ATATÜRK’ÜN DOĞUM GÜNÜ: “19 MAYIS” 

ATATÜRK’ÜN DOĞUM GÜNÜ:
“19 MAYIS” 

Konuk yazar : Şahap Osman ARAS, (E) Alb.
Tarihçi Yazar (2018-İZMİR)

Gazi M. Kemal ATATÜRK yaşamı boyunca bütün dünyanın hayranlığını kazanmış; O’nun önderliğinde kurulan TÜRKİYE CUMHURİYETİ az zamanda Ortadoğu ve Balkanların en güçlü, en saygın devleti olmuştur. ATATÜRK, Başkomutanlık ve Devlet Başkanlığı süresince hiçbir yurtdışı gezisine gitmediği halde; birçok yabancı devlet adamı Türkiye’ye gelerek, O’nun bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak istemişlerdir. Hepsinin adlarını sıralamaya sayfalar yetmez. Bu nedenle (ziyaret tarihlerine göre) yalnızca devlet başkanlarının adlarını sıralamakla yetineceğiz: “Afganistan Kralı” Emanullah Han, “Irak Kralı” Faysal, “Yugoslavya Kralı 1′,nci Aleksandr”, “İran Şahı” Rıza Pehlevi, “Büyük Britanya (İngiltere) Kralı” 8’inci Edward, “Ürdün Kralı” Abdullah ve “Romanya Kralı” 2’inci Karol. 

19 MAYIS 1881”

Yukarıda sıralanan konuklar arasında, Kral 8’inci Edward’ın ziyareti önemlidir. Çünkü, o tarihte İngiltere, “toprakları üzerinde güneşin batmadığı” bir dünya İmparatorluğu idi… ATATÜRK konuğunu, 4 Eylül 1936 günü, İstanbul/Tophane rıhtımında karşıladı. Kral, gördüğü konukseverlikten çok mutlu olarak, ülkemizden ayrıldı. Bu dostluğu sürekli kılmak için de; Londra’ya dönünce Dışişleri Bakanına talimat vererek, ATATÜRK’ün doğum tarihini sordurdu. Böylece, O’na her doğum gününde kutlama mesajları göndererek, dostluğu pekiştirmek istiyordu. 12 Kasım 1936 tarihinde, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hasan Rıza Soyak’ın imzasıyla verilen yanıtta, doğum günü “19 Mayıs 1881” olarak bildirildi. Aslında, ATATÜRK’ün doğum günü, net olarak kayıtlı değildir. Ancak, İngiltere’ye verilen bu yanıt, O’nun yaşamındaki en önemli tarihin 19 MAYIS 1919 olduğunu kanıtlamaktadır.

ATATÜRK, bu ziyaretten iki yıl sonra, 10 Kasım 1938’de Hakkın rahmetine kavuştu. O’nun sonsuzluğa göçüşü, salt Türk Ulusunu değil, bütün dünyayı ayağa kaldırdı. Cenazesi 19 Kasım günü Yavuz Zırhlısı ile İstanbul’dan İzmit’e, sonra da demiryoluyla Ankara’ya getirilerek, Etnografya Müzesindeki geçici kabrine kondu. 15 yıl sonra da, 10 Kasım 1953 günü, Anıt-Kabir’e nakledildi. Sağlığında olduğu gibi, cenazesine gösterilen ilgi de, dünya çapında ve muhteşemdi (görkemliydi). Cenaze törenine pek çok asker ve devlet adamı katıldı. Ancak, en anlamlısı, Fransız Generali Gourrot’un katılımı idi…

  • Sağ kolunu 1915 yılında Çanakkale Savaşında yitiren Fransız General Gourrot (Guro); ANKARA’ya koşup geliyor ve
  • “Seni selamlamak için bir kolum daha var” diyerek, Gazi M. Kemal ATATÜRK’ün cenazesini gözyaşları içinde selamlıyordu.

EBEDÎ BAŞKOMUTANIMIZ GAZİ M. KEMÂL ATATÜRK’ü RAHMETLE, HÜRMETLE, MİNNETLE ANIYORUZ..
==================================================

Değerli dostumuz, Tarihçi – Yazar, (E) Alb. Şahap Osman Aras beyefendiyi, bu duygu yüklü tarihsel-belgesel yazısı için şükranla selamlıyoruz…

Sevgi ve saygı ile. 21 Mayıs 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

BÜYÜK TAARRUZ – BÜYÜK ZAFER

BÜYÜK TAARRUZ, BÜYÜK ZAFER

ZAFERLERİ VE MAZİSİ İNSANLIK TARİHİYLE BAŞLAYAN, ZAFERLE BERABER MEDENİYET NURLARINI TAŞIYAN
KAHRAMAN ORDUMUZUN, 
30AĞUSTOS1922’DE KAZANDIĞI
“BÜYÜK ZAFER” MİLLETİMİZE KUTLU OLSUN.

