MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ YENİ BAŞKANI DR. DİNÇER DEMİRKENT’ten…

MÜLKİYELİLER BİRLİĞİ YENİ BAŞKANI
DR. DİNÇER DEMİRKENT’ten…

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

HUKUKU YENİDEN İNŞA ETMELİYİZ..

http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/turkiye/952148/Mulkiyeliler_Baskani_Demirkent__Hukuku_yeniden_insa_etmeliyiz.html (Cumhuriyet, 01.04.2018)

Bir devleti kişiselleştirmek isteyen iktidarlar, Mülkiye’ nin değerlerinden hoşlanmaz. O değerler Mülkiyelileri var kılıyor ve kılacak. Hukuk devleti cumhuriyetin en büyük kazanımlarından biri. Hukuk devletine dönmeye, hukuku yeniden inşa etmeye ihtiyaç var.

Dışarıdan bir dekan atanması fakülteyi yönetecek bir profesör olmadığını söylemek demektir. Bu da Mülkiye’nin tarihine hakarettir.

1859’da kurulan ve Osmanlı’dan başlayarak genç Cumhuriyetin modernleşme hareketinin kadrolarını yaratan Mülkiye yeni bir döneme daha başlıyor. Padişah Abdülhamit’in gönderdiği şekerleri “Padişahım çok yaşa” demek yerine dönemin baskılarına karşı yere atıp çiğneyen Mülkiyeliler, aradan geçen bir asırın ardından ‘Abdülhamit sevdalısı’ AKP’nin de hedefi konumunda. Mülkiye’nin o günden başlayan direniş kültürüyle yazılan marşının “Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz” sözlerini referans alarak, “Yetiştik Çünkü Biz” adıyla seçime giren ve Mülkiyeliler Birliği’nin en genç başkanı olan Dinçer Demirkent, görevi devralmasının ardından süreci ilk olarak Cumhuriyet’e değerlendirdi. Demirkent’in, OHAL KHK’si ile Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ndeki (Mülkiye) görevinden 7 Şubat 2017’de ihraç edilmesinin ardından yaşadıkları, Mülkiyeliler Birliği’nin yeni dönemi, SBF’deki dekan krizi ve OHAL’e ilişkin sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

-‘Yetiştik Çünkü Biz’ diyerek yola çıktınız. Nerede ve nasıl yetiştiniz?

Mülkiye’de yetiştik ve kim olduğumuzu tanımlayan ortak değerlerle karşılaşmış olduk. Mülkiye, Türkiye modernleşme tarihine damgasını vurmuş bir okul. Bu tarihe demokratikleşme ve laikleşme tarihi olarak da bakabiliriz. Ve tabii ki anayasal, hukuk devletinin geliştiği, oturduğu bir tarihin içinde büyüdük. Türkiye modernleşmesinin tüm çelişkilerini de içinde taşıyan bir tarih bu. Mülkiye öğrencisiyle, hocasıyla, mezunuyla, bürokratıyla, aydınıyla bu çelişkileri bilen, taşıyan ve kamu yararına çözmeye çalışan bir camia. ‘Yetiştik Çünkü Biz’ bu çelişkilerden, değerlerden beslenen, demokrasiyi, barışı ve eşitliği ve özellikle de bugün en çok ihtiyacımız olan hukuk devletini savunan ve bunu güçlü bir şekilde savunma iddiası taşıyan bir birliktelik ve anlayış.

Resmi Gazete’de ismini görmek garip

-İhraç sürecinde neler yaşadınız ve bunun seçime girmenize bir etkisi var mı?

Resmi Gazete’de insanın ismini görmesi garip bir duygu. Bir gecede o güne kadar yapmak istediğiniz, mücadele ettiğiniz, büyük emekler verdiğiniz mesleğinizden, işinizden, öğrencilerinizden koparılmış hissediyorsunuz. Bir anda bir tür kenara itilme duygusu. O geceden sonraki birkaç gün ve gece kolay geçmedi. Fakat fakültelerimizde arkadaşlarımızın, sendikamızın, bilim camiasının Türkiye’de ve dünyada gösterdiği dayanışma, bize reva görülen ‘sosyal ölü’ sıfatını üzerimize yakıştırmayacağımızı ilan etmemize yardımcı oldu. Hayatta kalabildik. Kenara itilmişlik duygusunun çok kısa sürede ortadan kalkmasıyla ‘neler yapabiliriz’ diye düşünmeye ve çalışmaya başladık. Mülkiyeliler Birliği seçim sürecine hazırlanmamızla ihraç edilmemin çok yakından bir ilgisi olmadı. Fakültemiz tasfiye ediliyordu. Kişisel ihracımın ötesinde, OHAL ve ihraçların fakültedeki etkisi belirleyici oldu.

Özel bir süreçte

-Mülkiye’nin bugününü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Türkiye gibi Mülkiye de özel bir sürecin içinden geçiyor. Yalçın Karatepe’nin dekanlığının ardından başlayan dönemde Mülkiye büyük baskılarla karşı karşıya geldi. Gezi olaylarının hemen arkasından başladı bu süreç. Serpil Sancar’ın eğilim yoklamasıyla dekan olması ve istifası sonrası Kadir Gürdal’ın seçilmeden atanmayı kabul etmesinin ardından Mülkiye’nin bir geleneğine ara verilmiş oldu. Gürdal, SBF dekanı olarak hak ettiği özerkliği elde edemedi. Rektör Erkan İbiş’in üniversite üzerinde kurduğu, ‘rektörün emirleri dışında hiçbir şey yapılamaz’ ilkesini fakültemizde de gerçekleştirdi. 2016’da onlarca öğretim üyesine soruşturma açıldı, fakültemiz onlarca kere öğrencilerimizi ne yazık ki zor durumda bırakan olaylar (polis müdahalesi, derslerin alınması, merkezlerin kapatılması) yaşandı. Her koşulda üniversite özerkliğine zarar veren, eleştirel bilim yapılmasına engel olan süreçler yaşandı.

Tarihe hakaret

-Mülkiye’ye dışardan dekan atanması ihtimali konuşuluyor. Bu mümkün mü?

Dekanlık seçimi fakültenin iç meselesidir ancak dışardan bir dekanın atanması bunu iç mesele olmaktan çıkartır. Dışardan bir dekan, Mülkiye’de fakülteyi yönetecek bir profesörün olmadığını söylemek demektir. Bu Mülkiye’nin tarihine kültürüne hakarettir. Mülkiye dışından bir dekanın fakülteyi yönetmesi mümkün değil ve bu hem üniversite yönetimi, hem de fakülte açısından idare edilebilecek bir durum olmaktan çıkar.

Mülkiye’de gözyaşı var

-Eski yönetimlerden sizi farklı kılan nedir?

Biz buna ‘bakış farkı’ diyoruz. Eski başkanımız Erdal Eren hep vurgular, ‘Mülkiye camiasının ortak değerleri vardır. Fakat bakış farkları vardır’ diye. Bizim de ciddi bir bakış farkımız var. Genç bir kuşak olarak, çoğunluğu kadın olan bir grup ve kuşak olarak, bizim birliğimizin artık yenilenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Bu yenilenme fikrinin ülkemiz açısından da çok önemli olduğunu düşünüyoruz.

-Neden Mülkiye Marşı’nın bir bölümünü adınıza verdiniz?

