LOZAN’A SALDIRMAK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN VARLIĞINI – BİRLİĞİNİ İNKAR ETMEK ve EMPERYALİZMİN SEVR CEPHESİNDE YER ALMAKTIR

istanbul_barosu_logosu

LOZAN’A SALDIRMAK TÜRKİYE CUMHURİYETİ’NİN VARLIĞINI – BİRLİĞİNİ İNKAR ETMEK ve EMPERYALİZMİN
SEVR CEPHESİNDE YER ALMAKTIR

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır…)

Lozan Antlaşmasıyla var olan Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanlığı makamında oturan kişinin, tarihi gerçeklerden yoksun, hangi ruh köklerinden beslendiğini tahminde zorlanmadığımız bir tutumla Lozan’ı küçümsemesi, Milli Mücadele Kahramanları olan Lozan delegasyonu ve başkanına yönelik ağır suçlamaları üzerine konuya ilişkin düşüncelerimizi kamuoyuyla paylaşma gereği duyulmuştur.

Emperyalizmin dilinde Şark Sorunu (Doğu Meselesi) Osmanlı imparatorluğunun paylaşımı ve tasfiyesi projesi idi.  Bu paylaşım sulh yoluyla, masa başında halledilemeyince savaş kaçınılmazlaştı. 1. Dünya Paylaşım Savaşı’nın çıkış nedeni Osmanlı mirasının yağmalanmasıdır.

Birinci Paylaşım Savaşının mağlubu Osmanlı İmparatorluğuna imzalatılan Mondros Ateşkesi sonradan dayatılacak intihar belgesinin, yani Sevr’in önsözü olarak tasarlanmıştı.

Türk milleti ya yok oluş ve zilleti kabul edip tarih sahnesinden temelli silinecek ya da “Ya İstiklal, ya ölüm” parolasıyla son savaşını yapacaktı. Ara çözüm olarak mandayı, yani emperyalizmin vesayeti altına girmeyi önerenlere karşı da cevap benzer şekildeydi: “Mandadan evvel İstiklal!”

Bağımsızlık Savaşının lideri Mustafa Kemal Paşa, Milli Mücadelenin meşruiyet kaynağı TBMM’nin Başkanı olarak sivil, TBMM Ordularının Başkomutanı olarak askeri önderliği olmak üzere iki ağır görevi birlikte yürütmüştür.

Payitahtta Saltanat ve Hilafet Makamının fuzuli şağili Vahdettin ile Mütareke işbirlikçilerinin 10 Ağustos 1920’de gözü kapalı imzaladıkları Sevr paçavrası, Türk Milletinin azim ve kararlığı sonucu ulaşılan zaferle  tarihin çöplüğüne atılmıştır.

Sıra cephede kazanılan askeri zaferin diplomatik sahada tescillenmesi, Yeni Türk Devletinin uluslar arası meşruiyetinin sağlanmasına nin muzaffer komutanı İsmet Paşa, Mustafa Kemal Paşa tarafından Lozan’a gidecek Türk heyetinin başkanı (AS: Dışişleri Bakanı) olarak görevlendirilmiştir. Emperyalistler Osmanlı zamanında elde ettikleri ekonomik ve siyasal ayrıcalıkları (AS: imtiyazları, kapitülasyonları) bırakmak istememektedirler. Türkiye’yi ve Türk milletini askeri zaferi anlamsız kılacak bir sömürge olarak denetimlerinde tutma hesapları içindedirler.

Uzun ve çetin müzakereler sonucunda emperyalizmin diplomasi kurtlarına karşı haklı ve mazlumların temsilcileri galip gelecektir. Heyetimiz Lozan’da yalnızca Türklerin değil mazlum Şark milletlerinin direncinin ve taleplerinin de temsilcisi olarak görülmüştür.

Atatürk Lozan Antlaşması için: “Bu antlaşma Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Anlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın ortadan kalkmasını ifade eder bir belgedir.” demektedir.

Lozan, siyasi ve hukuki meşruiyeti tescillenmiş bir devletin yurttaşları sıfatıyla hepimizin paydaş olduğu müşterek tapu olarak değerlendirilmelidir. Türkiye’nin hasmı olsun, dostu olsun yabancı kişi, kurum ve devletlerin Lozan’la ilgili değerlendirmeleri Türkiye’nin tapu senedi olduğu yolundadır.

Durum böyle iken politik dünyamızın, siyasi iktidarın zirvelerinde bulunan kimilerinin Lozan’la ilgili olumsuz değerlendirmelerinin, bir türlü içlerine sindirememelerinin nedenleri üzerinde düşünülmelidir. Milli Mücadele yıllarında Ankara’ya karşı teslimiyetçi Mütareke hükümetlerinin, işbirlikçilerin, Sevr imzacılarının safında bulunanların günümüzdeki manevi mirasçılarının Lozan’la ilgili takıntıları bahsettiğimiz geçmişte aranmalıdır.

Kurtuluş Savaşı’nın Başkomutanı ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Birinci Cumhurbaşkanı ile son Cumhurbaşkanı’nın Lozan’la ilgili değerlendirme ve yaklaşımlarının birbirine tümüyle
ters olması ülkenin sürüklendiği yerin ibretlik örneğidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesiyle, uluslararası meşruiyetini sağlayan hukuk belgesiyle sorunlu bir Cumhurbaşkanının, ayaküstü, tarihsellikten ve bilimsellikten yoksun bir kıraathane söylemi tutturması, Türkiye’nin dışarıdaki saygınlığını da ciddi ölçüde zedelemektedir.

Cumhurbaşkanı 29.09.2016 tarihli muhtarlara yönelik konuşmasında, TBMM tarafından onaylanmış ve hukuki manada kesinleşmiş Lozan’la ilgili küçümseyici, alaycı  beyanları, dilinden düşürmediği milli irade ve Yasama organının  üstünlüğü söylemini  inkar anlamına da gelmektedir.

Cumhurbaşkanının Lozan Antlaşmasının 93. Yıldönümü nedeniyle yayınladığı ve halen Cumhurbaşkanlığı resmi sitesinden silinmemiş olan  mesajından alıntılanan aşağıdaki ifadeleri kendilerine hatırlatmak istiyoruz:

Bugün, Cumhuriyetimizin kurucu belgesi olan Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanmasının 93. yıldönümüdür.

Aziz milletimizin inanç, cesaret ve fedakârlıkla elde ettiği zafer, Lozan Antlaşması ile diplomasi ve uluslararası hukuk alanına taşınarak tescil edilmiştir.

Bu anlaşma, yeni kurulan devletimizin tapusu niteliğindedir.

Lozan Antlaşması’nın içeriği, bu anlamda başta milli irade ve demokrasi olmak üzere Türkiye Cumhuriyeti’nin sahip olduğu temel ilkelerin değeri, bugünlerde çok daha iyi anlaşılmaktadır.”