AZİZ ŞEHİTLERİMİZİ VE (BAŞTA GAZİ M. KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE) KAHRAMAN GAZİLERİMİZİ RAHMETLE, HÜRMETLE ANIYORUZ…

Displaying f.k-ATATÜRK26Ağs.jpg

“BÜYÜK TAARUZ, BÜYÜK ZAFER” başlıklı yazım aşağıdadırr.

PORTRESİ

ŞAHAP OSMAN ARAS
Emekli Kurmay Albay – Tarihçi Yazar (2016 – İZMİR)

BÜYÜK TAARRUZ – BÜYÜK ZAFER

25/26 Ağustos 1922 gecesinde; işgalci Yunan Ordusunun Başkomutanı General Hacı Anesti İzmir’de keyif çatarken, cephedeki komutanlar da Afyon Belediye Binasında balo düzenleyerek eğleniyordu… Türk Ordusunun Başkomutanı Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa ise, Afyon/Kocatepe’de (beraberinde Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ve 1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa olduğu halde) taarruz için, fecir vaktini bekliyordu. 26 Ağustos Cumartesi sabahı, yoğun bir topçu ateşinin ardından başlatılan hücumla Kahraman Mehmetçiklerimiz, düşmanın “6 ayda geçilemez denilen” tahkimli mevzilerini bir hamlede aşarak, Sincan Ovası’na indi.

27 Ağustos günü Afyon işgalden kurtarıldı. Baskına uğrayan düşman, 27/28 Ağustos gecesi İzmir istikametinde geriye çekilmek istedi. Ancak, Fahrettin (Altay) Paşa komutasındaki 5 inci Süvari Kolordumuz düşmanın çekilme yollarını kesmişti. Böylece, 1. ve 2. Yunan Kolorduları Dumlupınar’ın kuzeyine sürüklenerek, Murat Dağı eteklerinde çembere alındı… Burada, 30 Ağustos günü yaşanan Meydan Muharebesinde, beş Yunan Tümeni imha edildi. Savaş gücünü tümden yitiren düşman güçleri,  bozguna uğrayarak, İzmir’e doğru kaçmaya başladı… Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa, bu muharebeyi 1181 Rakımlı (Zafer) Tepe’de karargâh kurarak bizzat yönettiği için, “Başkumandan Meydan Muharebesi” adı verilmiştir.

Yenilgiye uğrayan Yunan Ordusunun komutanları, başlarında General Trikupis olduğu halde, 2 Eylül günü Uşak dolayında tutsak alındılar. 5 inci Kolordumuzun kahraman süvarileri düşmanın tüm haberleşme ve demiryolu ulaşım imkanlarını felce uğratmış olduğundan, 1 inci Kolordu Komutanı General Trikupis; General Hacı Anesti’nin görevden alınarak, kendisinin Başkomutanlığa atandığını” tutsak düştüğü birliğin komutanından öğrendi… Başkomutan M. Kemal Paşa ve karargâhı 3 Eylül günü Uşak’ta idi. General Trikupis ve 2 nci Kolordu komutanı General Diyenis (1. Ordu Komutanı Nurettin Paşa ve 4. Kolordu Komutanı Kemalettin Sami Paşa’nın gözetiminde) Gazi Paşa’nın huzuruna getirildiler.

ATATÜRK tutsaklara yer göstererek kahve ısmarladı ve ardından, düşman cephesinde yaşananları öğrenmek için, onları sorgulamaya başladı… General Trikupis: “Büyük Taarruzun başladığı gece,  her şeyden habersiz olarak Afyon’daki bir baloda eğlendiklerini; bir ucu Kütahya’da, diğer ucu Afyon’da olan Türk Taarruzunun baskın tarzında başlayarak Yunan mevzilerini ezip geçtiğini; şiddetli bir sele kapılmışçasına Murat Dağı’nın eteklerine doğru sürüklendiklerini ve de Kızıltaş Deresi vadisinde kapana kıstırıldıklarını” büyük bir üzüntüyle anlattı.