Ey vatan gözyaşların dinsin, yetiştik çünkü biz’ sözü bizim sahiplendiğimiz ve marşımızdan aldığımız bir isim. Bu elbette genel bir tespitin parçası. Öncelikle bizim temel kaynağımız olan Mülkiye’de gözyaşı var. Bu gözyaşları sadece 7 Şubat’ta kitlesel bir ihraç süreci yaşandığında ortaya çıkmadı. Bu tarihten önce iki dalga daha ihraç olmuştu. İlk defa Mülkiye’de beş akademisyen Cebeci Kampusu’ndan yaka paça gözaltına alınmıştı. Fakültemize ait olan kıymetli derslerimiz enstitülere verilmişti; neredeyse bir lise müfredatı kıvamında. Akademik haklarını savunan, eleştirel fikirlerini kullanan öğretim üyelerine soruşturmalar açılmıştı. Ucu bucağı gelmeyen soruşturmalar SBF’de bir baskı aygıtı olarak kullanılmıştı. Ardından ihraçlar geldi. Fakültemiz çok ciddi bir kan kaybetti. Biz ‘Hiçbir Mülkiyeli’nin kendisini yalnız hissetmeyeceği bir örgüte sahip olacaksınız’ dedik.

Hukuku koruyacağız

-Mülkiyeliler uzun bir dönem devlet kadrolarında yer aldılar, ancak AKP döneminde bu süreç değişti. Neden Mülkiye’den vazgeçildi?

Mülkiye’de aktarılan değerler, Türkiye’nin anayasal rejime geçişinden itibaren Mülkiye’nin özünü oluşturan bir hukuk devleti ve demokratikleşme. Bir devleti kişiselleştirmek, bir partiyi kaim kılmak isteyen iktidarlar, elbette Mülkiye değerlerinden hoşlanmazlar. Ancak Mülkiyelilerin fakültede aldıkları eleştirel bilim eğitimi sayesinde öğrendikleri değerler, sorgulama kapasitesi onları bir şekilde var kılıyor ve hep kılacak.

-Yeni ve genç yönetiminiz ne vaat ediyor?

Hem Mülkiyeliler Birliği’nin yenilenmeye hem de siyasal, toplumsal atmosferimizin taze fikre ve görüşlere ihtiyacı var. Bu dönem için söylenmesi gereken yeni bir şey söylüyoruz, o da: ‘Değiştirebiliriz’. Bir değişim dönüşüm vaat ediyoruz ve buna mecburuz. Mülkiyeliler Birliği de bir hayatta kalma ve yenilenme yeri olmalı. Mülkiye’nin gelenekleri ve değerleri, ilkeleri bir nostaji olarak görülmemeli. 12 Eylül sonrasında efsane dekanlarımızdan olan Cevat Geray, 1402’liklerden (ihraçlardan) olarak Mülkiyeliler Birliği başkanı olmuştur. O dönemlerde Mülkiye’nin kendisi 12 Eylül rejimine karşı hakların ve hukukun meşru zeminde en güçlü şekilde savunulduğu yerdi. Biz de üyelerimizin hukukunu ve fakültemizin özgünlüğünü korumaya çalışacağız. Hazırlayacağımız raporlar ve kuracağımız bilim merkezleri ile Türkiye kamuoyunu bilgilendireceğiz.

OHAL sınırı aştı

-OHAL’e ilişkin değerlendirmeleriniz neler?

OHAL Türkiye’de bizim anayasamızda çizilen sınırların ötesine çıkmış bir istisnai durum. Bütün hukuk düzenimizin OHAL KHK’leri ile yeniden yapılandırılmaya çalışıldığını görüyoruz. En büyük sıkıntı da bu. Anayasa’nın neredeyse herhangi bir yasa gibi algılandığı, anayasasızlaştırma noktasına gelindi. Aslında anayasanın olmadığı bir hal anlamına geliyor. Bu da bütün temel hak ve özgürlüklerimizin ortadan kalması gibi çok ciddi bir meseleye yol açıyor. Nereye kadar devam edeceği bir belirsizliğe dönüşmüş durumda. Türkiye böyle bir öngörülmezlik içinde. Hukuk devletinin en temel ilkesi öngörülebirlilik ilkesidir. Hukuk devleti, cumhuriyetimizin en büyük kazanımlarından biridir ve bunu savunmak gerekir.

  • Türkiye’nin hukuk devletine dönmeye, hukukunu yeniden inşa etmeye, temel hak ve özgürlüklerin yeniden güvence altına alınmasına ihtiyacı var.
    ======================================

Dostlar,

Yazı uzun, biz kısa tutalım.. Bizim de üyesi olmakla övünç duyduğumuz, ülkemizin seçkin – saygın kurumlarından Mülkiyeliler Birliği‘nin seçimleri 25.03.2018’de yapıldı.
Yönetim yenilendi (46. genel kurul)
12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbelerini yaşadık.
Ancak 15 Temmuz 2016 sivil darbesi, ikisinden de beter. Hatta 2’sinin toplamından da!
Salt Türkiye’de değili dünyada görülmeyen davranışlar ve sözler görüyor, duyuyoruz.

Partili Cumhurbaşkanı, karşıt görüşlü yurttaşlara “biletinizi alalım gidin..” diyebiliyor!

Bu söz artık tüm sigortaların attığı andır. Yangın riski demektir!

Aynı kişi, “… patlayın, çatlayın, Atatürk Kültür Merkezini yıktık işte..” de diyebilmektedir.
Bu da sağduyunun tüm sigortalarının devre dışı kaldığı – bırakıldığı bir duruma denk düşüyor.
Boğaziçi Üniv. öğrencilerine “..okuma hakkı tanımayacağız…” söylemi sağlıklı sayılamaz.
Örnekler ne yazık ki çok sayıda ve nitelik – içerik olarak birbirinden ürkünç (vahim).
SBF – Mülkiye’ye yapılanlar tüm zamanları geçti. Türkiye’nin en köklü kurumlarından, yurtdışında da marka bir kuruma nasıl kıyılabilir??

Tıbbiye (1827) – Harbiye (1834)- Mülkiye (1859) Türkiye modernleşmesinin sacayağıdır. Ülkemizin bekası açısından bu 3’lü yapıya sahip olmak eşsiz bir şans ve güvencedir.
Değerini bilmek ve gözbebeği gibi sakınmak gerekir.. Yetmez; geliştirmek – güçlendirmek!

Önceki Erdal Eren yönetimine teşekkür ediyor, yeni seçilen Dinçer Demirkent başkanlığındaki arkadaşlarımıza içten başarılar diliyoruz. Bakış açıları farklı olabilir ama hedef ortaktır; onlar Mülkiye‘nin kadim gelenekleri ve Türkiye modernleşmesindeki vazgeçilmez işlevidir (misyonu). Elbirliği ve işbirliği içinde direnecek ve çalışacağız..

  • Bu “çok zor” hukuksuz dönem de geride kalacak ve ülkemiz – insanımız ANADOLU RÖNESANSI‘nı tamamlayarak, Büyük ATATÜRK‘ümüzün gösterdiği şaşmaz hedef doğrultusunda çağdaş uygarlık düzeyinin de üstüne çıkacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 03 Nisan 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Not                                              :

Değerli Mülkiyeliler,

25 Mart 2018 tarihinde gerçekleştirilen 46. Olağan Genel Kurulumuzda seçilen Mülkiyeliler Birliği Yönetimi olarak, 4 Nisan 2018 Çarşamba günü 11.00’da gerçekleştireceğimiz Anıtkabir ziyaretine tüm Mülkiyelileri davet ediyoruz. Saat 10.30’da Aslanlı Yolda buluşulacaktır.

