Denizi geçemeyip ‘çay’la avunmak

 

Bilinen bir deyim “denizi geçip çayda boğulmak”. Deyimler yaşamdan geliyor, yaşam da deyimleri terse çevirebiliyor.

Ormanlara göz dikilmesi yeni değil. Orman alanlarından farklı amaçlarla yararlanmanın turizm alanı, otelcilik, konut ve/veya toplu konut yapılaşması, tarımsal üretim ve sanayi, madencilik gibi çok çeşidi var. Devlet anayasal sorumluluğundan ve görevinden çekildikçe kamuya ve doğaya ait olan ormanlar canlı,  cansız tüm bütünselliğiyle özel mülke, özel girişime, kâra, ranta, fırsatçılara terk ediliyor. Devlet politikaları ve uygulamaları yönünden tercih, göz yumma, ihlal, ihmal, hepsi var. Kimi zaman hukuk çalışıyor, kimi zaman hukuksuzluk…

Ormanların ve orman köylüsünün korunması Anayasanın 169. ve 170. maddeleriyle anayasal güvence altında. Korunmadan öte, ormanların devletçe geliştirilmesi ve mülkiyetinin devrolunamaması anayasal görev ve buyruk. Anayasa gereği bütün ormanların gözetimi, yönetimi ve işletilmesi devlete ait.

Güncele, yangınlara gelirsek; yine Anayasa gereği “Ormanlara zarar verebilecek hiçbir faaliyet ve eyleme müsaade edilemez. Ormanların tahrip edilmesine yol açan siyasi propaganda yapılamaz; münhasıran orman suçları için genel ve özel af çıkarılamaz. Ormanları yakmak, ormanı yok etmek veya daraltmak amacıyla işlenen suçlar genel ve özel af kapsamına alınamaz.”

Anayasanın bu iki özellikli hükmüne bugüne kadar el atılamadı. “Anayasa’yı çokça değiştiren AKP tarafından da mı el atılmadı” diyeceksiniz.

AKP, bir proje partisi olarak iktidar koltuğuna oturduktan (18 Kasım 2002, Abdullah Gü hükümeti) ve Recep Tayyip Erdoğan’nın başbakanlığından (14 Mart 2003) kısa süre sonra,l 4.4.2003 günlü, 4841 sayılı Yasayla Anayasanın 169. ve 170. maddelerinde değişikliğe gitti. Devlet ormanlarının gerçek ya da tüzelkişilerce işletilmesini ve orman niteliğini yitirmiş alanlarla ilgili bu ilk değişiklik Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderildi.

2003’ün Nisan ayındaki bu hareketten sonra, ormanların işlettirilmesi işinden vazgeçilerek, orman köylüleriyle ilgili 170. madde değişikliği 29.7.2003 günlü, 4960 sayılı Yasayla ve kimi muhalefetin de desteğiyle yeniden kabul edildi. Hemen ardından da 4965 sayılı Orman Kanunu değişiklik yasası çıkarıldı. Bu iki değişiklik de Cumhurbaşkanı Sezer tarafından bir daha görüşülmek üzere TBMM’ye geri gönderildi.

Ormanlarla ilgili Anayasa değişiklik girişimlerinin, AKP iktidarının ilk Anayasa değişikliği olan ve Erdoğan’a parlamento ve başbakanlık yolunu açan değişiklikten hemen sonra ikinci ve üçüncü sırada gelmesi ormanlar konusunun AKP yönünden önemini ve kararlılığını gösterir.

AKP ormanlarla ilgili Anayasa maddelerine bir daha dokunmadı. Bunda A. N.  Sezer’in geri göndermelerinin haklı gerekçesinin, bu gerekçenin AKP dışında siyasette ve halk içinde, kısmen de yasama ve yargı organları içinde yarattığı etkinin rolü yadsınamaz. Örneğin geri gönderilen Orman Kanunu değişikliğine ilişkin Yasanın parlamentoda yeniden kabulü üzerine Cumhurbaşkanı Sezer’in Yasayı imzalayarak kimi maddelerini AYM’ye taşıması ve AYM tarafından iptali önemli bir etki yarattı.