Sonrasını da, yine bizzat General Trikupis’ten dinleyelim: “30 Ağustos gününe kadar toplarımızı kısmen kullanarak, geri çekiliyorduk. Fakat, sırtımızı o yamaca (Murat Dağı yamaçlarına) dayadıktan sonra, hiç mecalimiz kalmamıştı. İşte o zaman, sizin süngüleriniz parıldamaya başladı. Arkamız, önümüz, her yanımız süngü… Artık, sonumuz gelmişti. Atımı bile bulamadım; ormanların içinde, yollara düştüm.” Tutsak Yunan Generali, bozgunu böylece özetledikten sonra, Gazi’ye sorar: “Siz bu savaşı nereden yönetiyordunuz?” 

ATATÜRK’ün yanıtı: “İşte, tam o süngülerin parıldadığı yerden!”

Trikupis şaşırır; müthiş bir heyecana kapılarak, saygıyla doğrulur. “İşte, savaş böyle kazanılır… Değilse, yüzlerce kilometre uzakta, harita üzerinde pergelle ölçüp/biçerek savaş yönetilmez” der… Yunan Ordusunun Başkomutanı General Trikupis (1868-1959) tutsaklıktan kurtulup ülkesine döndükten sonra, yaşamı boyunca her 29 Ekim’de Atina’daki Büyükelçiliğimize gelerek; ATATÜRK’ün fotoğrafı önünde saygı duruşunda bulunmuştur. Düşmanların bile sevgi ve saygısını kazanan Gazi M. Kemal ATATÜRK’ü karalamaya çalışan gafilleri Allah ıslah etsin.

============================

Dostlar,

İzmir’den değerli dostumuz Em. Kurmay Albay – Tarihçi Yazar Sayın ŞAHAP OSMAN ARAS’ın özlü makalesi yukarıda…

Kendisine teşekkür borçluyuz..

Bize bu utkuyu (zaferi) ve sonuçlarını (Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti!) kanları ve canları pahasına bağışlayan vatan evlatlarına minnetimiz ödenemez… Aziz hatıralarına saygılı olmanın en etkili yolu, kutsal vatana – cumhuriyete – bağımsızlığımıza – ulusumuza sahip çıkmaktır!

Sevgi ve saygı ile.
30 Ağustos 2016, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

İZMİR’İN DAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇAR


Dostlar,

İzmir’den çok değerli dostumuz E. Kurmay Albay Şahap Osman Aras bu gün de
nefis bir yazı yazmış..

Sitemizi izleyenler bilirler, Sayın Aras’ın pek çok değerli yazısı bu sitede yayımlanmıştır.

Görkemli 9 Eylül 1922 utkusu ancak bu denli güzel anlatılabilirdi 92 yıl sonra..

Albay Aras, size selam olsun!

Sevgi ve saygıyla.
9.9.2014, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===============================================

İZMİR’İN DAĞLARINDA ÇİÇEKLER AÇAR

PORTRESİ

 

Şahap Osman ARAS
Emekli Kurmay Albay-Tarihçi Yazar (2014-İZMİR) 

 

 

9 Eylül 1922 Cumartesi günü saat 18:00 sıralarında, 1. Ordu’nun Belkahve’deki gözetleme yerinde bir hareketlilik vardı. Çünkü, Türkiye Büyük Millet Meclisi Ordularının Başkomutanı Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Paşa ve Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa otomobilleriyle, Kasaba (Turgutlu) yönünden Belkahve’ye geliyorlardı. Güneş neredeyse batmak üzereydi. Başkomutan ve beraberindekiler, 1’inci Ordu Komutanı Nurettin Paşa tarafından karşılandılar.
İlk gözetlenen yer Kadifekale idi. Şükürler olsun, Kadifekale’den Yunan Bayrağı indirilmiş, Şanlı  Bayrağımız orada onurla dalgalanıyordu.

Başkomutan ve Paşalar, gözetleme yerindeki dürbünlerin başına geçtiler… Kadifekale’yi, Körfez’i, Körfez’deki düşman gemilerini, Karşıyaka’yı ve her yeri dikkatle incelediler. Evet, 26 Ağustos Cumartesi sabahı Afyon / Kocatepe’de başlayıp,
15 günden beri aralıksız süren Büyük Taarruz stratejik hedefine ulaşmış bulunuyordu. İtilaf Devletlerinin 15 Mayıs 1919 günü Yunan Ordusuna teslim ettiği, Aydın İlinin merkez sancağı, güzel İzmir’imiz nihayet işgalden kurtarılmıştı. Herkes yorgun,
fakat çok  mutluydu.

Başkomutan, İsmet Paşa’ya dönerek;

“Biliyor musun? Sanki bir rüya görmüş gibiyim..” dedi.

