CUMHURBAŞKANINI SİYASİ PARTİ GÖZLÜKLERİNİ ÇIKARTIP, TÜRKİYE’YE MİLLİ GÖZLÜKLERLE BAKMAYA DAVET EDİYORUZ

SAYIN CUMHURBAŞKANINI SİYASİ PARTİ GÖZLÜKLERİNİ ÇIKARTIP, TÜRKİYE’YE MİLLİ GÖZLÜKLERLE BAKMAYA DAVET EDİYORUZ

06.02.2018, http://www.barobirlik.org.tr/Detay79832.tbb  
Basın Toplantısı Videosu İçin Tıklayınız(AS : Bizim katkıkız yazının altındadır..)

Bu gün, Sayın Erdoğan’ın partisinin grup toplantısı sonrasında yaptığı ve Türkiye Barolar Birliği’nin milli duruşunu sorgulayan açıklamalarını hayretle dinledik. Bu açıklamaları parti genel başkanı olarak mı cumhurbaşkanı olarak mı yaptığını bilmiyoruz. Ancak kendisine çok açık bir davette bulunuyoruz. Türkiye’ye siyasi partinizin gözlükleriyle bakmayı bırakınız. Anayasada ettiğiniz yeminin gereği olarak milli gözlüklerinizi takınız.

Sayın Cumhurbaşkanını anladığımız kadarıyla yine yanlış bilgilendirmişler. Türkiye Barolar Birliği, büyük Türk Milleti’nin kalbinde en özel yerini çoktan almıştır. Türkiye Barolar Birliği’nin her söylemi, her uyarısı, her duruşu, her zaman milli olmuştur. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı sadece kendisinin kullandığı kelimelerin kullanılmasını, sadece kendisinin kurduğu cümlelerin kurulmasını, sadece kendisi gibi düşünülmesini istemektedir.

Sayın Cumhurbaşkanı,
– FETÖ, devletimizi ele geçirirken yaptığımız uyarılar mı milli değildi de dinlemediniz?
– Kumpas davalarla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin omurgası balyozlanırken verdiğimiz mücadele milli değil miydi ki karşı çıktınız?
Habur çadır mahkemesinde, pişman değiliz diyen teröristerler tahliye edilirken içimiz cayır cayır yanarak yaptığımız karşı çıkış mı milli değildi?
– Açılım sürecinde “hiçbir devlet terör örgütü karşısında yenilmiş hissiyle masada oturamaz, hiçbir devlet milli ordusu yargısı tarafından esir alınmışken terörle mücadele edemez” çıkışımız mı milli değildi?
– 17-25 Aralık döneminde yolsuzlukla mücadele bir yana, yargı kullanılarak FETÖ savcılarının yaptığı bir yana diyerek FETÖ’nün en güçlü döneminde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yanında dimdik durmamız mı milli değildi? Hatırlar mısınız o tarihte yanınızdaki pek çok kimse kaçacak yer aramıştı. Biz, Sayın Cumhurbaşkanı, hiçbir zaman o partiden veya bu partiden olmadık. Hiçbir zaman siz dahil kimsenin adamı olmadık. Biz her zaman Türk Milletinden ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinden yana taraf olduk.
– Hendekler kazılırken, barikatlar dikilirken Türkiye’yi uyarmadık mı Sayın Cumhurbaşkanı.
– En sonunda olan bitenin farkına vardığınızda Türkiye Cumhuriyeti Devletini insanlığa karşı suç işlemekle suçlamaya kalkışanlara karşı ülkemizi biz savunmadık mı Sayın Cumhurbaşkanı.
– 15 Temmuz gecesi Ankara semalarında daha uçaklar çarpışırken ve bugün etrafınızdaki pek çok kimse kim bilir nerede saklanmışken, darbe girişimine Türkiye’nin 79 barosuyla birlikte biz karşı çıkmadık mı?
– Bazı batılı devletler 15 Temmuz’un bir kurgu olduğunu ileri sürmeye kalkıştığında tüm dünyada FETÖ gerçeğini ve 15 Temmuz’u Türkiye Barolar Birliği anlattı Sayın Cumhurbaşkanı. – Sizin ve partinizin emrindeki hiç kimsenin ve hiçbir kuruluşun bu konuda dünyada inandırıcılığınız yokken bu gerçekleri dünyaya biz kabul ettirdik Sayın Cumhurbaşkanı.

  • Fırat Kalkanı ve Afrin harekatlarının daha ilk saatlerinde Türkiye’nin uluslararası hukuktan kaynaklanan meşru savunma hakkını kullandığını dile getiren ve bunu gerekçeleriyle ortaya koyan Türkiye Barolar Birliği’dir Sayın Cumhurbaşkanı.- Zeytindalı Harekatının ilk gününde 103 bin avukatımızı temsilen biz Kilis’te sınırdaydık. Askerlerimizin yanındaydık, halkımızın yanındaydık…

Gayet açıktır ki, Sayın Cumhurbaşkanı yine yanlış bilgilendirilmiştir.
Türkiye Barolar Birliği’nin milli duruşu, Türk Milleti’nce bilinmektedir.

Türkiye Barolar Birliği’nin ismindeki “Türkiye” kelimesini de,
tabelalardan “T.C.” harflerini sildikleri gibi silebileceklerini düşünenler,
bizi Türk Milleti’nin kalbinden asla silemezler.

Kamuoyuna saygıyla duyururuz.
======================================
Dostlar,

Umarız TBB’nin bu yarı duygusal açıklamasında dayandığı varsayım doğru olsun..

  • Gayet açıktır ki, Sayın Cumhurbaşkanı yine yanlış bilgilendirilmiştir.

Tümcesi gerçeği yansıtıyor olsun.. Bize sorarsanız böyle bir olasılık yok gibi..
Dolayısıyla durum gerçekte “vahim” değil, “vahim ötesi”..
Dileyelim bizim yargımız yanlış, biz kötümser olalım.

SÖZCÜ‘den Saygı Öztürk 11.02.18 günü yazdı : BU PLAN 9 YIL ÖNCE HAZIRLANDI..
Okumak için tıklayınız : Bu_plan_9_yil_once_hazirlandi
http://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/saygi-ozturk/bu-plan-9-yil-once-hazirlandi-2214485/

Belki de TBB danışmanları, narsisitik bir kişilikle ilişkiler hakkında yöneticilere eğitim vermişlerdir.. Bu olasılık bile, bizim aklımıza böylesi bir olgunun gelmesi bile Türkiye’nin başının nasıl çetrefilli belalarla sarılı olduğuna karine değil midir??

Aileye, aile büyüklerine, AKP kıdemli kurmaylarına, namuslu – dirayetli danışmanlara çok ama çok ağır sorumluluklar düşüyor.. Bürokrasideki – basındaki akıl – vicdan sahiplerine de!

* Güvertede Afrin valsi yapılırken; gemi güneydoğu tarafından su almakta !?!

Sevgi ve saygı ile. 12 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not : Bu konu bağlamında aşağıdaki 2 yazımıza da bakılması dileğiyle..
– TBB SAFRANBOLU BASIN AÇIKLAMASI 
– Erdoğan İçin Köprüden Önce Son Çıkış : Politik Plastron Patlamak Üzere!