Bu hatırlatmadan sonra da Cumhurbaşkanına sormak istiyoruz: Lozan’la ilgili hangi tarihli beyanınız gerçek düşüncenizdir? Hangisi muhtemel bir aldatılma sonucu söylenmiştir?

Cumhurbaşkanından beklentilerimiz, Lozan’ın kazanımlarının göz ardı edilmesi anlamına gelen gerçek dışı, anlamsız polemiklere bir an önce son verilmesidir.  Uluslararası diplomatik zaferle elde edilen ve tescillenen siyasi sınırlarımızın, Doğu ve Güneydoğu bölgelerimizin, Hatay’ın, İskenderun’un güvenliğinin ve huzurunun sağlanmasıdır. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin siyasi varlığının sürdürülebilmesi konusundaki tutarlılık ve kararlılığın sürdürülmesidir.  Mevcut iktidar döneminde Lozan’a ve uluslararası hukuka aykırı olarak Yunanistan tarafından el konulmuş olan adalarımızın işgalden kurtarılmasıdır. Son beklentimiz ise bu tür istisnai makamlarda bulunanların o makamların ağırlığının ve saygınlığının hakkını vermeleridir.

Emperyalizme karşı destansı bir mücadele ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin doğum belgesi ve tapusu olan Lozan Barış Antlaşmasını, başta Mustafa Kemal Atatürk ve İsmet İnönü olmak üzere kurtuluş kahramanlarını Türk Milletinin gönlünden ve vicdanından silmeye ve itibarsızlaştırmaya kimsenin gücü yetmeyecektir.

İstanbul Barosu Başkanlığı

=======================================

Dostlar,

Tayyip beyin ABD ziyaretinin hemen ardından –orada kapalı kaılar ardında mneler geçti ise– ülkemizin uluslararası hukukta tapusu ve tabusu  olan Lozan Antlaşması’na saldırmaya cüret edebilmesi küçümsenecek ve geçiştirilebilecek bir olay değildir. Biz olayı BOP çerçevesi içinde değerlendirmeyi uygun görüyoruz. Tayyip bey kameralar önünde onlarca kez “BOP Eşbaşkanı olduğunu ve bu görevi yaptığığını” kendi ağzıyla adeta böbürlenerek açıklamıştır. Bu Projenin Türkiye’yi de parçalamayı öngördüğü, yayımlanan haritalardan ve makalelerden anlaşılmaktadır. Erdoğan’ın 15 Temmuz 2016 ABD destekli FETÖ’cü darbe girişimiyle ülkemizde elinin çok zayıfladığı bir kesitte kartlar yeniden karılarak önüne kimi yeni misyonlar sunulmuş olması kuvvetle olasıdır. Bu olasılık dehşet vericidir.. Tıpkı Tayyip beyin Abramowitzler tarafından keşfedilerek Başbakanlığa hazırlanması, AKP’nin kurdurulması…. gibi..

İstanbul Barosu, yukarıdaki basın açıklaması metnini 2 gün önce 11.10.2016 günü güncelledi. Anımsanacağı üzere biz de “ERDOĞAN LOZAN ANDLAŞMASI’na NEDEN SALDIRIYOR?” başlıklı bir makalemizi web sitemizde yayımlamıştık
(http://ahmetsaltik.net/2016/10/01/erdogan-lozan-andlasmasina-neden-saldiriyor/).

bop_haritasi

BOP (Büyük Ortadoğu Planı) haritası yukarıdadır. Tayyip bey, bu planın gerçekleştirilmesi için ABD başkanları ile eşbaşkan olarak görev yaptığını kendi ağzıyla, kameralar önünde kezlerce yinelemiştir. Harita 2006 Haziran’ında ABD Silahlı Kuvvetleri Dergisinde E. Alb. Ralph Peters imzalı “KAN SINIRLARI” başlıklı makalede yayımlanmıştır :

Peters, R. Blood Borders. US Armed Forces Journal, www.armedforcesjournal.com/2006/06/1833899

Duyumlar değil belgeler ortadadaır.

Bu resmi haritaya göre Tayyip beyin görevi Türkiye’yi bölüp – parçalamak mıdır??

20 milyonu aşkın AKP seçmeni Tayyip beye bunun için mi oy vermektedir??
Bir ülkenin başına bundan daha vahim ne gelebilir??
Erdoğan yarın BOP eşbaşkanlığı görevinden ayrıldığını açıklasa bile ne ölçüde inandırıcı olabilir ve yıllarca bu doğrultudaki çabaları ve sonuçları bir çırpıda silinebilir mi??

Konunun çok ciddi olması nedeniyle her 2 yazının bir kez daha site okurlarımızca okunmasının ve arşivlere konmasının çok yerinde olacağını düşünüyoruz..

Belki vicdanlı AKP’liler uyanır da bu lanetli gidiş ve oyun daha çok gecikmeden bozulabilir!
Durup dururken BAŞKANLIK konusu neden gündeme getirildi? MHP’ye ayar verenler kimler??

BOP Eşbaşkanlığı görevini yerine getirmek = Türkiye’yi bölmek için kadir-i mutlak Başkan olmak gerekiyor anlaşılan Türkiye’ye! Stepne parti o yüzden mi konuşturuluyor??

Türkiye bu yıkıcı oyuna gelecek mi ??
Hiç ama hiç sanmıyoruz.. Gelmeyeceğini umuyoruz, diliyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
13 Ekim 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINA HAYIR

ÜÇÜNCÜ BALKAN BOZGUNU DAYATMASINA HAYIR

Av._Huseyin_Ozbek
Av. Hüseyin Özbek
28 Temmuz 2016

(AS : Bizim katkılarımız yazının altındadır..)

