Sevr utancından Lozan övüncüne

Sevr utancından Lozan övüncüne

Hüseyin Özbek (@avhuseyinozbek) | Twitter

Av. Hüseyin ÖZBEK
24 Temmuz 2020 Cumhuriyet
(Dr. AS: 10 Ağustos 2020; bu gün yeniden yayınlıyoruz..
yazının sonundaki haritayı biz ekledik..)

Sevr, 1. Paylaşım Savaşı’nın mağlubu Türklere vurulan tutsaklık zinciriydi. Hasta Adam”ın ülkesine el konup mirası bölüşülecekti. Osmanlı İmparatorluğu’nun enerji zengini coğrafyasına el konmakla da iş bitmiyordu. Sırada Anadolu ve Trakya’nın paylaşımı vardı. Teslimiyet yerine direnmeyi seçip, savaşın 4 yıl uzamasına neden olan Türkler en ağır biçimde cezalandırılacaktı!

Sevr’e göre İzmir ve havalisi ile Trakya’da adeta yeni bir Yunanistan kuruluyordu. Doğuda Ermenistan, batıda ve güneyde Konya’ya kadar uzanan İtalyan, Suriye’den Adana’ ya kadar genişleyen Fransız nüfuz bölgeleri çıkarıldığında Türklere nefes alacak bir saha kalmıyordu.

İstanbul’da vesayet altında bir Halife Sultanın varlığı, Türklerin olası direncini önlemede işe yarayabilirdi. Saltanat ve Hilafet makamına duyulan geleneksel bağlılık, korkuluğa dönüşmüş olsa bile bu makamın ayakta tutulması işgalin kabullenilmesinde etkili olabilirdi. Vahidettin’in teslimiyetçi kişiliği de bu işbirliğini kolaylaştırıyordu.

KIRK KATIR KIRK SATIR

Hilafet ve Saltanatın biçimsel varlığının dışında, sultanın sözü payitahtta bile geçmeyecekti. Çanakkale ve İstanbul Boğazlarından geçiş düzenlemesinde Türklere seyirci olmaktan başka bir hak tanınmıyordu! Yani bu stratejik suyollarında Türk Boğazları adından başka Türk’ün esamisi bile okunmayacaktı.

Orta Anadolu ve Karadeniz bölgesinden Türklere bırakılacak yerlerin de bir garantisi yoktu. Bu daracık alan, Türkler için bir anlamda geçici istasyon olarak düşünülmüştü. İşin aslı ileride buralardan da sürülerek Anadolu’daki Türk varlığı temelli sona erdirilecekti!

sacası Türklere kırk katırla kırk satırın dışında bir seçenek tanınmıyordu. Bu durumda ya Sevr zilletini kabullenip kellemizi uzatacak ya da yeni bir savaşı göze alacaktık. Mütareke İstanbul’u teslimiyeti seçecektir. 10 Ağustos 1920’de bu kölelik belgesi Saltanat şurası tarafından bir eksiğiyle imzalanacaktır. Hanedan-ı Osmani için önemli olan tebanın durumu değil, mülkün sahibinin unvan ve makamının korunmasıdır!

Bu denklemde emperyalistler için İstanbul çantada keklik, Anadolu baş belasıdır. O halde yapılacak iş Anadolu’nun direncini kırıp Sevr’e razı etmekti. Yunanistan’ın megali idea hayalinin körüklenip Küçük Asya macerasına yönlendirilmesinin arka planı Türkleri Sevr’e zorlamaktır.

Ekonomik, sosyal ve insan kaynaklarını neredeyse tükenme noktasına getiren, 1911 Trablusgarp, 1912-1913 Balkan, 1914-1918 1. Dünya Savaşının ardından Türklerin yeni bir savaşa kalkışması olanaksız görülüyordu. İngilizlerin Sevr tetikçiliği görevi verdiği Yunan ordusu, kısa zamanda Anadolu’nun direncini çökertince yüzyıllık şark sorununa da son nokta konmuş olacaktı!

Türkler, emperyalist yağmacıları bir kez daha şaşırtacak, artık belini doğrultamaz diyenlere inat 1919-1922 arası üç yıl daha ölümüne vuruşacaktır. Bu son savaş, elde kalan son vatan parçası Anadolu içindir. Bu son savaşta cephedeki Mehmetlerin, cephe gerisindeki kadınıyla erkeğiyle sivil halkın direnci, özverisi, kararlılığı kurtuluşun yolunu açacaktır.