İsmet Paşa;

“Haklısınız. Bu kadar mucize, ancak bir rüyada yaşanabilir..” diye yanıtladı.

Başkomutan ve Paşalar İzmir’e 10 Eylül sabahı girecekti. Geceyi geçirmek için Nif’e (Kemalpaşa’ya) geri döndüler. Orada, Redif Taburunun karargahı olan (halen İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünün sorumluluğunda bulunan) tek katlı bir binada kalacaklardı. Ordu’nun savaş raporu saat 20:00 sıralarında Başkomutanlık Karargahına ulaştı. Birliklerimiz İzmir’de denetimi sağlamışlardı. Akşam yemeğinden sonra, odaya bir mahmurluk çöktü… Sessizliği ATATÜRK bozdu :

“Yahu” dedi, “İzmir’e ilk girdiğimiz akşamdır bu. Bu kadar sessiz oturulur mu? Bari bir şarkı söyleyelim..”

Ardından kendisi, eliyle tempo tutarak bir şarkıya başladı.

“Yine bir gülnihal…”

Öbür Paşalar da, Başkomutan’a eşlik etmeye çalıştılar.

İZMİR’E İLK GİRENLER

30 Ağustos günü Dumlupınar’da bozguna uğradıktan sonra paniğe kapılan düşmanı, Fahrettin (Altay) Paşa’nın 5’inci Süvari Kolordusu kovalıyordu. Süvari Kolordusunun ardından 1’inci Ordu Birlikleri geliyordu. Düşman hem kaçıyor, hem de önüne ne gelirse yakıp yıkıyor; halkımıza her türlü kötülüğü yapıyordu. Manisa 8 Eylül’de kurtarıldıktan sonra, Süvari Kolordusu  iki gruba ayrıldı. Kolordu Karargahı ve 14’üncü Süvari Tümeni batı istikametinde ilerleyerek, Menemen’i işgalden kurtardı. Süvarilerimiz, kaçan düşmanı izlemeyi sürdürerek, 9 Eylül günü saat 16.03 sıralarında Karşıyaka İskelesi’ne ulaştılar.

1 ve 2’nci Süvari Tümenleri ise, Sabuncubeli’ni aşarak, 9 Eylül sabahı İzmir’e vardılar. 1’inci Süvari Tümeni Bornova’dan, 2’nci Süvari Tümeni Mersinli’den ilerleyerek, karşılaştıkları düşman artıklarını etkisiz hale getirdi. İzmirliler bu iğrenç işgalin elbette bir gün sona ereceğini biliyordu…Gelinlik genç kızlarımız, kurtuluş gününün özlemiyle, çeyiz yerine Ay-Yıldızlı Şanlı Bayrağımızı hazırladılar. Yunan Ordusu ve onların işbirlikçisi yerli Rumlar panik halinde kaçarken, İzmir bir gelincik tarlasına dönüşüverdi. Çünkü, her yer Al Bayrağımızla donatılmıştı.

Yüzbaşı Şerafettin Bey’in komuta ettiği birlik Kordon’da ilerlerken üzerlerine ateş açıldı, bir de el bombası atıldı. Şerafettin Bey yaralı atını değiştirdi. Boynundaki
yarayı da hemen orada sardırarak, gecikmeksizin ilerleyişine devam etti. Saat 10:30 sıralarında birliklerimiz Konak Meydanına ulaşmıştı.Yüzbaşı Şerafettin Bey Hükümet Konağına, Yüzbaşı Zeki Bey Sarıkışla’ya Bayrağımızı çektiler. Kadifekale’deki Yunan Bayrağını indirmek  ise, 5’inci Kafkas Tümenine nasip oldu. Asteğmen Besim,
5’inci Süvari Kolordusunun Tümenlerinden önce, bir hamlede Kadifekale’ye ulaşarak, Bayrağımızı kalenin burcuna çekti.
(13 Eylül 1921’deki Sakarya Zaferi’ni kutlamak için Buhara Cumhuriyetinden gönderilen 3 Kılıçtan üçüncüsü, Başkomutan tarafından Yüzbaşı Şerafettin Beye armağan edilmiş; 1934 yılında kendisine İZMİR soyadı verilmiştir.)

KİM UYGAR , KİM BARBAR ?

Onbaşı Halide Edip Hanım, Ali Çavuşun tembihlediği gibi, 10 Eylül sabahı, saat 08:00’de Paşaların kahvaltı sofrasındaydı. Gazi Paşa;

“Bugün İzmir’e gireceğiz.” dedi.