TBB : Yeni TBMM’den CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ ÇERÇEVESİNDE ÖNCELİKLİ BEKLENTİLERİMİZ

tbb_logosu

YENİ PARLAMENTODAN ve KURULACAK OLAN HÜKÜMETTEN ANAYASA’NIN İLK 3 MADDESİNDE İFADESİNİ BULAN CUMHURİYETİN TEMEL İLKELERİ ÇERÇEVESİNDE ÖNCELİKLİ BEKLENTİLERİMİZ

  1. Güçler ayrılığı ilkesi gözetilerek, demokrasimizin yeniden yönetebilir hale gelmesi,
    yargının yeniden adalet dağıtabilmesi amacıyla devletin, çağdaş ölçütlere uygun biçimde yeniden yapılandırılması; adil yargılama yapabilen, tarafsız, bağımsız ve hesap verir bir yargının kurulması. Bu çerçevede, acilen kapsamlı bir yargı reformunun gerçekleştirilmesi.
  2. Yargıya güvenin sağlanması. Bunun için, Anayasa Mahkemesi’nin oluşumunun yeniden düzenlenmesi; HSYK’nın, Hakimler Yüksek Kurulu ve Savcılar Yüksek Kurulu olarak,
    liyakati ve katılımcılığı esas alır şekilde, siyasi iktidardan tamamen bağımsız olarak
    yeniden yapılandırılması.
  3. Avukatın yargının kurucu unsuru olduğunu herkesin içine sindirmesi için Türkiye Barolar Birliği’nin önerilerinin yaşama geçirilmesi. Bu çerçevede; TBB tarafından yapılacak
    avukatlık sınavının yasalaştırılması, TBB’nin bir temsilcisinin Hakimler Yüksek Kurulu’na,
    bir temsilcisinin de Savcılar Yüksek Kurulu’na alınması.
  4. Avukatın, kanunlarda yazılı temel hakları bireylerin kullanımına sunmak suretiyle
    “kişiyi, vatandaş yapan” meslek insanı olması sebebiyle, çağlar boyunca demokrasinin lokomotifi olduğu gerçeği de dikkate alınarak, avukatlık meslek alanını daraltan
    bütün düzenlemelerin kaldırılması.
  5. Baroların ve avukatların idareden tam anlamıyla bağımsız olmasını sağlayacak, avukatlık meslek onurunu koruyacak şekilde hazırladığımız Avukatlık Yasası taslağımızın yasalaşması.
  6. Cumhurbaşkanının öncelikle Anayasal sınırlarına çekilmesinin sağlanması,
    ardından parlamenter hükümet sistemine uygun şekilde görev,
    yetki ve sorumluluklarının yeniden düzenlenmesi.
  7. Mevzuat taraması yapılarak Anayasa ve insan hakları çerçevesinde mevzuat denkliğinin sağlanması ve yasa tekniğine tümüyle aykırı olan “torba yasa” uygulamasından vazgeçilmesi.
  8. Her türlü ırkçı, mezhepçi, cinsiyetçi, düşmanlaştırıcı, kutuplaştırıcı söylemden uzak durulması. Ayrımcı tüm yasa ve düzenlemelerin ayıklanması, idari uygulamalara son verilmesi.
  9. Her bireyin inanç ve ibadet özgürlüğünü tanıyan ve koruyan laiklik ilkesinin,
    devletin temel ilkesi olarak tesisi.
  10. Siyasi Partiler Kanunu ve seçim kanunlarının; özellikle siyasi partilerde parti içi demokrasinin sağlanmasını, seçim barajının düşürülmesini, siyasetin yalnızca maddi gücü olanlar tarafından yapılabilen bir uğraş olmaktan çıkarılıp, mali kaynaklarının saydamlaştırılmasını gerçekleştirecek biçimde yeniden düzenlenmesi.
  11. Kapatılan Meclis soruşturmalarının yeniden açılarak, adil yargılanma esasları çerçevesinde, vicdanları tatmin edecek şekilde yürütülmesi. Yolsuzluk soruşturmasını yürütenlere yönelik
    adli ve idari baskıların sona erdirilmesi.
  12. Terör örgütü PKK’ya taviz verilmeden;
    Ülkemizin bölünmez bütünlüğünden vazgeçilmeden,
    Kürt sorununun insan hakları ve demokrasi temelinde, çoğulcu, katılımcı yöntemler benimsenerek, eşit yurttaşlık temelinde çözülmesi. Ülkenin; doğusunun, batısının, kuzeyinin, güneyinin ve merkezinin sanayi ve ticaret ağıyla birbirine ayrılmaz şekilde bağlanması. Komşularımızla ilişkinin, ticaret yoluyla taçlandırılması.
  13. MİT TIR’ları konusunun Meclis tarafından araştırılması. Ülkemizi savaş alanına
    her an çevirebilecek olan IŞİD’e desteğin derhal kesilmesi. Komşularımızın toprak bütünlüğüne yönelik her türlü hareket ve söylemden vazgeçilmesi. “Yurtta Barış, dünyada barış” ilkesinin yeniden tesisi. Mezhepçi, hayalperest dış politikadan vazgeçilmesi.
  14. Gezi olaylarında yaşamını yitirenlerle ilgili soruşturmaların titizlikle yürütülmesinin sağlanması.
  15. Uludere‘de yapılan hava operasyonunda yanlış olduğu söylenen istihbaratın kaynağının açıklanması, soruşturmanın yeniden açılması.
  16. Toplumun şiddetten arındırılması. Şiddet ve şiddetin temel sebebi ayrımcılığa karşı,
    insan sevgisini merkeze koyan bir eğitimin anaokulundan başlayarak verilmesinin
    hükümetler üstü bir ulusal politika olarak benimsenmesi.
  17. Düşünce özgürlüğü ve basın özgürlüğünün önündeki yasal, idari ve adli engellerin kaldırılması.
  18. Üniversitelerin bilimsel ve idari bağımsızlığa, mali özerkliğe kavuşturulması.
    Milli eğitimin, akılcı-bilimci bir anlayışla ve Türkiye Cumhuriyeti’nin temellerine sahip çıkacak kuşaklar yetiştirmek üzere yeniden yapılandırılması.
  19. Sendikal özgürlüklerin ve sivil toplumu oluşturan öbür örgütlenme özgürlüklerinin önündeki engellerin kaldırılması.
  20. Alın terinin karşılığının verilmesinin sağlanması; toplumsal barışın önündeki en büyük engel olan gelir dağılımımdaki uçurumun giderilmesi.
  21. İş sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinden ödün verilmesinin, insan yaşamı üzerinden
    kar elde edilmesinin mutlak biçimde engellenmesi. Soma ve Ermenek faciaları unutulmadan, maden ocaklarının teknik ve hukuksal durumlarının tümüyle gözden geçirilmesi,
    iyileştirme yapılamayanların derhal kapatılması.
  22. Demokrasi içinde kalkınma hamlesine başlanması. Sürdürülebilir bir ekonomik kalkınmanın, ileri teknoloji kullanılarak, Türkiye’de çıkan hammaddeye dayalı sanayileşme modeli ile sağlanması. AVM’lere dayalı tüketim ekonomisinden, tasarrufu teşvik eden üretim ekonomisine geçilmesi.
  23. Rant uğruna doludizgin yürütülen ve geleceğimizi tehdit eden çevre katliamına son verilmesi. Tarım ve toprak reformuna başlanması.
  24. Türkiye’de 8.5 milyon engelli vatandaş için Anayasa’da pozitif ayrımcılık hükmünün
    toplumsal yaşamın her alanında eksiksiz olarak uygulanması.
  25. Gençliğimize karşı biyolojik saldırı haline gelmiş olan madde bağımlılığına karşı sürdürülebilir ciddi bir devlet politikasının derhal hayata geçirilmesi.

