KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

Av. Hüseyin Özbek
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Okura Kısa Not:

Lozan Antlaşması sonrasında, 6 Ekim 1923’de senelerdir düşman işgali altında inleyen İstanbul’a Türk Ordusu girer. Çizmeleriyle İstanbul’u 5 yıldır kirleten işgalciler Türk sancağını selamlayarak başları eğik İstanbul’u terk ederler

6 Ekim 2009’da İstanbul’daki kimi camilerin minarelerine kurtuluş sevincini ifade eden mahyalar asılmıştı. Kimi genç sefiller ve yandaş medya ortalığı birbirine katınca akşam beklenmeden mahyalar apar topar sökülmüştü! Bu yazı o günlerde kaleme alınmıştır. Güncelliğini yitirmediğini düşünüyorum.

Şehit ve gazilerimize saygı ve rahmetle…
*****

13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e işgal çizmeleri İstanbul kaldırımlarıyla birlikte Dersaadet ahalisinin şerefini, ırzını, onurunu da çiğneyip duracaktır. Seferden dönen Orduyu Hümayun’un tuğlarından, zafer sancağından gayrisini tanımamış İstanbullular esaretin simgesi yabancı bayrakları görmemek için işgal süresince gözlerini yerden kaldıramayacaklardır.

13 Kasım 1918, Sarı Paşa’nın da Filistin Cephesinden İstanbul’a dönüş günüdür. Boğaza demirlemiş 55 parçalık Müttefik donanmasının namlularının çevrildiği selatin camilerin minareleri suskun, yenilginin, esaretin utancı altında ezilen Türkler sessiz, şaşkındır. Gizlemeye gerek duymadıkları bir coşkuyla evlerini, işyerlerini düşman bayraklarıyla donatıp, işgali alkışlayan Osmanlının Hıristiyan uyrukları, kendileriyle yıllarca ekmeğini bölüşmüş Türk komşularını aşağılamakta, alaya almaktadır.

Sarı Paşa Dersaadet’e ayak bastığı gün, düşman zırhlıları arasından Boğazı geçerken davetsiz konukları geldikleri yere göndermek için imparatorluğun uzak coğrafyalarında kalan Mehmetler üzerine and içer.

İşgal namlularının altında Saltanat ve Hilafet makamına kurulmuş Vahdettin“Umutlarımı Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” dese de İngiliz diplomatlarına ve komutanlarına Londra’dan verilen talimat bambaşkadır: “Türklere yüz verilmeyecek ve ağır şekilde cezalandırılacakları kuşkuya yer bırakılmayacak şekilde kendilerine anlatılacaktır.”

Anadolu’da başlayan milli direnişle çıldıran müttefikler 13 Kasım çıkartmasının yeterince caydırıcı olmadığını düşünmektedirler. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali başlar. Fındıklı’daki Millet Meclisi ( Meclis-i Mebusan ) başta olmak üzere İstanbul’un askeri ve sivil tüm stratejik noktalarına vahşice el konur. Sabahleyin Şehzadebaşı’ndaki 10. Tümen Karargâhı’nı basan İngilizler uykudaki Mehmetlerin üzerine ateş açar. 5 er şehit olur, 9’u yaralanır. Vatanseverler derdest edilip Bekirağa Bölüğü’ne tıkılırken görevde 1. haftayı henüz dolduran Salih Paşa Hükümeti halka; “Tam bir sükûnetle iş ve gücüyle meşgul olmasını” tavsiye etmektedir! Rumca yayınlanan Neogolos Gazetesi işgalin ertesi günü olan 17 Mart’ta; “Irkımız için yeni ufuklar, mukaddes dakikalar” başlığıyla çıkar!

İstanbul sokaklarından, hele Pera’dan Tatavla’dan üniforma ile geçme gafletinde bulunan Türk polislerinin, subaylarının apoletleri sökülmekte, şapkaları kapılmakta, ay yıldızları üzerinde tepinilmekte, işgalci bayraklarına, askerlerine selama zorlanmaktadır.

İşgal altında yaşamanın, öz vatanında köleleşmenin utancı, acısı içine işlemiş İstanbullular, Yunan Ordusunu 9 Eylül 1922’de Akdeniz’e döken Mehmetleri kucaklamak, al sancağa yüz sürmek için 6 Ekim 1923’ü bekleyeceklerdir.