Halide Onbaşı ayrı gitmek istediyse de kabul ettiremedi. Kuşluk vakti, zeytin dallarıyla süslenmiş beş otomobille İzmir’e hareket edildi. Şimdiki Tepecik Semtini Basmane’ye bağlayan (Yeşildere üzerindeki) Kemer köprüsünden geçildikten sonra, Kapılar’da bir Süvari Alayı onları karşıladı. Süvarilerimizin kılıçları güneşte parıldıyor, atlarımızın
nal sesleri kulakları çınlatıyordu. Anafartalar yoluyla, Kemeraltı çarşısından geçerek, Konak Meydanındaki Hükümet Konağına geldiklerinde; Gazi Paşa’yı yoğun bir  karşılama ve diplomasi trafiği bekliyordu.

Başkomutan ikindi vaktine dek Hükümet Konağındaki çalışmalarını sürdürdükten sonra, İzmirlilerin armağanı olan, çiçeklerle bezenmiş bir otomobille Karşıyaka’ya hareket etti. O gece İplikçizade Köşkünde kalacaktı. Yunan Kralı Konstantin de İzmir’e geldiğinde
bu köşkte kalmıştı. (Köşkün önceki sahibi bir Levanten olduğu için, kimi kaynaklarda
adı Alatini Köşkü olarak geçmektedir..) Şimdilerde, Karşıyaka Nikah Dairesinin karşısında, Cemal Gürsel Caddesi No 380 adresindeki Çağlayan Apartmanının bulunduğu yerdeki Köşke geldiklerinde, onları mahşeri bir kalabalık bekliyordu.
Herkes sevinç gözyaşları döküyordu. Köşkün girişine bir de Yunan Bayrağı serilmişti.

ATATÜRK kaşlarını çattı. Bayrağın oraya niçin serildiğini sordu?
Başkomutana arz ettiler… Yunan Kralı 12 Haziran 1921’de İzmir’e geldiğinde,
aynı yerdeki Türk Bayrağını çiğneyerek köşke girmişti.

“Paşam, ne olur siz de Yunan Bayrağını çiğneyerek, öcümüzü alın..” dediler.

Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Bayrağımızın Kral tarafından çiğnenmesine çok üzülmüş ve de öfkelenmişti.

“Sizi anlıyorum ama, Bayrak bir milletin şeref timsalidir. Kral Bayrağımızı çiğnemekle hata etmiş. Ben bu hatayı tekrarlayamam. dedi.

Yunan Bayrağını yerden kaldırtarak İplikçizade Köşküne girdi.

KIBRIS MUTLU BARIŞ HAREKATININ 40 .YILI


KIBRIS MUTLU BARIŞ HAREKATININ 40 .YILI

“TURKEY TAKES OFF”

PORTRESİ

 

Şahap Osman ARAS
Emekli Kurmay Albay

Harp Akademisinin Yüzbaşı rütbesindeki öğrencileri olarak, Batı Avrupa Ülkelerine ilk gittiğimizde, 1974 Kıbrıs Savaşının üzerinden henüz bir yıl geçmemişti. Bu harekatta, diplomasimiz ve askeri gücümüz tam  bir uyum içinde sevk ve idare edilerek zafere ulaşılmıştı. O nedenle, Belçika’daki NATO Karargahında (AS: SHAPE, 1971’de ziyaret etmiştik..) karşılaştığımız müttefik subaylar bize gıpta ile bakıyordu. Ancak, onların gözlerindeki kıskançlığı da hissedebiliyorduk. Olacak şey mi?… Savunma ordusu zannettikleri Türk Silahlı Kuvvetleri, deniz ötesindeki bir savaşı Kara-Deniz-Hava Kuvvetlerinin ve de Kıbrıslı Mücahitlerin kahramanlığı ile, dosta/düşmana ders olacak bir maharetle kazanmıştı. Kutlu Barış Harekatının 40. Yılında; bize bu gururu yaşatan Aziz Şehitlerimizi rahmetle, Kahraman Gazilerimizi hürmetle anıyoruz. 

1975’teki gezimiz Haziran ayında gerçekleşmişti. Ülkemiz Batı medyasında sıklıkla yer alıyordu. Bir sabah, gazetelerde “Turkey Takes Off ” manşetini görünce; hem sevindik, hem şaşırdık. Bu bir havacılık deyimiydi. Batılı medyada, tıpkı bir uçağın yerden havalanması gibi, Türkiye’nin yükselişi duyuruluyordu. Ne var ki, bu manşetlerin bize destek için değil de, yöneticilerini uyarmak için atıldığını, Batılı Ülkelerden Türkiye’ye yönelik sert ambargolar art arda gelmeye başlayınca, acı bir şekilde anladık… İngilizlerin 2. Dünya Savaşındaki ünlü Başbakanı Churchill (Çörçil)’e yüklenen bir deyiş vardır:

  • “Türkiye, Batı’nın ihtiyaç duyduğu bir fidandır. Kurumaması için sulanmalı;  büyümemesi için budanmalı!”