Türkiye Barolar Birliği
http://www.barobirlik.org.tr/Detay63190.tbb

===========================================

Dostlar,

Ülkemizin ne çok ve yakıcı sorunu var..
TBB (Türkiye Barolar Birliği) 25 maddelik bir ivedi çağrı yapmıştı..
Türkiye’nin bir an önce normalleştirilmesini ve bu yaşamsal sorunlara hızla çözüm üretilmesini istiyoruz.

Bildik birilerinin derin siyasal kaygı ve bitmeyen beklentileri, akıllarını çoook aşan politik hırsları… yüzünden kurgulanan yapay gündem girdaplarından bir an önce kurtulmak istiyoruz.

Siyasal ikballeri ve dokunulmazlık kalkanlarının ne pahasına olursa olsun sürmesi için
ülkemizi ateşe atan ve bölünmenin – içsavaşın kritik sınırına sürükleyen siyasal aktör ve kurumların derhal dışlanmasını istiyoruz..

Listeye eklenebilecek birkaç madde daha var..
Ama SAĞLIK HAKKI ile SOSYAL GÜVENLİK HAKKINI özellikle öne çekmeliyiz.
Çağrı Metninin hazırlanmasına emek veren TBB‘ne (Türkiye Barolar Birliği) teşekkür ederiz.

Çağrı metnini önemi nedeniyle öne çıkarmak istiyoruz.
Altına imza koyuyoruz.
Türkiye’nin gündemi bu sorunlarla baş etme maratonuna çevrilmelidir.

Sevgi ve saygı ile.
28 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

TBB Paneli : “TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ” ve Son İhlaller..


TBB Paneli : “TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ” ve Son İhlaller..

Dostlar,

Ülkemizde gün geçmiyor ki, insan hakları en kaba ve kapsamlı – derinlemesine çiğnenmesin.. 10 Aralık günü başlayan İNSAN HAKLARI HAFTASI‘nda web sitemizde epey yazıya yer verdik. Hafta öncesinde 25 Kasım 2014 günü Ulusal Kanal’da
“halkımızın sağlık hakları” konusunu işledik (Püf Noktası, Gülgun Feyman,
programı YouTube’da yayımladık; http://youtu.be/dcq1it_Nz-4). 21 Aralık 2014 günü Alevi yurttaşların haklarını bir açık oturumda yine Ulusal Kanal’da 2 uzman ile birlikte paylaştık. AKP iktidarı, AİHM’nin zorunlu din derslerinin kaldırılması kararlarını (2. kez) görmezden gelerek temyize gidiyor.. Çocuklara zorla Sünni İslam öğretisi dayatılıyor!
(http://ahmetsaltik.net/2014/12/22/akp-alevi-haklarini-ve-aihm-kararlarini-neden-gormezden-geliyor/) 116. Sessiz Çığlık eyleminde Ankara’da net mesajlar verdik (http://youtu.be/zicxeKzYGLg)

Ancak AKP iktidarı dur durak bilmiyor..  17-25 Aralık Yolsuzluklar haftası içinde yeryüzünün belki de en büyük yolsuzluğu kapatıldı. Şüpheli 4 Bakan bir türlü
TBMM Komisyonundan Anayasa Mahkemesi’ne (Yüce Divan’a) yollan(a)mıyor.
AKP – RTE ve şüpheli Bakanlar da var güçleriyle Yüce Divan’dan kaçıyorlar.
Çıkıp yiğitçe, “veremeyeceğimiz hesap yok.. yargılanmak istiyoruz..” diyemiyorlar.
Başlı başına bu tablo, kamuoyunda aklanmalarını olanaksız kılıyor..

20 Aralık 2014 günü bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ üyesi öğretmenlere
Tandoğan Meydanı’nda uygulanan hukuksuz ve çok ağır polis şiddeti ülkemiz adına bizleri ve uluslararası kamuoyunu kaygılandıran bir başka olay olmuştur.

Son olarak dün (25.12.14) günü Konya’da tutuklanan 16 yaşındaki lise öğrencisi..
Cumhurbaşkanı’na hakaret (?!) suçlaması ile okulu basılarak sınıfından arkadaşlarının
gözü önünde alınıp götürülen ve jet hızıyla sorgulanıp yargıç kararı ile tutuklanıp
hapse konan çocuğun – gencin durumu.. Yasalar 18 yaşını bitirene dek herkesi kural olarak (evlenme gibi erginlik kazandıran durumlar dışında) “çocuk” kabul ediyor.. BM Çocuk Hakları Sözleşmesi md. 1 de! Bu “sanık”, yasal deyimiyle “suça itilen çocuğun” ve okuldaki arkadaşlarının uğrayacağı ruhsal travmayı Konya’daki ilgili C. Savcısı ve güvenlik güçleri değerlendirmekten aciz midirler? Hiç çocuk psikolojisi bilmezler mi?
2 saat gecikmeden doğacak ne sakınca olabilirdi acaba bu “şüpheli yapılan çocuk”
anne-babası aracılığıyla Karakola / Savcılığa davet edilse idi, psikolog eşliğinde?
Bir hekim olarak yapılanların tıbben çok yanlış ve hukuk dışı olduğunu vurguluyoruz!

Yasal deyimi ile “Suça sürüklenen bu çocuk M.E.” kaçar mıydı, kanıtları mı karartırdı, başkaca suç mu işlerdi?? Hangi zorunluluk tutuklama gerektirmiştir?
“Kuvvetli suç şüphesi” gerekçesine dayanan mahkeme / Sulh ceza yargıçlığı kararı
hukuk dışıdır. Bu tutuklama için salt koşul ön koşuldur. Ek olarak kaçma / kanıtları karartma olasılığı – kuşkusu olmak zorundadır. Ayrıca eylemin karşılığı olarak öngörülen cezanın ağırlığının da (üst sınırının) tutuklama kararında dikkate alınması gereklidir.
Üst sınır 4 yıldır (TCK md. 299). Bunun 1/3’ü zaten “çocuk” olduğu için indirilecektir.

Yargıçlık görevi böylesine fütursuzca keyfi olarak kullanılamaz!
HSYK mutlaka gerekli yasal işlemi yapmalıdır.

“Tutuklama” kararı veren mahkeme / sulh ceza yargıcı, neden güvenlik önlemleri ile
tutuksuz yargılamayı seçmemiştir? Aynı soruları soralım :

16 yaşındaki Lise öğrencisi M.E. “suça itilen şüpheli çocuk” kaçar mıydı, kanıtları mı karartırdı, başkaca suç mu işlerdi?? Kamu düzenini tehdit mi ederdi tutuklanmasaydı?
Hangisi, hangisi? BM Çocuk Hakları Sözleşmesi hükümleri Anayasa md. 90 / son fıkra uyarınca iç yasalardan (TCK md. 299) üstün hukuk normları değil midir?
Hatta bu yasal hükümlerin Anayasaya aykırılıkları bile öne sürülemiyor.

Çok ama çok vahim biçimde, temel kişi hak ve özgürlükleri bu olayda çiğnenmiştir.
Topluma, en barbar biçimde gözdağı verilmek istenmektedir. Tandoğan’da sayıları yüzü aşan öğretmenimiz yerlerde sürüklenerek, kış ortasında basınçlı soğuk suyla ıslatılarak, yüzlerine bolca biber gazı püskürtülerek yaka paça gözaltına alınması da gözdağı amaçlıdır. İktidar terörüdür..

Olayda yer alan savcı da, polis de, yargıç da bize göre görevlerini kötüye kullanmış, hukukun buyurucu nesnelliği yerine iktidara siyasal yaranma dürtüsüyle davranmışlardır. Ağır suç işlemişlerdir.