1922 Eylülü’nde, Atatürk’ün, Askerlik onurundan yoksun katiller sürüsü” dediği Yunan ordusu kovulmuş, sıra asırlık hesapların görüleceği sulh konferansına gelmiştir. İsviçre’nin Lozan kentinde düzenlenen konferansta bağlaşıklar Mondros Mütarekesi’ni, Türk heyeti Mudanya Mütarekesi’ni esas almaktadır. 1. Paylaşım Savaşı’nın mağlubu Türklere dayatılan Mondros Ateşkesi, Sevr paçavrasının önsözüydü. Mondros, Türkler için tutuklama müzekkeresi, Sevr idam kararı idi. Türk tarafı Lozan’a Mondrostan değil, Yunan hezimetinin resmi belgesi olan Mudanya Ateşkesinden gelmektedir.

TBMM’nin Lozan heyetinin başına Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yı geçirmesinin iki nedeni vardır. İlki Mudanya Ateşkes görüşmelerindeki başarısı, ikincisi de zafer kazanan ordunun belinde kılıcı, ayağında çizmesiyle cepheden gelen komutan kimliği ile muhataplara verilmek istenen mesajıdır: Türkler, emperyalizmin büyük hayali, Türk yurdunun ve Türklüğün tasfiye projesi “ Şark Meselesi/ Doğu Sorunu” defterini bir daha açılmamak üzere kapatmak istemektedirler!

HASTALIKLI ANLAYIŞ

Musul yüzünden bir ara kesintiye uğrayıp delegasyonların ülkelerine dönmelerine neden olan konularda da mutabakat sağlanmasıyla ortaya çıkan metin nihayet 24 Temmuz 1923’te imzalanacaktır. Atatürk’ün,

  • Bu antlaşma, Türk milleti aleyhine, asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın çöküşünü ifade eder bir belgedir. Osmanlı devrine ait tarihte örneği bulunmayan bir siyasi zafer eseridir” sözleri Lozan’ın en anlamlı özetidir.

Kurtuluş Savaşı’nda Ankara’ya karşı Vahidettin yanında saf tutan bir geleneğin, bağımsızlık ve özgürlük belgesi Lozan’la ilgili gerçeklik dışı çarpıtmaları ayrı bir yazının konusudur. Lozan karşıtlığının hastalıklı bakışında nedense Sevr’den hiç bahsedilmez. Utanç belgesi Sevr’in imzacılarından mazlum ve mağdur portreleri çıkarmak, bilim ve insaf dışı bu hastalığın tedavisinin olanaksızlığını göstermektedir. Lozan’a İngiliz kumpası diyen bu hastalıklı anlayışın tekzibini, ikinci dönem Lozan görüşmelerinde İngiliz delegasyonu başkanı Sir Horac Rumbold’a bırakarak makalemize son verelim: 

Lozan’a her adı verebiliriz ama, Birleşik Krallık açısından zafer denilemez”!
============================

BÜYÜK SAVAŞLARA KÜÇÜK BİR KIVILCIM YETER

BÜYÜK SAVAŞLARA KÜÇÜK BİR KIVILCIM YETER

Av. Hüseyin Özbek

Avusturya – Macaristan İmparatorluğu Veliahtı Arşidük Ferdinand, Bosna ziyaretinde, Gavrila Princip adlı bir Sırp fanatiğinin pususunda can verdi.

İstenen (gerçekte kurgulanan) kıvılcım sonunda çakmıştı..

Avusturya – Macaristan İmparatorluğu anında (28 Temmuz 1914) Sırbistan’a savaş ilan etti.

Arkası çorap söküğü gibi gelecektir. Çoktandır bu kıvılcımı bekleyen İngiliz – Fransız – Rus bağlaşıkları ile Almanya / Avusturya – Macaristan arasında büyük hengâme kopacaktır.

Osmanlı İmparatorluğu büyük kapışmada Alman / Avusurya-Macaristan ittifakının yanında savaşa sürüklenecektir!

1. Dünya Paylaşım Savaşının başlangıcı böyle oldu.

Dört yıl sürecek 1.Dünya (1. Paylaşım) Savaşının sonucunda ise milyonlarca insan ve para yitiğine karşın, savaşan yanların beklentileri gerçekleşmeyecektir.

Taçlar, tahtlar devrilecek, asırlık hanedanlar ortadan kalkacaktır.