Saygılarımızla,
Mülkiyeliler Birliği Yönetim Kurulu
————————————–
Not:
04 Nisan 2018 günü Anıtkabir ziyaretine katıldık..

 

 

 

 

 

 

 

3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Dostlar,

3 Mart Devrim Yasaları salt Türkiye’nin değil, gerçekte uygarlık tarihinin de önemli dönemeçlerindendir. Her yıl özenle anımsanması, korunması ve sürgit korunarak yaşama geçirilmesi diyalektik bir tarihsel bir zorunluktur. Ancak günümüzde AKP iktidarı ile 15+ yıldır giderek tırmandırılan ve “beraber yürünen”, “seçim ittifakı ile beraber yürünmesi tasarlanan” bir karanlık serüvenle tam bir karşıdevrim süreci Türkiye’mize dayatılmaktadır. Halkımız – Ulusumuz çıplak gerçekleri görmektedir ve kendisini özgürleştiren – insanlaştıran eşşsiz Atatürk Devrimleri‘ne mutlaka sahip çıkacaktır. 3 Mart 2014’te aşağıdaki önemli makaleyi yayınlamıştık. Önemini ve güncelliğini koruyor, izninizle bir kez daha paylaşmak istiyoruz. Hem 3 Mart 1924 devrimcilerini başta Gazi Mustafa kemal ATATÜRK ile dava – silah arkadaşlarını önlerinde saygı ile eğilerek selamlıyor hem de saygın aydınımız – dostumuz Hüsnü Merdanoğlu‘na şükranlarımızı sunuyoruz.

Bu Devrim Yasaları çok iyi anlaşılmalı ve sahiplenilmeli ve uygulanmalıdır;
çünkü Anadolu Rönesansı‘nın köşetaşlarıdır

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
=================================================

Çok değerli arkadaşımız Sayın Hüsnü Merdanoğlu, gerçek ve engin birikimli
yurtsever bir aydınımızdır. Aşağıdaki yazısı son derece öğretici ve düşündürücüdür.

“3 Devrim Yasası”,

  • Türkiye’nin Gazi Mustafa Kemal Paşa öncülüğünde gerçekleştirdiği
    eşsiz Çağdaşlaşma Devrimi’nin kritik dönemeçlerindendir. 

Devletin başı olarak 7 yıldır Çankaya’da oturan kişi (Abdullah Gül), ülkemiz tarihi bakımından
son derece önemli, tarihsel belleği tazeleme ve yaygın kitlelere devrim tarihi bilinci kazandırma bakımından bu çok önemli fırsatları neden kullanmaz?? Niçin kamuoyuna aydınlatıcı açıklamalar yapmaz 10. Cumhurbaşkanı Sayın Ahmet Necdet Sezer gibi??

Niçin yüksek korumalarında uluslararası bilimsel toplantılar düzenle(t)mez,
açış konuşmalarını yapmaz ve çıktılarını kitap – DVD vb. araçlarla kalıcılaştırmaz??

Bütün bunlar, Türkiye’yi 11 yıldır yöneten ve tüm burçlarını ele geçiren siyasal kadroların, Büyük Atatürk ve O’nun ideolojisi ile derin – onmaz sorunları olduğunun sürgit kanıtıdır.

Çok yazık olmaktadır Türkiye’ye ve eşsiz, Dünyaya örnek Çağdaşlaşma Devrimimize..

Bu karşıdevrimci AKP eylemi, vurgulayalım; apaçık bir insanlığa karşı suç niteliğindedir..

Ve Türkiye’nin ve tarihin devrimci birikimi, artık, bu “uzayan” engeli de aşmasını bilecektir.

Sevgi ve saygı ile. 4 Mart 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net 

================================

3 MART 1924 DEVRİM YASALARININ ÖNEMİ

Konuk yazar PORTRESI_husnu_merdanoglu
Hüsnü MERDANOĞLU

ADD Yazı Kurulu Üyesi
3 Mart 2014
 

Osmanlı, dine dayalı (teokratik) yönetimi benimsediği için, Şer’iye (din) Bakanlığına
yer vermekteydi. Ankara Hükümeti de bir süre bu bakanlığı korumak zorunda kaldı.
1 Nisan 1923’te seçimlerin yenilenmesi ile oluşan, Cumhuriyeti onayan 2. TBMM,
3 Mart 1924’te Devletimiz için yaşamsal önem taşıyan 3 ayrı yasayı yürürlüğe koydu.

Bu yasalar:

429 sayılı; “Şer’iyye ve Evkaf ve Erkânı Harbiye Vekâletinin İlgasına Dair”
(Din ve Vakıflar ve Genel Kurmay Bakanlığı’nın Kaldırılmasına Dair) Yasa,

430 sayalı; Tevhid-i Tedrisat” (Öğretim Birliği) Yasası,

431 sayalı; “Halifeliğin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanı’nın
Türkiye Cumhuriyeti Sı­nırları Dışına Çıkartılması” yasasıdır.

431 sayılı yasa, “Halife halledilmiştir. Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet
mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır.”
  hükmüne yer vererek; Cumhuriyet yönetiminde, halifeliğe yer kalmadığının
yasal dayanağını oluşturmuştu.

429 sayılı Yasanın 1. maddesi, günümüz Türkçesiyle şu içerikte düzenlendi:

“İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri dini kuruluşların idaresi, yeni kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı‘nın ilgi ve yetkisine bırakılmıştır. Çünkü: Türkiye Cumhuriyetinde vatandaşların eylem ve işlemleri ile ilgili yasa koymak ve bu işlerle ilgili tasarruflarda bu­lunmak, TBMM ile O’nun kurduğu Hükümete aittir.”

Altında Atatürk’ün imzası olan bu yasa hükmüne dikkat edildiğinde;

  • Diyanet İşleri Başkanlığı’na (DİB) verilen görevin;
  • İslam Dininin itikat (inanç) ve ibadet ile ilgili bütün hükümleri
    dini kuruluşların idaresi” 
    ile sınırlı olduğu görülmektedir.

Ne var ki, Atatürk’ten sonra Kemalizm’in kuşatılması ve Cumhuriyetin
temel yasalarının içeriğinin yozlaştırılması sürecinde DİB yasası yeniden düzenlenmiş ve bu konudaki 633 sayılı Yasanın 1. maddesinde şu hükme yer verilmiştir:

“İslam dininin inanç, ibadet ve ahlâk esasları ile il­gi­li işleri yürütmek, konusunda toplumu aydınlatmak ve iba­det yerlerini yönetmek.”

Böylece DİB verilen “toplumu aydınlatma” göreviyle, fetva yetkisi tanınmış,
bir anlamda siyasetin içine çekilmiştir.

Öte yandan; Osmanlı yönetimi her ne denli, son dönemde Batı anlamında tıbbiye ve harbiye okullarını açmış ise de, eğitimde medrese ve yabancı okullar çoğunlukta idi.
Bu durumun farkında olan “Kurucu Baba” Mustafa kemal Atatürk,
henüz sıcak savaşın sürdüğü koşullarda (16 Temmuz 1921’de) Maarif Kongresini toplamış ve burada yaptığı konuşmada:

  • “Eski dönemin hurafelerinden ve doğuştan gelen yeteneklerimizle hiç de ilgisi olmayan, yabancı düşüncelerden, doğudan ve batıdan gelen bütün etkenlerden tamamıyla uzak, ulusal karakterimize uygun bir eğitim sisteminin uygulanmasına..” duyulan gereksinimi dile getirmişti.