Türk Askeri tarihinin en büyük yenilgisi hiç kuşkusuz Balkan Bozgunudur. 2. Viyana kuşatmasında yaşanan 1683 bozgunu ile 1877-78 Rus savaşında (AS: 93 Harbi) Kafkas ve Tuna Cephesinin çöküşüyle payitahtın neredeyse elden çıkacak duruma gelmesi diğer büyük yenilgilerdir. 1683 bozgununun ardından hemen pes etmeyen Osmanlı imparatorluğunun çabaları nafiledir. On altı yıl süren ölüm kalım savaşı da kaybedilecektir. 1699’da imzalanan Karlofça Anlaşması Orta Avrupa’daki Türk üstünlüğünün kesin olarak son bulmasının belgesidir.
1877 – 78 Türk – Rus Savaşı ise Kafkas hattında ve Balkan coğrafyasındaki Türk askeri varlığını ve siyasal egemenliğini yok derecesine indirecektir. Tuna cephesinin çöküşünün ardından Edirne’nin düşüşü ile Çarlık Ordularına Osmanlı payitahtının kapıları ardına kadar açılır. Ayastefanos’ta (Yeşilköy) dayatılan koşullar son derece ağır hükümler içermektedir. İngiltere’nin Hindistan yolunun Rus tehdidi altına girmesi endişesi ve Prusya’nın çıkar hesapları doğrultusunda düzenlenen Berlin Konferansında kısmen hafifletilen hükümler sonrası, Ruslar İstanbul’u terk edecektir.
Balkan Bozgununun (1912) öbürlerinden farkı, yenilginin askeri alanla sınırlı kalmayıp, Batı karşısındaki inançsal, kültürel, askeri üstünlük algısının ortadan kalkması, yenilgi ve yok oluş duygusunun toplumu teslim almasıdır. Sırp, Bulgar, Karadağ, Yunan bağlaşıkları karşısında uğranılan askeri yenilgi gerçekten yüz kızartıcıdır. Yüzyıllardır her büyük seferde Orduyu Hümayun’un yer götürmez askerle gidip, zaferle dönüşüne kuşaklar boyu tanıklık etmiş, serhat türküleriyle, akıncı destanlarıyla büyümüş Rumeli ahalisinin görüp de inanamadığı şey, üniformalı kaçkınların, ordu artıklarının, bağlaşıkların üniformalı vahşilerin önünden ardına bakmadan kaçmasıdır.
Osmanlının fetih ve batıya doğru yayılması temelinde uygulanan iskan politikasıyla Anadolu’dan göçürülen Yörüklerle Türkleştirilen 500 yıllık vatan, birkaç ayda elden çıkmıştır. Osmanlının, Anadolu kadar Türk Rumeli’si göz açıp kapayıncaya dek yitirilmiştir. Evladı Fatihan’ca vatan bilinmiş, camileriyle, türbeleriyle, hanları, hamamları, şehirleri, çarşıları, bedestenleriyle Türkleştirilmiş coğrafyada acımasız bir etnik temizlik uygulanmaktadır. Bir yandan demografik kırım yapılırken öbür yandan 500 yıllık egemenliğin her türlü kültürel mirası acımasızca tahrip edilmektedir.
Balkanlardan Edirne’ye, Edirne’den İstanbul’a uzanan, cami avlularından sokaklara, meydanlara taşan perişan yığınlar, savaşın ve yenilginin, uğranılan facianın büyüklüğünü gözler önüne sermektedir. Ordudaki alaylı mektepli, İttihatçı, İtilafçı çekişmesinin, hiyerarşik disiplini yok eden kutuplaşmanın acı sonuçları Vatan kaybı olarak ortaya çıkmıştır. Balkan Savaşı halkın orduya, askere yönelik güven duygusunu sıfırlamış, halkın kolektif psikolojisinde yenilgi ve yok oluş duygusuna, milli ruhta çöküntüye yol açmıştır. Halk yenilginin sorumlusu olarak Orduyu, özellikle de zabitanı (subaylar) görmektedir. Tarihte ilk kez halk Orduya karşı güven duygusunu yitirmiş, adeta sırtını dönmüştür.
Zafer günlerinin gurur simgesi üniforma, yenilgi ve çöküş günlerinin nefret objesine dönüşmüştür. Subaylar üniforma ile sokağa çıkamaz hale gelmişlerdir. Yenilginin utancı altında ezilmekte, atalarının sefer ve zafer yollarından yüz geri kaçışın ezikliği altında yüzlerini yerden kaldıramamaktadırlar.
Türk subayını ve Mehmetleri bu utançtan Çanakkale kurtaracaktır. Balkan yenilgisinden dersler çıkarılmış, yeteneksiz, birikimsiz, çağın gerektirdiği askerlik sanatını içselleştirememiş ögeler tasfiye edilmiştir. Ordunun eğitim anlayışında, savaş stratejisinde ciddi değişikliklere gidilmiş, yetenekli, genç subaylara rütbelerinin üstünde birliklere komuta etme olanağı verilmiştir.
1. Dünya Savaşının patladığı 1914 yılında İtilaf güçleri Türklere Balkan Bozgunun daha ağırını yaşatacaklarından emindirler. 1915 başlarında Türklerin işini bitirip saf dışı bırakacaklarını düşünmektedirler. Sabah girecekleri Çanakkale Boğazını aşıp akşama Osmanlı başkentine- ulaşmanın girmenin düşünü kurmaktadırlar. Kibirli hasımlarına hem denizden hem karadan yol vermeyecek olan Mehmetler, Balkan utancını Çanakkale’de sebil edecekleri kanlarıyla temizleyecektir. Payitaht kurtulmuş, mağrur düşmanın zafer umudu Boğazın serin sularına gömülmüştür. Çanakkale zaferiyle birlikte üniforma yeniden Türk Ordusu imparatorluğun birbirinden binlerce km uzak cephelerinde büyük harbin 4 yıl daha uzamasına yol açacaktır. Milletin gurur simgesidir. Türk milletinin güvenini yeniden kazanan, duasını ve desteğini alan Büyük Harbin sonucunda Ekonomik kaynakları sıfırlanan, yarım milyon askerini değişik cephelerde şehit, bir o kadarını da esir veren, 30 Ekim 1918 Mondros Ateşkesiyle kaderi galiplerin insafına bırakılan bir millettin yırtıp attığı idam fermanından bahsediyoruz.
Öldüğüne hükmedilen, emperyalistlerin terekesini pay edip defin merasimine hazırlandıkları bir milletin yeniden Bismillah’la 3,5 yıl daha savaşabilmesinin sırrı yine Çanakkale’dir. Ezineli Yahya Çavuş’un, Edremit’li Koca Seyit’in, Anafartalar Kahramanı Mustafa Kemal’in, Sarıkamış’ın buzullarından Arabistan’ın çöllerine ayak basmadık yer bırakmayan Mehmetlerin al kanlarını, terlerini taşıyan üniformanın Türk milletinin gözünde niçin alelade bir kumaş parçası olmadığı üzerinde düşünülmelidir. Üniforma Türk Milletinin derin bilinçaltında Ergenekon’dan Malazgirt’e, Mohaç’tan Viyana’ya, Trablusgarp’ten Sakarya’ya, Kocatepe’den Kıbrıs’a binlerce yıllık öyküsü olarak kayıtlıdır. Nüfus kütüğünde adı ne olursa olsun, üniformanın içinde Mehmetleşen Anadolu çocuklarının manevi zırhıdır, o kutsal ocağın simgesidir. Bundan dolayıdır ki milletin gözünde mübarektir.
Yakın geçmişte yaşanan Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk vb. paralel ihanetin araçsallaştırdığı ve silaha dönüştürdüğü yargı üzerinden Orduya İkinci Balkan Bozgunu dayatmasıydı. Hakim savcı cübbesi giydirilmiş cemaat kumpanyasının düzenlediği yargı komedyası ile Türk Ordusuna karargahta teslim koşulları dayatılmıştı. Yargı üzerinde gerçekleştirilecek tasfiye ile Cumhuriyet’in, Türk milletinin bekasının güvencesi Ordunun yerine İmamın Ordusu ikame edilecekti. Atatürk, Cumhuriyet, Kıbrıs, ulusal bütünlük, devletin bekası, milletin bağımsızlığı gibi ağır bagajlardan kurtarılmış (!) Ordunun yerine konacak üniformalı şakirtler ile operasyon tereyağdan kıl çeker gibi tamamlanacaktı.

