Erzurum Kongresi’nin 100. yıldönümü

Erzurum Kongresi’nin 100. yıldönümü

Hüner Tuncer ile ilgili görsel sonucu

Doç. Dr. HÜNER TUNCER
Cumhuriyet
, 23.07.2019

1919 yılı, Anadolu’da kongreler yılıydı; kongreler, 1920 yılında Trakya’da da gerçekleştirilecekti. Bu kongrelerin toplanma amacı, Mustafa Kemal’in önderliğinde ulusun direnişe karar vermiş olmasıydı. Mustafa Kemal Paşa, 3 Temmuz 1919 günü Erzurum’a gelmiş ve burada 4 yıl sürecek olan Milli Mücadele’nin ilk adımını atmıştı.
Mustafa Kemal’in hedefi ve önerdiği kurtuluş yolu, ulus egemenliğine dayalı kayıtsız şartsız bağımsız bir Türk Devleti’ni oluşturmaktı. Mustafa Kemal’e göre, gerçek kurtuluşu isteyenlerin parolası “ya istiklal ya ölüm” olmalıydı. Mustafa Kemal, bu hedefe ulaşmak için, Milli Mücadele’nin esas olduğu görüşündeydi. Milli Mücadele, milletin büyük çoğunluğuna dayandırılarak örgütlenecekti.

M. Kemal’in ilanı
Mustafa Kemal Paşa’ya, Erzurum Kongresi öncesinde Erzurum’dayken, 7-8 Temmuz’da saraydan aldığı bir telgrafla İstanbul’a dönmesi buyurulmaktaydı. Mustafa Kemal, İstanbul’a gitmeyi reddetmiş ve 9 Temmuz’da bir genelge ile “görevinden istifa ettiğini, kutsal milli gaye için çalışmak üzere artık milletin sinesinde bir ferd-i mücahit olarak bulunduğunu” Orduya, valilere ve millete ilan etmişti. Böylece, canından çok sevdiği askerlik mesleğini bırakmak zorunda bırakılan Mustafa Kemal Paşa’nın, Osmanlı Devleti nezdindeki memuriyeti son bulmaktaydı.
23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi resmen açılmıştı. 14 gün süren kongrenin reisliğine Mustafa Kemal Paşa seçildi. 7 Ağustos 1919’da yayımlanan Erzurum Kongresi kararları şunlardı: 

1) Milli sınırlar içinde bulunan vatanın bütün kısımları bir bütündür.
Yekdiğerinden ayrılamaz. 

2) Her türlü yabancı işgal ve müdahalesine karşı ve Osmanlı Hükümeti’nin dağılması halinde, millet birlikte müdafaa ve mukavemet edecektir. 
3) Vatanın ve bağımsızlığın korunmasına ve sağlanmasına merkezi hükümet muktedir olamadığı takdirde, maksadın temini için geçici bir hükümet oluşturulacaktır.
Bu hükümet heyeti Milli Kongre’ce seçilecektir. Kongre toplanmış değilse,
bu seçimi Heyeti Temsiliye yapacaktır. 

4) Kuvayi Milliye’yi etken ve milli iradeyi hâkim kılmak esastır
5) Hıristiyan unsurlara siyasi hâkimiyet ve toplumsal dengemizi ihlal edecek imtiyazlar (ayrıcalıklar) verilemez. 
6) Manda ve himaye kabul olunamaz. 
7) Milli Meclis’in derhal toplanmasını ve hükümet icraatının Meclis’in denetimine konulmasını sağlamak için çalışılacaktır. Erzurum Kongresi kararlarıyla Misakı Milli’nin temeli atılmaktaydı.

Erzurum Kongresi’nde, Heyeti Temsiliye üyeliklerine şu kişiler seçilmişti:
Mustafa Kemal, Rauf Orbay, Raif Hoca, Bekir Sami (Kunduk) Bey, Servet Bey, İzzet Bey,
Sadullah Bey, Musa Efendi, Fevzi Efendi.