Kurtuluştan sonra Türkiye’nin geleceği için yaşamsal önemde olan ulusal ve çağdaş eğitimin temelleri atılmaya başlanıldığında, “Eğitim Andı” olarak bilinen metin,
bir genelge ekinde duyurulmuştur. Söz konusu genelgede eğitimin amacı;

  • “Toplumsal yaşamda, dünya ve ahret cezaları korkusundan doğan ahlak yerine özgürlük ve düzenin uzlaşmasına dayanan geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak.” cümleleriyle özetlenmişti.

Gerekçesinde;

“… 2 tür eğitim bir memlekette 2 tür insan yetiştirir. Bu ise duygu ve düşünce birliğine ve dayanışma amaçlarına tamamıyla aykırıdır.” vurgusu yapılan,
öğretim birliği (tevhid-i tedrisat) ile ilgili yasanın yürürlüğe girmesiyle birlikte;
Osmanlı döneminde geçerli olan ikili yapının ortadan kaldırılması hedeflenmişti.

Böylece; ulus-üniter devlet kurmak ve bunu korumak zorunda olan ülkemiz de,
hem eğitim hem de kültür yönünde, çağdaşlığa yönelmenin yasal zemine kavuşmuştu.

Eğitimin amacı ve verilecek derslerin içeriği;

  • geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” olduğu için,

bu amaç doğrultusunda, çoğunluğu İslami kurallara bağlı toplumumuz için gerekli
imam-hatiplerin yetişmesine 430 sayılı Yasa’nın 4. maddesi olanak tanıyordu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, özgür ve uygar uluslar topluluğu içindeki yerini almaya yönelik olarak öbür devrim yasaları ile birlikte, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konulan yasalar sayesinde ve hepsinden önemlisi; Kemalist ilkelere bağlı yönetim sayesinde çağdaş Türkiye’ye kavuşmaya yönelmişti.

Atatürk’ün yönetiminde ve Kemalist hedefler doğrultusunda yoluna devam eden Türkiye, Batı devletlerinin Rönesans ve Reform ışığında yüzyıllarda gerçekleştirdiği başarıları birkaç yıla sığdırmayı başarmıştır (bkz. dipnotu).

Cumhuriyetin erdeminin ayrımında olmayan ve bu gelişmeyi içine sindiremeyen Osmanlı kalıntıları sinsi çabalar içinde iken, Batılı tarafsız yazarlar

  • Türkiye’yi devrimcilik anlamında, Fransız İhtilali’nden ve
    Sovyet Dev­rimi’nden daha ileride bulmuşlardır.

Onlara gö­re; Sürekli devrim anlayışı, Türkiye’ den başka hiçbir ülkede bu denli köktenci bir tutumla uygulanamamıştır. Fransız İhtilali, si­ya­sal kurumlar arasında sınırlı kalmış, Sovyet Devrimi sos­yal alanları sars­mıştır.

Yalnızca Türk Devrimi, siyasal kurum­ları, sosyal ilişkileri, dinsel alışkanlıkları,
aile ilişkilerini, ekono­mik yaşamı ve toplumun moral değerlerini ele almış ve
bun­ları devrimci yöntemlerle, köklü bir biçimde yenile­miş­tir.

Her değişim yeni bir değişime neden ol­muş, her ye­nilik bir başka yeniliğe
kaynaklık etmiştir. Ve bunların tü­mü­nün halkın yaşamında yer tutmuştu.

Egemen güçler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulu olduğu coğrafya, coğrafi, stratejik,
yer altı ve yerüstü zenginlikleri yönden olağanüstü üstünlüklere sahip olduğunun ayrımında oldukları için, Türkiye’yi çok kısa zaman diliminde yeryüzünün en saygın konumuna yükselten Kemalizm’in önünün kesmenin sinsi çalışmasını yürütmekte idiler.

– Köy Enstitülerinin kapatılması,
– Halkevlerinin yok edilmesi,

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak”içerikli eğitim anlayışının yozlaştırılması ve

NATO’nun,
Dünya Bankası’nın,
IMF’nin ve
benzeri kökü dışarda kuruluşların Türkiye’ye yerleşmesi,

Kemalizm’i dondurması bu çabalar sonrasında oldu.

Düşündürücü olan ise; Türkiye’yi yönetenlerden daha çok, Türkiye’de gözü olanlar Türkiye’nin farkında idiler.

3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasaları ile Cumhuriyet’in niteliği belirlendi.
Buna göre; çağdaş dünyaya erişmek, onları da geçmek için çağdaşlığın vazgeçilmesi olan laik eğitim sistemine yer verilmiştir.

Bugün Türkiye’nin;

-Uluslararası bir saygınlığı var ise,
-Bölgesinde güçlü bir konuma sahip ise
-Avrupa Bilirliğine tam üyelik için başvuruda bulunulmuş ise

Hiç kuşkusuz 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının yadsınamaz katkıları olduğundandır. Bugün Türkiye,

-Bölgesinde kimi tehditlerle karşı karşıya ve uluslararası kuruluşlarca kuşatma altına alınıyor ise,
Avrupa Birliği’ne tam üyelik, verilen tüm ödünlere karşın geçekleşmiyor ise,

Daha da önemlisi günümüzün Türkiye’si, Atatürk döneminde olduğu gibi uluslararası saygınlığını koruyamıyor, komşuları ile sorunlar yaşıyor ve bölgesinde hak ettiği; ekonomik, siyasal ve askeri üstünlüğe sahip değilse…

Bilinmeli ki; Kemalizm’in yasal dayanağını oluşturan, 3 Mart 1924 günü yürürlüğe konan Devrim Yasalarının ilke ve amaçlarından uzaklaşılmış olmasındandır.

Dünyanın merkezinde kurulu olan Türkiye’nin, bölgesinde etkin ve saygın bir ülke olma özelliğine kavuşması ve bu saygınlığının sürekli olması için;

geçek ahlak ve erdemi egemen kılmak” hedefli eğitimi gerçekleştirecek
siyasal kadrolara şiddetle gereksinim bulunmaktadır.

A. Saltık’tan dipnot     :

Ünlü İngiliz tarihçi Arnold Toynbee der ki;

“Batı dünyasındaki Rönesans, Reformasyon, bilim ve düşünce devrimi, Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’ni, ATATÜRK, bir insan ömrüne sığdırmıştır.”

Kurtuluş Savaşı’nda işçi sınıfı 

Kurtuluş Savaşı’nda işçi sınıfı 

Yıldırım KoçYıldırım KOÇ
Aydınlık Gazetesi, 28.10.2017

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yarın 29 Ekim. 2429 sayılı Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanuna göre, 29 Ekim günü Ulusal Bayramdır. Bayram 28 Ekim günü saat 13.00’te başlar ve 29 Ekim günü devam eder. Yasaya göre, 29 Ekim günü özel işyerlerinin kapanması zorunludur. Ancak 29 Ekim günü çalışan özel işyerlerine bir yaptırım uygulanmadığından, kimse sesini çıkarmaz. 29 Ekim’in yıldönümünde Birinci Kurtuluş Savaşımızda işçi sınıfının rolünü kısaca ele almakta yarar var.