Bir kez daha yineleyelim;

  • Kibriti çakıp yangını çıkartmak kolaydır.

Ateş iyice harlandıktan sonra ne mi olur diyorsunuz?

İsteseniz de söndüremezsiniz artık!

DEVLET YÖNETMEK BELEDİYE YÖNETMEYE BENZEMEZ

ULUSLARARASI İLİŞKİLER İHALE BAĞLAMAYA BENZEMEZ

REEL POLİTİK SORUNLAR KISASI ENBİYA KÜLTÜRÜ İLE ANLAŞILAMAZ VE ÇÖZÜMLENEMEZ

SAVAŞIN ŞAKASI OLMAZ!

SAVAŞI BAŞLATIRSINIZ AMA SONLANDIRMAYA GÜCÜNÜZ YETMEZ

ÜLKENİN DİBİNİ ÇIKARMAK

ÜLKENİN DİBİNİ ÇIKARMAK

Av.Hüseyin Özbek 

İşin dibini çıkartmak deyimi rezaletin son perdesi anlamında  kullanılır. Ülke genelinde yaşanan “Altına Hücum” cinnetinin, dibi çıkarılan “Dipsiz Göl” rezaletiyle son bulacağını mı sanıyorsunuz?

Uğruna nice şehitler verilen bir ülkenin maruz kaldığı yağmanın, kültürel  talanın boyutlarına bakar mısınız? Milletçe yer altından çıkıverecek fi tarihinden kalma hazineyle Karun misali zenginleşme hülyasıyla yatıp, bedavadan gömü bulma rüyasıyla kalkıyoruz.

Ülkenin her köşesini delik deşik eden toplumsal histerinin nedenlerine inilmeden alınacak hiçbir önlem, bu cinneti önlemeye yetmeyecektir. Üretmeden tüketmenin, çalışmadan kazanmanın yükselen değer olduğu yerde her şey çürür.

Kamu mallarını yağmalamanın, bedevinin kervan vurgunu misali gaza ganimeti sayılmaya başladığı bir ülkede yozlaşma, ölümcül bir virüs gibi her yere, her kuruma bulaşır.

Kültürel ve tarihsel mirasın paha biçilemez kalıtları, doğanın milyonlarca yılda oluşturduğu değerler, bu çürüme ve yozlaşmanın doğrudan  kurbanlarıdır.

Ülkenin doğal ve kültürel envanterinin insanlık tarihi ile yaşıt zenginlikleri, altına hücum histerisiyle gözü dönmüş bu barbarlık karşısında tümüyle korumasızdır.

Hukukun yerini keyfiliğin, kamusal ciddiyetin yerini lümpenliğin, toplumsal duyarlılığın yerini aymazlığın aldığı bir süreçte neler yaşanacaksa, bugün onlar yaşanmaktadır.

Yukarılarda başlayan yozlaşma, kısa sürede aşağılara inerek, toplumsal bilinci körelten, görüş mesafesini sıfırlayan bir kör duman gibi ülkenin üzerine çökünce ortada ne toplumsal bellek ne yön duygusu kalmaktadır.

Piyasada peynir ekmek gibi satılan detektörlerden birini edinip, kazma – küreği de omuzlayınca, kültürel sürek avına çıkmanın önünde hiçbir engel kalmamaktadır.

Gümüşhane’deki doğa cinayeti, en üsttekinden en alttakine yetki ve sorumluluk zincirine dahil tüm kişi ve kurumların gözü önünde işlenmiştir.

Bitli yorgan örneği, kimsenin sorumluluğunu üstlenmediği dipsiz rezalet bir kez daha gösterdi ki, siyasal yozlaşma ve çürümenin zirve yaptığı yerde yağma ve talan meşrulaşmaktadır.

Hiç kuşkunuz olmasın. Hamamın  namusunu kurtarmaya yönelik bir iki açığa almanın ardından her şey unutulacak, ülkenin henüz dibi çıkmamış neresi ve nesi kaldıysa yağmacıların tekmili birden kazma küreği omuzlayıp oraya çullanacaklardır..
===================================
Evet dostlar,

Balık baştan kokuyor ve ülkemiz – halkımız – değerlerimiz korkunç bir yozlaşmanın girdabında boğuluyor..
Gümüşhane’deki “dipsiz göl”, altın arama izni verilmesi nedeniyle vahşi bir iştahla saldıran necip milletimizin iktidar kayırmalı kimi üyelerince kurutulup yok edildi..