O 5 madde…
8 Ağustos’ta Veliaht Abdülmecit ise şöyle bir açıklamada bulunmaktaydı:

  • “Anadolu’daki hareket hainane, delice ve gaddarcadır.
  • Türkiye, Amerikalılara bırakılmalıdır.”

Erzurum’da 8 Ağustos sabaha doğru Mustafa Kemal, Mazhar Müfit Kansu’ya şunları not ettirmekteydi:

“1) Zaferden sonra hükümet şekli Cumhuriyet olacaktır.
2) Padişah ve hanedan hakkında zamanı gelince gereken muamele yapılacaktır.
3) Tesettür kalkacaktır.
4) Fes kalkacak, uygar uluslar gibi şapka giyilecektir.
5) Latin harfleri kabul edilecektir.”

Şu hususa dikkatlerinizi çekmek isterim: Bu tarihte Osmanlı Devleti hâlâ varlığını sürdürmekte olup Kurtuluş Savaşı da henüz yapılmamıştı. Mustafa Kemal Paşa, kurulacak yeni Türk Devleti’nin kesinlikle tam bağımsız olmasını, tesettürün kalkmasını, Latin alfabesinin kabul edilmesini amaçlarken, onun çevresindeki en yakın arkadaşları bile bu düşüncelerin yaşama geçirilebilmesini mümkün görmemekteydi.

SEVR ANLAŞMASI

Dostlar,

Web sitemizin değerli konuk yazarlarından Tarihçi Sayın G. Filiz Tuzcu hanımefendi, ricamız üzerine büyük vererek Osmanlı tarihinin yüz karası ve Batı Emperyalizminin kirli sabıkası SEVR ANLAŞMASI‘nı yazdı.. Dolu dolu 22 sayfa.. Çok sayıda kaynağa dayalı ve dipnotlarıyla desteklenen..

Bu gün, 26 Ağustos 2018.. Sevr Antlaşması’nı Osmanlı Saltanat Şurası kabul etmiş ve Anadolu da dahil işgal başlamıştı. 1. Meclis bu Anlaşmayı tanımadığını ve imza koyanları da (Osmanlı saltanatı) vatan haini ilan ederek Kurtuluş Savaşını başlattı Mustafa Kemal Paşa önderliğinde.

Bir dizi zorlu muharebe ve görkemli Sakarya Savaşından sonra sıra Büyük Taarruza gelmişti ki, o da 96 yıl önce bu gün, şafakla birlikte Kocatepe’den yönetilerek Afyon ovasında başlatılmıştı. Bu Başkumandan Meydan Savaşı’nın kazanılması sayesinde işgaller sonlandırılmaya başlanmış, Lozan Barış görüşmelerinin yolu açılmıştı.

İşte, Büyük Atatürk‘ün nitelemesi ile TÜRK ULUSUNU tarih sahnesinden silme amaçlı bu Sevr paçavrasının ibretlik içyüzünü yurtsever bir tarihçiden bir kez daha okumanın – genç kuşaklara okutmanın tam zamanı.. Elde ULUSAL EĞİTİM SİSTEMİ de kalmadığına göre, iş anababalara düşüyor, evde ulusal – bilimsel eğitim!

Tarihçi G. Filiz Tuzcu, ”SEVR Antlaşması’‘ konulu kapsamlı makalesine (monografisine) şöyle başlıyor :
******

HAÇLI EMPERYALİZMİN TÜRK MİLLETİ  İÇİN VERDİĞİ ÖLÜM KARARI: SEVR ANTLAŞMASI (10 AĞUSTOS 1920)