Evet, Türkiye bugün Batı’yla ittifak içindedir. Ancak,“İttifaklar ne öldürür,
ne oldurur…”
Ulusumuz bu gerçeği asla unutmamalıdır.

Bu konuda, 1960’ların başında NATO Askeri Karargahında görevli (o zamanki rütbesi Kurmay Albay olan) merhum Korgeneral Atıf Erçıkan’ın eline kazara geçen bir dosyadan, ibret  almamız gerekir. Bu dosyada; “Gelecekte (30 yıl sonra) Sovyetler Birliği çökertildikten sonra, 15-16 devlete ayrılacağı; bunlardan 5-6’sının Türk kökenli devletler olacağı, Türkiye Cumhuriyeti’nin bunlarla birleşip, güçlenmeMesi için ne gibi önlemler alınması gerektiği” incelenmekte imiş. Bu olay, merhum Muzaffer Özdağ’ın kurucu genel başkan olduğu, Türkiye-Azerbaycan Dostluk Derneği’nin Haziran 1998 tarihli,12 No.lu Yayınında, Emekli Tümgeneral M. İlhan Atabaş tarafından ayrıntılı olarak anlatılmaktadır. Ulusumuz bugün, otuz yıldan beri mücadele ettiğimiz “bölücü terörün” hangi amaçlara hizmet ettiğini çok iyi kavramalıdır. 1984’ten beri başımıza bela edilen PKK , 1984 öncesinde, yurt dışındaki diplomatlarımıza ve vatandaşlarımıza amansız saldırılar düzenleyen Ermeni ASALA terör örgütünün bir türevidir.

BUNUN NERESİ ARAP BAHARI ?  

2011 başından beri, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki Müslümanlar birbirini boğazlıyor. Her yerde kan gövdeyi götürüyor. Batılı medya, bu felakete “Arap Baharı” diyerek, yangına körükle gidiyor. “Özgürlük ve demokrasi” palavrası ile, maddi/manevi yıkımlar örtbas edilmeye çalışılıyor. Atalarımız; “Mızrak çuvala sığdırılamaz” derler. Uygulanan senaryonun Ortadoğu’daki Müslüman halkları olabildiğince parçalanmaya götürdüğü, emperyalizmin bölgedeki nüfuzunu daha da artırdığı ve Büyük İsrail projesinin gerçekleştirilmesi (AS: BOP’un asıl amacı!) için elverişli ortam hazırladığı, net olarak görülmektedir. Bu senaryonun son perdesi; bütün Ortadoğu’yu sarsacak, kanlı bir Sünni-Şii savaşının patlak vermesidir.Ortadoğu gündemini belirleyen iki ülke; Şii İran İslam Cumhuriyeti (İİC) ve İsrail’dir.

İran, Çin ve Rusya’nın; İsrail ise Avrupa Birliği ve ABD’nin desteğine sahiptir.
İsrail, Kuzey Irak’taki Kürt Yönetimiyle stratejik işbirliği içindedir.
Buna karşılık; Irak’taki Şii çoğunluk yönetimi, Suriye rejimi ve
Lübnan’daki Hizbullah güçleri, İİC’nin etki alanı içindedir.

Ortadoğu’da İslam Ülkeleri arasındaki bu cepheleşmenin kanlı bir Şii-Sünni savaşına dönüşmesinden yarar uman dış güçler var. Şii İran’ın karşısındaki Suudi Arabistan ve Katar, Sünnilere finansman ve silah desteği sağlayacak potansiyele sahiptir. Ancak, Ordularının savaş gücü sınırlıdır. Bu nedenle, savaşa sürüklenecek kimi enayilere gereksinimleri vardır.

  • Bu  tehlikeli süreçte Ülkemiz, Ortadoğu’da çok büyük yıkımlara neden olacak olan, bir Sünni-Şii çatışmasının içinde olmamalıdır…

Rusya’nın halen Suriye/Lazkiye’de bir deniz üssü var. İsrail’in Doğu Akdeniz’de keşfettiği yeni petrol ve doğalgaz yatakları, bölgenin stratejik önemini daha da artırmış bulunmaktadır. Bu nedenle, AB ve ABD, Rusya Federasyonu’nun Doğu Akdeniz’deki varlığından büyük rahatsızlık duymaktadır. Ne var ki, AB-D ile Rusya arasındaki egemenlik mücadelesinin bedeli, mazlum Suriye halkına ve bölgedeki öbür Müslümanlara ödetilmektedir. Diplomasimiz ise, “Komşularla Sıfır Sorun” söylemiyle çıktığı yolculukta, maalesef bataklığa saplanmıştır.