KURTULUŞ SAVAŞI’NDA İŞÇİ SINIFININ DURUMU

Efsane yaratmakta çok yetenekliyiz. Bu işi özellikle solcular işçi sınıfına ilişkin olarak yapıyorlar; sonra da sürekli hayal kırıklığı yaşıyorlar. Türkiye işçi sınıfı tarihine ilişkin kitaplara baktığınızda, Kurtuluş Savaşı yıllarında işçi sınıfının bu mücadeleye nasıl katıldığı konusunda övgülere rastlarsınız. Bunların büyük bölümü uydurmadır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Osmanlı işçi sınıfının büyük bölümü İstanbul ve civarındaydı ve bunların çok büyük bölümü Ermeni, Rum ve Yahudiydi. 1913 ve 1915 yıllarında yapılan sanayi sayımlarının sonuçlarına göre, işçilerin yalnızca %15’i Müslümandı; gerisi azınlıklardan oluşuyordu. Bunun nedeni de, 1909 yılına kadar azınlıkların askerlikten muaf tutulmasıydı; Müslümanlar yıllarını askerlikte geçirdi, azınlıklar işte çalıştı. İttihat ve Terakki’nin en önemli katkılarından biri, Ermeni, Rum ve Yahudilere tanınan bu ayrıcalığın sona erdirilmesi, onların da askere alınmasıdır.

Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul’daki azınlık işçiler Yunan işgalini onayladı ve maddeten ve manen destekledi. Bazı işyerlerindeki Rum işçiler, Müslüman işçilere baskı yaptılar, onları Yunanistan yöneticilerinin resimlerine (AS: fotoğraflarına) saygı göstermeye zorladılar.

MÜSLÜMAN İŞÇİLERİN TAVRI

Büyük çoğunluğu İstanbul’da bulunan Müslüman işçiler arasında Anadolu’ya geçip Kurtuluş Savaşı’na doğrudan katılanlar ve İstanbul’daki direniş örgütlerinde çalışanlar oldu. Ancak bir bütün olarak bakıldığında, İstanbul’daki Müslüman işçilerin büyük bölümü Kurtuluş Savaşı’na karşı duyarsız kaldı; vatan mücadelesi yerine ekmek mücadelesi verdi. Ücretlerin artırılması için grevler yapıldı; ancak Anadolu’daki mücadeleyi desteklemek için tek bir grev bile yoktur. İstanbul’da 1 Mayıs kutlandı. 1 Mayıs kutlamalarında Enternasyonal marşı söylendi; kırmızı kravat takıldı; ancak 1 Mayıs mitinglerinde “kahrolsun emperyalizm!” veya “yaşasın bağımsızlık mücadelesi!” gibi sloganlar kullanılmadı.

Azınlık işçilerinin sosyalist ve anarko-sendikalist kesimleri, Beynelmilel İşçiler İttihadı’nda örgütlenmişti. Bu örgütün bir kesimi daha sonra Türkiye Komünist Fırkası’na katıldı. Ancak bu örgüt de Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesine duyarsız kaldı. Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın denetimindeki işçi örgütlerinden de açıkça bağımsızlık savaşını destekleyen bir eylem gerçekleşmedi.

İngiliz ajanı olduğu ileri sürülen ve İngiliz İşgal Kuvvetleri Komutanı Tim Harington ile yakın ilişki içinde bulunup ondan maddi-manevi destek alan Hüseyin Hilmi’nin yönettiği Türkiye Sosyalist Fırkası ise bağımsızlık savaşına karşıydı. Örgütlü Müslüman işçilerin büyük bölümü Türkiye Sosyalist Fırkası’nın önderliğini benimsemişti.

Türkiye işçi sınıfı ve sendikacılık tarihinin lekeli sayfalarından biri, Kurtuluş Savaşı yıllarında Osmanlı işçi sınıfının İstanbul’daki kesiminin duyarsız ve hatta işbirlikçi tavrıdır. Dünya Savaşı sürecinde yaşanan mutlak yoksullaşma ekmek mücadelesini zorladı; işgalci güçler de bu ekmek mücadelesine engel olmayınca ortaya bu tablo çıktı. Efsaneler uydurmak yerine gerçekle yüzleşmek ve bunun nedenlerini sorgulamak daha doğrudur.
=======================================
Evet dostlar,

Yakın tarihin acı ama nesnel gerçekleri..
Acaba günümüzde durum nasıl??
Bir andırı (analoji) ya da similasyon (benzetim) kurulabilir mi??
Değerli Koç’un 2 saptaması oldukça önemli :

1. Müslüman işçiler hep savaştı, savaştırıldı, öldü, engelli oldu, cesedi yabanlarda kaldı..
Ölürse şehitlik, kalırsa gazilik vadedildi; cennet, huri ve gılmanlar erişilmez ödüllerdi!?
2. Özellikle 1. Dünya Paylaşım Savaşı yılları olmak üzere ciddi biçimde yoksullaştırıldılar ve somut ekmek kavgası soyut vatan kavgasının önüne geçti..

Günümüzde                        :
Onyıllardır sürdürülen orta yoğunlukta çatışma – terör nedeniyle onbinlerce şehit – yitik verdi..
Onyıllardır sürdürülen enflasyonist – sömürücü politikalarla acımasızca yoksullaştırıldılar.
Türlü ayrımcılığa uğrayıp ötekileştirildiler, birbirlerine düşmanlaştırıldılar..
Artık şehit cenazelerinde “vatan sağolsun” eskisi gibi gür söylen(e)miyor ne yazık ki..
Mevziler epey zamandır dövülmekte ve sanırız – korkarız epey ama epey yumuşatıldı.. Emperyalistler çoook inatçı, sabırlı ve kararlı…
Kadim Rövanşı almaya kilitliler..
Ama on yıl, ama yüz yıl, ama bin yıl sonra…
Konstantinapolis’in İstanbul’a dönüştürülmesi, Bizansın yıkılması, Viyana kapılarının zorlanması, Haçlı seferlerinin püskürtülmesi, Endülüs’ün bağrına dek ilerlenmesi unutuldu ve bağışlandı mı sanıyoruz??
*****
Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün Kurtuluş Savaşı’nı başarması ve ardından AYDINLANMA DEVRİMLERİ ile Cumhuriyeti yapılandırması tam anlamıyla bir tansıktır (mucizedir)!
“Adam olmak” istiyorsak ne olup bittiğini doğru ve yeterli anlamak ve safımızı ANADOLU RÖNESANSI‘ndan yana belirlemek zorundayız; hem de gecikmeden, eylemli / eylemci olarak.
O zaman Cumhuriyet kutlamalarını yapmayı gerçekten hak edeceğiz; çünkü yaşatabileceğiz..

Sevgi ve saygı ile. 28 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Av. Esin ÖZBEY : Müftüye-İmama nikah kıyma yetkisi

Ulusal Eğitim Derneğimizden
haftalık Cumartesi konferansları başlıyor..

İlki aşağıda.. AKP’nin dinci dayatmasının bir halkası daha..

  • Müftüye-İmama nikah kıyma yetkisi..