Lozan Barış Antlaşmasıyla bağımsızlığı onaylanmış Türkiye’nin Gazi Ordusu, 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa’nın komutasında beş yıldır işgal altında yaşayan kente girer. Mütareke Hükümetlerinin işbirlikçi Sadrazamı Damat Ferit Paşa da kaçıp sığındığı Fransa’nın Nice kentinde Türk Ordusu İstanbul sokaklarında resm-i geçit yaparken, aynı gün hücceten ölüverir!

Pera’nın Cadde-i Kebir’inin İstiklal Caddesi, Tatavla’nın Kurtuluş, Şişli Caddesinin Halaskargazi oluşu aynı zamanda tutsaklıktan özgürlüğe ulaşmanın da kısa öyküsüdür.

Gazi Ordunun Gazi Mehmetlerine Şükrü Naili’nin komutasında Dersaadet’e ayak bastıklarında, gün gelip adlarının mahyalardan silinip, minarelerden apar topar indirileceğini söyleselerdi inanırlar mıydı dersiniz?

İstanbul’a girişlerinde dökülen gözyaşlarını, al bayrağa sürülen yüzleri, kendilerine dokunmak, terlerini koklamak için birbirini çiğneyenleri görünce, haklarını kat kat helal edip huzur içinde dünyadan ayrılan Mehmetler şimdikilerle helalleşir mi acep!

İşgal utancından özgürlüğün erdemine ulaşmanın 96. yıldönümünde yattıkları yerden doğruluverseler, sivil sıfatını kullanan her yaştan fonlu sefillere ilk sözleri ne olurdu Gazi Mehmetlerin?

Mahyalardan;

  • Ne Mutlu Türküm Diyene
  • Ordumuza Şükran Borçluyuz,
  • Kurtuluşun Kutlu Olsun,
  • Önce Vatan,
  • Milli Birlik Esastır,

yazılarını indirten Damat Ferit mirasçılarına şöyle bir bakıp yeniden uzandıklarında neler hisseder, neler düşünür dersiniz Mehmetler?

Çölün amansız sıcağına, Sarıkamış’ın imansız soğuğuna, düşmanın yağlı kurşununa, şarapneline bana mısın demeyen Mehmetleri biliniz ki, aldıkları bu son yara hepten öldürür.

Bu yaraya dayanamaz Mehmetler!
==================================

Dostlar,

Dostumuz sayın Av. Hüseyin Özbek’e bu irdelemesi için teşekkür ederiz..
Tarihi çarpıtmak isteyenlere tokat gibi bir yazı..

29 Mayıs 1453’ü  abartılı biçimde kutlayan Osmanlı hayranı Yeni Osmanlıcılar ve AKP şürekası, Fatih’in aldığı İstanbul’u son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in İngilizlere teslim ettiğini untmuş görünüyor, unutturmaya çabalıyorlar..

İstanbul’u yeniden işgalden kurtararak anavatan Türkiye’ye katan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden geliyorlar..

Bu mudur tarih bilinci, vefa, hak bilirlik??
Yalan söylemek, hak yemek, halkı aldatmak.. dine – imana – kitaba sığar mı eyyyyy dini dar siyasal İslamcılar!?

Sevgi ve saygı ile. 08 Ekim 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KUVVETLER AYRILIĞINA DÖNÜŞ İHTARI

KUVVETLER AYRILIĞINA DÖNÜŞ İHTARI

Av. Hüseyin Özbek

31 Mart yerel seçimlerinin ilk kaybedeni başkanlık sistemidir. Kuvvetler ayrılığını dışlayıp, tek adamın yanılmazlığına, bireysel aklın ortak akıldan üstünlüğüne dayanan iddialı tez iflas etmiştir.

Parlamenter rejimde partiler üstü konumu nedeniyle sembolik ve saygın Cumhurbaşkanlığının yerini alan yeni sistemde başkan, zaferin mimarı, yenilginin tek sorumlusu görülecektir.

Yerel seçimin başarısızlığı, yerel seçim sınırları içinde mütalaa edilmeyip, topyekun mağlubiyet olarak algılanacaktır.
Gelecekteki seçim zaferlerine ve ömür boyu iktidara kurgulu bir hayalin ürünü başkanlık sisteminin yaşamın gerçekliği karşısındaki bozgunu, bu dayatmanın demagoglarına ders olmalıdır.

Kitleleri lider kültü etrafında birleştirmeyi, başarının mutlak garantisi gören lider tapıncının doğru olmadığı ortaya çıkmıştır.