Sermaye düzeninin yağmacılığına karşın ormanlar konusunda Anayasa değişikliğine gidilememesi dönem siyasetinin ve toplumsallığının mücadele sütununa olumluluk olarak yazılabilir tabii. Yazılabilir de kazın ayağı hiç öyle değil. Mücadeleler, egemen sermaye sınıfı adına egemen siyaset tarafından bir bir kırılıyor. Ya hukukla ve yargıyla oynanıyor, ya hukuksuzluk devreye sokuluyor; ya anayasa rafa kaldırılıyor ya da rejim değiştiriliyor.

Ormanla ilgili Anayasa maddeleri AKP’nin rafa kaldırdığı maddelerin başında yer alır. Ki bu rafa kaldırmanın etkileri güncel orman yangınlarında açık olarak görülüyor. Anayasaya karşın, yasalarla, KHK’lerle, OHAL KHK’leriyle, yönetmeliklerle yapılan müdahaleler Anayasayı rafa kaldırmanın üstüne yerleşti. Uygulamaysa bu müdahaleleri katladı. Kurallaştırmanın yerini kuralsızlaştırma aldı.

Orman hukukuyla değişiklikler ve ekler yaparak o kadar çok oynadılar ki… 1956 tarihli Orman Kanunu 1980’den önce 5 kez değiştirilmişken sonra 40 kez değişikliğe uğradı. 40 değişikliğin 12’si AKP öncesine 28’i AKP dönemine ait. Oynamanın ağırlığının 12 Eylül 1980 darbesi sonrasına, onun içindeki ağırlığın da AKP dönemine rastlaması ormanlar üzerine düşünülenler, plan ve programlar için çok şeyi anlatıyor. Ayrıca son Turizmi Teşvik Kanununda yaptıkları gibi başka yasalarla da el attılar ormanlara. Ne Anayasa Mahkemesinin kısmi iptal kararları engel olabildi bu açgözlülüğe, ne de yağmur duaları…

Orman yangınlarını, yangınlardaki istihbarat zaaflarını, yangınlarla mücadele yavaşlığını ve yetersizliğini, yangınlar sürerken yasalaşan yağmalama kurallarını, yangın çıkan/çıkarılan alanları bu bütünlükle okumak gerekir. Bu okuma doğrudan canlılarıyla, doğasıyla, yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla ormanların sömürücülerin emrine ve hizmetine verilmesine kadar gider.

Orman denizini anayasal alanda geçemeyen AKP’nin yarattığı orman düzeni, çay dağıtarak avunmaya ve avutmaya kadar düşer. Avutmalarla, RTÜK aracılığıyla tehditle meşguller ama sonuçta emekçi halkın yaşamı, canlılar ve doğamız yangın yeri.

  • Ne mutfaktaki ne de ormandaki yangın söndürülebiliyor. Kapitalizmin felaketleri ve çaresizliği sürüyor.

Sermaye sınıfı yönünden denizin geçildiği ileri sürülebilir, ekonomik durum istatistik oyunlarıyla krizde değilmiş gibi gösterilebilir; sağlık, bireylerin salgın korkusuyla yönetilmeye bırakılabilir, eğitimin uzaktan olanı teknolojiye teslimiyet öne çıkarılarak yerleştirilebilir.

  • Ne yaparlarsa yapsınlar sömürü gerçeğini, sermayenin sınırsız tahakkümü gerçeğini, dinsellikle ve milliyetçilikle uyutma ve yönetme gerçeğini değiştiremezler.

Sömürenler yönünden geçildiği sanılan deniz çayda boğulmayı önleyemez.

Sömürülenler, ezilenler yönünden deniz geçilememiştir.

Karanlığı yırtmak, yangınları söndürüp aydınlığı, eşitliği, özgürlüğü ve adaleti getirmek için örgütlenen halkı avutamayacaklar, kandıramayacaklar, sömüremeyecekler.

Göç insanları, emekçiler

https://haber.sol.org.tr/yazar/goc-insanlari-emekciler-310214,
‘Göç insanlarının sınıfsal konumlanışları sermaye sınıfının karşısında. Onların, yurtlarından edilmeleri, nüfussuzlaştırmaları, ezilmeleri, sınıfsal ve örgütlü mücadeleyi gerektiriyor.’

Suriye, Afganistan, dünyanın birçok bölgesi… Göç inanları yurtlarını bırakıp yollara düşüyor, Türkiye depo ülke olmaya devam ediyor. Göç insanlarıyla ilişkiler ve sorunlarsa göç gerçeği, yaşam gerçeği, sosyolojik ve ekonomik gerçekler göz ardı edilerek birilerinin yönlendirmesiyle ve polisiye sahnelerle servis ediliyor, polisiye yöntemlerle çözüleceği sanılıyor.

