Arayı bulurken yitirilen adalet

Arayı bulurken yitirilen adalet

Av. HÜSEYİN ÖZBEK
Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı
Cumhuriyet, 31.3.19

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • İş yükü, uzayan davalar, kadro eksikliği ve diğer mazeretler, hukukun ve yargının kamusal alan dışına çıkarılmasını hiçbir şekilde mazur gösteremez.

Mülkün temelinin adalet olduğunu devlet fel­sefesi yapmış bir ge­lenekten geliyoruz.

Mahke­me kadıya mülk değildir’ sözü de aynı gelenek ve algının so­nucudur.

Sürekli olanın yar­gı ve hukuk, dönemsel ola­nın yargıç olduğunu anlatmak için kullanılır. Devlete güven­le yargıya ve hukuka güven bileşik kaplar gibidir. Hukuk ve yargıya güvensizlik gerçek­te devlete güvensizlik anlamı­na gelmektedir. 
Türk halkı dava konusu yap­tığı hukuksal ihtilafın devle­tin yargıcı tarafından mahke­mece çözümlenmesini ister. Her dereceden yargı organları­nın kamusal güvencesi altında adil sonuç bekler. Yargı önüne ‘hak’ aramak için gidilir, mah­kemeden adil yargılama sonu­cu ortaya çıkacak ‘hakkın tes­lim edilmesi’ istenir. Bu ne­denle, mülke olan güvenin sarsılmadan sürdürülebilmesi için yargılama faaliyetinin ka­musallığını ve tarafsızlığını yi­tirmemesi, zayıfı kollayan ka­musal güven alanının dışına çıkarılmaması zorunludur.

Bahane olamaz
İş yükü, uzayan davalar, kadro eksikliği ve öbür ma­zeretler, hukukun ve yargı­nın kamusal alan dışına çıka­rılmasını hiçbir biçimde mazur gösteremez. Zayıfın ve haklı­nın arkasında hissetmek iste­diği devletin yargı alanını bo­şaltmasının, halkın gönül def­terinden silinmesine neden olacağı bilinmelidir. 
Yargısal terminolojide;

‘hak, yükümlülük, borç, hukuk ve adalet’ gibi hukuk kavramla­rının yerini;
‘ihtiyaç, menfa­at, risk, taviz, kazanım’ gibi ti­cari kavramların almış olması,

yapılmak istenenleri fazlasıyla açıklamaktadır. Gerçek amaç ile anlatılanlar birbirinden ol­dukça farklıdır. Çok övülen ve yargısal mucize olarak takdim edilen uygulamanın kısa vade­li sonuçları, ortada ekonomik liberalizmin hukuk ve yargısal yansımasından başka bir şey olmadığını göstermektedir. 
Liberal kapitalizmin piya­sa ekonomisini, her derde der­man postmodern Lokman He­kim reçetesi olarak kutsayan­lar, kamusal yargıya da aynı tasfiyeci mantıkla yaklaşmak­tadırlar. Uzayan yargı, geci­ken adaletin sorumlusu olarak devleti gösterenler, yargının özelleştirilmesini mutluluk
re­çetesi olarak sunmaktadırlar. 

Yoğun bir kampanyanın ar­dından yakın geçmişte uygu­lamaya sokulan, ‘6325 sayı­lı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’na bi­raz daha yakından bakalım. Tarafların arabulucu gözeti­mindeki ilk buluşmasında, ka­musal yargıda yıllarca süre­cek ihtilafın çözüleceğini vaze­derken, her ay bordrosuna im­za attığı devleti kötüleyen yar­gı bürokratlarının söyledikle­rinin gerçekliğini tarafsız bir gözle inceleyelim.

İş uyuşmazlıklarında başla­yıp, ticari uyuşmazlıklarla de­vam eden, aile hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıkların dahil edilmesiyle genişleme­si öngörülen arabuluculuk, ilk kez gündeme getirilirken ih­tiyari olacağı söylenmişti. Ya­ni her iki tarafın istemesi du­rumunda mahkeme öncesi bir ara istasyon olacağı açıklan­mıştı. Kısa zamanda hem kap­samının genişletilmesi, hem de isteğe bağlı olmaktan çıka­rılarak dava şartı zorunlu ara­buluculuk haline getirilmesi­nin nedenleri üzerinde iyi dü­şünülmelidir.

Rakamların dediği!
Arabuluculuk uygulaması­nın olağanüstü başarısının en çok iş uyuşmazlıklarında gö­rülmesi, kapsam genişletilme­sine bu başarının dayanak ya­pılmak istenmesi nasıl değer­lendirilmelidir? Arabuluculu­ğun zorunlu dava şartına dö­nüştürülmesinden önce 2017 yılında 210 bin iş davası açıl­mış iken, 2018 yılında 92 bin­de kalması arabuluculuk yan­lıları açısından ikna edici bir oran olarak ileri sürülmekte­dir. Yine arabuluculuk aşama­sında çözümlendiği için yargı­ya intikal etmeyen 238 bin iş uyuşmazlığının, iş mahkeme­lerini ciddi ölçüde rahatlatma­sı sistemin başarısı olarak gös­terilmektedir.