  • 15 Temmuz Kalkışması, Silivri sürecinde yarım kalan operasyonun
    çok daha geniş kapsamlı olarak olarak yürürlüğe konulmasıydı.
    Pensilvanya İmamının intikamı olarak tasarlanmıştı. 
    Taktik olarak
    siyasal iktidarı hedef almakla birlikte stratejik hedef Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesiydi.

Ordunun, Cemaat radyasyonunun henüz zehirleyemediği milli ögeleri başta olmak üzere, halk tarafından püskürtülmüştür. Tarihçiler ileride bu süreci imanı ve inancı milli kimlikle birleştiren, inanç aidiyeti ile ulusal aidiyeti ayrışmaz bir alaşım haline getiren Türk Müslümanlığı yerine vatansız, bayraksız, milletsiz, emperyalizmin buyruğunda sürüleşme reçetesinin bir ülkeyi ne hale getirebileceğinin ibretlik örneği olarak kaydedeceklerdir.
Paralel ihanetin, milli devlet duyarlılığı ve hukuk meşruiyeti içinde hesabının sorulması zorunludur. Başta siyasi iktidar olmak üzere herkesin, Cumhuriyetin kuruluş kodlarının ve milli devlet duyarlılığının terk edilerek, askeri ve sivil bürokrasinin, devlet kurumlarının cemaatler koalisyonuna, tarikatlar konsorsiyumuna teslim edilmesi durumunda yaşanılması kaçınılmaz olan bu trajediden ders almaları gerekmektedir.
Kendi dönemlerinde yaşanan Silviri faciasının siyasal sorumluluğunu omuzlarında taşıyan bir iktidarın kandırılmışlık bahanesiyle minder dışına kaçışı ne kadar inandırıcı değilse, bir yandan milli orduya kumpas kurulmasından yakınıp öbür yandan Cemaat darbesinin tozu dumanı arasında tüm sorumluluğu Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsallığına yükleme cinliği de o denli inandırıcı değildir. Yine bir yandan Ordudaki paralelcilerin ayıklanacağından dem vurup öbür yandan Orduyu tümüyle demokrasi karşıtı bir cürüm kurumu olarak yaftalama sakilliği o denli dikkat çekicidir.
Siyasal iktidarın Cumhuriyetin ulus devlet, üniter yapı temelindeki kuruluş felsefesiyle, çağdaş dünyadan yana temel tercihiyle, laiklik ilkesiyle, genel merkezlerine bina boyunda posterini astığı Atatürk’le olan temel uyuşmazlığını sonlandırıp sonlandırmadığının turnusol kağıdı, kışla önlerindeki çöp kamyonlarıdır.
Türk Silahlı Kuvvetlerine sızmış paralel şebekenin Cumhuriyete başkaldırısı bertaraf edildiği halde kışla önlerinden çekilmeyen çöp kamyonları tanklara karşı etkili olamasa da, Ordunun küçük düşürülmesine fazlasıyla yetmektedir. Darbe bahanesiyle laik demokratik rejimin, bağımsızlığın güvencesi, halkın peygamber ocağı bildiği bir kurumun itibarsızlaştırılmasına ve tasfiyesine yönelik sinsi hesabın gerçekleşmesi durumunda Türkiye Cumhuriyeti diye bir devletin ayakta kalamayacağı, Türk milletinin özgür bir ulus olarak varlığını sürdürmeyeceği bilinmelidir.
Paralel kalkışmanın radyoaktif serpintisi geçmeden, at izi it izine karışmışken, Türk Silahlı Kuvvetlerine dayatılan Üçüncü Balkan Bozgunu şartnamesinin gerçekleşmesi durumunda, sabah-akşam verilen salaların aslında Türk milletinin toplu intiharının ilanı olduğu bir an önce anlaşılmalıdır.

============================

Dostlar,

İstanbul Barosu’nun Genel Sekreteri, seçkin aydın Av. Hüseyin Özbek‘in bu yazısı, “15 Temmuz 2016” nın son derece yerinde bir irdelemesidir. Dikkatle okunmalı ve iktidardakilerce serinkanlılık asla elden bırakmadan,  kesinkes HUKUK DEVLETİ sınırları içinde kalınmalıdır.

TSK üzerindeki uygulmaların amacını aştığı çook kanısındayız. Kara, Hava, Deniz ve Kuvvet Komutanlıklarının Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanması (Jandarma Genel Komutanlığı önceki gün İçişleri Bakanlığı’na bağlanmıştı zaten!) pek çok bakımdan sakıncalıdır ve burada durulmayacaktır. Genelkurmay Başkanı’nın Başbakan’a karşı sorumlu olduğu Anayasa kuralı (md. 117/4) olmasaydı, sanırız Genelkurmay da Milli Savunma Bakanlığı’na bağlanarak, uzun yıllardır “özlenen çözüm“e ulaşmış olacaktır. Bu çook gecikmiş heves, -muhalefet ikna edilebilirse- “sınırlı” Anayasa değişikliği sonrasına ertelenmiş gözüküyor.

Öte yandan, Anayasa’nın 117. maddesinin 3. fıkrası aşağıdaki gibidir :

  • Genelkurmay Başkanı; Silahlı Kuvvetlerin komutanı olup, savaşta Başkomutanlık görevlerini Cumhurbaşkanlığı namına yerine getirir.

Son OHAL Yasa Gücünde Kararnamesi ile  3 Kuvvet Komutanlığı (Kara, Deniz, Hava) Genelkurmay’dan koparılmış ve Mili Savunma Bakanlığına bağlanmıştır. Söz konusu OHAL Kararnamesi ile “doğrudan” Milli Savunma Bakanından emir alacakları ve bu emirlerin başkaca bir makam tarafından (Genelkurmay Başkanlığı’nın kastedildiği çok açık) onanmasına gerek olmadan “derhal” yerine getirileceği düzenlenmiştir. Bu durumda Genelkurmay Başkanı’nın altı boşaltılmış, yetkileri alınmıştır. 669 sayılı OHAL Yasa Gücünde Kararnamesinin 33. maddesinde yer verilen aşağıdaki fıkranın hiçbir anlamı olmayacaktır.

  • Genelkurmay Başkanı Silahlı Kuvvetlerin komutanıdır.”Bu düzenleme açıkça, yukarıya aktarılan Anayasa md. 117/2’ye aykırıdır.