Yargıç ve savcının bu hukuk dışı ve yasa tanımaz eylemlerinin ivedilikle HSYK tarafından soruşturulması gerekmektedir. Polisin de yasal – idari soruşturulması / kovuşturulması gereklidir..

Önce “şüpheli”, ardından jet hızıyla “sanık ve tutuklu” yapılan gerçekte “suça itilen çocuk” 16 yaşındaki Konya’lı M.E. derhal serbest bırakılmalı ve yargılanacaksa bile
mutlaka tutuksuz yargılanmalıdır.

Başka türlü kamuoyunun adalet duygusunu tatmin etme ve yerle bir edilen hukuka güven duygusunu onarma olanağı yoktur.

*****

2. Abdülhamit 1876-1909 arasında saltanat sürmüş bir despottu. 1876 Anayasası ile getirilen Meşrutiyet’i, 2 yıl sonra Osmanlı – Rus savaşı gerekçesiyle askıya alan
Osmanlı Padişahı (Kızıl Sultan!), ancak İttihat Terakki‘nin silah zoruyla 30 yıl sonra 1908’de 2. Meşrutiyet’i ilan etmek zorunda bırakılmıştır. Kısa süre sonra da tahttan  indirilmiştir.

Benzer sonuçları şimdiki AKP iktidarı da yaşayacaktır;
sağduyulu halkımız 2015 seçimlerinde gereğini mutlaka yapacaktır.
Kadim Türkiye Cumhuriyeti 3-5 AKP’li tarafından teslim alınamaz!
Bu harami – bezirgan dönemi parantezi de mutlaka kapatılacak ve
ülkemiz tarihteki onurlu yoluna yüce Atatürk’ün ışıklı çizgisinde devam edecektir..

Bu gerekçelerle, TBB’nin (Türkiye Barolar Birliği) 2 hafta önce düzenlediği

“TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ”

panelinin özet notlarını da özellikle paylaşmak istedik..

Özenle okunması dileğiyle..

Türkiye artık apaçık AKP – RTE’nin İslami Faşist diktatörlüğü altındadır ve
uluslararası kamuoyu katında özellikle Bay RTE alay konusudur,
ağır biçimde aşağılanmaktadır.

Bu tablo, her şeye karşın ulusal onurumuzu zedelemektedir.
AKP – RTE’nin sağduyuları kalmamış gibidir.
Bir öfke seli ve suçluluk kompleksi içinde içinde gözleri kararmıştır ve sürekli,
giderek ağırlaşan hatalar yapmaktadırlar..

Bu gidişin sonu “hayırlı” değildir.
Bu siteden hep ama hep, büyük sabırla yaptığımız gibi
AKP – RTE’yi sağduyuya ve hukuk içine bir kez daha çağırıyoruz..

Değeri anlaşılsın; AKP – RTE’ye büyük bir katkıdır ülkemizin bunca sabrı.

Sevgi ve saygıyla.
26.12.2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Tüm yazıya pdf olarak erişmek için lütfen tıklayınız:
Konya’da_tutuklanan_16_yasindaki_cocuk_sorunu..

===============================================

Türkiye Barolar Birliği’nce
İNSAN HAKLARI GÜNÜ ETKİNLİKLERİ KAPSAMINDA

“TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ”

BAŞLIKLI PANEL GERÇEKLEŞTİRİLDİ

10 Aralık İnsan Hakları Günü etkinlikleri kapsamında düzenlenen
“Türkiye’de İfade Özgürlüğü” başlıklı panel, 13 Aralık 2014 tarihinde Türkiye
Barolar Birliği’nde gerçekleştirildi.

Panelin açış konuşmalarını Türkiye Barolar Birliği Yönetim Kurulu Koordinatör Üyesi Av. İzzet Varan ile Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi Başkanı
Av. Serhan Özbek yaptı.

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu tarafından 58 yıl önce (AS: 66 yıl önce 10 Aralık 1948) kabul edilen, insanların doğuştan ve eşit bir biçimde sahip oldukları hakları belirleyen İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin insanlık tarihinin önemli bir dönüm noktası olduğunu söyleyerek sözlerine başlayan Av. İzzet Varan şöyle konuştu:

10 Aralık 1948 tarihinde “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile adıyla Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nca kabul edilen bu beyanname, ülkemiz tarafından 6 Nisan 1949’da imzalanarak onaylanmıştır. Atılan bu imza ile insan haklarının güvence altına alınması, geliştirilmesi, bu konuda ülkemizde ki her bireyin bilgilendirilmesi ve
insan hakları bilincinin yaygınlaştırılması açısından verilmiş bir taahhüttür.
Bu taahhüt nedeniyle 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü’nü ülkemizde de kutlamaktayız.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne imza atarak, tüm insanların hiçbir ayrım gözetilmeksizin yalnızca insan oluşlarından dolayı eşit, özgür ve onurlu yaşama hakkına sahip olduğunu ülke olarak kabul etmiş ve herkesin, ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal
ya da başka bir görüş, tabiiyet ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin Beyannamedeki tüm hak ve özgürlüklerden eşit bir şekilde yararlanacağını kabul ettik.

Küreselleşen dünyada, insan haklarının korunması ve geliştirilmesi sözleşme tarafı ülkelerin bir iç sorunu olmaktan çıkmış, tüm insanlığın ortak bir sorunu haline gelmiştir. İnsan haklarının korunması ve geliştirilmesi konusundaki sorumluluk öncelikle devletlere ait olmakla birlikte, bu görev medyadan, sivil toplum örgütlerine kadar
tüm kuruluş ve bireylerin de işbirliğini gerektirmektedir.

İnsan hakları, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin her ülkenin kabul etmesi ve uygulaması gereken evrensel değerler olduğu halde, bu gerçek ülkemizde de maalesef
tam anlamıyla içselleştirilmemiştir. Dünya ülkelerinin yıllar süren deneyimlerinden
insan hakları ile ilgili ciddi sorunları olan ülkelerin, ekonomik ve sosyal sorunlarının da buna paralel olarak doğru çözüme kavuşturulamadığıdır. Bir ülkede halen insan hakları ihlalleri yaşanıyorsa o ülkenin ekonomisi, siyasal yapısı sancılı ve demokrasisi ile hukukun üstünlüğü kavramları da tartışılır noktadır.

2014 yılında; kadın erkek eşitliğini bir fıtrat meselesi olarak gören, gebe kadının caddede yürümesini ayıplayan, eğitim kurumlarında daha çocuk yaştaki bu ülkenin gelecekteki kuşaklarını cinsel tema üzerinde ayrıştıran ve ayırmaya çalışan, çocuk yaştaki gelinleri
örf ve adet olarak benimseyen, yıl içinde iki yüzün üzerindeki kadın cinayetlerini önleyemeyen, artık ilkokulların önüne inen uyuşturucu trafiğini engelleyemeyen
bir anlayışın egemen olduğu Türkiye’de yaşıyoruz. Kadınların ve çocukların
yaşam haklarını ve özgürlüklerini hiçe saydık.

2014 yılında; vatandaşımızı bir torba kömüre oy versin diye aşağıladık,
vahşi kapitalizmin sömürü mekanizması daha iyi çalışsın diye yüzlerce madencimizi toprağa verdik. Soma’da, Ermenek’te, Zonguldak’ta ve diğer küçük ölçekli maden ocaklarında emeği ve yaşam hakkını hiçe saydık.

Yargıya yapılan müdahaleler ile adil yargılanma, bağımsız yargıç güvencesini
hiçe saydık. Bunlar yalnızca pencereden bakarken gördüklerimiz, ya da görmediklerimiz.