Ve sorulması gereken
Kamusal yargının hantallığı, kamusal adaletin tarafları tat­minden (!) uzak olması, arabu­luculuğun kısa sürede sonuç vermesinin avantajları, dema­gojik yorumlu istatistiklerle güçlendirilmeye çalışılmakta­dır. Arabulucuya giden işçi – iş­veren uyuşmazlıklarında so­rulması gereken anlaşıp-anla­şamama oranı değildir. Arabu­lucu masasından hangi tara­fın kazançlı kalktığıdır! Sorul­ması gereken, işçinin kamusal yargılama sonucu alabileceği­nin yüzde kaçını alabildiği hu­susudur. Sorulması gereken, ilk derece ve Yargıtay aşama­sında işçi yanlısı uygulama ve içtihatlardan yakınan işveren­lerin, arabuluculuk kurumuna yönelik olağandışı övgülerinin nedenidir. 
Sorulması gereken, hangi ta­rafın arabulucu masasından kazançla kalkarken, hangi ta­rafın masanın sürekli yitireni olduğudur. Sorulması gereken,yurttaşların kamusal yargı önünde çözülmesini iste­diği hukuksal anlaşmazlıkların, ülkeyi yönetenlerce bir an önce kur­tulmak istenen ağır bagaj ola­rak görülüp görülmediğidir.
Sorulması gereken, kamu­sal yargı ve kamusal hukukun yerini piyasa hukuku alırken, kamu kurumsallığının ve ça­lışma barışının nasıl sağlana­bileceğidir.
========================
Dostlar,

Aşağıdaki sözler TOBB başkanı R. Hisarcıklıoğlu‘nun :

  • “Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda işveren %99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık. Aylar, hatta yıllar süren davalar, artık günler-haftalar içinde çözülüyor. Bu vesileyle, bizlere her zaman destek olan sayın cumhurbaşkanımıza, başbakanımıza, bakanlarımıza ve Meclis’imize, bizimle birlikte çalışan, emek veren bürokratlarımıza, camiamız adına teşekkür ediyorum.”

Sorunu sitemizde daha önce işlemiştik,, Lütfen tıklayınız ve ayrıntıları okuyunuz..

TOBB başkanı ‘engel kaldırmış’: Davalarda haksız çıkıyorduk…

Sermaye, ülkenin yargısını da nasıl kendi çıkarlarına pervasızca alet etmekte!..

Yukarıda erişkesini (linkini) verdiğimiz dosyada şu soruyu sorarak konuyu irdelemiştik :

  • YEREL – KÜRESEL SERMAYENİN EMEK DÜŞMANLIĞI AYNI İLKELLİĞİYLE SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ??

Okunmasını dileriz..

AKP = RTE’nin emek – sermaye ekseninde konumunu kanıtlayan somut bir olgudur..

Sevgi ve saygı ile. 02 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Yılmaz Özdil : AHİM