Image result for kurutulan dipsiz göl

İnsanlara doğa sevgisi aşılayan bir eğitim gerek..
İnsanlara yurdun taşına toprağına titreyen değerler kazandırmak gerek..
Devletin koruma- kollama – engelleme görevini etkin yerine getirmesi gerek..
Yöneticilerin halka iyi örnek, rol modeli olması gerek..
Harama göz dikene hesabı sorulmak gerek
Açılan derin yarayı ne yapıp edip sarmak gerek..
Gözü doymaz dinci yobaza ar ve edep gerek..
AKP iktidarına insaf ve feraset gerek..

Sevgi ve saygı ile. 21 Kasım 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Mümtaz Soysal’ı uğurlarken

Mümtaz Soysal’ı uğurlarken

Av.Hüseyin Özbek
TBB Başkan yardımcısı

Prof. Dr. Mümtaz Soysal, akademik kimlikle siyasal kimliğin aynı kişide buluşmasının seçkin örneğiydi. 1950 sonrasının yakın tanığı, Mülkiyeli ruhunu iliklerinde hisseden Mülkiye hocası, 12 Mart’ın sanığı, cunta dönemlerinin sakıncalısıydı.

1961 Anayasası’nın mutfak çalışmasının birikimi, engin siyasal kültür, Milli Mücadele’ye omuz veren bir aileden gelmenin haklı onuru, en gerilimli anlarda bile yüzünden eksilemeyen tebessüm, bakışlarına yansıyan özgüven, Mümtaz Hoca’nın kimlik ve kişilik resmidir.

Mümtaz Soysal, akademik yaşamında ders notlarıyla yetinmeyip öğrencilerine vatanseverlik, Cumhuriyet değerleri, ülke ve ulus çıkarlarıyla çatışmayan solculuk, emek dostluğu, milletin damıtılmış alın terinin ürünü kamu varlıklarının korunması gibi kavramları öğreten adamdır.

Ödünsüz duruş

Cunta dönemlerinde demokrasiden ve hukuktan yana ödünsüz tavır, düşünce ve ifade özgürlüğünü yazılı ve sözlü pratikle savunma, sömürü ve vurguna karşı Cumhuriyetin ekonomik birikimlerinin ödünsüz savunulması, Mümtaz Hoca için bilim ahlakının da önünde, bir kişilik sorunudur.

24 Ocak kararlarıyla (24 Ocak 1980) dayatılan reçetenin, halkın yararını değil, uluslararası sermayenin çıkarlarını öncelediğini, asıl amacın ülkenin ekonomik bağımsızlığının tasfiyesiyle açık pazar haline getirilmek olduğunu ısrar ve inatla anlatmakla kalmayıp bu dayatmaya karşı hukuk savaşı verdi.

TBMM çatısı altında milletvekili olarak bulunduğu dönemlerde parti disiplinin genel başkanın sınırsız keyfiliği olmadığını, demokrasinin önce parti içinde işlerlik kazanması için mücadele verilmesi gerektiğini tutum ve davranışlarıyla kanıtladı.

Denizciliğe katkısı

Dışişleri Bakanlığı dönemindeki tutum ve uygulamaları, Cumhuriyetin ilk dönemlerini hatırlatır.Türk Dışişlerinin geleneksel çizgisinin ve kurumsal ciddiyetinin korunması, ABD ve AB dayatmalarına karşı, ast – üst ilişkisinin değil, mütekabiliyetin (AS: karşılıklılığın) temel alınması Mümtaz Hoca için öncelik ve özen sorunudur. BOP-GOP’un mutfak kokularının, ayak seslerinin duyulduğu dönemlerde gösterdiği duyarlılık ve önlem alma çabaları sorumlu devlet adamlığının örnek davranışları olarak not edilmelidir.

KKTC’nin tasfiyesiyle, Türkiye’nin devreden çıkarılmasının ön koşulunun Rauf Denktaş’ın tasfiyesi olduğunu bilen dış dinamiklerin ülke içindeki kampanyasına karşı ilk günden tavır aldı. Dışarının telkinlerden fazlasıyla etkilenen siyasal iradenin tutumuna karşı kamuoyunu bilgilendirmek için elinden geleni yaptı. Rauf Dentaş Türkiyeli (!) medyanın infazına tabi tutulurken vatansever bir aydın, namuslu bir yurttaş, sorumlu bir akademisyen olarak usanmadan hep yazdı ve konuştu.