Osmanlı imparatorluğu, saltanat ve hilafet ayakta iken, 1876’da ilk Anayasa ile (Kanun-u Esasi ) bir tür parlamento (Meclis-i Mebusan) denemesi olan, meşrutiyet rejimine geçmişti. Bu, keyfi bir tercih olmaktan öte, konjonktürün ve uluslararası güç dengesinin dayattığı bir zorunluluktu.

Geçmişten günümüze, 1876- 1921 -1924 -1961- 1982 olmak üzere 143 yılda 5 Anayasa yapmış olan ve parlamenter sistemi temel almış bir topluma zorla giydirilen elbisenin dikişleri patlamış, sağından solundan dökülmeye başlamıştır.

Türkiye’nin devlet sistematiği; hukuk meşruiyetine dayanan, ulus devlet, üniter yapı esaslı parlamenter rejimdir. 29 Ekim 1923, bu eksende inşa edilen devlet yapılanmasının simgesel tarihidir.

Ortada bu temel tercihi ve tarihsel rotanın değiştirilmesini gerektirecek haklı bir neden de bulunmamaktadır. Akıl, bilim ve gerçeklik dışı bir inadın ülkeyi sürüklediği yere dikkat edilmelidir.

Yaşanan karmaşa ve etrafın toz dumanının etkisinde kalmadan bakıldığında görülen manzara son derece nettir:

  • Tarihin diyalektiğine, toplumun sosyal genetiğine aykırı bir fantezinin ürünü başkanlık sisteminin erken iflasına hep birlikte tanık oluyoruz.

Ankara, İstanbul gibi eski ve yeni başkentler başta olmak üzere, iktidar partisinin arka bahçesi, ekonomik ve siyasal lojistiği olan önemli metropollerin kaybı, yerel seçim yenilgisinden çok daha öte anlam ifade etmektedir.

Muhalefetin zaferi, muhalefet partisinin siyasal başarısından çok, tek adam rejimine ve ötekileştirici dile karşı halkın doğal tepkisi olarak okunmalıdır.

Yerel seçim sonuçlarıyla ortaya çıkan tablo, Türkiye’yi içeride kutuplaştırıcı, dışarıda yalnızlaştırıcı tek adam rejimini terk edip, yeniden güçler ayrılığını esas alan parlamenter sisteme dönme arzusu olarak okunmalıdır.

Yerel seçim sonuçları, tarihsel tercihini uygarlık ve demokrasiden yana yapmış Türkiye’nin, her anlamda olağanlaşması için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Arayı bulurken yitirilen adalet

Arayı bulurken yitirilen adalet

Av. HÜSEYİN ÖZBEK
Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı
Cumhuriyet, 31.3.19

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

  • İş yükü, uzayan davalar, kadro eksikliği ve diğer mazeretler, hukukun ve yargının kamusal alan dışına çıkarılmasını hiçbir şekilde mazur gösteremez.

Mülkün temelinin adalet olduğunu devlet fel­sefesi yapmış bir ge­lenekten geliyoruz.

Mahke­me kadıya mülk değildir’ sözü de aynı gelenek ve algının so­nucudur.

Sürekli olanın yar­gı ve hukuk, dönemsel ola­nın yargıç olduğunu anlatmak için kullanılır. Devlete güven­le yargıya ve hukuka güven bileşik kaplar gibidir. Hukuk ve yargıya güvensizlik gerçek­te devlete güvensizlik anlamı­na gelmektedir. 
Türk halkı dava konusu yap­tığı hukuksal ihtilafın devle­tin yargıcı tarafından mahke­mece çözümlenmesini ister. Her dereceden yargı organları­nın kamusal güvencesi altında adil sonuç bekler. Yargı önüne ‘hak’ aramak için gidilir, mah­kemeden adil yargılama sonu­cu ortaya çıkacak ‘hakkın tes­lim edilmesi’ istenir. Bu ne­denle, mülke olan güvenin sarsılmadan sürdürülebilmesi için yargılama faaliyetinin ka­musallığını ve tarafsızlığını yi­tirmemesi, zayıfı kollayan ka­musal güven alanının dışına çıkarılmaması zorunludur.