Ciddi yönetsel kargaşa kaynağıdır ve TSK’nın emir – komuta zinciri kırılmıştır. Bu hatadan hızla dönülmesi gerekmektedir.

Eğer Genelkurmay Başkanı’nın hala Ordu’nun Komutanı olduğu savlanacaksa, bu, getirilen OHAL Kararnamaesi düzenlemesi ile en azından şekil bakımımdan (çünkü 31.7.2016 tarih ve  669 sayılı bu son OHAL Kararnamesi AÇIKÇA ANAYASAYA AYKIRIDIR!) olanaklı değildir. Ayrıca, bu sav doğru olsa bile, Yönetim bilimi katmanlanma (hiyerarşi) ilkelerine açıkça aykırıdır; çünkü bu Kuvvet Komutanları Milli Savunma Bakanlığına bağlıdırlar ve bu Bakanın vereceği emirleri başkaca hiçbir makamın onayı gerekmeden derhal uygulayacaklardır. Bu durumda Genelkurmay Başkanı Kuvvet komutanarının hiyeraşik amiri olmaktan çıkarılmıştır. Türkiye’nin Genelkurmay Başkanlığı makamı, Anayasaya aykırı olarak boşaltılmış, işlevsizleştirilmiştir.. Bu makam sembolik bir düzeye indirgenmiş ve dünyada örneği görülmeyen bir modelle TSK yönetimi 2 başlı duruma getirilmiştir.

TSK bir daha darbe yapmasın” diye yol açıkarak, bir an için içtenlikli olunduğunu varsaysak bile, 669 sayılı OHAL YGK’sı ile çok ileri gidilmiş, Anayasa açıkça çiğnemiş ve TSK, ciddi potansiyel çatışmaların, ağır emir- komuta zinciri zaafının içine itilmiştir. Bu hatadan hızla geri dönülmelidir.

Ve Türkiye’ye çok önemli bir soru : Anayasa md. 148/1, OHAL YGK’lerinin (KHK) Anayasa Mahkemesi önünde Anayasaya aykırılığının ileri sürülemeyeceği belirtilmektedir.. Oysa bu OHAL YGK’leri açık açık anayasayı çiğnemektedir. 669 sayılı OHAL YGK’sında daha pek çok Anayasa ihlali vardır. Örn. biri de Milli Savunma Üniversitesidir.. Bakanlığa bağlı üniversite dünyanın neresinde vardır? Bu düzenleme de Anaysa md. 130’a aykkırıdır. Anayasa md. 132’de yazan “Türk Silahlı Kuvvetleri ve emniyet teşkilatına bağlı yükseköğretim kurumları özel kanunlarının hükümlerine tabidir.” düzenlemesi Üniversiteleri içermez. Onlar kendine özgü yüksek öğrenim kurumları olabilirler ama evrensel anlamda ve Anaysanın 130. maddesinde tanımlanan özerk bilim kurumları olamazlar..

*****

OHAL bitince (3 ay, 6 ay??……) Türkiye bu kez de OHAL YGK’ları ile yaratılan hukuk yıkımını mı onarmaya çalışacaktır yıllarca?? Zaman akacak ve pek çok hakkın geri verimi olanaklı olmayabilecektir..

4 OHAL Kararnamesi ile ülkemizde hukuk devletinin kalıntıları hemen hemen ortadan kaldırılmıştır.

Gerekçesi ve amacı ne olursa olsun, yapılanlar bir boyutu ile de Türkiye’ye dönük RTE – AKP darbesidir. Bu olgu kesin, net ve ibretliktir.

Bir yararı olur mu çoook kuşkuluyuz ama yine de yazalım..

Bir kez ve bin kez daha : HUKUK DEVLETİ’ne sona dek saygı ve bağlılık!

Gün olur, her-ke-se ama her – ke – se gerek olur..

Sevgi ve saygı ile.
31 Temmuz 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Dr. HİKMET BORAN ve OĞLU


Dostlar,

İzmir’den dostumuz E. Alb. Sayın Şahap Osman Aras,
14 Mart Tıp “Bayramımız” (!?) için nefis bir tarihsel derleme yollamış.

Hem duyarlığı için kutluyor hem de nitelikli emeği için şükranlarımızı sunuyoruz.

(Dr.
Hikmet Boran‘ın fotoğrafını biz ekledik.. Bir de, İstanbul Tıbbiyesinde öğrenci iken, 1975’lerde Sn. Orhan Boran’ın yönettiği bir radyo bilgi yarışmasına katılmış ve öğrenci bursu olan bürüt 500 TL’nin 6 katı, 3 bin TL para ikramiyesi kazanmıştık! )

Sevgi ve saygı ile.
16 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Dr. HİKMET BORAN ve OĞLU

Hikmet_Boran

E. Alb. Şahap Osman ARAS
13 Mart 2014, İzmir

1901 yılında Balıkesir’in / Savaştepe İlçesinde doğan Hikmet Boran, Posta-Telgraf Memuru Hakkı Beyin oğludur.
18 yaşında Tıbbiye öğrencisi iken,
4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresinde İstanbul’u temsil eden delegelerden birisiydi. Aslında, Kongreye katılmak üzere, Tıbbiye’den iki delege seçilmişti. Ancak, Sivas’a gidiş-dönüş için sadece bir kişiye yetecek para toplanabildiğinden, Hikmet Beyin arkadaşı Yusuf Bey gidemeyip, İstanbul’da kalmıştı.

Mustafa Kemal Paşa, Kongre’nin açılış gününde karşılaştığı olumsuz durumdan çok rahatsız ve üzgündü. Maalesef, birçok delege, İstiklal (Bağımsızlık) mücadelesinin sonuçsuz kalacağını düşünüyor; kurtuluş için ABD veya İngiliz mandası (himayesi) öneriyordu. 30 Ekim 1918’de, Osmanlı Hükümetinin Bahriye Nazırı olarak Mondros Ateşkesini imzalayan Hüseyin Rauf Bey bile
(Balkan Savaşında yazdığı “Hamidiye” destanını unutmuş) manda yanlısı olmuştu.

Kongreyi kendine getiren, Tıbbiye’nin 3. Sınıf öğrencisi Hikmet Bey oldu.
Heyecanla ayağa kalkarak;

“Paşam” dedi.

  • Delegesi bulunduğum Tıbbiye, beni bağımsızlık için başlattığınız çalışmalara katılmak için gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz.
    Eğer, Kongre böyle bir karar verirse, bütün gücümüzle karşı çıkacağız. Bu düşünceyi siz bile onaylamış olsanız, size de karşı çıkacağız.
    O zaman (Gazi Mustafa Kemal Paşayı) vatanımızın kurtarıcısı değil, batırıcısı sayacağız.
    ” 

Kongrenin havası değişmiş, kimi Delegelerin gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
İşte bu, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın beklediği andı.