Filiz Tuzcu – Ağustos 2018 

GİRİŞ

SEVR Antlaşmasını gerçek boyutlarıyla kavrayabilmek için Osmanlı İmparatorluğu ile ilgili “Geçmişten Günümüze Köprü Kurabilen – Tarafsız – Aydınlatıcı Ön Bilgilere” mutlak bir gereksinim vardır; şöyle ki Osmanlı Devletini kim kurdu, Osmanlı hanedanı soy – ırk olarak kimlerden oluşuyordu, zamanla yönetime hangi “yabancı unsurlar” hakim oldu ve o noktadan sonra Osmanlı zihniyeti ve siyaseti nasıl 180 derece yön değişerek “Türk Ve İslâm karşıtlığına” dönüştü ve Osmanlı Devletinin gerçek sahibi olan Türkler nasıl devlet yönetiminden tamamen uzaklaştırılarak, bir zamanlar himayesine aldığı, güvenli, refah ve mutlu bir hayat yaşattığı yabancı kökenli gayrimüslim azlıklardan aşağı bir statüye indirilerek, nasıl ezilmeye ve hor görülmeye başlandı…?

       1938 sonrası Türk Milletinden özellikle gizlenen söz konusu bu tarihi gerçekleri bilmeden, “ne Osmanlı zihniyetini, ne bu zihniyetin Türk Milleti üzerinde bıraktığı ve bugüne kadar derin izlerinin silinemediği son derece olumsuz etkilerini” anlayabilmek mümkün değildir. Bir başka deyişle “Gerçek Osmanlı Tarihini” bilmeden, Osmanlı devletinde hakim konuma gelen yabancı unsurları, onların iç ve dış politikalarını, Osmanlı İmparatorluğu’ nun çöküş süreci ve nedenlerini, Balkanlar ve Kafkaslarda yaşanan Türk Soykırımını, 1. Dünya Savaşına neden girildiğini, Osmanlıların boyun eğip, hiç itirazsız kabul ettikleri Mondros Ateşkes Antlaşmasını ve  “Türk Milletinin Onurlu Ölüm – Kalım  Mücadelesi  Olan  Kurtuluş  Savaşı Destanımızı” anlamaya imkân yoktur.
******

Sn. Tuzcu devamla                                    :

… çünkü Orhan Gazi’nin üç Hıristiyan Grek (Rum) eşleriyle – Horofira – Asporçe – Teodora- ile başlayan yabancı gayrimüslim kadınları “şehzade eşleri, anaları, babaanneleri ve akrabaları yapmak”, Osmanlıda gayet köklü ve değişmez bir gelenek halini almıştır! Söz konusu bu yabancı kadınlar Osmanlı sarayına gelirken elbette yalnız gelmemişlerdir; yanlarında rahiplerden, papazlarından, danışmanlarından, güvendikleri özel hizmetçilerden vs… oluşan kalabalık bir grupla beraber gelmişler ve Osmanlı sarayında kraliçeler gibi saltanat sürmüşleridir! Ayrıca yine bu yabancı kadınlar, memleketlerinde kalan aileleriyle, akrabalarıyla, ruhban sınıfla, soydaşlarıyla irtibat içinde olmuş ve doğal olarak her fırsatta onların çıkarlarını gözetmekten  geri kalmamışlardır.[1]

Osmanlı padişahları ise Müslüman Türkleri, mevcut durumdan şüphelendirmemek adına, yabancı cariyelerine – eşlerine – yabancı annelerinin şehzadeyken kendilerine tayin ettiği lalarına (öğretmenlerine) – nedimlerine (iç-oğlanlara – yani oda hizmetçilerine) birer Türk /Müslüman takma adı vererek ve “bunlar artık Müslüman oldular” açıklaması yaparak, Türklerin gözünü boyamışlardır! Osmanlıların ailelerine – mahremlerine – saraylarına alıp baş tacı ettikleri bu yabancı Hıristiyan veya Yahudi unsurlar içinde İslâm dinini ve Türklüğü samimiyetle benimsemiş olan bazı istisnalar olabilir! Ancak bu durum tamamen istisnadır. Çünkü genel olarak Osmanlı hanedanına ve devlet yönetimine hakim olan padişah ailesi ve devşirmelerin siyaset ve uygulamalarına baktığımızda, bu unsurların Türk ve İslâm karşıtı oldukları açıkça görülmektedir… Örneğin tarih kaynaklarında “en erken Orhan Gazi devrinde bile, İslâm’da yasaklanmasına rağmen zoraki bir ruhban sınıfının yaratıldığı ve böylece Kuran’da yer almayan hurafelerin İslâm’a sokulmasına göz yumulduğuna” dikkat çekilmiştir![2]