AİHM

Yılmaz ÖZDİL

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Asrın liderimiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurdu mu hiç? Başvurdu. Hapis cezasına çarptırılmıştı,
adil yargılama yapılmadı dedi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
*
Hiç kimse çıkıp “eyy asrın liderimiz, hem Avrupa’ya haçlı ittifakı diyorsun, hem de memleketi haçlılara şikayet ediyorsun” dedi mi? Demedi. Anayasal hakkıydı, hakkını kullandı.
Asrın liderimiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bir defa daha başvurdu mu?
Bir defa daha başvurdu. Mahkumiyetine ilişkin sicil kaydı silinmişti ama, Yargıtay bu kararı yok sayıyordu, hukukum çiğnendi dedi, yürütmeyi durdurma kararı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
*
Hiç kimse çıkıp “eyy asrın liderimiz, hem Avrupa’ya gavur toprakları diyorsun, hem de memleketi gavur topraklarına şikayet ediyorsun” dedi mi? Demedi. Anayasal hakkıydı, hakkını kullandı.
*
Asrın liderimiz, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne üçüncü defa başvurdu mu?
Üçüncü defa da başvurdu. Hem de YSK’ya karşı başvurdu.
Siyasi yasak getirilmişti, seçme seçilme hakkı elinden alınmıştı, Yüksek Seçim Kurulu kararının haksız, yanlış ve hukuksuz olduğunu belirterek, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
*
Hiç kimse çıkıp “eyy asrın liderimiz, hem Avrupa’ya nazi diyorsun, hem de memleketi nazilere şikayet ediyorsun” dedi mi? Demedi. Anayasal hakkıydı, hakkını kullandı.
*
Dindar cumhurbaşkanımız Abdullah Gül, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu mu?
O da başvurdu. Eşi Hayrünnisanım, först leydi olmadan önce türban taktığı için üniversiteye kayıt yaptıramamıştı, haklarım engellendi dedi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.
*
Hiç kimse çıkıp “eyy dindar cumhurbaşkanı, kendin muhalefetteyken, Avrupa’ya hıristiyanlar birliği diyordun, Türkiye’yi zenginler köşkünün bahçesindeki köpek kulübesine koyacaklar diyordun, şimdi bizim memleketi o köpek kulübeli hıristiyanlar birliğine mi şikayet ediyorsun” dedi mi? Demedi. Anayasal hakkıydı, hakkını kullandı.
*
Atatürk Cumhuriyeti‘ne her türlü küfürü eden ticani akit gazetesinin, yobaz yazarları Abdurrahman Dilipakla Hasan Karakaya, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu mu?
Onlar da başvurdu. Vefat eden Deniz Kuvvetleri Komutanı hakkında hakaret içerikli yazılar yazmış, tazminata mahkum edilmiş, tazminatı ödeyemedikleri için Abdurrahman Dilipak‘ın evine haciz gelmişti, ifade özgürlüğümüz ihlal edildi dediler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdular.
*
Hiç kimse çıkıp “ulan din bezirganları, üç kuruş para için Vatikancı mı oldunuz” dedi mi? Demedi. Anayasal haklarıydı, haklarını kullandılar.
*
AKP hükümeti, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvuruyor mu? Başvuruyor.
Hollanda devleti, vatandaşlarımızı köpeklere ısırtıp, aile bakanımızı kovalayarak kapının önüne koyduğunda, bizzat asrın liderimiz açıkladı, “bunların yaptığı hukuksuzluktur, göreceksiniz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne gideceğiz, bütün bakan arkadaşlarımız Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaat yapacaklar” dedi.
*
Hiç kimse çıkıp “eyy asrın liderimiz, bunlar haçlı-hilal savaşı başlattı diyorsun, bunlar Müslüman kardeşlerimizi şehit ettiler, yaktılar diyorsun, sonra da bizim memleketi Müslüman yakanlara şikayet ediyorsun” dedi mi? Demedi.
*
Egemenlik gaspedildi. 
Oylarımız çalındı. 
Resmen suç işlendi.
Hukukun gırtlağı sıkılıyor.
CHP, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurmaya hazırlanıyor.
*
Daha şimdiden ne deniyor? “Milletin iradesine saygı duymayan ikiyüzlü Cehape zihniyeti,
kendi milletini yabancılara şikayet ediyor!” (SÖZCÜ, 26 Nisan 2017)
==================================
Dostlar,

Ne diyelim?
Değerli yazar Yılmaz Özdil‘e nitelikli emeği için teşekkür ederiz önce.
Bu çelişkili, tutarsız…. hepimizi üzen davranışların sahipleri tarihte hak ettikleri yeri alacak. Dileriz halkımız da bu gerçekleri görür, siyasal tercihlerini gerçeklere göre  düzenler..
Tabii bir de AİHM’nden beklentimiz var…
Uygar Avrupa – Avrupa Konseyi’nn temel organlarından olan AİHM’nin adil, hakkaniyetli, hukuka uygun bir karar vermesini beklemek, demokratik iradesi ters yönde çarpıtılan milyonlarca yurttaşımızın en doğal hakkıdır.
AİHM, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) yaptırım organıdır. Bu Sözleşme’nin hükümlerinin çiğnenmesi durumunda, Avrupa Konseyi üyesi uluslararası hukuka göre
AİHS’ne taraf olup AİHM’nin yargı yetkisini kabul etmiştir.

AİHS, 10.3.1954’te 6366 sayılı yasa ile TBMM’ce onaylanmıştır ve Anayasa md. 90 /son fıkra kapsamındadır. 148. madde uyarınca da, AİHS ile korunan haklardan herhangi birinin çiğnemi (ihlali) karşısında ulusal hukuk yollarını tüketen ama adalete erişemeyenlerin bu mahkemeye (AİHM) başvurusu düzenlenmiştir.

İHAM-AİHM, Sözleşmede (AİHS) tanınan hakların içeriğini kendisi özerk olarak tanımlar… “Esasa ilişkin içeriği ve etkilerine göre“…
Dolayısıyla Uluslararası Mahkemenin yetki alanını dışarıdan karışma (müdahale) ya da yönlendirme ile belirlemek olanaklı değildir. Ne yazık ki ülkemizde başta Erdoğan olmak üzere kimi çevreler, mezarlıkta korkudan ıslık çalarcasına AİHM’nin Türkiye’den CHP ya da başkaca gerçek – tüzel kişilerin açacağı davayı -sözde- etkilemek için halkoylaması sonuçlarını incelemenin AİHM’in görev alanı dışında olduğu propagandası yapıyor. Oysa hukuka (=haklara) saygısı olanlar öncelikle oylamaya hile karıştırmazlar herhalde! Ardından da, böyle bir sav varsa gerçeği ortaya koymak üzere elinden geleni yaparlar…
Sonra da, ulusal – uluslararası yargı kuruluşlarına başvuru varsa, görülmekte olan bir dava hakkında yönlendirici görüş belirtmek yerine (ki bu suçtur!);

  • “… konu yargıya yansıtılmıştır, bağımsız – tarafsız yargı organlarının kararlarını bekliyoruz ve elbette saygılı olacağız.. “ denmesi gerekir.

Anayasa md. 138 çok açıktır :
“Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hakimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz. 
Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz. 
Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiçbir suretle değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini geciktiremez.”