“Arkadaşlar, Gençliğe bakın! Türk Milletinin taşıdığı kanın soylu kanıtına bakın.”
diye söze başladı. Sonra Hikmet Beye döndü; 

  • “Üzülme Çocuğum… Gençliğimizle övünüyor; onlara güveniyorum.
    PAROLAMIZ: YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM dür!” dedi.

 Bunun üzerine Hikmet Bey, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yanına giderek
ellerine sarıldı. Gazi Paşa da O’nu alnından öptü.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca; Hikmet Bey, arkadaşı Yusuf (Balkan) Beyle birlikte, Tıbbiye’deki öğrenimini yarıda bırakarak Ankara’ya geldi. İki arkadaş Cebeci’deki Asker Hastanesinde görevlendirildiler. O tarihte, “tifüs salgını” halkımızı ve özellikle cephedeki askerimizi kırıp geçirmekteydi. Onlar, “tifüse karşı aşı üretmek için deneklik de yaparak”!

Tabip Albay İbrahim Tali Bey’in (Öngören) başkanlığında gece/gündüz çalıştılar.
Bu başarıları ödüllendirildi, Teğmen rütbesi verildi. Hikmet Bey, “Sıhhiye Subayı” olarak, Büyük Taarruza katıldı. Zafer’den sonra İstanbul’a dönerek,
Tıbbiyedeki öğrenimini tamamladı.

HİKMET BEY “14 MART TIP BAYRAMININ” ONURLU ADIDIR 

Ülkemizde, batılı anlamdaki tıp eğitimine (Sultan 2’nci Mahmut döneminde)
14 Mart 1827 günü Tıbbiye’nin kurulmasıyla başlanmıştır.
14 Mart günü “Tıp Bayramı” olarak, her yıl nasıl ve  neden kutlanmaktadır?…

1919 yılında, Tıbbiye İngiliz askerlerinin işgali altındadır.

14 Mart günü Hikmet Bey’in önderliğindeki Tıbbiye Öğrencileri, Tıbbiye binasının kuleleri arasına büyük bir Türk Bayrağı asarak, işgale ve emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini başlattılar. Hikmet Beyin Sivas Kongresi için delege seçilmesinde,
bu olay etkili olmuştur.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Dr. Hikmet Boran Bey (Genel Cerrahlık) mesleğini yürütmüş; siyasetten uzak durmuştur. Kongredeki görevini, kişisel çıkarları için asla kullanmamıştır. O’nun biricik oğlu, Sunucu / Yazar Orhan Boran da (30 Haziran 1928 – 26 Mayıs 2012) babasının tarihi kimliğiyle hiç böbürlenmemiş; aksine, bir sır gibi saklamıştır… Tabip Yarbay Hikmet Boran 1944 yılında Sarıkamış’ta, kar altında kalan Mehmetçikleri kurtarmaya çalışırken ciğerlerini üşüterek verem hastalığına tutulmuştur. İstanbul’daki Sanatoryum sağaltımıyla şifaya kavuşamayıp, 1945’te ölmüştür.
Mezarı, İstanbul / Karacaahmet Şehitliğindedir.

Saygı ve Rahmetle anıyoruz.

ATATÜRK, Sivas Kongresi’nin bu genç delegesini her zaman anımsamıştır.
Balıkesir İlinden milletvekili adayı olmasını önerdiğinde; “Hikmet Bey Giresun doğumludur, Balıkesir’e uzaktır.” diyerek, savsaklamışlardır. Oysa “Giresun” Balıkesir’deki Savaştepe İlçesinin eski adıdır. Bir kezinde, Hikmet Bey sağ olduğu halde, “öldü” bile diyebilmişlerdir…

Gazi Mustafa ATATÜRK’ün 15-20 Ekim 1927 günleri arasında,
Türk Milletine sunduğu NUTUK (SÖYLEV)GENÇLİĞE SESLENİŞ” ile sonlanır.
Orada  ATATÜRK’ün umutlandığı ve de görevlendirdiği Gençlik,

Dr. Hikmet Boran’lardır.

 

Reşit Galip; Andımız ve Tapınç (İbadet) Dilinin Türkçeleştirilmesi


Reşit Galip; Andımız ve Tapınç (İbadet) Dilinin Türkçeleştirilmesi

portresi fotoso_Ata_ile

 

  

 

 

 

Dr. Reşit Galip:

  • “Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız.. İşte birer tane veriyoruz..
    Evet bu tercüme belki iyi değildir, çünkü Arapça’dan Fransızca’ya ondan da Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bununla birlikte Ankara’da bir kurulca
    Türkçe Kur’an hazırlanmaktadır, bundan sonra camilerde ve namazlarda onlar okunacaktır.”

İlköğretim okullarında okutulan yeminin (Andımız)  kaldırılması, andı yazan ve okullarda okutulmasını sağlayan Dr.Reşit Galip’i gündemin tartışma konularından biri durumuna getirdi.

Dr. Reşit Galip kimdir?

Rodos’ta dünyaya gelen Reşit Galip ilköğrenimini özel dersler alarak tamamlamış bir süre de  Alliance lsraelite’ devam etmişti. Rodos ve İzmir idadisini bitirdikten sonra
1911’de Askeri Tıbbiyeye girmişti. Daha lise yıllarında aktif bir öğrenci olan Reşit Galip, Meşrutiyet döneminde Ferday-ı Temmuz, Tıbbiye’de de Hakikat adında bir gazete ile Sivrisinek adında bir karikatür dergisi yayımlamıştı. Tıbbiyede Türk Ocaklarının bir şubesini açan Galip, aynı zamanda Ocak örgütlerinin müfettişliğini üstlenmişti.

2. Balkan savaşında ve I. Dünya savaşında gönüllü asker olarak görev almıştı.
Bu nedenlerle Tıbbiyeyi ancak 1917’de bitirmişti. Mondros Ateşkesi’ nden sonra işgallere karşı İstanbul mitinglerine katılan Reşit Galip, Damat Ferit hükümetine karşı kaleme aldığı bildiriyi polis müdürlüğünün kapısına yapıştıracak ölçüde de gözü karaydı.
Sakarya Savaşı‘ndan sonra Ankara’da Hıfzıssıhha dairesi yardımcılığına getirilen
Reşit Galip, Lozan Antlaşması üzerine kurulan Nüfus Değişimi (Mübadele) Kurulunda da görev almıştı.

Reşit Galip’in yaşamındaki dönüm noktası ve Türk siyasetinde yer etmeye başlaması ise Mustafa Kemal’in Mersin ziyaretinde oldu. 17 Mart 1923’te Mustafa Kemal Mersin’e geldiğinde Millet Bahçesinde düzenlenen toplantıda Reşit Galip’in şu sözleri
Atatürk’ün gözüne girmesine ve takdirini kazanmasına neden olacaktı.