Hedef giderek dini yaşamda daha etki kılmak, toplumu dincileştirerek uyuşturmak ve en ağır sömürüyü insan onurunu ayaklar altına alarak sürdürmek.. Dindarlık, dine bağlılık değil! Giderek laik yaşam biçimini ve seküler devlet düzenini din kurallarına dayandırmak :
Ya – ni; sormayan – sorgulamayan, körü körüne iman – biat eden müritler ümmeti yaratmak.
Cumhuriyetin başı dik, sorgulayan, özgür, laik, itiraz eden, reddedebilen.. demokratik bireyinden kul – ümmet – mürit ilkelliğine Türkiye’ye batırmak..

Bu sefil plana izin verilemez..
Büyük ATATÜRK; “Fikri hür – vicdanı hür – irfanı hür kuşaklar yetiştireceğiz..” diyordu.
İnsana ve onun onuruna, kişiliğine saygı, çağın koşulları bunu zorunlu kılıyordu.

AKK = RTE ise “Dininizi ve kininizi eksik etmeyin..”
“Dindar ve kindar bir nesil yetiştireceğiz” diyerek kendisini ve partisini ele veriyor..

Karşılaştırılabilir mi bu 2 insan ve felsefe, politika, ideoloji? Geçelim, abestir!

Neciiiip milletimiz AKP = RTE‘ye 20 milyonu aşkın oyu gözü kapalı boca ederken nasıl bir vebal yüklendiğini, ülkemizi parçalayabilecek bir suça ortak olduğunu görecek elbet.. Ama gecikmeden!

Toplantıyı düzenleyen,
emek veren herkese şükran borçluyuz..

Türkiye bu Vahabi ilkelliğine teslim olmayacak.. Karanlıkları aşacak ve Anadolu Rönesansını bu topraklarda er ya da geç yaşama geçireceğiz. Yarasalar da dahil olmak üzere her-kes bu aydınlığın nurundan yararlanarak insanlaşacak..

Sevgi ve saygı ile. 19 Ekim 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

81 Yıl Sonra 5 Aralık 1934 : KADININ KURTULUŞU ÇARŞAF ve PEÇE KÖLELİĞİNE SON VERMEK

Dostlar,

81 Yıl Sonra 5 Aralık 1934..

Büyük ATATÜRK’ün pek çok Avrupa ülkesinden yıllar önce Türk kadınlarına seçme – seçilme haklarını tanıyan devrimci girişiminin 81. yılı..

Bu bağlamda, Eğitim İş İsparta Şubesi Başkanı dostumuz E. Tarih Öğretmeni
Sayın Mahmut Özyürek sitesinde kapsamlı bir irdeleme yapmış.

Yiğit – korkusuz AYDINLANMA SAVAŞIMCISI merhum Prof. Dr. İlhan ARSEL kaynakçalarından geniş ölçüde yararlanmış.

O Mahmut Özyürek ki, ADD’den uzaklaştırılmış, ADD İsparta Şubesinin 14 yılı aşkın kurucu başkanlığını yapmış ve savaşımı ile zaman zaman tek başına bir Ordu gibi Genel Merkezden bile daha üretken olmuştu.. İsparta gibi onlarca tarikatın yuvası olan bir yerde..
Cebinden harcayarak, maddi – manevi her şeyini yıllarca cömertce davasına sunarak..

O Prof. İlhan ARSEL ki, dinci yobazlar yazdığı onlarca kitaba, yüzlerce makeleye tek bir bilimsel yanıt üretememişti.. “Diyanet hurafe üretiyor!” haykırışına DİB da geçerli bir yanıt verememişti. Prof. Arsel ölüm tehditleriyle yurdunda yaşayamaz olmuş, vatan özlemi içinde ABD’de yaşama gözlerini yummuştu. Ama yapıtları hala dinci yobazlara karşı birer AYDINLANMA MEŞALESİDİR..

Büyük ATATÜRK ve silah – dava arkadaşları ANADOLU AYDINLANMASI‘nın öncüleridir.
Kadınlarımız ise herkesten önce aydınlanarak Anadolu Rönesansı‘na öncülük edeceklerdir.

Bu şanlı sürece katkı koyan herkese selam olsun!

Sevgi ve saygı ile.
08 Aralık 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

******

KADININ “KURTULUŞUNUN”
ÇARŞAF ve PEÇE KÖLELİĞİNE
SON VERMEKLE SAĞLANABİLECEĞİ

portresi

Mahmut ÖZYÜREK
E. Tarih Öğretmeni
Ulusal Eğitim Deneği İsparta Şubesi Başkanı 

Kahire’de, evvelce El-Hadid İstasyonu meydanında dikili iken sonradan üniversite avlusuna nakledilen bir heykel vardır ki, bir eliyle yüzündeki kara peçeyi kaldırıp atan ve diğer eliyle Sfenks’in başına dayanan modern Mısır kadınını canlandırır. Mısırlı heykeltıraş Mahmud Muhtar’ın güzel anlamlı bir yapıtıdır bu. Heykelin tabanına çakılı bir plakada, “Mısır’ın Kurtuluşu” satırları yazılıdır. Bu heykel ve bu yazı, Mısır’ın kalkınmasının ve gelişen dünyaya ayak uydurmasının ancak kadını özgürlüğe kavuşturmakla, serbest kılmakla, peçe ve çarşaf köleliğinden kurtarmakla mümkün olabileceğini anlatmaktadır. Bilindiği gibi Sfenks, Mısır’ın İslâm öncesi dönemlerdeki muhteşem uygarlığını temsil eder. O dönemlerde Mısırlı kadın, imrenilecek bir özgürlüğe ve devlet yönetebilecek üstünlüğe sahip bulunduğundan, söz konusu heykel, şeriat belâsından kurtulmanın ve kadına değer vermenin mutlak bir koşul olduğu anlamına gelmektedir.

Çünkü şeriatın zorladığı giysilerden ve daha doğrusu çarşaf felâketinden kurtulmak demek, kadın için bir bakıma “kişiliğe ve özgürlüğe” kavuşmak demektir. Kendisini tanınmaz hale getiren kılıktan ve bu kılığı Tanrı emridir diye zorlayan şeriat baskısından uzaklaşmakla hiç kuşkusuz bağımsızlığına ve insanlığına kavuşması demektir.

Kadını kapamakla ve çarşafa sarmakla ne sosyal ve ne de ahlaksal gelişme olamayacağını Mısırlı aydın az çok anlamışa benzer. Nitekim 1950’lerde bir Mısırlı yazar, Halid Muhammed Halid, oldukça cesur sayılacak şu satırları yazmıştır:

“Gerici yığınlara biz şunu anlatmak isteriz ki, kadın ancak haklarını kullanma olanağına sahip bulunduğu takdirde değer kazanır ve kendi kendisine saygınlık besler. (Özgürlüğe ve bağımsızlığa) kavuştuğu takdirde yok olacağından endişe ettiğiniz iffet duygusu, kadınlarınızı boyunduruk altında tuttuğunuz ve haklardan yoksun kıldığınız ve efendilerinin (yani kocalarının) oyuncağı olduğu fikrine saplandığınız takdirde zarar görür. İffet ve namus duygusunu kadını çarşafa tıkmakla ve evin dört duvarları arasına hapsetmekle değil, fakat onun ruhunda nefs duygusunu yaratmakla ve şahsiyetinin haysiyetine saygılı olmakla sağlayabilirsiniz.”(1)