Dileyelim AİHM’nden halkoylamasında milyonlarca insanın özgür demokratik istencine (iradesine) dönük hak çiğnemi (ihlali) kararı çıksın ve halkoylaması yenilensin.. Çünkü açık bir meşruluk sorunu belgeleriyle ortadadır ve bu tablo pek çok potansiyel ciddi soruna gebedir. AKP-RTE’nin boynunda onca yanlış ve sorumluluğa karşın bir de bu kritik halka var artık. Türkiye’nin olabildiğine ağır sorunlarına ek olarak..
Kimse unutmasın; Ülkenin temeli ADALETTİR!

Sevgi ve saygı ile. 29 Nisan 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HEDEFİ; ANAYASADA NİTELİKLERİ TANIMLANMIŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve ÜNİTER YAPIMIZDIR

tbb_logosu

DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN HEDEFİ;
ANAYASADA NİTELİKLERİ TANIMLANMIŞ TÜRKİYE CUMHURİYETİ ve
ÜNİTER YAPIMIZDIR

Türkiye Cumhuriyeti, 15 Temmuz 2016 gecesi, tarihinin en büyük saldırısına uğramıştır. Demokrasinin kalbi Türkiye Büyük Millet Meclisi dahi, darbeye kalkışan demokrasi düşmanlarının, içeride milletvekilleri bulunduğu sırada havadan ve karadan saldırısına maruz kalmıştır. Çok sayıda güvenlik görevlisi ve sivil vatandaşımız katledilmiş; birçok devlet binası da tahrip olunmuştur.

Darbe girişiminde şehit olan tüm polis asker ve sivil vatandaşlarımızı rahmetle anıyoruz; yaralılarımıza acil şifalar diliyoruz.

Bu kalkışmayı gerçekleştirenlerin devlet içine sızmış ve “Fethullah Gülen Cemaati” adıyla bilinen bir terör örgütü olduğu ifade edilmektedir. Yargı ve emniyet güçleri içine sızmış
bu yapının, yakın geçmişte, kendine bağlı hakim, savcı ve polisler eliyle, devlet kurumlarında
ve bu arada Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahte delillerle büyük bir tasfiye gerçekleştirdiği ise tarafımızca bilinmektedir. Adı geçen örgütün, bu tasfiye sonunda boşalan yerlere kendi kadrolarının yerleşmesini sağladığı anlaşılmaktadır. Geçtiğimiz gün yaşanan kanlı kalkışmanın, işte bu kadroların oluşturduğu söz konusu terör örgütünün eseri olduğu yetkililerce belirtilmektedir.

Darbe girişimi; Devlete bağlı sağduyulu ve milli asker ve polislerin, iktidar ve muhalefet partileri ile yurt çapında yaygın demokratik kitle örgütlerinin, medyanın, Türkiye Barolar Birliği’nin, istisnasız tüm Baroların ve elbette vatandaşlarımızın kararlılıkla karşı durması sonucunda engellenmiştir.

Bundan sonra yapılması gereken, devletin içinde yuvalanmış olan bu terör örgütünün
hukuk çerçevesinde ve ivedilikle devlet yapısından ayıklanmasıdır.

  • Hain darbe girişiminin,
    hiçbir şekilde milli ordumuza leke sürmesine izin verilemez.

Bu noktaya nasıl gelindiğinden dersler alınarak, yargı, polis, ordu ve tüm devlet bürokrasisinde liyakat sistemi hayata geçirilmelidir. Darbe teşebbüsünden haberi olmayan ve sadece emir aldığı için kışlasından çıkan erlerimiz hakkında uygulanan özgürlük kısıtlamalarına ise
bir an önce son verilmelidir. 

Bütün terör örgütleri karşısında olduğu gibi adı geçen terör örgütüne karşı da devletin en etkili gücü, hukuk kurallarına uygun davranmaktan kaynaklanan meşruiyetidir. Bu sebeple, terörle mücadelede kalıcı başarı sağlanması için soruşturma ve kovuşturmaların adil yargılama kuralları çerçevesinde yürütülmesi zorunludur. Avukatların, şüphelilerle görüşme ve
ifadeler alınırken hazır bulunma yetkileri başta olmak üzere savunma yetkilerini kullanmaları engellenmemeli, engelleyenler hakkında işlem yapılmalıdır.

Darbeciler başarılı olsalardı yok sayacakları adil yargılama kuralları, darbeye kalkışan terör örgütünün mensubu olduğu iddia edilenler hakkında eksiksiz uygulanmalıdır. Bu, hukuk devleti olmanın vazgeçilmez şartıdır. Yapılan soruşturmaların şaibesiz olması ancak böyle sağlanabilir ve ancak bu şekilde halkımızın tamamı, açılacak davaların ve verilecek hükümlerin
önceki dönemdekinin aksine birer kumpas olmadığına inanabilir.

Türkiye Barolar Birliği ve Türkiye’nin bütün Baroları olarak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, kamu kurumlarına, polis, asker ve sivil vatandaşlarımıza yapılmış bu saldırıyı; Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olarak ifadesini bulan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı yapılmış bir saldırı olarak görüyoruz.