  • “Sizin karşınızda, zaferlerinizden bahsetmeye gerek var mı? Grönland’daki Eskimolardan Afrika’nın yanık ve kızgın çölleri ortasında, sam yellerinden haber uman zencilere dek herkes öğrendi.. ”
  • “Sen bu milletin yalnız müncisi, yalnız bir halaskarı (kurtarıcısı) ve
    yalnız bir kahramanı değilsin; sen bunlardan daha çok büyüksün;
    sen bu milletin bir ferdisin. Senin en birinci büyüklüğün bu milletin
    bir ferdi olmakla iktifa ve iftihar etmekliğindir.”

Bu konuşmasıyla Mustafa Kemal’in dikkatini çeken Reşit Galip, yaklaşık iki yıl sonra Aydın milletvekilliği görevine getirildi ve TBMM’de görev aldı. 1930’da Türk Tarihi Heyeti’ne seçilen Dr. Galip, yine o tarihlerde kurulan Serbest Cumhuriyet Fırkası’na Atatürk’ün isteğiyle katıldı. Atatürk’ün 1930 Kasımından 1931 Martına dek süren
yurtiçi gezisine katılan Galip,Türk Ocaklarının kapatılıp yerine kurulan
Halk Evlerinin oluşumu
nda da  görev aldı.

Türkçe’nin arılaştırılması ve özüne dönmesi gerektiğini savunan Galip’in yaşamında Dolmabahçe’de Atatürk’ün sofrasında yaşadığı tartışma bir dönüm noktası oldu. Atatürk’e öğretmenlik de yapmış olan Maarif Vekili  Esat Sagay’ı eleştirmesi, Çankaya ile olan ilişkilerinde bunalıma neden oldu. Sofra’daki tartışmanın konusu
kız öğrencilerin giysileriydi. Esat Bey’in, “kızların kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu giymelerini uygun görmediğini” belirtmesi ve bir genelge yayımlayıp daha kapalı giymelerini isteyeceğini söylemesi üzerine Reşit Galip, bunun bir gericilik olduğu biçiminde yanıt verdi. Sofrada gerginliğin sürmesini istemeyen ve bu durumdan
hoşnut kalmayan Atatürk, bu konunun daha sonra konuşulmasını isteyecekti.
Ancak Reşit Galip, ‘bu Sofra’da Devrimleri zedeleyecek icraattan söz edilmesi küstahlıktır!’ diyerek ortamı daha da geren bir çıkış yaptı.

Bunun karşısında Atatürk kendisini, “Yorgun görünüyorsunuz, gidip istirahat edebilirsiniz!” diye uyardı. Ancak O daha da alevlenerek “Burası milletin Sofrasıdır, kovulmamalıyım. Kendimi iyi hissediyorum, kalkmam.” diye Atatürk’le dikleşecekti. Bu durum karşısında Atatürk, “O halde biz kalkalım, masayı Beyefendiye bırakalım!” diyerek odasına çekilmişti. Öbür konukların da kalkmasıyla tek başına kalan Reşit Galip, o gece bir koltukta sabahlamıştı. Çankaya Sofrası’nda bulunanlardan
Vasfi Zorlu’nun deyişiyle Reşit Galip ‘evin şımarık çocuğu’ydu ve “her şeyi söyler, yine de Atatürk O’nu hoşgörürdü”. Gerçekten de öyle oldu, Sofra’da yaşanan
bu çatışmadan bir yıl geçmeden, Reşit Galip Maarif Vekilliğine atandı.

Andımız

Maarif Vekilliğine getirilen Reşit Galip’in günümüze dek uzanan “And” uygulaması da 1933’te başladı. Cumhuriyetin 10. yılında 23 Nisan 1923’te kendi yazdığı Andı
çocuklara okutan Dr. Galip, bir genelgeyle andın bütün okullarda okutulmasını sağladı. Dr. Galip’in yazdığı Andın ilk durumu şöyleydi:

  • Türküm, doğruyum, çalışkanım. Yasam; küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, budunumu özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir. Varlığım, Türk varlığına armağan olsun!”

     Dr. Reşit Galip, tapınç (ibadet) dilinin Türkçeleştirilmesinde de önemli
rol oynamıştı.
1931 Ramazan’ında Mustafa Kemal, Dolmabahçe Sarayında tapınç dilinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında Mustafa Kemal’in yanında olan ve O’nunla birlikte son düzenlemeler yapan kişiydi. Mustafa Kemal ile Dr. Reşit Galip çalışmaların sonucunda şu kararları aldılar:

– Müslümanlığın bir Türk dini olduğunun ispatlanması.
– Dinde ibadetin “Allah ile kul arasında bir kalp bağlılığı olduğu tezinin yayınlaştırılması.
– Kul, Tanrısına ibadet ederken söylediklerini kalbinden söylemeli.
Bunun ancak anadil ile olanaklı olduğu inancının oluşturulması.
– Bu fikirler yaygınlaştırıldıktan sonra, duaların Türkçeleştirilmesi için iş bölümü yapılması.

29 Ocak 1932’de Sultanahmet Camisi’nde Türkçe Kuran okunması kararlaştırıldığında, İstanbul’un ünlü hafızları Dolmabahçe Sarayı’na davet edildi.
9 kişiden oluşan kurulu karşılayan Reşit Galip’ti. Galip hafızlara; 

  • “Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız.. İşte birer tane veriyoruz..
    Evet bu tercüme belki iyi değildir, çünkü Arapça’dan Fransızca’ya ondan da Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Bununla birlikte Ankara’da bir kurulca Türkçe bir Kur’an hazırlanmaktadır, bundan sonra camilerde ve namazlarda onlar okunacaktır.”
     diyecekti.

Kaynaklar
Prof. Dr. Şerafettin Turan; Dr. Reşit Galip’in Atatürk’e Yakınmaları.
Prof. Dr. Seçil Karal Akgün; Türkçe Ezan

http://www.add.org.tr/index.php/makaleler/1380-dr-resit-galip, 5.3.14

Sivas Ulusal Kongresi’nin Önemi

Dostlar,

Sayın Hüsnü Merdanoğlu Sivas’lı bir yurtsever aydınımızdır.

Temel niteliğinin ARAŞTIRMACILIK olduğunu söylerek sanırız yanlış olmaz.

Araştırır ve yazar..

Bir Atatürk sevdalısı olarak elbette nesnel ve bilimsel akılcılığa dayalıdır.

Yazdığı 3 temel kitap aşağıdadır.. Okunmalı ve değerlendirilmelidir.

Tarihi Gerçekler Işığında Dersim'den Ders Almak

Kemalizm ile Bütünleşen Alevilik

Kemalizm İle AB'nin Çelişkisi

Sivas’ın Şarkışla’sından çıkan bir Anadolu aydınlanmacısı olarak,

“Sivas Ulusal Kongresi’nin Önemi” 

başlıklı makalesini paylaşmak istiyoruz..

Kendisine teşekkür ederek..