Ağırlıklı çoğunluğu emekçilerden oluşan insanlara ve göçlerine milliyetçi, ırkçı ve dinsel karşıtlıkla bakmak kolaycılıktan, kestirmecilikten başka bir şey değil. Ama o kadar da değil.

  • Milliyetçi, ırkçı ve dinsel yaklaşımla, hem kapitalizmin, emperyalizmin, sömürünün gerçekleri saklanıyor,

hem de ucuz, esnek, kuralsız, güvencesiz çalışma zorunda bırakılan yurttaş emekçilere ve işsizlere eklenen göç emekçileriyle ortaya çıkan daha ucuz, daha esnek, daha kuralsız, daha güvencesiz emek gücü hazırda bekletiliyor.

Çalışanı kapının önüne koyun, işsizi işe alın; onu da atın Suriyeliyi alın; onu da atın Afganistanlıyı (AS: Afgan’ı) alın… Bu yolla kârımıza kâr katacağız denilmiyor da, sanayimiz gelişecek deniliyor.

ABD filosuna “defol” demeyenler, “defol” diyenlere saldıranlar bugün göç insanlarına “defol” diyebiliyor.

Yaman çelişki mi, yaman benzerlik mi?

Göç insanlarına “defol” diyenler, onları karın tokluğu bile denmeyecek yöntemle, köle gibi çalıştırabiliyor; dahası satabiliyor o insanları.

Yaman çelişki mi, yaman rıza mı?

Avrupa, göç insanları arasından işine tarayan az sayıdaki teknik elemanı, uzmanı çekip alıyor; niteliksiz dediği çoğunluğu depo ülkelere yığıyor. Siyasi ve ekonomik pazarlık hep sürüyor.

Yaman çelişki mi, yaman uyum mu?

Kapitalizmden, emperyalizmden, onların sesli/sessiz yandaşlarından emeğe ve emekçiye uzatılan el sömürü düzenine yarayacak kadar…

Siyasetleri de sempatileri de ikiyüzlü. Olağan zamanlarda da, pandemide de, göç insanlarıyla ilişkide de aynı ikiyüzlülük söz konusu; gericilik ve ikiyüzlülük bir arada.

Düzen siyaseti olarak yarın yeni anayasalarına sözde yabancıların, özde göç emekçilerinin çalıştırılmalarıyla ilgili hüküm koyarlarsa şaşırmamalı. Çalışmayı garantileyip, üzerlerindeki patron denetimini güçlendiren ama insanlığın yanına bile yanaşmayan bu hukuka sermaye sınıfından destek tam olur.

Tarih, azatlı kölelerin, emperyalizmin yurtlarından ettiği göçmenlerin, yabancıların hukuksal disiplin altına alındığı, aynı zamanda da düzen siyasetine oy dahil çok yönlü monte edildiği örneklerle dolu. Yer yokluğundan, kaynaklar yetmediğinden değil, emperyalistlerin sömürü ihtiyaçları gerektirdiği için…

Milliyetçiler karşı çıkar, dinciler sarılır; dinciler karşı çıkar milliyetçiler sarılır; her ne olursa olsun patronlar ağızlarını şapırdatarak emekçilerin el ovuşturmasını bekler.

  • Burjuvazinin devleti bu düzene hizmet ederken emekçilerin çıkarlarına uygun olmayan hukuku da kılıf olur.

Sonra da “artık sınıf mı kaldı?” diyerek işçi sınıfını, emekçileri düzenleri içinde eritmeye kalkışırlar.

  • Sınıflar var ve sınıflar çatışması ve savaşımı da var.

Düzen içiler hangi gözlüğü, hangi maskeyi takarsa taksın, milliyetçi, dinsel hangi kılıfa sığınırsa sığınsın bu gerçek değişmez, değişmeyecek. Ve tüm göç insanı emekçiler işçi sınıfının bir parçası.

Türkiye Komünist Partisi’nin 27 Temmuz günlü dijital gazetesi Boyun Eğme’de de soruldu: Kim bu göç dalgasının sorumlusu?

Göç dalgasını durdurmak için mültecilere karşı mücadele etmek çözüm değil; mülteci karşıtlığı emekçileri birbirine düşman ederek sorunu daha da karmaşıklaştırıyor.