Üç tarafı denizle çevrili bir ülkenin deniz stratejisinin ve denizcilik kültürünün oluşması için elinden geleni yaptı. Ege ve Kıbrıs başta olmak üzere Türkiye’nin ulusal çıkarlarını yeterince savunabilmesinin denizci ulus olmaktan geçtiğinin altını çizdi. Sivil, ticari ve askeri alanda yolcu-yük taşıma, deniz ulaşım ve güvenliğinin devlet politikası haline gelmesinin önemini anlatmaya çalıştı.

Küresel-liberal rüzgârların, akçeli telkinlerin, ödüllü siparişlerin etkisine kapalı, ülkesinin ve ulusunun çıkarlarına sonuna dek açık bir büyük adamı uğurluyoruz.

Türk milletinin başı sağ olsun.

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

KURTULUŞ YILDÖNÜMÜNDE İŞGAL ÖZLEMİ

Av. Hüseyin Özbek
(AS: Bizim kısa katkımız yazının altındadır..)

Okura Kısa Not:

Lozan Antlaşması sonrasında, 6 Ekim 1923’de senelerdir düşman işgali altında inleyen İstanbul’a Türk Ordusu girer. Çizmeleriyle İstanbul’u 5 yıldır kirleten işgalciler Türk sancağını selamlayarak başları eğik İstanbul’u terk ederler

6 Ekim 2009’da İstanbul’daki kimi camilerin minarelerine kurtuluş sevincini ifade eden mahyalar asılmıştı. Kimi genç sefiller ve yandaş medya ortalığı birbirine katınca akşam beklenmeden mahyalar apar topar sökülmüştü! Bu yazı o günlerde kaleme alınmıştır. Güncelliğini yitirmediğini düşünüyorum.

Şehit ve gazilerimize saygı ve rahmetle…
*****

13 Kasım 1918’den 6 Ekim 1923’e işgal çizmeleri İstanbul kaldırımlarıyla birlikte Dersaadet ahalisinin şerefini, ırzını, onurunu da çiğneyip duracaktır. Seferden dönen Orduyu Hümayun’un tuğlarından, zafer sancağından gayrisini tanımamış İstanbullular esaretin simgesi yabancı bayrakları görmemek için işgal süresince gözlerini yerden kaldıramayacaklardır.

13 Kasım 1918, Sarı Paşa’nın da Filistin Cephesinden İstanbul’a dönüş günüdür. Boğaza demirlemiş 55 parçalık Müttefik donanmasının namlularının çevrildiği selatin camilerin minareleri suskun, yenilginin, esaretin utancı altında ezilen Türkler sessiz, şaşkındır. Gizlemeye gerek duymadıkları bir coşkuyla evlerini, işyerlerini düşman bayraklarıyla donatıp, işgali alkışlayan Osmanlının Hıristiyan uyrukları, kendileriyle yıllarca ekmeğini bölüşmüş Türk komşularını aşağılamakta, alaya almaktadır.

Sarı Paşa Dersaadet’e ayak bastığı gün, düşman zırhlıları arasından Boğazı geçerken davetsiz konukları geldikleri yere göndermek için imparatorluğun uzak coğrafyalarında kalan Mehmetler üzerine and içer.

İşgal namlularının altında Saltanat ve Hilafet makamına kurulmuş Vahdettin“Umutlarımı Allah’tan sonra İngiltere’ye bağladım” dese de İngiliz diplomatlarına ve komutanlarına Londra’dan verilen talimat bambaşkadır: “Türklere yüz verilmeyecek ve ağır şekilde cezalandırılacakları kuşkuya yer bırakılmayacak şekilde kendilerine anlatılacaktır.”

Anadolu’da başlayan milli direnişle çıldıran müttefikler 13 Kasım çıkartmasının yeterince caydırıcı olmadığını düşünmektedirler. 16 Mart 1920’de İstanbul’un resmen işgali başlar. Fındıklı’daki Millet Meclisi ( Meclis-i Mebusan ) başta olmak üzere İstanbul’un askeri ve sivil tüm stratejik noktalarına vahşice el konur. Sabahleyin Şehzadebaşı’ndaki 10. Tümen Karargâhı’nı basan İngilizler uykudaki Mehmetlerin üzerine ateş açar. 5 er şehit olur, 9’u yaralanır. Vatanseverler derdest edilip Bekirağa Bölüğü’ne tıkılırken görevde 1. haftayı henüz dolduran Salih Paşa Hükümeti halka; “Tam bir sükûnetle iş ve gücüyle meşgul olmasını” tavsiye etmektedir! Rumca yayınlanan Neogolos Gazetesi işgalin ertesi günü olan 17 Mart’ta; “Irkımız için yeni ufuklar, mukaddes dakikalar” başlığıyla çıkar!