Bahane olamaz
İş yükü, uzayan davalar, kadro eksikliği ve öbür ma­zeretler, hukukun ve yargı­nın kamusal alan dışına çıka­rılmasını hiçbir biçimde mazur gösteremez. Zayıfın ve haklı­nın arkasında hissetmek iste­diği devletin yargı alanını bo­şaltmasının, halkın gönül def­terinden silinmesine neden olacağı bilinmelidir. 
Yargısal terminolojide;

‘hak, yükümlülük, borç, hukuk ve adalet’ gibi hukuk kavramla­rının yerini;
‘ihtiyaç, menfa­at, risk, taviz, kazanım’ gibi ti­cari kavramların almış olması,

yapılmak istenenleri fazlasıyla açıklamaktadır. Gerçek amaç ile anlatılanlar birbirinden ol­dukça farklıdır. Çok övülen ve yargısal mucize olarak takdim edilen uygulamanın kısa vade­li sonuçları, ortada ekonomik liberalizmin hukuk ve yargısal yansımasından başka bir şey olmadığını göstermektedir. 
Liberal kapitalizmin piya­sa ekonomisini, her derde der­man postmodern Lokman He­kim reçetesi olarak kutsayan­lar, kamusal yargıya da aynı tasfiyeci mantıkla yaklaşmak­tadırlar. Uzayan yargı, geci­ken adaletin sorumlusu olarak devleti gösterenler, yargının özelleştirilmesini mutluluk
re­çetesi olarak sunmaktadırlar. 

Yoğun bir kampanyanın ar­dından yakın geçmişte uygu­lamaya sokulan, ‘6325 sayı­lı Hukuk Uyuşmazlıklarında Arabuluculuk Kanunu’na bi­raz daha yakından bakalım. Tarafların arabulucu gözeti­mindeki ilk buluşmasında, ka­musal yargıda yıllarca süre­cek ihtilafın çözüleceğini vaze­derken, her ay bordrosuna im­za attığı devleti kötüleyen yar­gı bürokratlarının söyledikle­rinin gerçekliğini tarafsız bir gözle inceleyelim.

İş uyuşmazlıklarında başla­yıp, ticari uyuşmazlıklarla de­vam eden, aile hukukundan kaynaklanan uyuşmazlıkların dahil edilmesiyle genişleme­si öngörülen arabuluculuk, ilk kez gündeme getirilirken ih­tiyari olacağı söylenmişti. Ya­ni her iki tarafın istemesi du­rumunda mahkeme öncesi bir ara istasyon olacağı açıklan­mıştı. Kısa zamanda hem kap­samının genişletilmesi, hem de isteğe bağlı olmaktan çıka­rılarak dava şartı zorunlu ara­buluculuk haline getirilmesi­nin nedenleri üzerinde iyi dü­şünülmelidir.

Rakamların dediği!
Arabuluculuk uygulaması­nın olağanüstü başarısının en çok iş uyuşmazlıklarında gö­rülmesi, kapsam genişletilme­sine bu başarının dayanak ya­pılmak istenmesi nasıl değer­lendirilmelidir? Arabuluculu­ğun zorunlu dava şartına dö­nüştürülmesinden önce 2017 yılında 210 bin iş davası açıl­mış iken, 2018 yılında 92 bin­de kalması arabuluculuk yan­lıları açısından ikna edici bir oran olarak ileri sürülmekte­dir. Yine arabuluculuk aşama­sında çözümlendiği için yargı­ya intikal etmeyen 238 bin iş uyuşmazlığının, iş mahkeme­lerini ciddi ölçüde rahatlatma­sı sistemin başarısı olarak gös­terilmektedir.

Ve sorulması gereken
Kamusal yargının hantallığı, kamusal adaletin tarafları tat­minden (!) uzak olması, arabu­luculuğun kısa sürede sonuç vermesinin avantajları, dema­gojik yorumlu istatistiklerle güçlendirilmeye çalışılmakta­dır. Arabulucuya giden işçi – iş­veren uyuşmazlıklarında so­rulması gereken anlaşıp-anla­şamama oranı değildir. Arabu­lucu masasından hangi tara­fın kazançlı kalktığıdır! Sorul­ması gereken, işçinin kamusal yargılama sonucu alabileceği­nin yüzde kaçını alabildiği hu­susudur. Sorulması gereken, ilk derece ve Yargıtay aşama­sında işçi yanlısı uygulama ve içtihatlardan yakınan işveren­lerin, arabuluculuk kurumuna yönelik olağandışı övgülerinin nedenidir. 
Sorulması gereken, hangi ta­rafın arabulucu masasından kazançla kalkarken, hangi ta­rafın masanın sürekli yitireni olduğudur. Sorulması gereken,yurttaşların kamusal yargı önünde çözülmesini iste­diği hukuksal anlaşmazlıkların, ülkeyi yönetenlerce bir an önce kur­tulmak istenen ağır bagaj ola­rak görülüp görülmediğidir.
Sorulması gereken, kamu­sal yargı ve kamusal hukukun yerini piyasa hukuku alırken, kamu kurumsallığının ve ça­lışma barışının nasıl sağlana­bileceğidir.
========================
Dostlar,