Osmanlıların, bünyelerine – mahremlerine aldıkları yabancıların etkisi altına girdiklerini gösteren pek çok çarpıcı örnek vardır; bunlardan biri de kendi öz babasını tahttan indirmek için ortadan kaldıran Yavuz Sultan Selim’den olma, Yahudi Helga’dan doğma Kanuni Sultan Süleyman’dır; güvenilir Tarih Kaynakları Süleyman’ın köle cariyesi – Rus papazının kızı Roksalan’ın (Hürrem’in) etkisi altına girerek, onu baş tacı ettiğini – genelde onun sözünden dışarı çıkmadığını, hatta Hürrem’in isteğiyle öz oğlunu ve öz torununu öldürttüğünü ifade etmişlerdir; ayrıca Kanuni, oda hizmetçisi – nedimi (şehzadelik yıllarından itibaren yanından ayırmadığı – özel bakımını yapan, hamamda yıkayan – tırnaklarını kesen, onu giyindiren, eğlendiren vs…) Pargalı Hıristiyan kölesini de en az Hürrem kadar çok sevdiğini ve bu kölesine de “İbrahim” adını vererek ve onu “Paşa” unvanı ile taçlandırarak koskoca Osmanlı İmparatorluğu’nun başına getirdiğine, yani oda hizmetçisini “sadrazam” yaptığına, hatta bu uygunsuz davranışının sonucunda imparatorlukta düzen ve otoritenin bozulduğuna dikkat çekilmiştir![3]

[1][1] Örneğin Orhan Gazi’nin üçüncü Grek eşi Teodora’nın, adını değiştirmeye dahi razı olmadığı ve Türk topraklarında Hıristiyanlığın baş savunuculuğunu yaparak, Hıristiyanlığa ve Hıristiyanlara değerli hizmetlerde bulunduğu ifade edilmiştir.
[2] Alphonse De Lamartine, Osmanlı Tarihi Cilt  1, Sabah Yayınları, İstanbul, 1991, s. 70.
[3] Koçi Bey, Koçi Bey Risaleleri, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2008, s. 11 – 16, 81.

………
………

Anadolu Türklerinin uyanabilmesi ise ancak dört yıllık – korkunç bir 1. Dünya Savaşı sürecinde ve savaş sonrasında gerçekleşen dış güçlerin Türk topraklarını fiilen işgal etmeleri, yabancı asker ve azınlıkların saldırı ve tecavüzleriyle mümkün olabilmiştir! Büyük Atatürk konuyla ilgili şu çarpıcı açıklamayı yapmıştır; “Özellikle bizim milletimiz, milli kimliğini bilmemenin çok acı cezalarını çekmişlerdir.  [Zamanla tamamen yozlaşan, Türklükten ve İslâm’dan uzaklaşan Osmanlı padişahları ve onların devletin en üst makamlarına getirdikleri devşirme yöneticileri, Türklere binlerce yıllık köklü milli kimliğini ve tarihini kasıtlı olarak unutturmuşlardır, Türkleri ümmet anlayışı içinde pasifleştirerek, eritmişlerdir (melting pot) ] İmparatorluğun içindeki çeşitli toplumlar, hep milli kimliklerine ve inançlarına sarılarak ve milliyet idealinin kuvvetiyle kendilerini kurtarmışlardır. Bizler ise, ne olduğumuzu, onlara yabancı, onlardan ayrı bir millet olduğumuzu, sopa ile içlerinden kovulunca anladık. Kuvvetimiz zayıfladığı anda biz hor ve hâkir gördüler. Anladık ki, kabahatimiz kendimizi unutmakmış. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, öncelikle bizim kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı bütün davranış ve hareketlerimizle göstermemiz gerekir; bilelim ki milli benliğini bulamayan milletler, başka milletlerin avı olur.” [1]

[1] Mustafa Kemal Atatürk, Atatürkçülük: Atatürk’ün Görüş ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 2001, s. 277.