Fakat belirtelim ki, kadını umacı kılıklarından çıkarıp sosyal yaşamlara sokmanın bir uygarlık sorunu olduğu bilincine Mısır ve diğer bazı Müslüman ülkeleri, Türkiye örneğiyle erişmişlerdir.(2) Atatürk devrimleri, bu alanda da İslâm dünyasına rehberlik etmiştir. İlginç olan şudur ki, bu devrimler Türk kadınını, eski Türk geleneklerine yöneltmek amacına dayanır. Bu gelenekler arasında kadını kapamak ve erkekten kaçırmak ve çarşafa sarmak gibi ilkellikler yer almamıştır. Muhammed’in yerleştirdiği hükümlere ve örneğin “kocası evde yokken kadının hiç kimseye (velev ki akrabası olsun) kapı açmaması gerekir”şeklindeki emirlere karşılık Dede Korkut’un dile getirdiği şu asil Türk geleneği bunun en güzel kanıtlarından biridir:

“Eve bir konuk gelse ve er adam evde olmasa, ol (karısı) onu yedirir, içirir, ağırlar, azizler (ve) gönderir.”(3)

İbn Batuta’nın “Seyahatname” adlı yapıtında tanımladığı Türk kadınının uygar yaşamı bir başka örnektir…

Kadını özgürlüğe ve eşitliğe sahip bir varlık şeklinde değerlendiren eski Türk geleneği, Türklerin İslam’ı kabul etmeleriyle giderek zayıflamış olmakla beraber tamamen yok olmuş değildir.

Türk kadını çarşafa sokulmuş olma durumlarına karşı için için tiksinti beslerken, özgürlüğüne, giyim ve kuşam uygarlığına daima özlem duymuştur. Eski Türk geleneklerine en fazla bağlı kalabilen kuruluşlarda ve örneğin orduda (ve kentlerden uzak köylerde) bunun böyle olduğu görülmüştür. Atatürk devrimlerinden çok önce, daha Osmanlı döneminde Kahire, Beyrut, Bağdat ve Şam, hatta daha küçük yerlerde görevli bulunan Türk subay eşlerinin uygar yaşamları Arap toplumlarını daima etkilemiş, kadın sorunları konusunda uyandırmaya başlamıştır.

Arap yazarlardan öğrenmekteyiz ki, bu subayların “beyaz tenli, mavi gözlü eşlerinin”, sigara tüttürerek, kahve içerek ve modern giysilerle son derece zarif ve “efsunkâr” tavırlarla oluşturdukları “sosyetik” yaşamları Arabın gözünde rüya âlemleri yaratırdı.(4) Yine bir başka Arap yazarının bildirdiğine göre hemen her Arap erkeğinin gönlünde bir Türk kadını yatardı.(5)

Arap ülkelerinde kadın hakları için girişilen çabaların temelinde bu etkilerin yattığı inkâr edilemez. Nitekim bir Arap şöyle der:

“(Türk kadınının bu) etkisi aslında çarşaf ve peçeden kurtulmaya doğru en büyük bir adım olmuştur. Müslüman kadının kurtuluş savaşımı ile ilgili olayların tarihçesi anlatılırken, İstanbul’dan, Edirne’den, İzmir’den… (bu Arap ülkelerine) gelen Türk subaylarının (erkekten kaçınmak nedir bilmeyen ve herkesin önünde sigara tüttüren ve bacak bacak üstüne atıp kahve köpürten uygar davranışı) eşlerine ya da kız kardeşlerine ya da diğer kadın akrabalarına, Arap dünyasındaki kadın hakları davasının öncüleri olarak şerefli bir mevki tanımak gerekir.”(6)

Subay eşleri kadar aynı uygar yaşamlara sahip Türk kadın öğretmenlerin de etkisini unutmamak gerekir. Gerek Cemal Paşa’nın ve gerek Beyrut Valisi Azmi Bey’in Beyrut’a getirttikleri kadın öğretmenler, Arap yaşantılarına uygarlık havası sağlayan örneklerdendir.

Halide Edip’lerin ya da Nigâr Hanım’ların ve benzerlerinin Arap ülkelerine yaptıkları ziyaretler, Arap yöneticileri ve Arap aydınları üzerinde unutulmaz izler bırakmıştır. Bir Arap tarihçisi, Muhammed Cemil Beyhum, Türk kadınının yarattığı bu etkiye değinirken aynı zamanda gerici Arap çevrelerin davranışlarını da sergiler. Gerçek odur ki, Türk düşmanlığı ile şişirilmiş bu çevreler, Türk kadınının bu tür yaşamlarını İslâm’a karşı “küfür” olarak tanımlamışlardır. Örneğin Ürdün Kralı Hüseyin, 9 Eylül 1919’da yayımladığı bir bildiride, Arabın Türk yönetimine karşı ayaklanmasının nedenlerinden birinin bu olduğunu ve çünkü Suriye Valisi Cemal Paşa’nın kadınlar için kongreler tertip ettirdiğini, bu kongrelerde kadınların erkeklerle birlikte aynı salonda oturup konuştuklarını, bazı kadınların bu toplantılar sırasında erkekler önünde şiirler okuyup demeçler verdiğini ve toplantının şeref mevkiine getirildiklerini, oysaki bütün bunların İslâm dinine ve Arap geleneklerine ters bulunduğunu ve bu nedenle Türklere karşı ayaklanmanın dinsel bir görev olduğunu belirtmiştir.(7)

Öte yandan çarşaf ve peçe gibi İslâmî giysilere karşı nefret, Osmanlı toplumunun en muhafazakâr sanılan varlıklı ve mevki sahibi ailelerin kadınlarına da yayılmıştı. Meşrutiyet döneminde çarşaf ve peçe aleyhinde konuşan pek olmazdı. Gizliden gizliye yükselen bazı seslere rastlanmakla beraber, koyu taassubun oluşturduğu korku içerisinde bu nefret duyguları etki yaratmazdı. 1913’lerde Mükerrem Belkis adındaki bir kadın yazarın “peçe” musibetini lanetleyen şu sözleri, etkisiz kalan örneklerden biridir:

“Peçe bizi daha çok bozmadan, biz onu bozalım. Yırtalım, çiğneyelim. Menfaatlerimizi kıran, duygularımıza aykırı, bizde masumiyet bırakmayan ve hiçbir yararı olmayan o peçeyi, yüzümüze örttüğümüz siyah örtüyü kaldıralım, yırtalım. Artık bu gerçeği anlamak zamanı gelmiştir. Cansız, kansız olmayalım… Onu yırtacak kadar da ellerimizde güç yok mu? Yoksa yazık! Yazık!..(8)

Bu ortamdan uzaklaşıp yabancı diyarlara göç edebilenler ve duygularını açıklama serbestisine kavuşanlar haklı olarak hınçlarını çıkarma fırsatını ararlardı. Selma Ekrem adındaki bir genç kızımızın 1930 yıllarında Amerika’da yayımladığı bir kitap ilginç örneklerden biridir. Çocukluk döneminin anılarıyla dolu bu kitabında kendisinden birkaç yaş büyük ablasına ilk kez çarşaf giydirilmesi olayını anlatırken duyduğu üzüntü nakledilmeye değer:

“…Ablama giydirilen (kara) çarşaf, başını ve kollarını (ve her tarafını) kavrayan bir pelerin ve ayak bileklerine kadar inen bir eteklik şeklinde kalın siyah ipek kumaştan yapılmış bir şeydi. Yüzüne de kalın bir peçe geçirilmişti… (Onu bu halde görünce) salonda bulunan kalabalık gözlerimin önünden silindi ve karşımda bambaşka bir kılığa bürünmüş bir abla belirdi. Bana şimdi tamamıyla yabancı bu bohçanın kapkara örtüleri, beni (adeta) gölge gibi sardı; tıpkı tüm hayatımı pençesi arasına alıp dev gibi büyüyen bir gölgeydi bu… Hiddet ve dehşet içerisinde taş kesildiğimi hissettim. Ablamı kara bir çarşaf içerisinde zindana tıkılmış gibi görmek istemezdim… (Diyebilirim ki) çarşaf (korkusu) benim yaşantıma işte böylece, pek zalim bir şekilde girmiş oldu ve o andan itibaren (bu olumsuz etkisiyle) çocukluğum boyunca belli edecek şekilde zihnimin içine çöreklendi. Bu (tiksinti verici) düşünceyi kafamdan çıkarmam mümkün değildi; (çarşafa sokulma düşüncesi) öldürücü bir düşünce olarak o ana kadar tanık olduğum her türlü korkudan çok daha korkunç bir nitelik taşımaktaydı. Milyonlarca kadın bunu, benden önce giymişti. Gözlerimin önüne, kalın kara çarşafa bürünmüş, yüzleri kapalı, hep bu kadınlar gelir oldu. Kara bohçalar şeklindeki bu milyonların (bilinçsiz) teslimiyeti beni nefessiz bırakmaya yeterliydi. Üstüme büyük bir fırtınanın çöktüğünü duyar oldum; fakat başımı azimle dolu olarak kaldırıp bu fırtınaya karşı savaşmaya ve beni saran bu gölgeyi yırtmaya hazırdım. (Kara bohçalara sarılı) milyonlarca insan bana gülebilir; benimle alay edebilir, beni küçük görebilir (beni dinsiz bilebilirdi); fakat ben (her ne olursa olsun) bir bohça haline girmeyecektim. Ben yaşamım boyunca temiz havayı ve rüzgârı yüzümde hissetmek istiyordum. Ruh çökerten bu kara ağıl beni pençesine alamayacaktı. Ne demekti ‘dinsel’ emirler ya da benim büyüklerimin ’emir’ denen sözleri? Gençliğimin verdiği pervasızlıkla bütün bunlara karşı direnecektim.”(9)

Ve işte Türk kadınına bu güzel özlemi gerçekleştirme fırsatını Atatürk Devrimleri verecektir. Atatürk bizzat kendisi, çeşitli yollardan Türk kadınını çarşaf ve peçe rezaletine karşı direnmeye çağırmış, örneğin 28 Ağustos 1925 tarihinde İnebolu’da yaptığı bir konuşmasında şöyle konuşmuştur:

“Yolculuğum sırasında köylerde değil, özellikle kasaba ve şehirlerde kadın arkadaşlarımızın yüzlerini ve gözlerini çok kalın ve özenle kapatmakta olduklarını gördüm. Özellikle bu sıcak mevsimde bu tarzın, kendileri için kesinlikle işkence ve sıkıntı yarattığını tahmin ediyorum. Erkek arkadaşlar, kadınlarımız da bizim gibi kavrayışlı ve düşünceli insanlardır. Onlar yüzlerini dünyaya göstersinler. Ve gözleriyle dünyayı dikkatli görebilsinler. Bunda korkulacak bir şey yoktur…”

İki gün sonra, 30 Ağustos’ta yaptığı diğer bir konuşma ile aynı konuya dönmüş ve şöyle demiştir:

“Bazı yerlerde kadınlar görüyorum ki, başına bir bez veya bir peştamal veya buna benzer bir şeyler atarak yüzünü gözünü gizler ve yanından geçen erkeklere karşı ya arkasını çevirir veya yere oturarak yumulur. Bu tavrın anlamı ve medlülü nedir? Efendiler, uygar bir millet anası, millet kızı bu garip şekle, bu vahşî vaziyete girer mi? Bu hal milleti çok gülünç gösteren bir manzaradır. Derhal düzeltilmesi gerekir.”(10)

Söylemeye gerek yoktur ki İslâmî bir giysi olan çarşafa yönelik böyle bir konuşmayı desteklemek, çoğu kişiler bakımından korku yaratan bir şeydir. Ve işte onları peşinden sürükleyebilmek için Atatürk şunu bildirir:

“Arkadaşlar, korkmayınız, bu gidiş zorunludur. Bu zorunluluk bizi yüksek ve önemli bir sonuca ulaştırıyor. İsterseniz bildireyim ki, bu kadar yüksek ve önemli bir sonuca varmak için gerekirse bazı kurbanlar da verelim… Önemle uyarıyorum ki, bu durumun korunmasında inat ve bağnazlık, hepimizi her an kurbanlık koyun olma istidadından kurtaramaz.”(11)

Atatürk’ün bu konuşmasından üç ay sonra, 30 Kasım 1925 tarihinde TBMM, “Kılık Kıyafet Kanunu”nu geçirir. Az geçmeden valilikler ve belediyeler, genelgeler yayınlayarak kadınların çarşaflı olarak sokağa çıkmalarının yasaklandığını ve çarşaflı çıkanların polis marifetiyle karakola götürüleceklerini ilan ederler.

Bu devrimleri bazı Müslüman ülkeler, örneğin Afganistan izlemek isteyecek fakat şeriatçının melaneti ve tepkisiyle çabuk vazgeçecektir.(12) Bu devrimleri tek başına sürdüren Türk toplumu ise, Atatürk’ün ölümünden az sonra kafasını kaldırmaya çalışan yedi başlı şeriat yılanının zehriyle sendelemeye başlayacak ve o eski felâket vadisine doğrulacak ve ilk iş olarak kadını çarşafa sokma yollarını arayacaktır.

Prof. İlhan Arsel
Şeriat ve Kadın,
Kaynak Yayınları, 20. Baskı Şubat 2014, s. 347 vd.

Dipnotlar              :

1 – Halid M. Halid, age, 1950, s.159. Halid M. Halid’in Arapçadan İngilizceye çevirisi için
bkz. From Here We Start, 1953, s.159.
2 – Katibah, age, 1940, s.208-209.
3 – Türk Dili dergisi, sayı 268, 1974, s.326.
4 – Arsel, Arap Milliyetçiliği ve Türkler, 1977, s.190 vd.
5 – Katibah, age, s.209.
6 – İbid, s.210.
7 – Arsel, age, 1977, s.191, not: 187.
8 – Aydınlık dergisi, 22 Mart 1998 tarihli sayısından alıntı.
9 – Selma Ekrem, Unveiled; The Autobiography of a Turkish Girl, New York, 1930,
s.178-180.10 – Bu alıntı için bkz. Aydınlık dergisi, 22 Mart 1998, s.8-9.
11 – Bu alıntı için bkz. Aydınlık dergisi, 22 Mart 1998, s.8-9.
12 – Afganistan kralı 1927 yılında, Atatürk‘ü takliden peçe ve çarşafı yasaklamıştır.
Kraliyet ailesine mensup bazı prensesler, halka örnek olmak için sokağa çarşafsız ve peçesiz çıkmaya başlamışlar, fakat din adamları bu davranışı “gâvurluk” ilan ederek
halkı isyana çağırmışlardır.

Gönderen Mahmut Özyürek zaman: Pazartesi, Aralık 07, 2015
http://ankhukuk1.blogspot.com.tr/2015/12/kadinin-kurtulusunun-carsaf-ve-pece.html