Aşağıdaki sözler TOBB başkanı R. Hisarcıklıoğlu‘nun :

  • “Büyük sıkıntı yaşadığımız bir başka alan, yargı sistemiydi. Özellikle iş mahkemelerindeki davalarda işveren %99 haksız çıkıyordu. Bunu değiştirmek üzere, zorunlu arabuluculuk sisteminin uygulamaya alınmasını sağladık. Aylar, hatta yıllar süren davalar, artık günler-haftalar içinde çözülüyor. Bu vesileyle, bizlere her zaman destek olan sayın cumhurbaşkanımıza, başbakanımıza, bakanlarımıza ve Meclis’imize, bizimle birlikte çalışan, emek veren bürokratlarımıza, camiamız adına teşekkür ediyorum.”

Sorunu sitemizde daha önce işlemiştik,, Lütfen tıklayınız ve ayrıntıları okuyunuz..

TOBB başkanı ‘engel kaldırmış’: Davalarda haksız çıkıyorduk…

Sermaye, ülkenin yargısını da nasıl kendi çıkarlarına pervasızca alet etmekte!..

Yukarıda erişkesini (linkini) verdiğimiz dosyada şu soruyu sorarak konuyu irdelemiştik :

  • YEREL – KÜRESEL SERMAYENİN EMEK DÜŞMANLIĞI AYNI İLKELLİĞİYLE SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ??

Okunmasını dileriz..

AKP = RTE’nin emek – sermaye ekseninde konumunu kanıtlayan somut bir olgudur..

Sevgi ve saygı ile. 02 Nisan 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

15 TEMMUZ PARALEL İHANET NOTLARI

15 TEMMUZ PARALEL İHANET NOTLARI

Av. Hüseyin ÖZBEK

1) Paralel İhanet Şebekesi, uzun yıllar siyasi  iktidarların himayesine mazhar olarak palazlanmıştır.

2) İlkokulu dışarıdan bitiren Paralel İhanetin başı, Türk halkına,  asrın en büyük din alimi bir hayırsever  olarak tanıtılmış, hiçbir çıkar peşinde olmayan idealist  HİZMET ADAMI olarak parlatılmıştır.

3) Siyaset ve iş dünyasında hak etmediği ilgi ve iltifatlara boğulan Fetullah’a, dar gelirli ailelerin zeki çocukları eti de, beyni de, şuuru ve ruhu da senin denilerek ışıkevlerinde (Beyin Yıkanan Zehirevleri ) teslim edilmiştir.

4) Türkiye’nin hasımlarının  5. kolu olma görevi verilen millet ve devlet düşmanı din maskeli paralel ihanet şebekesi bu süreçte kutsallaştırılmış ve dokunulmazlaştırılmıştır.

5) Paralel İhanetin başı,  ekonomik ve siyasal  dinamikler tarafından  HİZMET HAREKETİ olarak takdir ve taltif edilirken, ihaneti teşhis edip tedbir alınmasını isteyen, emniyet, yargı ve kamu görevlileri, tabir caizse (AS deyim yerinde ise) analarından doğduklarına pişman edilmiş, sürüm sürüm süründürülmüştür.

6) Paralel İhanetin yurt dışındaki okulları için, yakın dönemin başbakanları ve Cumhurbaşkanları tarafından, mevkidaşlarına tavsiye mektupları yazılmış, o ülkelerdeki Türk Büyükelçilerine Hizmet Hareketine yardımcı olmaları için talimat verilmiştir! (AS: Abdullah Gül vd.!)

7) Namuslu, vatansever  emniyetçilerin ve namuslu savcıların çabasıyla yargı önüne çıkarılan Fetullah’a kimlerin sahip çıkıp aklanmasını sağladıklaŕı, o emniyetçi, savcı ve hakimlerin başlarına neler geldiğini merak edenler kolaylıkla ögrenebilirler.

8) Değerli hukukçu Mehmet Emin Değer, 20 yıl önce  paralel ihaneti teşhir eden BİR CUMHURİYET DÜŞMANININ PORTRESİ kitabını yazarken,  Cumhurun başındakilerin aymazlığını tarih hiç kuşkusuz not edecektir.