Halen Türkiye’nin güneyi-güneydoğusu ve kuzeyi savaş alanıdır. “Üç haftada devrilecek” dedikleri Esad rejimi, üç yıl geçtiği halde, direncini sürdürmektedir.
Önceleri Suriye’de Beşar Esat rejimine karşı savaşan sözde IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) güçleri, etki alanlarını daha da genişleterek Bağdat’ı ele geçirmeye çalışmaktadır. Karadeniz’in kuzeyindeki Ukrayna’da derin bir siyasi kriz ve bölünme tehlikesi vardır. Rusya, Karadeniz’i kontrol eden stratejik Kırım Yarımadasını Ukrayna’dan kopararak, ilhak etmiştir. Bundan en çok, 1944 yılında sürüldükleri yerlerden 1990’dan sonra yurtlarına dönmeye çalışan, Kırımlı Kardeşlerimiz zarar görmüştür. AB ve ABD bölgemizi alt-üst eden bütün bu felaketlere fiilen müdahale etmekten dikkatle kaçınarak, bol bol nasihat ve öneriler üretmektedir.

Bu koşullarda, Türk Silahlı Kuvvetleri‘nin her zamankinden daha hazırlıklı bir durumda bulunması, Ulusumuzun birlik ve dirlik içinde olması gerekmektedir.

Uyanık olalım.

 

Dr. HİKMET BORAN ve OĞLU


Dostlar,

İzmir’den dostumuz E. Alb. Sayın Şahap Osman Aras,
14 Mart Tıp “Bayramımız” (!?) için nefis bir tarihsel derleme yollamış.

Hem duyarlığı için kutluyor hem de nitelikli emeği için şükranlarımızı sunuyoruz.

(Dr.
Hikmet Boran‘ın fotoğrafını biz ekledik.. Bir de, İstanbul Tıbbiyesinde öğrenci iken, 1975’lerde Sn. Orhan Boran’ın yönettiği bir radyo bilgi yarışmasına katılmış ve öğrenci bursu olan bürüt 500 TL’nin 6 katı, 3 bin TL para ikramiyesi kazanmıştık! )

Sevgi ve saygı ile.
16 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

======================================

Dr. HİKMET BORAN ve OĞLU

Hikmet_Boran

E. Alb. Şahap Osman ARAS
13 Mart 2014, İzmir

1901 yılında Balıkesir’in / Savaştepe İlçesinde doğan Hikmet Boran, Posta-Telgraf Memuru Hakkı Beyin oğludur.
18 yaşında Tıbbiye öğrencisi iken,
4 Eylül 1919’da toplanan Sivas Kongresinde İstanbul’u temsil eden delegelerden birisiydi. Aslında, Kongreye katılmak üzere, Tıbbiye’den iki delege seçilmişti. Ancak, Sivas’a gidiş-dönüş için sadece bir kişiye yetecek para toplanabildiğinden, Hikmet Beyin arkadaşı Yusuf Bey gidemeyip, İstanbul’da kalmıştı.

Mustafa Kemal Paşa, Kongre’nin açılış gününde karşılaştığı olumsuz durumdan çok rahatsız ve üzgündü. Maalesef, birçok delege, İstiklal (Bağımsızlık) mücadelesinin sonuçsuz kalacağını düşünüyor; kurtuluş için ABD veya İngiliz mandası (himayesi) öneriyordu. 30 Ekim 1918’de, Osmanlı Hükümetinin Bahriye Nazırı olarak Mondros Ateşkesini imzalayan Hüseyin Rauf Bey bile
(Balkan Savaşında yazdığı “Hamidiye” destanını unutmuş) manda yanlısı olmuştu.

Kongreyi kendine getiren, Tıbbiye’nin 3. Sınıf öğrencisi Hikmet Bey oldu.
Heyecanla ayağa kalkarak;

“Paşam” dedi.

