylemlerde bulunmuştu.

Koç Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bertil Emrah Öder, “Yeni Anayasa’dan Türklük kalkmalı. Anayasa’nın temeli din olmalı” demişti. CHP parti meclisinin eski üyesi ve Anayasa Hazırlık Komisyonu çalışma grubunda olan Bertil Emrah Öder, laiklik kavramının tartışmaya açılmasıyla özgürlükler alanının genişleyeceğini ileri sürmüştü.

Koç Üniversitesi’nin düzenlediği “Öz yönetim nedir?” konulu panelde konuşan HDP milletvekili Sabahat Tuncel, PKK teröristlerinin kazdıkları hendekleri savunarak, bu hendekleri neden kazdıklarını ve bu bölgelerde öz yönetimin nasıl geliştirildiğine ilişkin fikirlerini aktardı.

Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Nazan Üstündağ, İnsan Hakları Haftası dolayısıyla düzenlenen paneldeki konuşmasında; “Hendekler yeni mücadele mekanizmalarıdır. Özyönetim öz savunmayla gelir” ifadesini kullanarak, teröristlerin kazdığı hendeklere övgüler yağdırdı. Bu gibi panellerin olduğu uğursuz üniversitelerden ve diğer uğursuz üniversitelerden bazı uğursuz akademisyenler de, yayınladıkları bildirilerle, PKK terör örgütüne desteklerini sunmuşlardır.

Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı’nın, Tayyip Erdoğan’ın elini öpmek için yerlere kadar eğilmesi, üniversitelerin ortaçağ karanlığındaki medreselere doğru kayarak, uğursuzlaştığını göstermesi açısından önemlidir. Muş, Alpaslan Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nihat İnanç; “Düşünebiliyor musunuz, amfide film gösterimleri, tiyatrolar, konserler düzenliyorlar..” diyerek ODTÜ yönetimini hedef alan söylemleri de uğursuz üniversite içinde değerlendirilmelidir.

Trakya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Sarıoğlu’nun, çocuk pornosu arşivlediği ortaya çıkarılmıştı ve bu akademisyenin yabancı dergilerde tek bir yayını olmadan Türkiye Bilimler Akademisi (TÜBA) üyeliğine atandığı belirlenmişti. Necmettin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Orhan Çeker’in söylemleri insanın kanını donduracak niteliktedir: “Kadın yüzünü de kapamalı, Kadının evden çıkması caiz değil, Saç boyama caiz değil, Parfümlüye cennet haram, Dekolte giyinen, tahrik eden kadının tecavüze uğraması sürpriz değil.”

Şimdi Diyanet İşleri Başkanı ki kendisi de akademisyendir, uğursuz üniversitelerde bir moda başlattı: her üniversiteye cami yapımı kampanyası. Bilim yuvalarına, ibadet yerleri yapılması için düğmeye basıldı ve uğursuz üniversiteler cami yapma yarışına başladılar. Hatta Ege Üniversitesi kampüsünde cami yapılabilmesi için imar planında değişiklik bile yapıldı.

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez’in; “Sekülerizm dinlerden kaynaklanan şiddeti de geride bırakarak dünyayı topyekün bir savaşın içine soktu.” söylemi, aklı örümcek ağıyla sarılmış bir ilahiyat profesörü için normal görülebilir. Aydınlanma Devriminden payını alamayanların bulunduğu uğursuz üniversite, ülkemizi hızla ortaçağ karanlığına sürüklemektedir.

Son günlerde Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu’ndan insanlıkla, vicdanla, ahlakla bağdaşmayacak açıklamalar gelmektedir. Laik ülkede fetva adı ile topluma yutturulmak istenen bu saçmalıklardan bazıları şunlardır:

  • Nişanlılar el ele tutuşamaz,
  • Müslüman bir kişi Alevi bir kızla evlenemez,
  • Babanın öz kızına şehvet duyması haram değildir.Ülkemizde 196 kamu ve özel üniversite bulunmaktadır ve içlerinde 86 ilahiyat fakültesi vardır. Bu fakültelerde üç binin üzerinde akademisyen çalışmaktadır. Ama hepsi uğursuz üniversite üyesi olduğu için, bu saçmalıklara seslerini çıkartamamaktadırlar.

Uğur Mumcu’nun 27 Haziran 1975’te Kanıksamak” adlı yazısında “Demokratik bir toplum için en büyük tehlike, yolsuzluklara, karanlık cinayetlere ve haksızlıklara karşı kamuoyunun duyarlığını yitirmesidir. Yaşadığımız olaylar demokrasimiz için bir utanç sayfasının kanlı satırlarıdır. Unutmayalım ki bazı insanlar cinayetlere, haksızlıklara ve yolsuzluklara susarak da katılmış olurlar.” sözlerini anlayamayan uğursuz üniversite ve akademisyenleri ile sorunları aşmak olanaksızdır.

Anayasa Mahkemesi kararlarına göre siyasal İslam’ın simgesi olan türban ile bugün yükseköğretimde derslere girmek yasaktır. Bu konuda Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları da, siyasal İslam’ın simgesi olan türbana geçit vermemektedir. Ancak Ege Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Rennan Pekünlü, türbanlı öğrencileri sınıfa almadığı gerekçesiyle açılan davada, iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırılmıştır. Öbür benzer davaları da sürmektedir. Uğursuz üniversite budur işte.