İnsanlar ülkelerini savaş alanına çeviren emperyalist ülkelerin daha fazla tahakküm ve sömürü hırsı yüzünden göç ediyor.

Sorumlu, ülkelerin egemenlik haklarını hiçe sayan, daha fazla sömürü için gericilikle işbirliği yapan, savaşlar çıkaran, iç karışıklıklara neden olan ABD ve Batılı emperyalist ülkelerdir.

Sorumlu; Suriye’de, Afganistan’da NATO’nun komiserliğini yapan,
ABD’nin şemsiyesi altında askeri müdahalelere dahil olan AKP iktidarıdır.  

  • Zorunlu göç dalgasını doğuran emperyalist savaşlar ve işgaller durdurulmalıdır.

Gelenek Dergisi’nin 130. ve 143. sayılarında yer alan yazılarda (Mülteci krizinin kökenleri hakkında kısa notlar Erman Çete, Göç insanları: Yanılsamalar ve gerçekler Ali Rıza Aydın, Göçmen işçiler ve çalışma yaşamının değişen yapısı Zeynep Yıldız, Göçmen ve mültecilerin sınıf içindeki konumu, Yıldız Koç) ayrıntılı çalışıldığı gibi mülteci/sığınmacı/göçmen politikalarının kökenlerine, hukuku dahil ikiyüzlülüğüne ve göç insanlarının sınıfsal karakterine dikkat çekmeden gerçek sorumluları, sömürü düzenini hedefine koymayan çözümler hep düzenin devamına hizmet edecektir.

Göç insanlarının sınıfsal konumlanışları sermaye sınıfının karşısında. Onların, yurtlarından edilmeleri, mülksüzleştirilmeleri, nüfussuzlaştırmaları, ezilmeleri, baskı ve şiddete uğramaları, yaşam haklarının ellerinden alınmaları ve ölümlerine ilişkin somut durumun somut analizi, tarih boyunca güvenilmeyeceği kanıtlanan kapitalist/emperyalist düzen içi arayışları değil, sınıfsal ve örgütlü mücadeleyi gerektiriyor.

Anayasa: Yetmedi, yetmeyecek

  • Kapitalizm öylesine çaresiz ki kendi yarattığı felaketlere çare bulması bir yana kendine bile çare bulmakta zorlanıyor. Doymak bilmezlikleriyle, anayasalara da doymuyorlar.

Anayasa: Yetmedi, yetmeyecek

SOL.ORG, https://sol.org.tr/yazar/anayasa-yetmedi-yetmeyecek-25854, 11.02.2021

ALİ RIZA AYDIN

Kapitalizmin ekonomi politiğinin sürdürülmesinde burjuva devletin (AS: devletinin) ve hukukun başlı başına rolü var, etkisi yüksek. 12 Eylül faşist darbesinin parlamentoyu ve siyasal partileri kapatıp tüm organlarıyla devleti biçimlendirmesi, Milli Güvenlik Konseyiyle yürütülen yönetimle, 24 Ocak Kararları(AS: 1980) da içeren darbe hukukunun yazılıp uygulanması, aynı hukukun ve uygulamanın 1982 Anayasasına yansıması artık genç nüfus yönünden okuyarak ya da dinleyerek öğrendiği tarih.

Bu tarihe 2016 darbe girişimi (AS. 15 Temmuz) sonrası OHAL hukuku ve uygulamasının OHAL kaldırıldığı halde yaşatılmasıyla ve başkanlık rejimiyle devam ediyoruz.

12 Eylül (1980) öncesinin “anarşi” bahanesi, günümüzde “terör” bahanesiyle anlatılıyor. Siyasal iktidara muhalif olanların terörle damgalanmasından, hukukun ve polisin buna göre biçimlendirilip kullanılmasından, dahası Anayasa ve hukukun istenmeyen kurallarının rafa kaldırılıp istenenlerin de istendiği zaman ama çifte standart uygulanmasından geri kalmıyor. Otoriter yasalar, kararnameler ve kararlar sıralanırken “yeni anayasa” nakaratı da dillerden düşürülmüyor.

Ortada bir garabet var. Siyasal iktidar, düzen içi muhalefete terörist damgası vuruyor. Muhalefetse düzen içinde kalma konusunda en ufak bir duraksamaya düşmeden siyasal iktidarı demokratik, sosyal (laikliği unuttular!) hukuk devletinin hizasına çekme söylemlerinden başka bir şey yapamadan, üzerindeki devasa milliyetçi ve dinsel ağ içinde oradan oraya savrulup duruyor.