………
…………

Büyük Atatürk, Türkler için son derece vahim ve karanlık olan o sürecin “1918 – 1922” bir kısmını şöyle anlatmıştır; “Dahiliye Nazırı Damat Şerif Paşa, Sivas’ta işgalleri protesto eden ve “kahrolsun işgal” diye bağıran halkı kastederek Sivas Valiliğine yaptığı bildiride “Kahrolsun işgal” gibi yazılar, hükümetin şimdiki siyasetine uygun değildir” diyordu. Bu ne demektir baylar? Osmanlı Hükümeti, düşmanların yurdumuza girişini kötü görmeyen bir siyaset mi güdüyordu? Bunun üzerine 13 Ekim 1919’da Harbiye Nazırı Cemal Paşa’ya şu telgrafı çektim; “Ulusun gerçek duygularına dayanarak hükümetin, haksız işgalleri tanımadığını resmi siyasi bir dille bildirmesini ve Ateşkes Antlaşması hükümlerine aykırı olarak, düşmanlarımızın bugüne dek işlerimize karışmalarını protesto edilmesini beklemekteyiz.” Delegemiz ve Harbiye  Nazırı Cemal Paşa’nın verdiği yanıt çok ilgi çekicidir; (Belge: 154, 18 Ekim 1919 ) “Ulusal isteklere uygun olarak işleri yürütme sorumluluğunu yüklenen İstanbul Hükümeti, tutumunda ve yürütümünde siyasetinin gereklerini kollamak, yabancılara karşı daha konuksever ve ılımlıca davranmak zorundadır. Sayın Heyeti Temsiliye’den hükümetin yaptığı işleri daha çok destekleyici olmalarını rica ederim.”

……..
………

Sn. Tuzcu şöyle bağlıyor                                     :

Sonuçta diyebiliriz ki      :

Sevr Antlaşmasıyla” Türk Milletinin ölüm fermanını yazan birleşik emperyalist güçler, bu antlaşmayı zorla Türklere dayatmak için ellerinden gelen her zorbalığı, her saldırı ve katliamı yapmışlar ve bunun için Türk topraklarına Grek ordularını salarak, yerel Grek ve Ermeni çetelerini silahlandırarak, azınlıkları kışkırtarak Türk köylerine ve şehirlerine her türlü saldırıyı yapmışlar ve Türklere dünyada resmen cehennemi yaşatmışlardır. Ayrıca onlar, Osmanlı padişahını ve dini örgütleri kullanarak iç isyanlar çıkartmışlar, kardeşi kardeşe katlettirerek de Türk milletine çok büyük kayıplar ve acılar yaşatmışlardır. Yine işgalci güçler, Türk vatanını bir baştan bir başa tahrip etmiş, evleri, ahırları, camileri, ekinleri dahi yakmış ve yıkmışlardır. Ancak Mustafa Kemal Paşa gibi bir dahi – mükemmel bir komutan – bilge bir devlet adamı, cesur bir vatanseverin liderliğinde topyekûn bir araya gelen Milli Güçler (7’den 70’e topyekûn Türk Milleti)  – hep birlikte el  ele vererek – korkunç yokluklar, açlıklar, acılar içinde, ölümüne savaşarak bağımsızlığımızı ve vatan topraklarımızı kurtarabilmişlerdir. Bizler o acı günleri çok şükür ki yaşamadık; yaşamadık ama, yaşamış gibi empati yapabiliriz, hatta mutlaka yapmamız gerekir.