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 5.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

Sivas Ulusal Kongresi’nin Önemi

husnu merdanoglu

Hüsnü MERDANOĞLU
Atatürkçü Düşünce Derneği
Yazı Kurulu Üyesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun, emperyalizme teslim olduğunun ve tarihe gömüldüğünün belgesi olan Mondros Ateşkesini (Mütarekesini, 30 Ekim 1918) izleyen günlerde, ümitsizliğe düşen Türk ulusu, bir çare bulmak için çeşitli yerel kongreler düzenlemeye başlamışlardır. Ne var ki, yaklaşan tehlike Türk ulusunun vatansız kalmasına yönelik bir tehlike olduğu için yerel kongreler ile ulusal çözüm bulmak mümkün değildi.

Bu koşullar altında Samsun’a çıkan (19 Mayıs 1919) ve ülkenin doğusuna yönelen Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında 21 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi ulusal olduğu ölçüde bölgesel kongre özelliğindedir. Erzurum Kongresi’nde doğu (şark) illerini yakından ilgilendiren kararlar alınmıştır. Erzurum’da alınan kararların en önemlilerden birisi Heyet’i Temsiliye’nin (Temsilciler Heyeti’nin) kurulması ise de; “Kuva-yi Milliyeyi amil ve iradeyi milliyeyi hakim kılmak” (ulusal güçleri etkin, ulusal iradeyi egemen kılmak) esasının kabul edilmesinin ayrı bir önemi bulunmaktadır.

Bir başka önemli karar, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında yapılan gizli bir toplantıda alınınmış ve bu toplantıda Mustafa Kemal Paşa şu tehlikelere dikkatleri çekmiştir:

  • “… Büyük karşı koymalar, ihanet ve hıyanetle karşılaşacağımız kuşkusudur. Ulusal mücadeleye atılanların ortadan kaldırılması için, Saray, hükümet (Osmanlı) ve yabancı devletler kuşkusuz ki ilk andan başlayarak harekete geçeceklerdir. Ayrıca yer yer memleket halkının da kandırılması, isyanlar, ihtilaller çıkartılması ve bütün bu olumsuz hareketlerin ulusal mücadele aleyhine gelişmesi mümkündür. Daha kim bilir, akla gelen ve gelmeyen ne düzen ne bozgunculuk, ne tuzaklarla karşılaşacağız.
    Ulusal mücadeleyi milletin büyük çoğunluğuna dayanarak hızlandırmak ve düzenlemek zorundayız. Memlekette ve elimizde, tek tepe, tek kurşun kalıncaya kadar uğraşma isteğimiz sürekli olarak korunacak ve korunmak zorundadır.”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu öngörüsü Sivas Kongresi sırasında ortaya çıkmaya başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’yı yakından tanıyan İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Cebesoy’un babası) o ölüm kalım günlerinde bile kışkırtmalar, siyasal hırs ve hiziplerin etkisiyle kongre başkanlığına aday olmuştur. Sayısız engeller gibi bu engel de aşılmış ve 4 Eylül 1919 günü toplanan kongrede öncelikle “İttihatçılık” sorunu gündeme getirilmiştir. Böylece Sivas Kongresi’nin hiçbir siyasal partiye dayanmadığının tutanaklara geçmesinde ısrar edenler olmuştur.

Sivas Kongresi ülkenin çeşitli yörelerinden gelen delege ve temsilcilerle toplandıktan sonra, ülkenin geleceği ve yazgısı ile ilgili bütün sorunların tartışıldığı bir ulusal toplantı olmuştur. Özellikle büyük emperyalist ülkelerle işbirliği içindeki mandacı kesimlerin manda yönetimi konusundaki ısrarlı tutumları, Sivas Kongresi sırasında gündeme gelmiş ve uzun süre tartışılmıştır. Ne var ki, vatanı düşman işgalinden kurtarmak üzere yola çıkan Kuvayı Milliye kadrosu ve taraftarlarının ulusalcı çıkışları ile her türlü mandacılık önlenmiş ve Kongre kararlarına manda konusu yansıtılmamıştır. Bu yönü ile Sivas Kongresi’nin, Türk tarihi içinde gerçekleştirilen ilk ulusal kongre özelliğindedir.

Manda sorununu çözüme kavuşturan, ulusalcıların tek bir dernek altında (Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Derneği) çalışmalarının kararlaştırıldığı Sivas Kongresi sürecinde, yapılan çalışmalar Anadolu halkına ve yerel yöneticilere iletildiği için ülkede bir birlik ve bütünlük güveni doğmaya başlaması üzerine, ülkenin her yanından
Mustafa Kemal Paşa’ya iletilmek üzere Sivas’a telgraflar yağmaya başlamıştır.
Öyle ki, Sivas’ta parlayan ışığın aydınlığından yararlanarak, ulusal güven duygusu pekişmeye başlayan halk, işgalcilere karşı dik durmaya da başlamışlardır.
Örneğin, Afyonkarahisar’daki askeri depolarda bulunan silâh ve cephaneyi kendi denetimindeki yereler taşımak isteyen 300 kişilik bir İngiliz müfrezesi,
Afyonkarahisar halkının birlik ve direnciyle önlenmiştir.

Sivas Kongresi’nden sonra önemli bir gelişme de, Türk kadınının ulusal mücadeleye fiilen katılması olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’yı çok memnun eden ilk Anadolu kadını dernekleri, Sivas Kongresinden sora kurulmaya başlanmıştır.

Sivas Kongresi ve tümü ile Ulusal Kurtuluş Savaşı süreci göstermektedir ki;
ulusun haklarını korumak için uğraş vermek her şeyden önce, maddi ve manevi cesaret yanında özveri gerektirmektedir. Sivas Kongresi’ne işgal altındaki İstanbul’dan yeterince delege katılmamıştır. Bu davranışın gerekçesi oldukça düşündürücüdür.
Sivas Kongresi öncesinde, 20. Kolordu Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in,
9 Ağustos 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta, şu bilgiler
yer almıştır:“– İstanbul’dan delege gönderilmiyor. Onlar yapılan işleri uygun görmemekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyorlar. İstanbul’dan delege gönderilmeyecektir. Gönderilmek istenen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenmediklerinden, boşuna para harcamak ve yolculuk sıkıntıları çekmeme için
yola çıkmıyorlar.”

Bu bağlamda şu tarihsel gerçeği de bilmek gerekir ki; her zaman onurlu ile onursuzlar, dik duranlar ile teslimiyeti yeğleyenler var olmuşlardır. Ancak her zaman onurlu davranışı sergileyenler saygı ve övülerek anılırlarken, teslimiyetçiler yerilmişlerdir.

Ne mutlu, ulusal onurunu korumak uğruna gerekir ise yaşamını da hiçe sayarak, mücadele içinde olanlara.

Hüsnü MERDANOĞLU
4.9.2013