Düzen içinde kalmama konusunda en ufak direnç bile gösteremeyenler, rejimi çekecekleri hizayı bile tanımlayamayanlar her alanda süren hukuksuzluk ve keyfilikleri, siyasal iktidarı meşrulaştırmakla, düzeni yaşatmakla meşguller. Kapitalist düzen içinde kalma konusunda, onun kılına dokunmama konusunda en ufak duraksamaları yok.

Anayasaları, parlamentoları, hukukları ve yargıları ancak düzenlerinin devamı ve istikrarıyla sınırlı. Üretim güçlerinden, özel mülkiyetten ve üretim ilişkilerinden yola çıkarak açıklanabilecek anayasaları sınıfsal. Hukukun atağa kaldırılıp insanlık, hak ve özgürlük, güvenlik adına (AS: için) ilkelere kavuşmasında emekçilerin mücadele ve direnişleriyle sosyalist devletlerin etkileri önemli olmakla birlikte, aynı hukukun burjuva devletleri elinde emekçilere baskı ve sömürü aracına dönüşmesi gözlerin kapatılacağı bir durum değil. Kimse buralara sığınıp hukuka masum üstünlük sağlamaya kalkmasın, bu masumiyet düzen içinde kalıp hukuku sınıfsal analize tabi tutmayanları da yiyor.

Anayasa sınıflarüstü değil. Az boz değil, epeyce müdahale var Anayasaya 1982’den bu yana. Müdahale edilen madde sayısı ve bu değişikliklerin içeriği kapsamlı ama müdahale dönemleri bile tek başına şu “demokratik, laik hukuk devleti” denilen Cumhuriyet ilkesinin ne durumlara düşürüldüğünü ve emekçilere baskı ve sınırlama dışında bir şey çıkmadığını göstermeye yetiyor.

1982 Anayasasına dönemsel müdahaleler şöyle  :

Müdahaleler azımsanamayacak derecede, konu ve madde bazında da hayli etkili. (C) dönemindeki 1995 ve 2001 değişiklikleri darbe Anayasasının hak ve özgürlükler üzerindeki ağır sınırlama ve baskısını düzeltme yönünden olumluluk içermesine karşın AKP dönemindeki değişiklikler kimi olumlu görünümler altında başkalaştırma ve bugünkü rejime getirme konusunda kayda değer. 25 Anayasa değişikliği girişiminin 17’sine imza atan, bunlardan 4’ü Cumhurbaşkanından, 1’i de AYM’den dönen AKP, kendisi 12 Eylül’ün devamı olduğu halde her seferinde 12 Eylül Anayasasının ortadan kaldırılacağı, demokrasinin yerleşeceği gibi bir kandırmacaya sığındı, bugün de “yeni anayasa” derken aynı şeyi yapıyor.

AKP’nin 2008 değişliklerinin, Anayasanın 2. maddesindeki “demokratik, laik hukuk devleti” ilkesini değiştirir nitelikte görülerek Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş olmasına karşın o günlerden bugünlere laiklik ilkesinin yok edildiği örnekler kalıcılaştı. Laiklik ilkesini çiğneyen yasalara onay veren de aynı AYM oldu. Muhalefet de buna uydu.
Zaten uygulanmayan Anayasayla karşı karşıya olduğumuz ve bu durumun da düzen içi mekanizmalarla denetlenip önlenemediği açık. Yasama ve yargı düzeyindeki anayasal denetim organlarını işlevsizleştirmek, önemsizleştirmek, yandaşlaştırmaktan ve devleti partileştirmekten geri durulmuyor. Buraya en büyük destek, demokrasi masumiyetine sığınan ama demokrasi yanılsamasının altında kalmayı dert edinmeyen düzen içi muhalefetten geliyor. Böylece zaten baskı altında olan “toplumsal denetim” de siyasetten destek alamıyor.

Ne Anayasa değişiklikleri yetiyor sömürmeye ne hukukla sürekli oynamak…

Ne keyfilik yetiyor ne de keyfiliği ve adaletsizliği hukuka yazmak. O kadar rahatlar ki, artık anayasa değişikliği bile yapma meşruiyeti olmayanlar kendilerini “Kurucu Meclis” gibi görüp “Kurulu Meclisin” bile yapamayacağı, ilk üç maddeyi de değiştirebilecek “yeni anayasa” girişimini dile getirip destekçi bulabiliyorlar.