9) Fetullahçı şebekeyi tüm ayrıntılarıyla tespit ve teşhir edip, KÖSTEBEK adını verdiği eserini basma aşamasına  geldiğinde  18 Aralık 2002’de evinin önünde şehit  edilen aziz kardeşim Dr. Necip Hablemitoğlu‘nun ardından “Oh oldu, iyi oldu” anlamında yazılar döktüren, yorumlar yapan FETÖ’severlerin şimdilerde Fetösavar ayaklarına yatmalarını da tarih hiç kuşkusuz layık olduğu biçimde kaydedecektir!

10) Türk devlet geleneği ve Cumhuriyetin milli yol haritası terk edilip, sureti haktan görünen kimi din baronlarına yol verildiğinde,  ortada ne devlet ne milli kurum hiçbir şeyin ayakta kalamayacağını 15 Temmuz Paralel kalkışması bir kez daha göstermiştir.

11) Din ve inancın, Türk Milletini bir araya getiren, ortak bir gelecek inşası konusunda müşterek payda oluşturan deger olmaktan çıkarılıp, adı ne olursa olsun, herhangi bir cemaatin tekeline verildiğinde yeni 15 Temmuzların kaçınılmaz olacağı bunca acı dersten sonra iyice anlaşılmalıdır.

BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY’İN İDAMI

Mütareke İstanbul’unun Paralel Yargısı DİVAN-I HARBİ ÖRFİ
BOĞAZLIYAN KAYMAKAMI KEMAL BEY’İN İDAMI


Av. Hüseyin Özbek
Türkiye Barolar Birliği Başkan Yardımcısı

Bir Mütareke Yargıcı Portresi: Nemrut Mustafa Paşa

Mütareke döneminde birden fazla sıkıyönetim mahkemesi faaliyet göstermiştir. Dersaadet Divan-ı Harbi Örfisi veya 1.Nolu Mahkeme diye anılan, İttihat ve Terakki mensuplarını yargılayan mahkeme reisliğine Mahmut Hayret Paşa’nın istifası üzerine Mustafa Nazım Paşa atanır. Üyeler, Mirliva Zeki Paşa, Mirliva Mustafa Paşa, Mirliva Ali Nazım Paşa, Mirliva Recep Ferdi Bey’den oluşmaktadır. İngilizleri memnun etme ve bütün taleplerini, ülkesine ihanet pahasına ziyadesiyle karşılamayı siyasetinin temeli yapan Damat Ferit Hükümetinin teşkil ettiği mahkemenin adil bir yargılama yapması mümkün değildi. Mahkeme Başkanı Mustafa Nazım Paşa’nın 4 ay reislik yaptıktan sonra üçüncü Damat Ferit Paşa hükümetinde Harbiye Nazırlığına atanması mahkeme ile siyasi iktidar arasındaki ilişkinin derecesini gösterir çarpıcı bir örnektir. Erzurum Kongresi esnasında 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir’ den Mustafa Kemal’in tutuklanmasını isteyen bu Nazım Paşa’dır. Bu mahkemenin üyelerinden halkın Nemrut adını taktığı Mirliva Mustafa Paşa (Kürt Mustafa Paşa) sanıklara karşı ön yargılı davranıp savunma haklarını kısıtlamasıyla, düzmece belgeler üretmesiyle, yalancı tanıkları yönlendirmesiyle ibretlik bir örnektir. Üyesi olduğu mahkeme, yargılananlardan sabık İttihatçı iktidarın şeyhülislamı Musa Kazım Efendi’ye idam yerine 15 yıl kürek cezası verince böyle bir şahıs için ne yargılama yapmaya ne de Kanun-u Esasi’ye uymaya gerek olmadığı, sorgusuz sualsiz idamı gerektiğine ilişkin beyanıyla, kürek cezasına ilişkin kararı idam şerhiyle imzalaması okurlarımıza yeterli fikir verecektir.

İngiliz güdümlü Yargının Masum Kurbanı: Kemal Bey

Divan-ı Harbi Örfi’nin ilk yargılaması Yozgat davasıdır. 1915 Ermeni Tehciri uygulamasından sorumlu tutulan Boğazlıyan Kaymakamı ve Yozgat Mutasarrıf Vekili Kemal Bey’in 2 Şubat 1919’da başlayan yargılaması 8 Nisan 1919’da idam hükmüyle sonuçlanır. Düzmece tanıkların yönlendirilmesinde, sanığa savunma olanağı tanınmamasında üye Nemrut Mustafa Paşa’nın çabaları dikkat çekicidir. 10 Nisan 1919’da Beyazıt meydanında cezanın infazından önce Kemal Bey halka seslenir: “Sevgili vatandaşlarım; ben bir Türk memuruyum. Aldığım emri yerine getirdim, vazifemi yaptığıma vicdanım emindir. Sizlere yemin ederim ki ben masumum. Son sözüm bu gün de bu olacaktır, yarın da bu olacaktır. Yabancı devletlere yaranmak için beni asıyorlar. Eğer adalet buna diyorlarsa kahrolsun böyle adalet!” Kemal Beyin cansız cesedi darağacında sallanırken Taşnakçı Ermeniler sehpa önünde sevinç gösterilerinde bulunmaktadırlar.