Bu terör örgütünün yıllar içerisinde sinsice verdiği ve en sonunda kanlı darbe teşebbüssüyle yol açtığı büyük zararı hep birlikte gidereceğiz. Bundan hiç kimsenin şüphesi olmasın.

Öte yandan unutulmamalıdır ki, bu hain darbe girişimi vatandaşlarımızın bir bütün olarak karşı durması sonucunda püskürtülmüştür. Bundan sonra her vatandaşımızın, özellikle her siyasetçinin ve kanaat önderinin ayrıştırıcı ve halkı birbirine düşürmeye yönelik provokasyonlara karşı her zamankinden daha dikkatli olması gereklidir.

Bundan önce olduğu gibi bundan sonra da hukukun üstünlüğünden, Cumhuriyetimizin ilke ve değerlerinden, demokratik, laik, sosyal hukuk devletinden ve bunun güvencesi olan kuvvetler ayrılığı ilkesinden; adil yargılanma hakkının temel şartı olan yargı bağımsızlığından ve bağımsız savunmadan yana mücadelemizi aynı kararlılıkla sürdüreceğimizi bir kere daha ifade ediyoruz.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

TÜRKİYE BAROLAR BİRLİĞİ
(http://www.barobirlik.org.tr/Detay70968.tbb)

=================================================

Dostlar,

İstanbul Barosu ve Türkiye Barolar Birliği, son günlerde olağanüstü sağduyulu açıklamalar yayımlamakta.

Hukukun üstünlüğüne olan sarsılmaz inanç ve bağlılık, yüksek adalet ülküsü bir kefede;
ülke – vatan sevgisi ve Cumhuriyet aşkı öbür kefede..

Nazik ve akılcı bir denge..
Bu değerli açıklamalara herkes kulak vermeli, hepimizin yararına olacak..

Sevgi ve saygı ile.
06 Ağustos 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TBB : Yeni TBMM’den CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ ÇERÇEVESİNDE ÖNCELİKLİ BEKLENTİLERİMİZ

tbb_logosu

YENİ PARLAMENTODAN ve KURULACAK OLAN HÜKÜMETTEN ANAYASA’NIN İLK 3 MADDESİNDE İFADESİNİ BULAN CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ ÇERÇEVESİNDE ÖNCELİKLİ BEKLENTİLERİMİZ