Şayet yüzlerce yılda ender yetişen bir Mustafa Kemal Paşa ortaya çıkıp, her şeyini feda ederek, “şaşkınlık – korku ve çaresizlik içinde kalmış biçare Türk Milletine sahip çıkmasaydı, dağınık bölgesel milli örgütleri biraya getirmesiydi, herkese cesaret ve umut olmasaydı, milletini aydınlığa – özgürlüğe doğru var gücüyle teşvik edip, Kurtuluş Savaşımız ve Destansı Zaferlerimizi” gerçekleştirmeseydi, işte o zaman Sevr Antlaşması, tüm hükümleriyle devreye girmiş olacaktı!  

Böylece Batı Anadolu ve Karadeniz sahil Bölgemiz Greklere, Kuzey Doğu Karadeniz Bölgemiz Ermenilere, İstanbul ve Boğazlar yabancılardan oluşan ortak bir komisyona, İstanbul Fener Bölgesi “Vatikan Modeli” özerk İstanbul Grek patrikhanesine, Güney Doğu başkalarına verilecek ve biçare Türkler ise Orta Anadolu’da, Konya merkezli, üç – beş şehir içine sıkışarak, hapsedilecekti; ancak bu kadar değil, “İngiliz gizli belgelerinde Türklere lütfen bırakılacak olan bu küçük İç Anadolu bölgesinde bile Türkler, kendi başlarına – özerk bırakılmamalı, bizden biri başlarında – yönetimde olmalı – yani manda altına alınmalılar” deniliyordu! Böylece Türk Milleti kabul edilemez bir esaret ve alçaltıcı bir zillet içinde yaşatılacaktı! Tabii ki buna yaşamak denirse!

Onun içindir ki bizler, Büyük Atatürk’ümüze ve Onun izinde gitme sağduyusu gösteren fedakâr Aziz Türk Milletimize ödenemeyecek kadar büyük minnet borçluyuz. Bu tarihi gerçekleri hiçbir zaman unutmamak ve unutturmamak dileğiyle…
====================================

22 sayfalık kapsamlı tümünü okumak için lütfen üstünde tıklayınız..

Tarihçi Sayın Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye bir kez daha çok teşekkür ediyoruz.

Sevgi ve saygı ile. 27 Ağustos 2018, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

ANKARA’YA HOŞGELDİN BÜYÜK ATATÜRK!


ANKARA’YA HOŞGELDİN
BÜYÜK ATATÜRK!

 

Image

 ANKARA’YA HOŞGELDİN!

19 MAYIS 1919, SAMSUN 

22 HAZİRAN 1919 AMASYA GENELGESİ 

23 TEMMUZ 1919 ERZURUM KONGRESİ 

4 EYLÜL 1919 SİVAS KONGRESİ 

27 ARALIK 1919 HEYETİ TEMSİLİYE ÜYELERİ İLE BİRLİKTE

ANKARA’YA GELİŞ!

Boynunda idam fermanıyla Anadolu’da ayak basmadık yer bırakmayan bir çılgın, Mustafa Kemal Atatürk, ilmek ilmek ördüğü bir milli mücadeleyi
23 Nisan 1920’de BMM ile taçlandıracak ve Milli Mücadele utkuya eriştirecektir

Birilerine güle güle derken,

Mustafa Kemal’e Ankara’ya gelişinin 94. yıldönümünde Hoşgeldin diyoruz!

Ceyhun_Balci_portresi

Dr. Ceyhun BALCI

Sivas Ulusal Kongresi’nin Önemi

Dostlar,

Sayın Hüsnü Merdanoğlu Sivas’lı bir yurtsever aydınımızdır.

Temel niteliğinin ARAŞTIRMACILIK olduğunu söylerek sanırız yanlış olmaz.

Araştırır ve yazar..

Bir Atatürk sevdalısı olarak elbette nesnel ve bilimsel akılcılığa dayalıdır.

Yazdığı 3 temel kitap aşağıdadır.. Okunmalı ve değerlendirilmelidir.