  • Delegesi bulunduğum Tıbbiye, beni bağımsızlık için başlattığınız çalışmalara katılmak için gönderdi. Mandayı kabul edemeyiz.
    Eğer, Kongre böyle bir karar verirse, bütün gücümüzle karşı çıkacağız. Bu düşünceyi siz bile onaylamış olsanız, size de karşı çıkacağız.
    O zaman (Gazi Mustafa Kemal Paşayı) vatanımızın kurtarıcısı değil, batırıcısı sayacağız.
    ” 

Kongrenin havası değişmiş, kimi Delegelerin gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.
İşte bu, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın beklediği andı.

“Arkadaşlar, Gençliğe bakın! Türk Milletinin taşıdığı kanın soylu kanıtına bakın.”
diye söze başladı. Sonra Hikmet Beye döndü; 

  • “Üzülme Çocuğum… Gençliğimizle övünüyor; onlara güveniyorum.
    PAROLAMIZ: YA İSTİKLAL, YA ÖLÜM dür!” dedi.

 Bunun üzerine Hikmet Bey, Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın yanına giderek
ellerine sarıldı. Gazi Paşa da O’nu alnından öptü.

Ankara’da Türkiye Büyük Millet Meclisi kurulunca; Hikmet Bey, arkadaşı Yusuf (Balkan) Beyle birlikte, Tıbbiye’deki öğrenimini yarıda bırakarak Ankara’ya geldi. İki arkadaş Cebeci’deki Asker Hastanesinde görevlendirildiler. O tarihte, “tifüs salgını” halkımızı ve özellikle cephedeki askerimizi kırıp geçirmekteydi. Onlar, “tifüse karşı aşı üretmek için deneklik de yaparak”!

Tabip Albay İbrahim Tali Bey’in (Öngören) başkanlığında gece/gündüz çalıştılar.
Bu başarıları ödüllendirildi, Teğmen rütbesi verildi. Hikmet Bey, “Sıhhiye Subayı” olarak, Büyük Taarruza katıldı. Zafer’den sonra İstanbul’a dönerek,
Tıbbiyedeki öğrenimini tamamladı.

HİKMET BEY “14 MART TIP BAYRAMININ” ONURLU ADIDIR 

Ülkemizde, batılı anlamdaki tıp eğitimine (Sultan 2’nci Mahmut döneminde)
14 Mart 1827 günü Tıbbiye’nin kurulmasıyla başlanmıştır.
14 Mart günü “Tıp Bayramı” olarak, her yıl nasıl ve  neden kutlanmaktadır?…

1919 yılında, Tıbbiye İngiliz askerlerinin işgali altındadır.

14 Mart günü Hikmet Bey’in önderliğindeki Tıbbiye Öğrencileri, Tıbbiye binasının kuleleri arasına büyük bir Türk Bayrağı asarak, işgale ve emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini başlattılar. Hikmet Beyin Sivas Kongresi için delege seçilmesinde,
bu olay etkili olmuştur.

Cumhuriyet kurulduktan sonra, Dr. Hikmet Boran Bey (Genel Cerrahlık) mesleğini yürütmüş; siyasetten uzak durmuştur. Kongredeki görevini, kişisel çıkarları için asla kullanmamıştır. O’nun biricik oğlu, Sunucu / Yazar Orhan Boran da (30 Haziran 1928 – 26 Mayıs 2012) babasının tarihi kimliğiyle hiç böbürlenmemiş; aksine, bir sır gibi saklamıştır… Tabip Yarbay Hikmet Boran 1944 yılında Sarıkamış’ta, kar altında kalan Mehmetçikleri kurtarmaya çalışırken ciğerlerini üşüterek verem hastalığına tutulmuştur. İstanbul’daki Sanatoryum sağaltımıyla şifaya kavuşamayıp, 1945’te ölmüştür.
Mezarı, İstanbul / Karacaahmet Şehitliğindedir.

Saygı ve Rahmetle anıyoruz.

ATATÜRK, Sivas Kongresi’nin bu genç delegesini her zaman anımsamıştır.
Balıkesir İlinden milletvekili adayı olmasını önerdiğinde; “Hikmet Bey Giresun doğumludur, Balıkesir’e uzaktır.” diyerek, savsaklamışlardır. Oysa “Giresun” Balıkesir’deki Savaştepe İlçesinin eski adıdır. Bir kezinde, Hikmet Bey sağ olduğu halde, “öldü” bile diyebilmişlerdir…

Gazi Mustafa ATATÜRK’ün 15-20 Ekim 1927 günleri arasında,
Türk Milletine sunduğu NUTUK (SÖYLEV)GENÇLİĞE SESLENİŞ” ile sonlanır.
Orada  ATATÜRK’ün umutlandığı ve de görevlendirdiği Gençlik,

Dr. Hikmet Boran’lardır.