Düzen içi muhalefet partileri kendi anayasa dosyalarını çıkarırken de aynı meşruiyetsizlik söz konusu. Anayasa, seçim, demokrasi diye diye 2002’den bu yana siyasal iktidarın piyasa ve din adına yaptıklarını meşrulaştırmakla meşguller.

Sermaye sınıfının çıkarları ve istikrarı için anayasa yazıp, emekçi halka -zaten kendi mücadeleleriyle kazandıkları- hak ve özgürlükleri eşit olarak verdim demekle olmuyor.

  1. Sermayenin anayasası emekçiler için yazılmıyor, onları denetim altında tutmak için yazılıyor.
  2. Eşit denilen haklardan yararlanmada emekçiler yönünden büyük eşitsizlik söz konusu.

Eşit denilen eşitsizliklerin azıcık toparlanır gözükmesini 1961 Anayasasının ilk 10 yılında ve 1990’larda gördük: Birincisi 12 Mart Muhtırası (1971) ve sonrası Anayasa değişiklikleriyle ve devamında 12 Eylül darbesiyle (1980), ikincisi de 2002 AKP projesiyle paramparça edildi. Şimdi yeni rejim peşindeler, hem de 1921 Anayasasının arkasına sığınarak.

Kapitalizm öylesine çaresiz ki kendi yarattığı felaketlere çare bulması bir yana, kendine bile çare bulmakta zorlanıyor. Doymak bilmezlikleriyle, anayasalara da doymuyorlar. Düzenlerinin kusursuz(!) anayasalarını yapmak için, kapitalist devletlerin anayasalarının
en iyi örneklerini bulup yazsalar dahi çaresizler.
Olsa olsa “toplumsal demagoji politikası” izlerler, o kadar.

Çaresizlikleri içinde çıkaracakları anayasa, emekçiler yönünden kısa sürede bir parmak bal gibi gözükse de hep boş söz olarak kalacak. Hak ve özgürlükler bahşedilmez, mücadelelerle kazanılır. Emekçiler, hak mücadelelerini verirler ama “sınıflar arasında uzlaşma”, “emekçilere baskı” ve “sömürü” hukukuna kanmazlar ve o hukuku meşrulaştırmaya da aracı olmazlar.

  • Sınıfsız ve sömürüsüz toplumun meşruluğu anayasa ve hukukla sınırlı değil, ötesindedir.

Sömürüye, otoriteye, dinsel gericiliğe boyun eğilmezken, düzenin anayasasına nasıl mahkum olunur?

Emekçiler kendilerini sömürenlerin anayasalarına, bu anayasalarda yazan iyi-kötü nitelendirmelere, demokrasi ve eşitlik yanılsamalarına, seçim ve adalet yalanlarına mahkum değil.

Emekçi halkın anayasasını sömürge gemisi içindekiler ne yazabilir ne de uygulayabilir.

“Bu düzen değişmeli” diyenlere göre toplum yararının üstünde bir anayasa olamaz, o anayasa da sınıf mücadeleleriyle, devrimle elde edilen siyasal, toplumsal ve ekonomik yapıyı tamamlayıp güçlendirmek ve korumak amacını taşır.

Emekçilerin ihtiyacı olan “Toplumcu Anayasa”, “sosyalist devletin” işçilerinin, emekçilerinin, köylülerinin, aydınlarının ortak çabasının ürünü olacak “sosyalist cumhuriyet”le yaşama geçecek. Sınıfsız ve sömürüsüz düzen mücadelesi “Toplumcu Anayasa”yı yapmak ve uygulamak için gerekli koşulları yaratacak,

  • “Toplumcu Anayasa” da insanın insanı sömürmediği toplumun güvencesi olacak. 