Tarihi Gerçekler Işığında Dersim'den Ders Almak

Kemalizm ile Bütünleşen Alevilik

Kemalizm İle AB'nin Çelişkisi

Sivas’ın Şarkışla’sından çıkan bir Anadolu aydınlanmacısı olarak,

“Sivas Ulusal Kongresi’nin Önemi” 

başlıklı makalesini paylaşmak istiyoruz..

Kendisine teşekkür ederek..

Sevgi ve saygı ile.
Datça, 5.9.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

Sivas Ulusal Kongresi’nin Önemi

husnu merdanoglu

Hüsnü MERDANOĞLU
Atatürkçü Düşünce Derneği
Yazı Kurulu Üyesi

Osmanlı İmparatorluğu’nun, emperyalizme teslim olduğunun ve tarihe gömüldüğünün belgesi olan Mondros Ateşkesini (Mütarekesini, 30 Ekim 1918) izleyen günlerde, ümitsizliğe düşen Türk ulusu, bir çare bulmak için çeşitli yerel kongreler düzenlemeye başlamışlardır. Ne var ki, yaklaşan tehlike Türk ulusunun vatansız kalmasına yönelik bir tehlike olduğu için yerel kongreler ile ulusal çözüm bulmak mümkün değildi.

Bu koşullar altında Samsun’a çıkan (19 Mayıs 1919) ve ülkenin doğusuna yönelen Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında 21 Temmuz – 7 Ağustos 1919 tarihleri arasında toplanan Erzurum Kongresi ulusal olduğu ölçüde bölgesel kongre özelliğindedir. Erzurum Kongresi’nde doğu (şark) illerini yakından ilgilendiren kararlar alınmıştır. Erzurum’da alınan kararların en önemlilerden birisi Heyet’i Temsiliye’nin (Temsilciler Heyeti’nin) kurulması ise de; “Kuva-yi Milliyeyi amil ve iradeyi milliyeyi hakim kılmak” (ulusal güçleri etkin, ulusal iradeyi egemen kılmak) esasının kabul edilmesinin ayrı bir önemi bulunmaktadır.

Bir başka önemli karar, Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında yapılan gizli bir toplantıda alınınmış ve bu toplantıda Mustafa Kemal Paşa şu tehlikelere dikkatleri çekmiştir:

  • “… Büyük karşı koymalar, ihanet ve hıyanetle karşılaşacağımız kuşkusudur. Ulusal mücadeleye atılanların ortadan kaldırılması için, Saray, hükümet (Osmanlı) ve yabancı devletler kuşkusuz ki ilk andan başlayarak harekete geçeceklerdir. Ayrıca yer yer memleket halkının da kandırılması, isyanlar, ihtilaller çıkartılması ve bütün bu olumsuz hareketlerin ulusal mücadele aleyhine gelişmesi mümkündür. Daha kim bilir, akla gelen ve gelmeyen ne düzen ne bozgunculuk, ne tuzaklarla karşılaşacağız.
    Ulusal mücadeleyi milletin büyük çoğunluğuna dayanarak hızlandırmak ve düzenlemek zorundayız. Memlekette ve elimizde, tek tepe, tek kurşun kalıncaya kadar uğraşma isteğimiz sürekli olarak korunacak ve korunmak zorundadır.”

Mustafa Kemal Paşa’nın bu öngörüsü Sivas Kongresi sırasında ortaya çıkmaya başlamıştır. Mustafa Kemal Paşa’yı yakından tanıyan İsmail Fazıl Paşa (Ali Fuat Cebesoy’un babası) o ölüm kalım günlerinde bile kışkırtmalar, siyasal hırs ve hiziplerin etkisiyle kongre başkanlığına aday olmuştur. Sayısız engeller gibi bu engel de aşılmış ve 4 Eylül 1919 günü toplanan kongrede öncelikle “İttihatçılık” sorunu gündeme getirilmiştir. Böylece Sivas Kongresi’nin hiçbir siyasal partiye dayanmadığının tutanaklara geçmesinde ısrar edenler olmuştur.