Şehitlere “Köpek Ölüsü” diyen alçak

Mustafa Paşa’nın 26 Ağustos 1919’da ilk dönem mahkeme üyeliğinin sona ermesiyle Damat Ferit tarafından ödüllendirilerek 25 Eylül 1919’da tayin edildiği Bursa Valiliğinden onuncu gününde kovulma nedeni hayli ilginçtir! Valilik makamında yaptığı konuşmada; “1. Dünya savaşında şehit düşen Türk askerlerinin meşru olmayan bir savaşta hayatlarını kaybetmeleri nedeniyle bırakın şehit olmayı, köpek ölüsünden farkları bulunmadığını” söylediğini duyan halk,  Vilayet konağına dayanınca Bursa’yı apar topar terk ederek soluğu İstanbul’da alır!  Ermeni Tehciri sorumlularının bir an önce cezalandırılması için sürekli hükümeti sıkıştıran İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb’e, Damat Ferit’in; ” Şimdi güvendiğim yeni bir mahkeme kurdurdum” sözünü boşuna söylemediği kısa zamanda ortaya çıkar: 16 Nisan 1920’de Damat Ferit mahkeme başkanlığına gerçekten de güvendiği birini, Nemrut Mustafa Paşayı tayin etmiştir. Damat Ferit hükümetlerinin özelliği medrese Kürt ittifakını iktidara getirmesidir. Ayan Meclisi ve bürokrasiye Kürt Teali -yükselme- Cemiyeti ve Teal-i İslam Cemiyeti mensuplarını doldurmuştur. Medreseyi Şeyhülislam Mustafa Sabri, Kürtçü kümelenmeyi Ayan üyesi Seyit Abdülkadir temsil etmektedir. II. Abdülhamit döneminde Hariciye Nazırlığı ve Şura-yı Devlet Reisliği görevlerinde bulunan Kürt Sait Paşa’ nın ve 15 Mayıs 1919’da İzmir valisi olarak, halka Yunan işgaline direnmemeyi telkin eden Kambur İzzet’in kardeşiyle evli olan Nemrut Mustafa Paşa, mütareke döneminde olsun, Yüz ellilik olarak yurt dışındaki sürgün döneminde olsun, üyesi olduğu Kürdistan Teali Cemiyeti ile aynı doğrultuda davranmıştır. İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace Rumbold’un; “Bu Kürt önderi iyi yönetilirse, Irak’ taki İngiliz yetkililerine yararlı olabilir” dediği Nemrut Mustafa’ nın,  Emin Ali Bedirhan ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti Başkanı Sait Molla ile birlikte İngiliz Yüksek Komiserliği görevlilerinden Andrew Ryan’ı ziyaret edip, İngiliz Mandaterliği altında Kürtlere özerklik isteminde bulunduğunu okurlarımıza hatırlatmakla yetinelim. (S.R .Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı)

Milli Mücadeleye Karşı Damat Ferit’in Hukuk Silahı

23 Nisan 1920’de kabul edilen bir kararname ile Divan-ı Harbi Örfilerin görev alanı genişletilir. Tehcir davalarına ek olarak memleketin iç ve dış güvenliğini bozanların da Divan-ı Harbi Örfi mahkemelerinin yargı yetkisinde olduğu belirtilir. Kararname doğrultusundaki çalışmalar asıl amacın ne olduğunu kısa sürede göstermeye başlar: 14 Mayıs 1920’de Mustafa Kemal Paşa, Kara Vasıf Bey, Ali Fuad Bey, Alfred Rüstem Bey, Dr. Adnan Bey ve Halide Edip Hanım, Nemrut Mustafa Paşa başkanlığındaki mahkeme tarafından; “Kuva-yı Milliye adı altında fitne ve fesat tertip ettikleri, halktan zorla para aldıkları, asker topladıkları için” gıyaben idama mahkum edilirler. Karar padişah tarafından onaylanır, 24 Mayıs 1920 tarihli Takvim-i Vekayi’de (Resmi Gazete) yayınlanır. Mahkeme 19 Haziran 1921 tarihine kadar Kuva-yı Milliye nedeniyle 823 kişiye çeşitli cezalar verir.