İnsan hakları savunucularını, kamu güvenliğini tehdit eden bir öge olarak gören anlayış hiçbir zaman demokrat olamaz. Asıl demokratlık, insanlara onurlu bir yaşamın
tüm koşullarını sağlanması toplumsal barış için bir güvencedir.

İçimiz buruk olsa da, insan hak ve özgürlüklerinin herkes için yaşama geçirildiği
bir dünya yaratılması umuduyla Dünya İnsan Hakları Günü’nü kutlarız.

Daha sonra kürsüye gelen Av. Serhan Özbek ise şunları söyledi:

İnsan haklarının tanınması, yaygınlık kazanması ve korunması için önemli bir kaynak oluşturduğu bilinen “İnsan Hakları Evrensel Bildirisi”, BM Genel Kurulu tarafından
– 66 yıl önce – 10 Aralık 1948 günü kabul edilmişti.

İnsan Hakları Günü olarak kutlanan bu günde, TBB İHM olarak, gündemde yer alan
ya da yer alması olası konularda bilimsel etkinlikler düzenlemeye özen gösteriyoruz.

Bu yıl toplantımızın konusu, Türkiye’de güncelliğini hiç yitirmeyen (son birkaç günkü operasyon haberleri ile yakıcılığı açığa çıkan) “İfade Özgürlüğü” konusu olarak belirlenmiştir. Düşünce özgürlüğünün bir görünümünü oluşturan ifade özgürlüğü;

– düşünce / görüş sahibi olma,
– düşünceye/bilgiye ulaşma,
– düşünceyi/bilgiyi açıklama/yayma özgürlüklerini içermektedir.

Bireyin maddi ve manevi varlığını geliştirme hakkının güvencesi olan bu özgürlük
aynı zamanda toplumun demokratikleşmesinde de temel bir rol oynamaktadır.

Alman Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğünün önemini şöyle vurgulamaktadır:

“İnsan kişiliğinin toplum içindeki en doğrudan ifade biçimi olan düşünceyi açıklama özgürlüğü, insan haklarının en önde gelenlerinden biridir.”

Bu özellik, ona başlı başına bir ağırlık kazandırır. Alman Anayasası’nın 5. maddesiyle güvence altına alınan, düşünceyi (söz, yazı ve resimle) serbestçe açıklama ve yayma, basın, radyo – TV ve film özgürlükleri, özgürlükçü demokratik bir devlet düzeni için doğrudan kurucu bir niteliğe sahiptir. Çünkü düşünceyi serbestçe açıklama özgürlüğü, kendi yaşamsal ögesini oluşturan sürekli zihnî hesaplaşma ile düşüncelerin mücadelesini sağlar. Bu anlamda her özgürlüğün de temelidir.

AİHS’nin girişinde sözü edilen insan haklarına saygılı gerçek siyasal demokrasilerde
ifade özgürlüğü, yalnızca bu madde kapsamında değil, koruma altına alınan

– “Özel Hayatın ve Haberleşmenin Korunması (m. 8)”,
– “Vicdan ve Din Özgürlüğü (m. 9)”,
– “Örgütlenme ve Toplantı Özgürlüğü (m. 11)”

gibi haklar açısından da etkili bir role sahip bulunmaktadır. Bu bağlamda AİHS, ifade edilen bilgi ya da düşünceyi, içerik yönünden (sosyal, siyasal, hukuksal, ekonomik vd.) olduğu gibi ifade yolu /yöntemi /aracı yönünden de korumaktadır. Böylelikle ifadenin kamuoyuna ulaşmasında kullanılan yöntem sözlü, yazılı, görsel ya da eylemsel olabileceği gibi, bunun için radyo, yazılı ve görsel basın, elektronik bilgi sistemleri, sanat eserleri gösteri, toplantı gibi araçlar da kullanılabilmektedir.

İfade özgürlüğünün her biri ayrı değerlendirme ve tartışma konusu olabilecek
bu başlıklarından güncellikleri ve özellikleri nedeniyle “Siyasi Eleştiri Özgürlüğü”, “İnternette İfade Özgürlüğü”, “Üniversitede İfade Özgürlüğü” bu yıl gerçekleştireceğimiz etkinliğin alt başlıkları olarak düşünülmüştür.

İnsan hakları kavramının gelişiminde, toplum kavrayışının, devlet odaklı toplum anlayışından, bireye ve doğal haklarına odaklı toplum kavrayışına dönüşmesinin
önemi bilinmektedir. Devam eden gelişmelere, bilimde ve teknolojide atılan dev adımlara karşın insanlığın refah ve barış özlemleri ne yazık ki yüzyılımızda da gerçekleşmiş değildir. Ancak her şeye karşın, özellikle son 50- 60 yıl içinde insan haklarının bir yandan yaygınlık kazanırken, yeni kuşak haklarla zenginleşmesi ve insan haklarının korunmasına ilişkin mekanizmaların oluşturulması kuşkusuz, insanlık adına önemli kazanımlar olmuştur. Bu evrimleşme süreci halen devam ediyor.

Günümüz Türkiye’si açısından ise, insan haklarının günümüzdeki modern yansımaları olan yeni kuşak haklar bir yana, 1. kuşakta yer alan en temel insan haklarına ilişkin kazanımların, karşı karşıya bulunduğu tehlikeler üzüntü vericidir.

“Özgürlüğün tarihinin devlet gücünün sınırlandırılmasının tarihi olduğu” söylenmiştir (Woodrow Wilson). Ancak günümüz Türkiye’sinde, devlet gücünün ve siyasal iktidarın sınırlandırılmasının en etkili aracı olan anayasal ilkeler bir kenara bırakılmıştır.

Bir hukuk devletinin amacı, yurttaşlarının hak ve özgürlüklerini korku ve endişeden uzak bir şekilde kullanabilmeleri için, keyfilik riskinin en aza indirgendiği “hukuk güvenliği”ni sağlamaktır. Bu ilke, hukuk normlarının öngörülebilir olması kadar, devletin yasama faaliyetlerinde yurttaşlardaki güven duygusunu zedeleyici yol ve yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılmaktadır. Günümüzde yaşanan olaylar karşısında bu ilke ve kavramlardan bahsedebilmek olanağı kalmış mıdır?

Günümüzde tüm konularda olduğu gibi, hak ve özgürlükleri ilgilendiren konularda da, çoğulcu demokrasinin saydamlık ve katılımcılık kurallarından yoksun olarak “torba”
ya da “münferit” yasal düzenlemelere gidilmektedir. Bu düzenlemeler içerik yönünden olduğu kadar yöntem olarak da hukuk güvenliği ve öngörülebilirlik ilkelerine aykırıdır. HSYK Yasası’nda olduğu gibi, Anayasa Mahkemesi tarafından iptali öngörülmesine karşın, salt geriye yürümezlik “avantajından” yararlanmak amacıyla yapılan
yasal düzenlemeler ve buna bağlı gerçekleştirilen idari tasarruflar da
bu anayasal ilkelere aykırıdır.