  1. Güçler ayrılığı ilkesi gözetilerek, demokrasimizin yeniden yönetebilir hale gelmesi,
    yargının yeniden adalet dağıtabilmesi amacıyla devletin, çağdaş ölçütlere uygun biçimde yeniden yapılandırılması; adil yargılama yapabilen, tarafsız, bağımsız ve hesap verir bir yargının kurulması. Bu çerçevede, acilen kapsamlı bir yargı reformunun gerçekleştirilmesi.
  2. Yargıya güvenin sağlanması. Bunun için, Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunun yeniden düzenlenmesi; HSYK’nın, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak,
    liyakati ve katılımcılığı esas alır şekilde, siyasi iktidardan tamamen bağımsız olarak
    yeniden yapılandırılması.
  3. Avukatın yargının kurucu unsuru olduğunu herkesin içine sindirmesi için Türkiye Barolar Birliği’nin önerilerinin yaşama geçirilmesi. Bu çerçevede; TBB tarafından yapılacak
    avukatlık sınavının yasalaştırılması, TBB’nin bir temsilcisinin Hakimler Yüksek Kurulu’na,
    bir temsilcisinin de Savcılar Yüksek Kurulu’na alınması.
  4. Avukatın, kanunlarda yazılı temel hakları bireylerin kullanımına sunmak suretiyle
    “kişiyi, vatandaş yapan” meslek insanı olması sebebiyle, çağlar boyunca demokrasinin lokomotifi olduğu gerçeği de dikkate alınarak, avukatlık meslek alanını daraltan
    bütün düzenlemelerin kaldırılması.
  5. Baroların ve avukatların idareden tam anlamıyla bağımsız olmasını sağlayacak, avukatlık meslek onurunu koruyacak şekilde hazırladığımız Avukatlık Yasası taslağımızın yasalaşması.
  6. Cumhurbaşkanının öncelikle Anayasal sınırlarına çekilmesinin sağlanması,
    ardından parlamenter hükümet sistemine uygun şekilde görev,
    yetki ve sorumluluklarının yeniden düzenlenmesi.
  7. Mevzuat taraması yapılarak Anayasa ve insan hakları çerçevesinde mevzuat denkliğinin sağlanması ve yasa tekniğine tümüyle aykırı olan “torba yasa” uygulamasından vazgeçilmesi.
  8. Her türlü ırkçı, mezhepçi, cinsiyetçi, düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı söylemden uzak durulması. Ayrımcı tüm yasa ve düzenlemelerin ayıklanması, idari uygulamalara son verilmesi.
  9. Her bireyin inanç ve ibadet özgürlüğünü tanıyan ve koruyan laiklik ilkesinin,
    devletin temel ilkesi olarak tesisi.
  10. Siyasi Partiler Kanunu ve seçim kanunlarının; özellikle siyasi partilerde parti içi demokrasinin sağlanmasını, seçim barajının düşürülmesini, siyasetin yalnızca maddi gücü olanlar tarafından yapılabilen bir uğraş olmaktan çıkarılıp, mali kaynaklarının saydamlaştırılmasını gerçekleştirecek biçimde yeniden düzenlenmesi.
  11. Kapatılan Meclis soruşturmalarının yeniden açılarak, adil yargılanma esasları çerçevesinde, vicdanları tatmin edecek şekilde yürütülmesi. Yolsuzluk soruşturmasını yürütenlere yönelik
    adli ve idari baskıların sona erdirilmesi.
  12. Terör örgütü PKK’ya taviz verilmeden;
    Ülkemizin bölünmez bütünlüğünden vazgeçilmeden,
    Kürt sorununun insan hakları ve demokrasi temelinde, çoğulcu, katılımcı yöntemler benimsenerek, eşit yurttaşlık temelinde çözülmesi. Ülkenin; doğusunun, batısının, kuzeyinin, güneyinin ve merkezinin sanayi ve ticaret ağıyla birbirine ayrılmaz şekilde bağlanması. Komşularımızla ilişkinin, ticaret yoluyla taçlandırılması.
  13. MİT TIR’ları konusunun Meclis tarafından araştırılması. Ülkemizi savaş alanına
    her an çevirebilecek olan IŞİD’e desteğin derhal kesilmesi. Komşularımızın toprak bütünlüğüne yönelik her türlü hareket ve söylemden vazgeçilmesi. “Yurtta Barış, dünyada barış” ilkesinin yeniden tesisi. Mezhepçi, hayalperest dış politikadan vazgeçilmesi.
  14. Gezi olaylarında yaşamını yitirenlerle ilgili soruşturmaların titizlikle yürütülmesinin sağlanması.
  15. Uludere‘de yapılan hava operasyonunda yanlış olduğu söylenen istihbaratın kaynağının açıklanması, soruşturmanın yeniden açılması.
  16. Toplumun şiddetten arındırılması. Şiddet ve şiddetin temel sebebi ayrımcılığa karşı,
    insan sevgisini merkeze koyan bir eğitimin anaokulundan başlayarak verilmesinin
    hükümetler üstü bir ulusal politika olarak benimsenmesi.
  17. Düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğünün önündeki yasal, idari ve adli engellerin kaldırılması.
  18. Üniversitelerin bilimsel ve idari bağımsızlığa, mali özerkliğe kavuşturulması.
    Milli eğitimin, akılcı-bilimci bir anlayışla ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine sahip çıkacak kuşaklar yetiştirmek üzere yeniden yapılandırılması.
  19. Sendikal özgürlüklerin ve sivil toplumu oluşturan öbür örgütlenme özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılması.
  20. Alın terinin karşılığının verilmesinin sağlanması; toplumsal barışın önündeki en büyük engel olan gelir dağılımımdaki uçurumun giderilmesi.
  21. İş sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinden ödün verilmesinin, insan yaşamı üzerinden
    kar elde edilmesinin mutlak biçimde engellenmesi. Soma ve Ermenek faciaları unutulmadan, maden ocaklarının teknik ve hukuksal durumlarının tümüyle gözden geçirilmesi,
    iyileştirme yapılamayanların derhal kapatılması.
  22. Demokrasi içinde kalkınma hamlesine başlanması. Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınmanın, ileri teknoloji kullanılarak, Türkiye’de çıkan hammaddeye dayalı sanayileşme modeli ile sağlanması. AVM’lere dayalı tüketim ekonomisinden, tasarrufu teşvik eden üretim ekonomisine geçilmesi.
  23. Rant uğruna doludizgin yürütülen ve geleceğimizi tehdit eden çevre katliamına son verilmesi. Tarım ve toprak reformuna başlanması.
  24. Türkiye’de 8.5 milyon engelli vatandaş için Anayasa’da pozitif ayrımcılık hükmünün
    toplumsal yaşamın her alanında eksiksiz olarak uygulanması.
  25. Gençliğimize karşı biyolojik saldırı haline gelmiş olan madde bağımlılığına karşı sürdürülebilir ciddi bir devlet politikasının derhal hayata geçirilmesi.

Türkiye Barolar Birliği
http://www.barobirlik.org.tr/Detay63190.tbb

===========================================

Dostlar,

Ülkemizin ne çok ve yakıcı sorunu var..
TBB (Türkiye Barolar Birliği) 25 maddelik bir ivedi çağrı yapmıştı..
Türkiye’nin bir an önce normalleştirilmesini ve bu yaşamsal sorunlara hızla çözüm üretilmesini istiyoruz.

Bildik birilerinin derin siyasal kaygı ve bitmeyen beklentileri, akıllarını çoook aşan politik hırsları… yüzünden kurgulanan yapay gündem girdaplarından bir an önce kurtulmak istiyoruz.

Siyasal ikballeri ve dokunulmazlık kalkanlarının ne pahasına olursa olsun sürmesi için
ülkemizi ateşe atan ve bölünmenin – içsavaşın kritik sınırına sürükleyen siyasal aktör ve kurumların derhal dışlanmasını istiyoruz..