İstanbul sokaklarından, hele Pera’dan Tatavla’dan üniforma ile geçme gafletinde bulunan Türk polislerinin, subaylarının apoletleri sökülmekte, şapkaları kapılmakta, ay yıldızları üzerinde tepinilmekte, işgalci bayraklarına, askerlerine selama zorlanmaktadır.

İşgal altında yaşamanın, öz vatanında köleleşmenin utancı, acısı içine işlemiş İstanbullular, Yunan Ordusunu 9 Eylül 1922’de Akdeniz’e döken Mehmetleri kucaklamak, al sancağa yüz sürmek için 6 Ekim 1923’ü bekleyeceklerdir.

Lozan Barış Antlaşmasıyla bağımsızlığı onaylanmış Türkiye’nin Gazi Ordusu, 6 Ekim 1923’de Şükrü Naili Paşa’nın komutasında beş yıldır işgal altında yaşayan kente girer. Mütareke Hükümetlerinin işbirlikçi Sadrazamı Damat Ferit Paşa da kaçıp sığındığı Fransa’nın Nice kentinde Türk Ordusu İstanbul sokaklarında resm-i geçit yaparken, aynı gün hücceten ölüverir!

Pera’nın Cadde-i Kebir’inin İstiklal Caddesi, Tatavla’nın Kurtuluş, Şişli Caddesinin Halaskargazi oluşu aynı zamanda tutsaklıktan özgürlüğe ulaşmanın da kısa öyküsüdür.

Gazi Ordunun Gazi Mehmetlerine Şükrü Naili’nin komutasında Dersaadet’e ayak bastıklarında, gün gelip adlarının mahyalardan silinip, minarelerden apar topar indirileceğini söyleselerdi inanırlar mıydı dersiniz?

İstanbul’a girişlerinde dökülen gözyaşlarını, al bayrağa sürülen yüzleri, kendilerine dokunmak, terlerini koklamak için birbirini çiğneyenleri görünce, haklarını kat kat helal edip huzur içinde dünyadan ayrılan Mehmetler şimdikilerle helalleşir mi acep!

İşgal utancından özgürlüğün erdemine ulaşmanın 96. yıldönümünde yattıkları yerden doğruluverseler, sivil sıfatını kullanan her yaştan fonlu sefillere ilk sözleri ne olurdu Gazi Mehmetlerin?

Mahyalardan;

  • Ne Mutlu Türküm Diyene
  • Ordumuza Şükran Borçluyuz,
  • Kurtuluşun Kutlu Olsun,
  • Önce Vatan,
  • Milli Birlik Esastır,

yazılarını indirten Damat Ferit mirasçılarına şöyle bir bakıp yeniden uzandıklarında neler hisseder, neler düşünür dersiniz Mehmetler?

Çölün amansız sıcağına, Sarıkamış’ın imansız soğuğuna, düşmanın yağlı kurşununa, şarapneline bana mısın demeyen Mehmetleri biliniz ki, aldıkları bu son yara hepten öldürür.

Bu yaraya dayanamaz Mehmetler!
==================================

Dostlar,

Dostumuz sayın Av. Hüseyin Özbek’e bu irdelemesi için teşekkür ederiz..
Tarihi çarpıtmak isteyenlere tokat gibi bir yazı..

29 Mayıs 1453’ü  abartılı biçimde kutlayan Osmanlı hayranı Yeni Osmanlıcılar ve AKP şürekası, Fatih’in aldığı İstanbul’u son Osmanlı Padişahı Vahdettin’in İngilizlere teslim ettiğini untmuş görünüyor, unutturmaya çabalıyorlar..

İstanbul’u yeniden işgalden kurtararak anavatan Türkiye’ye katan Mustafa Kemal Paşa’yı görmezden geliyorlar..

Bu mudur tarih bilinci, vefa, hak bilirlik??
Yalan söylemek, hak yemek, halkı aldatmak.. dine – imana – kitaba sığar mı eyyyyy dini dar siyasal İslamcılar!?

Sevgi ve saygı ile. 08 Ekim 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com