Tüm bu süreçlerin kaynağında kamusal değil, konjonktürel siyasal ihtiyaçların
ya da “güvenlik” kaygılarının yer aldığını olaylar doğrulamaktadır:

Özgürlüklerle doğrudan ilgili koruma önlemlerine (arama, el koyma, gözaltı, tutuklama gibi) soruşturma evresinde karar veren sulh ceza mahkemelerinin konjonktürel nedenlerle kaldırılmasının ardından, bu yetkilerin takipsizlik kararına itirazları karara bağlamak gibi kritik yetkilerle birlikte, yeni konjonktürde yapısı değişen HSYK tarafından atanan
sulh ceza hâkimliklerine verilmesi de birçok yönden haklı olarak eleştirilmiştir:
Kaldırılan ÖYM yetkilerinin ikame ediliyor olması; alt yapısı hazırlanmış keyfi kararlara kapı aralanması ve doğal yargıç ilkesine aykırılık bu eleştirilerden yalnızca birkaçıdır. Atanan yargıçların basına yansıyan özellikleri, öznel ve nesnel yansızlık ilkesi açısından güvensizlik kaynağıdır.

Bir köşe yazarı, birbiri ardına gelen 2 torba yasada, kimi koruma tedbirleri (dinleme, arama) konusundaki yasal düzenlemelerin “konjonktüre göre” birbiri ile çelişmeleri konusunda; “15 Şubat Yasası’nın gerekçesiyle, 14 Ekim Teklifinin gerekçesini hangi hukukçu, nefesi daralmadan yan yana koyarak okuyabilir?!” diye sormaktadır.

Yaşanan birçok olayda kamu görevlileri tarafından işlenen suçlar yaptırımsız kalırken yalnızca hak ve özgürlüklerini kullandıkları için insanlar haksız yaptırımlara uğramaktadırlar. Günümüz Türkiye’sinde “devletin tarafsızlığı” ilkesi bağlamında, ayrım gözetmeksizin tüm yurttaşların hukuk önünde eşit olduğu savunulabilir mi?

Örneğin hukuk devletinde hiç kimseye ayrıcalık tanınamayacağı için, yaşananlar karşısında artık, adaletin, – iktidar gücünü kullananlar dâhil olmak üzere – suç işlediğine dair kuşku bulunan herkese dokunabileceğini varsayabilir miyiz?

Yine – yaşanan trajik örnekler karşısında – siyasi, ideolojik ve ayrımcı nedenlerle haksız olarak kimseye dokunulmayacağına emin olabilir miyiz?
Ya da adaletin “dokunduklarının” keyfiliklere kurban gitmediklerini ya da bundan böyle gitmeyeceklerini savunabilir miyiz?

Özellikle devleti ilgilendiren ayrımcılık yasağı “dil, ırk, renk, cinsiyet, engellilik, siyasi düşünce, felsefi inanç, din veya mezhep, ulusal veya sosyal köken farklılıklarını” kapsamaktadır. Hak ve özgürlüklerden, kamu hizmetinden ve kamuya arz edilen mallardan yararlanmayı, işe alınmayı, ekonomik etkinlikte bulunmayı vb. kapsamaktadır. AİHS tarafından düzenlenen yasak, bireyler açısından iç hukukumuzda “Nefret Suçu” olarak da düzenlenmiştir.

Eğitimde, anaokullarından üniversitelere kurgulanan ve yapılan düzenlemelerde sayılan ayrımcılık nedenlerinin etkili olmadığı düşünülebilir mi?

İşe alımlardan iş teminlerine, kamu mallarının satışından ihalelere uzanan siyasi ve ideolojik kayırmacılık ve yolsuzluk olgusu adeta bir “siyasi hak” olarak görülmeye başlanmışken, çıkar eşitliğinden söz edilebilir mi?

Devletin en üst katlarının söylemine yerleşen ayrımcı üslubun,
nefret uyandırmaya yönelik olmadığı savunulabilir mi?

Hukuk devletini, otoriter rejimlerden ayıran en temel özelliklerinden birisi,
hak ve özgürlüklere ilişkin uygulamasının etkili olarak denetleniyor olmasıdır.
Günümüzde hak ve özgürlüklere bağlılıktan ve bu bağlılığın yargısal, yönetsel,
sivil denetiminden söz edebilmek olanağı var mıdır?

Türkiye için insan haklarına ilişkin olarak, bu sorunlar ve sorular dizisinin çok uzatılması olanaklı olsa da konuşma çerçevemiz buna izin vermemektedir

Sonuç olarak    : Çoğunluk dayatması ile birbiri ardına gelen yargı paketleri ve
yasal düzenlemelere karşın, Türkiye’de insan haklarında gözlenen yaygın ve yoğun ihlâllerinin ortaya koyduğu gerileme, bağımsız ulusal ve uluslararası raporlarca da doğrulanmaktadır. Hukuksal güvenceden yoksun olan bir ülkede toplumsal, ekonomik
ve siyasal yönetimin de sürdürülebilir olamayacağı açıktır.

Nitekim Anayasa Mahkemesi Başkanı da bir değerlendirmesinde;

  • “Hukuk güvenliğine olan talebin her zamankinden daha fazla seslendiriliyor olmasının, yaşanan hukuk güvenliği krizine işaret ettiğini… yasama, yürütme ve yargı organlarının bu gerçeği göremezlikten gelmesinin düşünülemeyeceğini..” dile getirmiştir.

Açış konuşmalarının ardından Av. Prof. Dr. Rona Aybay başkanlığındaki oturumda; “Siyasi Eleştiri Özgürlüğü” konusunda Yeditepe Üniversitesi Öğretim Üyesi
Prof. Dr. Oktay Uygun, “İnternette İfade Özgürlüğü” konusunda Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Kerem Altıparmak,
“Üniversitede İfade Özgürlüğü” konusunda Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Tolga Şirin sunuş yaptılar.

Panelin ardından her yıl İnsan Hakları Günü nedeniyle Karikatür Vakfı işbirliğiyle hazırlanan karikatür sergisinin açılışı yapıldı.

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun Bayrak İndirilmesi – Musul Rehineleri ve Güncel Hakkkında Değerlendirmesi

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun
Bayrak İndirilmesi – Musul Rehineleri ve Güncel Hakkında Değerlendirmesi

Dostlar,

TBB (Türkiye Barolar Birliği) Başkanı ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
önceki dekanlarından Sn. Prof. Dr. Metin Feyzioğlu‘nun birkaç gün önce (14.6.14) ODATV’de yayımlanan kapsamlı bir demeci oldu..

2 tema Diyarbakır’da bayrağımızın indirilmesi ve
Musul Konsolosluğumuza baskın; çok sayıda rehin..

Ek olarak da genel bir değerlendirme ve çıkış önerileri.

Son derece yerinde, gerçekçi saptama ve öneriler içeriyor.
Dolu dolu 5 sayfa.. O yüzden pdf olarak vereceğiz..

Bizce yaygın olarak okunmalı ve okutulmalı..

Teşekkür ederiz ODATV’ye ve Sayın Prof. Feyzioğlu’na..

Sevgi ve saygı ile.
20 Haziran 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

=====================================================

Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu’nun 
Bayrak İndirilmesi – Musul Rehineleri ve Güncel Hakkında Değerlendirmesi

portresi

Türkiye Barolar Birliği Başkanı
Prof. Dr. Metin Feyzioğlu
Ceza Hukuku Uzmanı

 

Şöyle giriyor Sn. Feyzioğlu kapsamlı değerlendirmesine :

  • Sözü dolandırmayacağım. Madde madde yazıyorum :

    BAYRAĞIMIZIN İNDİRİLMESİ

    1.  Tarih 9 Haziran 2014. Diyarbakır 2. Hava Kuvvet Komutanlığı’nın kuzey nizamiyesindeki Türk Bayrağı, içeri giren bir gösterici tarafından gönderinden indirildi.