Sivas Kongresi ülkenin çeşitli yörelerinden gelen delege ve temsilcilerle toplandıktan sonra, ülkenin geleceği ve yazgısı ile ilgili bütün sorunların tartışıldığı bir ulusal toplantı olmuştur. Özellikle büyük emperyalist ülkelerle işbirliği içindeki mandacı kesimlerin manda yönetimi konusundaki ısrarlı tutumları, Sivas Kongresi sırasında gündeme gelmiş ve uzun süre tartışılmıştır. Ne var ki, vatanı düşman işgalinden kurtarmak üzere yola çıkan Kuvayı Milliye kadrosu ve taraftarlarının ulusalcı çıkışları ile her türlü mandacılık önlenmiş ve Kongre kararlarına manda konusu yansıtılmamıştır. Bu yönü ile Sivas Kongresi’nin, Türk tarihi içinde gerçekleştirilen ilk ulusal kongre özelliğindedir.

Manda sorununu çözüme kavuşturan, ulusalcıların tek bir dernek altında (Anadolu ve Rumeli Müdafai Hukuk Derneği) çalışmalarının kararlaştırıldığı Sivas Kongresi sürecinde, yapılan çalışmalar Anadolu halkına ve yerel yöneticilere iletildiği için ülkede bir birlik ve bütünlük güveni doğmaya başlaması üzerine, ülkenin her yanından
Mustafa Kemal Paşa’ya iletilmek üzere Sivas’a telgraflar yağmaya başlamıştır.
Öyle ki, Sivas’ta parlayan ışığın aydınlığından yararlanarak, ulusal güven duygusu pekişmeye başlayan halk, işgalcilere karşı dik durmaya da başlamışlardır.
Örneğin, Afyonkarahisar’daki askeri depolarda bulunan silâh ve cephaneyi kendi denetimindeki yereler taşımak isteyen 300 kişilik bir İngiliz müfrezesi,
Afyonkarahisar halkının birlik ve direnciyle önlenmiştir.

Sivas Kongresi’nden sonra önemli bir gelişme de, Türk kadınının ulusal mücadeleye fiilen katılması olmuştur. Mustafa Kemal Paşa’yı çok memnun eden ilk Anadolu kadını dernekleri, Sivas Kongresinden sora kurulmaya başlanmıştır.

Sivas Kongresi ve tümü ile Ulusal Kurtuluş Savaşı süreci göstermektedir ki;
ulusun haklarını korumak için uğraş vermek her şeyden önce, maddi ve manevi cesaret yanında özveri gerektirmektedir. Sivas Kongresi’ne işgal altındaki İstanbul’dan yeterince delege katılmamıştır. Bu davranışın gerekçesi oldukça düşündürücüdür.
Sivas Kongresi öncesinde, 20. Kolordu Kurmay Başkanı Ömer Halis Bey’in,
9 Ağustos 1919 günü Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta, şu bilgiler
yer almıştır:“– İstanbul’dan delege gönderilmiyor. Onlar yapılan işleri uygun görmemekle birlikte, atılgan bir duruma girmek istemiyorlar. İstanbul’dan delege gönderilmeyecektir. Gönderilmek istenen kişiler, orada verimli, başarılı iş göreceklerine güvenmediklerinden, boşuna para harcamak ve yolculuk sıkıntıları çekmeme için
yola çıkmıyorlar.”

Bu bağlamda şu tarihsel gerçeği de bilmek gerekir ki; her zaman onurlu ile onursuzlar, dik duranlar ile teslimiyeti yeğleyenler var olmuşlardır. Ancak her zaman onurlu davranışı sergileyenler saygı ve övülerek anılırlarken, teslimiyetçiler yerilmişlerdir.

Ne mutlu, ulusal onurunu korumak uğruna gerekir ise yaşamını da hiçe sayarak, mücadele içinde olanlara.

Hüsnü MERDANOĞLU
4.9.2013