YÖK’ün ağır baskısı sonucunda, üniversite personeli suskun duruma getirilmiştir. Ülkemizde hukuk yok edilirken, hukuk fakültelerinden ses çıkmamaktadır. Sanat katledilirken, güzel sanatlar fakültelerinden ve konservatuvarlardan ses duyulmamaktadır. Buna benzer daha birçok örnek sıralanabilir. Her şeyin para karşılığı olduğu bu uğursuz üniversitelerle, ülkemizin aydınlığa kavuşacağına inananlar, en basit deyimle saftırlar.

Üniversite, gençlere yalnızca bilgi veren yer değil, yaşamda doğru davranış yolunu bulmaya çalıştıran, bunun için de düşünme alışkanlığı veren yerdir. Uğursuz üniversiteler, Uğur Mumcu’nun fikirlerini özümseyen yurtsever akademisyenlerle aydınlanacak, uğurlanacaktır. Bundan hiç kuşkunuz olmamalıdır, Atatürk’ün ilke ve devrimleri yolumuzu aydınlatacaktır. Uğurlu, aydınlık ve çağdaş üniversitelerde buluşmak üzere hepinize saygılarımı sunuyorum.

İlk Kurşun Gazetesi, 1 Şubat 2016.
(*) 23. Adalet ve Demokrasi Haftası çerçevesinde 28 Ocak 2016’da TÜMÖD’ün düzenlediği “Uğur’suz Üniversite ve Gençlik” adlı etkinlik konuşması.

======================================

Dostlar,

23. Adalet ve Demokrasi Haftasını dün kapatmıştık.. Ancak çok değerli dostumuz, düşün ve eylem insanı, 27 Mayıs Devrimcilerinden Suphi Karaman‘ın oğlu Gazi Üniversitesi Öğr. Gör. sevgili Suay Karaman‘ın yukarıdaki yazısını paylaşmadan edemezdik. Bize bu gün ulaştı ve bu çok önemli derlemeyi mutlaka site okurlarımıza sunma gereği duyduk. Bu yazı, tarihçileri açısından önemli bir not düşeüme işlevi de taşıyor. Bizim de üyesi olduğumuz TÜMÖD’ün Genel Yazmanı olan Sayın Suay Karaman’a salt yüreklilikle konuşmakla kalmayıp bir de konuşma içeriğini yazılı metne dönüştürdüğü ve yayımlayarak paylaştığı için teşekkür etmeliyiz ve ediyoruz..

Biz de bu sürece yakından tanıklık ettik. 1971’de 4936 sayılı Üniversiteler yasasına göre tıp öğrencisi olduk. 1973’te 1750 sayılı Üniversiteler yasası sürecinde tıp eğitimimizi tamamladık ve asistanlığımızda Ankara’da TÜMAS üyesi olduk.. 12 Eylülcüler 2547 sayılı YÖK düzenini getirdikten sonra (6 Kasım 1981) 1988’de İdari Yargı kararıyla Üniversite’ye atanarak öğretim üyesi olduk.. Sistemle boğuşa boğuşa ilerledik.. Doçentliğimiz de yargı kararıyla alınabildi.. Bu 2 süreci değişik zamanlarda sitemizde yazdık. Doğramacı biz Hacettepe’de öğrenci ve asistan iken rektör idi.. Öğretim üyeliğine başladıktan sonra  da yıllarca YÖK başkanı olarak gene “patronumuz” (!) idi.. Tanık olduğumuz öyle çok olay var ki.. Zaman zaman bu sitede yansıttık. Emekliliğimiz yaklaştı (Kasım 2020) ama özerk – özgür bir üniversitede keyifle çalışamadık. Özgürlük alanımızı, dğerlerimizi bizler yaratmaya, genişletmeye çabaladık hep..

Yitiren ülke ve kuşaklar olmuştur ve giderimi (telafisi) neredeyse olanaksızdır.
Ancak AYDINLANMA kazanacaktır yine de.. Bizler, Mustafa Kemal’in çocukları olarak;

15 Temmuz 1921, Sakarya Savaşı sürerken Ankara’da Maarif Kongresi toplayan Mustafa Kemal Paşa’nın şu yönergesi (direktifi) rehberimiz oldu, olmayı sürdürecek :

  • “Ulusal bir eğitim programından söz ederken, eski devrin bütün hurafelerinden sıyrılmış, Batı’dan ve Doğu’dan gelen yabancı etkilerden uzak ve ulusal yapımızla uyumlu bir kültür kastediyorum.”

    Büyük ATATÜRK‘ün 1 Kasım 1937 TBMM konuşmasındaki sözleri de :

  • “..Büyük Davamız, en uygar ve en kalkınmış Millet olarak varlığımızı yükseltmektir.
    Bu, yalnız kurumlarında değil, düşüncelerinde köklü, bir inkilap yapmış olan Büyük Türk Milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek zaruriyetindeyiz. Bu teşebbüste başarı, ancak türeli bir planla ve en rasyonel tarzda çalışmakla mümkün olabilir. Bu nedenle, okuyup yazmak bilmeyen tek vatandaş bırakmamak; memleketinin büyük kalkınma savaşının ve yeni çatısının istediği teknik elemanı yetiştirmek; memleket davalarının ideolojisini anlayacak, anlatacak, nesilden nesile yaşatacak fert ve kurumları yaratmak; işte bu önemli ilkeleri en kısa zamanda sağlamak, Kültür Bakanlığının üzerine aldığı ağır zorunluluklardır.

    İşaret ettiğim ilkeleri, Türk Gençliğinin beyin yapısında ve Türk Milletinin bilincinde daima canlı bir halde tutmak, üniversitelerimize ve yüksekokullarımıza düşen başlıca görevdir..”

Sevgi ve saygı ile.
1 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com