    2.  Bu eylem sonucunda, milli gururumuz yerle bir oldu; devletin hem içte hem dışarıda itibarı ağır şekilde zedelendi.

    3.  1 Mayıs’ta Taksim’i barışçıl gösteri hakkını kullanmak isteyen işçilerden ne pahasına olursa olsun korumaya (!) and içmiş Emniyet Teşkilatı, Hava Üssü’nün önünde toplanan kalabalığa karşı aynı kararlılığı göstermemeye kararlıydı anlaşılan.

    4.  Bir gösterici, tek başına Hava Üssü’nün yüksek güvenlikli olması gereken tel örgülerinden içeri atladı; dışarıda düşmanca sloganlar atan kalabalık sebebiyle teyakkuz halinde olması gereken nöbetçilere rağmen direğe tırmandı; bayrağı söktü; indi ve dışarı çıktı. Bayrağımız, dışarıda nefretle elden ele atıldı ve sonra kaybedildi! Türk Silahlı Kuvvetleri; en güvenlikli hava üssüne girilmesini, bayrak direğine tırmanılmasını, bayrağımızın indirilmesini ve üsten dışarı kaçırılmasını seyretti. Elbette bayrak direğine tırmanan provokatörü vurup öldürmekten söz etmiyorum. Hadi içeri girmesini önleyemediniz, direkten inerken direğin altında niçin beklemediniz ve yakalayıp savcılığa teslim etmediniz diye soruyorum. Anlaşılan o ki, asker sindirilmiş, ne yapacağını şaşırmış durumda…

    5.  “Bayrağı indirene müdahale edilseydi barış süreci zarar görürdü” diyenlere cevabım: Asıl Türk Bayrağı’na hakaret edilmesi, toplumsal barışa büyük zarar vermiştir. Bayrağımıza yapılan saldırı; huzura, barışa, birlikte yaşama iradesine yönelik bir saldırıdır. Çünkü bayrak; Devletin bağımsızlığını ve egemenliğini, birlik ve beraberliğini temsil eder. Egemenlik olmadan devlet olunamayacağına göre, bayraksız devlet de olmaz. Bayrak, görevi yurttaşına hizmet etmek olan devletin bağımsızlık ve egemenlik simgesi olduğu içindir ki, kutsalımızdır. Devlet, bağımsız ve egemen değilse, ülkede yaşayan insanların canları, malları, namusları silahlı çetelerin insafına terk edilir.

    …………………….
    …………………….

  • MUSUL KONSOLOSLUĞUMUZUN İŞGALİ

9.  Tarih 11 Haziran 2014. Türkiye’nin Musul Konsolosluğu; dünyanın en tehlikeli ve en radikal terör örgütü Irak Şam İslam Devleti (IŞİD) tarafından işgal edildi. Bu terör örgütü; Irak, Suriye, Filistin ve Ürdün’ü kapsayan bir şeriat devlet kurmak istiyor. İşgal ettikleri bölgelerde vahabi-selefi olmayan Müslümanları, bilhassa Şiileri, Nusayrileri ve Alevileri acımasızca katlettikleri biliniyor. Örgütün bugüne kadar sergilediği acımasız davranış biçimi, Konsolosluk görevlilerimizin ve ailelerinin büyük tehlike altında olduğunu gösteriyor.

10. IŞİD, Türkiye’nin Musul Konsolosluğu’nu işgal etmek suretiyle, bölgenin yeni oyuncusu olduğunu dünyaya ilan etmiştir.

11. Bu eylem sonucunda, Türkiye’nin dış itibarı da ağır şekilde zedelenmiş, caydırıcılık gücü sorgulanır hale gelmiştir.

……………………..
……………………..

Ve şöye bağlıyor Sn. Feyzioğlu :

  • PEKİ NE YAPMALI ???
  • Görmüyor musunuz? Sınırlarımızda devlet kurma aşamasına gelmiş ve Türkiye’yi düşman ilan etmiş radikal terör örgütleri; muhtemelen şehirlerimizin içlerinde onların militanları. Ne olduğu, kim olduğu bilinmeyen provokatörler.

    Bir yanda Türk – Kürt, öbür yanda Alevi-Sünni iç savaşı çıkarmak için her türlü provokasyon. Siyasetçilerin günlük menfaatler uğruna gerdiği ve birbirini düşman gibi görmeye başlayan gruplar, belki de kitleler. Yeterli neden değil mi?

    YAPABİLİR MİYİZ?

    Elbette yaparız. Biz neleri başardık. Bunu da başarırız. Başaracağız, yapacağız.

    Aklımız başımıza bazen geç geliyor ama başarmak için gerekli olan güce sahibiz.

    Aklımız da var yüreğimiz de. Her siyasal partiden, her dünya görüşünden, mezhepten, dinden, cinsiyetten, dilden, etnik kökenden milyonlarca yurtseverimiz de….

    Sesimi duyuyorsunuz değil mi?
    Bu oyunu bozmamız mümkün!

    Metin Feyzioğlu, Odatv.com, 14.6.2014

******************************

Metnin tümünü okumak için lütfen erişkeyi (linki) tıklar mısınız??

Diyarbakir’da_Bayrak_indirilmesi_Musulbaskini_hakkinda

 

 

TBB’den Sağlık Bakanlığı Hakkında Suç Duyurusu


Dostlar
,

  • TBB (Türkiye Barolar Birliği),
    Sağlık Bakanlığı hk. suç duyurusunda bulundu!

Yasal toplantı ve gösteri haklarını şiddet kullanmadan, Anayasa’nın 34. maddesinde tanınan temel hak bağlamında kullanan kitlelere “polis vahşeti” ni bütün dünya gördü ve kınadı. Ağır sonuçları ortada.. İç savaş gibi bir fatura..

B. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı

Anayasa madde 34 – (Değişik: 3/10/2001-4709/13 md.)

  • Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve
    gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.
  • Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni,
    suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve
    kanunla sınırlanabilir.
  • Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.

Bilinen 5 ölüm, 15 dolayında insanın göz yitiği, 100 dolayında ağır yaralanma ve yaşamsal tehlike, kol kopması, kafatası kırıkları, kaburga kırıkları, kalp krizleri,
panik ataklar ve travma sonrası stres bozuklukları (PTSB).. 8 bini aşkın yaralı!

“Allah Allah, ya Allah Bismillah” diye naralar atarak silahsız kendi halkının üzerine sürülen iktidarın polisi.. Devletin polisi olamadı, RTE’nin milis gücü oldu ne acı ki ve ulufe dağıtıldı!

İler tutar yanı yok.. RTE’nn polisi kendi yurttaşlarına kabulü olanaksız,
hukuk dışı vahşet uygulayarak insanlık suçu işledi.

İnsan Haklarının ve Temel özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme md. 3 :

  • “Hiç kimse işkenceye veya gayrı insani veya küçültücü ceza veya muameleye
    tabi tutulmayacaktır.”

Bu maddeye dayalı olarak Nisan 2012’de Ali Güneş davasında AİHM,
biber gazı kullanımı nedeniyle Türkiye’yi 10 bin € para cezasına çarptırdı!

İHEB md. 25 : Md. 25.1- “Herkesin kendisinin ve ailesinin sağlık ve refahı için beslenme, giyinme, konut ve tıbbi bakım hakkı vardır…”
(10 Aralık 1948; Türkiye taraf)

Bu süreçte hekimler de yasal meslek örgütleri TTB (Türk Tabipleri Birliği) öncülüğünde, meydanlarda, sokaklarda…

– panzer altında kalarak ezilen,
– gözü çıkan, 
– kafası patlayan, 
– kolları kopan, 
– kemikleri kırılan,
– kalp krizi geçiren,
– gazdan astım krizine giren,
– panik atağa giren….. 
GERÇEK ACİLLERE

yerinde, özveri ile, ücretsiz, gönüllü sağlık hizmeti = İLK VE ACİL YARDIM HİZMETİ sundu.