Paralel Yargının bir başka cinayeti: Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey

Sadrazamın güvenli mahkemenin reisliğine atadığı Nemrut Mustafa, Damat Ferit’in güvenini boşa çıkarmaz: Ermeni Tehciri nedeniyle yargılanan Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey’i idam etmeyi kafasına koymuş olan Nemrut Mustafa, ortada delil, tanık olmayınca yaratmaya girişir. 29-30 Nisan 1920 tarihlerinde Serbesti ve Peyam-ı Sabah gibi mütareke matbuatına verdiği ilanlarla tanık arama çabaları, tanık temini ve mahkemeye celbinde Patrikhane ile giriştiği yakın işbirliği sonuçta meyvelerini verir. Nusret Bey’ in savunmaları ve ileri sürdüğü deliller dikkate alınmaz. Aslında delil sunma ve savunma yapmasına olanak ta tanınmaz. 24 Haziran 1920’de yargılama sona erer. Başkan ve üyelerden  Kaymakam  Fettah Bey idam kararında ısrar ederler. Diğer üyeler Recep Paşa, Recep Bey ve Ferhat Bey ise 15 yıl kürek cezası isteminde bulunurlar. Üçte iki çoğunluk kararına göre 4 Temmuz 1920 tarihli kararla sanık 15 yıl kürek cezasına mahkum edilmiş ve ilam imzalanmıştır. Nusret Bey, Mustafa Paşa’nın kendisine olan düşmanlığının Ergani’de görev yaparken zararlı çalışmalarını gördüğü Kürt Muhadenat Cemiyeti’ni kapatmış olmasından kaynaklandığını yakınlarına söylemiştir. Nusret Bey’i idam etme ısrarından vazgeçmeyen Nemrut Mustafa mahkeme üyelerinden Ferhat Bey’i; “Sen bizim işimize engel oluyorsun, seninle teşrik-i mesai edemeyiz” diyerek üyelikten çıkarıp yerine Miralay Niyazi Bey’i tayin ettirir. Patrikhane aracılığıyla yeni yalancı tanıklar bulur. Daha önce kürek cezası için imza koyan Recep Paşa ile Recep Bey’e de etki ederek kararını idamdan yana değiştirir. Sonuçta bir suç nedeniyle ortaya iki karar çıkar ! O günlerde aralarında Nusret Bey’in de bulunduğu Tehcir sanıklarını Malta Adasına götürmek için Bekirağa Bölüğüne gelen İngiliz subayına; “Hepsini götürünüz, Divan-ı Harb adına rica ediyorum. Nusret’i bırakınız. Çünkü onun idamı tasdike gitti. Yarın ya da öbür gün idam edeceğiz” diyerek engeller. Bu hukuk faciası sonucu Nusret Bey 5 Ağustos 1920 de Sevr Antlaşması’ndan 5 gün önce idam edilir!

Bağımsız Yargının Kaynağı Bağımsızlıktır

Mütareke İstanbul’undaki Tehcir Yargılamaları kuşkusuz daha uzun incelemelerin konusudur. İşgal altındaki bir ülkenin işgalci işbirlikçisi yönetimince oluşturulan mahkemelerindeki adil olmayan yargılamalar, yargı tarihimizin utanç sayfaları olarak yerini almıştır. Ankara’nın yürüttüğü bağımsızlık savaşı Mütareke tutsaklarının da, Malta tutsaklarının da özgürlüğünün yolunu açmıştır. Divan-ı Harbi Örfiler, bağımsız yargı için önce bağımsız bir ülke, bağımsız bir ulus olmak gerektiğinin, bunun dışındakilerin sömürge yargısı olacağının acı örnekleri olarak bu gün için de isteyenler için gerekli derslerle doludur.

Kaynakça
1) Tehcir Yargılamalar› : Osman Selim Kocahanoğlu – Temel Yayınları
2) Bilal Şimir : Malta Sürgünleri – Bilgi Yayınevi
3) Dr. Feridun Ata : Süleymaniyeli Nemrut Mustafa
=====================================
Dostumuz,

Değerli hukukçu ve araştırmacı – yazar Sayın Av. Hüseyin Özbek‘in önemli bir yazsını daha site okurlarımızla paylaşmak istiyoruz.. Kendisine teşekkür ederiz..

Boğazlıyan Kaymakamı yurtsever insanımız Kemal Bey’in anısını saygı ile selamlıyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 11 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com