Listeye eklenebilecek birkaç madde daha var..
Ama SAĞLIK HAKKI ile SOSYAL GÜVENLİK HAKKINI özellikle öne çekmeliyiz.
Çağrı Metninin hazırlanmasına emek veren TBB‘ne (Türkiye Barolar Birliği) teşekkür ederiz.

Çağrı metnini önemi nedeniyle öne çıkarmak istiyoruz.
Altına imza koyuyoruz.
Türkiye’nin gündemi bu sorunlarla baş etme maratonuna çevrilmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
28 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

‘Nefret Etsinler Ama Yeter ki Korksunlar!’

Dostlar,

Hacettepe Tıp’tan uzmanlık devre arkadaşımız (1978-81) olan
sevgili Prof. Çağatay Güler‘in aşağıdaki yazısı tam anlamıyla “enfes“!

Her zamanki yaratıcılığı, sıradışılığı, yüksek zekâsı ile uzun zamanlar
derin yankı doğurabilecek, ciddi saptama ve iktidara çarpıcı uyarılar içeren bir makale..

Tarihten ve değişik kültürlerden – uygarlıklardan güçlü örneksemelerle varsıl.
Taa Antik Yunan – Roma düşünürlerinden – modellerinden – tiranlarından,
günümüz somut ve gözönündeki modellerine dek tiplemeler çok çarpıcı.

Bizim de dilimize “anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az”
söylemi düşüyor haliyle..

Prof. Çağatay Güler nam yiğit ve yaratıcı aydının yazısı da mı az size??

Dikkat edin ilgililer; tüm kredileri tüketiyorsunuz ve meşru savunma yapacak
hemen hiçbir araç – gerekçe bırakmıyorsunuz kendinize..
Bunu da siz yapıyorsunuz, diktatör körlüğünüz – sağırlığınızla..

  • Betz hücrelerine sağlık sevgili kardeşim Çağatay Güler! 

Not : 21 Ekim 2013 günlü Cumhuriyet‘in 2. sayfasında yer verilen 2 makale de hekimlere ait.. Dostluklarından övünç duyduğumuz Cumhuriyet Devrim’inin ürünü
2 hekim hocaya.. Onlar (Prof. Coşkun Özdemir ve Prof. Çağatay Güler)
Büyük Atatürk‘ün

  • “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz..” 

buyurduğu ulusumuzun hekimlerinden..
(Prof. Güler’in sitemizde yer alan ilk yazısı için lütfen tıklayınız :
http://ahmetsaltik.net/2013/10/09/yoksul-ve-kor-bir-halk-saglikcisi/, 9.10.13)

Sevgi ve saygı ile.
22.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

‘Nefret Etsinler Ama Yeter ki Korksunlar!’

Cagatay_Guler_portresi

Prof. Dr. ÇAĞATAY GÜLER

“Bir polis devleti, ekinlere büyüme emri veremeyeceğini görecektir.” / J. F. Kennedy

 

 

Tiran Caligula, Romalı şair Lucius Acciusun “Oderint, dum metuant!” dizesini
çok severmiş:

  • “Nefret etsinler ama yeter ki korksunlar!”

Diktatör teriminin kökeni eski Romalılara dayanır. Kriz dönemlerinin olağanüstü yetkilerle donatılmış yöneticileridir. Sözlük anlamıyla bütün siyasal yetkileri kendisinde toplamış olan kimse demektir diktatör. Bir tek kişi ya da küçük bir grubun yönettiği hükümetlere diktatörlük denir.

Ansiklopedilerin yazdığına göre modern diktatörler eski Roma diktatörlerinden çok
Eski Yunan tiranlarına benzerler. Eski Yunan’da siyasal gücü zorla ele geçiren,
onu kötüye kullanan kimselere tiran” denirdi. Bir başka anlamı acımasız, gaddar, despot demektir. Bir ülkeyi zora ve baskıya dayanarak yöneten kimseler ,tiranla eşanlamlıdır.

Demokratik yöntemlerle iktidara gelenler de demokrasinin olanaklarıyla donatıldıkları yetkileri istismar ederek diktatörlüğe yönelebilirler.

Phil Stromer “Diktatörlük, kuşkusuz en iyi yönetim biçimidir…
Benim diktatör olmam koşuluyla!”

Herbert Hoover, “Bütün diktatörler konuşma özgürlüğü merdiveni ile güce erişirler.
Güç sahibi olur olmaz kendisi dışındaki herkesin konuşma özgürlüğünü ortadan kaldırırlar.”

Stephen Vizinczey, “Diktatörlük bir sürekli eğitimdir; size duygularınızın, düşüncelerinizin ve isteklerinizin bir öneminin olmadığını, bir hiç olduğunuzu,
sizin yerinize düşünen ve isteyen diğerlerince söylenen biçimde yaşamak zorunda olduğunuzu öğretir.”

diyerek diktatörün toplumu kendi düşünce ve yaklaşımına göre kalıba sokma eğilimini çok güzel vurgular.