Bu hizmeti Sağlık Bakanlığı yerinde vermek zorunda idi Anayasa md. 56 gereğince..
Polis – Kolluk, sağlık ekiplerinin cankurtaranla ulaşabileceği koridorlar açmak zorunda idi 2559 sayılı PVSK ve ilgili Tüzük ile Ceza yasası gereği..

Kapalı alanlara asla gaz sıkılmamalıydı..
Kaldı ki biber gazı uygulamasında AİHM Türkiye’yi mahkum etmişti
(Ali Güneş davası, Nisan 2012; yukarıda değinildi).

Hedef gözeterek plastik mermi kullanmanın, biber gazı kanisterlerini insanlara yöneltmenin, basınçlı ve ilaçlı suyla insanları yaralamanın ve hasta etmenin..

  • Çivili sopalarla birtakım “siviller” (?!) polisin içinde nasıl olabilir??
    Kim bunlar??

İnsanları böcek gibi görerek gazlamanın ve onurunu aşağılayarak copla dövmenin..

Sağlık Bakanlığı asal görevini yapmadı; böylelikle suç işledi 663 sayılı YGK
(yasa gücünde kararname, KHK) gereğince :

  • MADDE 2- (1) Bakanlığın görevi; herkesin bedensel, zihinsel ve
    sosyal bakımdan tam bir iyilik durumu içinde yaşamını sürdürmesini sağlamaktır.”
  • Md. 2/3/ç : “Acil durum ve afet hallerinde sağlık hizmetlerini planlar ve yürütür.”
  • Md. 2/3/f : “Görevin ve hizmetin gerektirdiği her türlü tedbiri alır.”

Sağlık Bakanlığı gerçekte 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 257. maddesine
aykırı olarak toplumsal olayların meydana geldiği yerlerde acil tıbbi müdahale birimleri kurmamak yoluyla görevi kötüye kullanma suçunu işledi.

Sağlık Bakanlığı bu asal görevlerini yapmadığı gibi, yasal olarak yapan
sağlık çalışanlarına soruşturma açarak görevini kötüye kullandı!

Borçlar Yasası‘nın “Hukuka aykırılığı kaldıran hâller” başlığı altında düzenlenen
63 ve 64. maddeleri de sağlık çalışanlarına, olay yerinde acil gereksinim duyanlara
bu sağlık hizmetini vermesini, daha üstün bir hakkın (yaşama hakkının!) korunması  adına yasal saymakta ve korumaktadır.

Sağlık Bakanlığı bu görevlerini yapmamakla kalmayıp, yasal yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışan sağlık çalışanlarını engelleyerek, haklarında idari – yasal işlem başlatarak da görevini kötüye kullanmıştır.

Sağlık Bakanı Dr. Mehmet Müezzinoğlu‘nu, bir meslektaşı olarak açıkça kınıyoruz.

RTE’nin polisi de, hiç sıkılmadan bu özverili gönüllü sağlık çalışanlarının ellerini arkadan kelepçeleyerek savaşta bile yapılamayanı yaparak, savaş hukukunu
bile çiğnediler!

Oysa hekimler Hipokrat yemini gereği, hiçbir ayrım yapmadan, gereksinimli
her-ke-se ilk ve acil yardım yapmak zorundadır. Ayrıca 6023 sayılı yasaya
(Md 59/g) dayanan

Tıbbi Deontoloji Tüzüğü‘nün 1-3. maddesi de böylesi bir yükümü tanımlar :

  • Madde 1-2 : Ayrımsız bir biçimde insan yaşamını, sağlığını gözetmek,
    ilk yardımda bulunmak hekimlerin, diş hekimlerinin birinci ödevidir. 
  • Md. 3 – Tabip, vazifesi ve ihtisası ne olursa olsun, gerekli bakımın sağlanamadığı âcil vakalarda, mücbir (zorunlu) sebep olmadıkça,
    ilk yardımda bulunur.
    (
    Diş tabibi de, kendi sahasında, aynı mükellefiyete tabidir.)

Ayrıca; TTB HEKİMLİK MESLEK ETİĞİ KURALLARI gereği
(TTB yayın tarihi : 01.02.1999) :

Acil Yardım

Madde 10- Hekim, görevi ve uzmanlığı ne olursa olsun,
gerekli tıbbi girişimlerin yapılamadığı acil durumlarda, ilk yardımda bulunur.

Uluslararası Sözleşmelere Uyma Zorunluluğu

Madde 33- Her hekim, başta İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi olmak üzere
tüm insan hakları belgelerine ve hekimlikle ilgili ortak kurallara uymakla yükümlüdür.

Olağanüstü Durumlar ve Savaş

Madde 38- Hekim, olağanüstü durumlar ve savaşta, evrensel nitelikteki tıbbi etik kurallarını yansızlıkla uygular. Hasta ve yaralı sayısının çokluğu nedeniyle,
herkese gerekli tıbbi yardımın verilemediği koşullarda,
hekim, tedavi olasılığı yüksek olan ağır vakalara öncelik verir.

  • Biyoloji ve Tıbbın Uygulanması Bakımından İnsan Hakları ve İnsan Haysiyetinin Korunması Sözleşmesi:

İnsan Hakları ve Biyotıp Sözleşmesi’nin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun’un 2. maddesinde “İnsanın menfaatlerinin ve refahı, bilim veya toplumun menfaatlerinin üstünde tutulacağı” hüküm altına alınmıştır.

Kanun’un 8. maddesine göre “Acil bir durum nedeniyle uygun muvafakatın alınamaması halinde, ilgili bireyin sağlığı için tıbbî bakımdan gerekli olan herhangi bir müdahale derhal yapılabilir.” denmektedir.

Bu uluslararası antlaşma ve sözleşmelerin Anayasanın 90. md. uyarınca (son fıkra) üstün hukuk normları olduğunu, iç yasalarla çelişmeleri durumunda bunların uygulanacağını, hatta anayasaya aykırılıklarının bile ileri sürülemeyeceğini
anımsatmak isteriz.

****************
TBB’nin tarihsel suç duyurusu aşağıda ve şöyle bitiyor :

  • “SONUÇ : Yukarıda arz edilen nedenlerle; toplumsal olayların meydana geldiği yerlerde mevzuat gereği acil tıbbi müdahale birimleri kurmayarak görevlerini kötüye kullanan ve hekimlerin derhal müdahalesini gerektiren koşullar oluştuğu halde hekimleri görevlerinin gereğini yerine getirmekten caydıran ve
    kamu görevlilerinin görevini yapmasını engelleyen Sağlık Bakanlığı
    kamu görevlileri hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak haklarında
    kamu davası açılmasını saygılarımızla talep ederiz.”

Teşekkürler TBB ve Sayın Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu!

Saglik_Bakanligi_Hk._Suc_Duyurusu

Okunması dileğiyle TBB’ye teşekkür ederiz.

Not : Ankara Üniv. Tıp Fak. de uzun yıllardır TEMEL SAĞLIK MEVZUATI derslerini üstlenmiş bulunuyoruz. Ayrıca hekimlere, avukatlara, sağlık yöneticlerine.. dönük
Sağlık Hukuku Sertifika Programlarında eğiticilik görevlerimiz de olmakta.
Bu bakımdan, soruna ilişkin ulusal ve uluslararası mevzuat kurallarını derleyerek
bir katkımızın olmasına çabaladık.

Sevgi ve saygı ile.
5.7.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net