Jan Masaryk, “Diktatörler her zaman son on dakikaya kadar iyi görünen yöneticilerdir.”sözüyle bilinçsiz yandaş kalabalıklarını uyarır.

Diktatörlüklerde mutlak güç, herhangi bir kısıtlama olmaksızın yönetimi ellerinde tutanlardadır. Bu yönetim biçiminde yönetilenlerin birçok hakkı ellerinden alınmıştır. Lider anayasal, yasal, sosyal ya da politik herhangi bir kısıtlama olmaksızın hükmeder. Kısıtlamalar karşı görüşlerin kamuoyuna iletilmesiyle sorgulanmaya başlayacağı için
ilk engellenen özgürlüklerin başında düşünme, söyleme ve haber alma özgürlükleri gelir.

Diktatörün istemediği söylenemez ya da kamuoyu gündemine taşınamaz.

Yazılı ve görsel basın vahşi sansürle engellenir ve dolaylı baskılarla kendi kendini sansüre zorlanır. Bu nedenle demokrasi, “sesi çıkmayana mikrofon uzatılan
yönetim biçimi” 
olarak tanımlanır.

Diktatörler, despot politik güçlerini kazanabilmek için güç ya da hileye, aldatmaya; sürdürebilmek için de korku, sindirme, gözdağı, tehdit, yıldırma, dehşet, teröre başvururlar.

Temel insan haklarını ortadan kaldırırlar.

Güçler ayrılığı yalnızca yasalardaki biçimsel tanımlar olarak kalır.

Adil yargılama şansı kalmaz, diktatörü sorgulayacak kurumlar yok edilir ya da işlevsiz, güdümlü kuruluşlar haline getirilir.

Kamuoyu desteğinin sağlanması için kitlesel propaganda tekniklerinden yararlanırlar.

  • Baskılanmış ve çıkar cenderesine alınmış basın,
    kamuoyu oluşturma sorumluluğunu yerine getirmez.

Modern çağın olanakları, güçlü kitle iletişim araçları bir yandan özgürlüklerin savunulmasına yardımcı olabilecek altyapıyı oluştururken, bunların denetimini
eline geçirenlerin güçlü propaganda teknikleri ile örtük diktatörlüklerin oluşturulması amacıyla da kullanılabilir.

Hatta özgürlükleri, toplumlarda yalancı bir özgürlük algısı yaratılmasına
bile yardımcı olabilir.

Bu nedenle diktatörlüklerin tanımlanmasında biçimsel yapılanmadan çok,
özellikle kitlelere ulaşabilme olanağı, adil yargı ve yargılanma,
düşünce özgürlüğü
vb. ölçütler kullanılmalıdır.

Ağ iletişimi baskı ve korkuya karşı kitlesel bir direnme aracı olarak kullanılabildiği gibi, görüşlerin ağda aynı görüşü paylaşanlar tarafından birbirine gönderilmesi gerçek bir iletişim ve kamuoyu oluşturma anlamına gelmeyebilir. Hatta bu gibi küçük grupların
ağ iletişimi, yönlendirmelerle diktatörlük altyapısının oluşturulmasına olanak sağlayan araçlar haline de getirilebilir.

Bu tehlikeyi ancak, baskı altındaki aydınların muhalefeti güçlendirecek
nitelikli yaratıcılıkları
önleyebilir.

Kötü amaçlılar aydınları susturmak için baskı, korku, şantaj vb.nin yanı sıra,
onların her türlü çaresizliğini de kullanır. Direnemeyenleri kul köle eder kendilerine.

Molla Camii şöyle der:

Anki sıransa küned rube mizaç, ihtiyacest ihtiyacest ihtiyaç.
(Eyleyen aslanları tilki mizaç /İhtiyaçtır, ihtiyaçtır, ihtiyaç!)”

Aydınların toplumdan yüz çevirmeleri, kullandıkları dil ve tutumları ile toplumun çoğunluğuna seslenememeleri çok büyük bir tehlikedir. Nitekim Keçecizade İzzet Molla şu dizeleriyle bu durumu çok önceden saptamıştır:

– “Meşhurdur ki fisk ile olmaz cihan harap
Eyler onu müdahane-i aliman harap.”
(Dünya kötülüklerden yıkılmaz / onu mahveden âlimlerin ikiyüzlülükleridir).

Batı’da aydınların baskıya direnişleri adeta refleks haline gelmiştir.
Anatole France’ın

  • Yasa, o görkemli eşitlik yaklaşımıyla yoksullar gibi zenginlerin de
    köprü altında uyumalarını, sokaklarda dilenmelerini ve
    ekmek çalmalarını yasaklamıştır.” 

sözü örtük bir anlatım görünümüne bürünmüş, bir savaş ilanıdır.

Kamuoyu bu tip çıkışlarda hemen tavrını alır ve yöneticiler eskiden olduğu kadar pervasız hareket edemezler.

Gelişmekte olan toplumlarda eğitim düzeyi, toplumsal bilinç eksikliği seçmenleri
katı ve sorgulayıcı olmayan yandaşlar haline getirdiğinden,
aydınların daha yaratıcı olmalarını gerektirir.