Saat zamanı adımlıyor

Saat zamanı adımlıyor

Her yılın başında olduğu gibi umutla baktık 2020’ye. Türkiye Komünist Partisi’nin yüzüncü yaşıyla, Nazım’ın “övünüyorum” dediği yirminci asrın şiiriyle, “Ve ölen ve doğan / ve son gülenleri güzel güzel gülecek olan” 21. yy  her şeye karşın “güneşli olacak” dizeleriyle başladık yıla ve 21. yy’a. Başladık ama koronavirüsün, pandeminin, yaşama endişesinin etkisi altında herkes, her şey altüst oldu. Ve düzen de ona uydu. Azgın kapitalizm tüm güçleriyle ve araçlarıyla emekçi halkın üzerine çullandıkça çullandı. Ne piyasa frene bastı ne de gericilik… Ne devlet sosyalleşti ne de hukuk… Ne işçi cinayetleri durdu ne kadın cinayetleri…

Emperyalizmin kıskacı, sermayenin tahakkümü sınırsızca çalışırken emekçiler de sınırsızca, güvencesiz olarak ve düşük ücretle çalışmaya zorlandı ya da işsiz bırakıldı. Hukuk hukuksuzluğun, keyfiliğin ve baskının metni olmaya yargı da siyasi iktidar bağımlılığına devam etti. Tek tük olumlu karar siyasal iktidarın tepkisiyle karşılaştı, tepkiler arttıkça olumlu kararlar azaldı.

Sınıfsallığın yönetim organizasyonundaki ifadeleri olan devletle hukuk otoriterleşmenin kurum ve kuralları olarak emre amade olurken, düzen muhalefeti de hesap sorma yetisini yitirerek siyasal eylemsizliği kabul etti. Medya, yazar ve sanatçılar, demokratik örgütler, akademisyenler, yurtseverler, aydınlar ve emekçiler üzerindeki baskı zaten bir türlü kendine gelemeyen toplumsal denetimi de sıfırladı. Sermaye sınıfının, siyasi iktidarının ve gericiliğin çıkarları, hortumlamaları toplumun çıkarı olarak sunuldu.

Siyasal eylemsizliğin dikkati çeken yansımalarından biri AKP-MHP ittifakı dışındaki düzen partilerinin aynı sınıfsal siyasette buluştukları “Türkiye ittifakı” söylem ve özlemleri oldu. Yan yana olamazlar denilenler kol kola buluştu. Demokrasi deniyor ya adına, genel oyun ve özgürlüklerin çalındığı,  hakların gasp edildiği, eşitsizliğin eşitlik diye sunulduğu anti-komünizm yüklü demokrasi… 2020’nin tarihine not düşürürcesine ve koronavirüsü kıskandırırcasına, demokrasinin olmazsa olmazı siyasal parti çıktı ortaya mantar gibi. Faaliyette olan siyasal parti sayısı 15.12.2020’de 100’e çıkarken bunların 23’ü 2020 yılında kuruldu.

Partilerine koydukları; Anadolu Birliği, Aydınlık Gelecek, Merkez Ana, Barış ve Eşitlik, Güç Birliği, Demokrasi ve Atılım, Toplumsal Özgürlük, Yeniden Birlik,  Umut, Yeni Yol, Değişim ve Demokrasi, Yenilik, Cumhuriyet ve İstiklal, Güzel, Cesur Düşünce, Kuvayı Milliye, Doğru, Bizim, Milli, Devlet, Milliyetçi Cumhuriyet, Devrim Hareketi, Uyanış adlarıyla umut dağıtmaya çabalayan siyasal partiler egemen sınıfın ideolojisi ve siyasetinde buluşurken, adaletsiz seçim sistemi içinde neyi nasıl yapacakları, halkı nasıl oyalayacakları 2021 ve devamının ilginç konusu olacağa benzer.

Halk umutsuzluğunu anlatmak için “işimiz piyangoya kaldı” derken Milli Piyango büyük sermayenin eline geçti. Siyasal partiler çoğalırken tek siyasetin dayanağı olarak siyaset ve ekonomi, doğal kaynakların kullanımı, devlet, hukuk, sağlık, eğitim, dinsellik, adaletsiz seçim sistemi ve işgücü sermayenin denetiminde. Aydınlanma, laiklik, demokrasi, sosyal devlet, adalet, eşitlik, hak ve özgürlük… Hepsi yanılsama bu düzende, düzen siyasetinin görevi de yanılsamaları sürdürme.

2020 hak ihlalleriyle, gasplarıyla geçti. Yasaklar ve baskılarla, sona eren yaşamlarla geçti. 2021’e ihlalleri, gaspları, adaletsizlikleri, baskıları, sınırsız yetkileri, savunmasızlığı, keyfilikleri, örgütlere ve savunmaya el koymayı kural haline getiren, adının arkasına saklanan yasama belgesiyle (7262 sayılı Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun) giriyoruz. Meclis içi muhalefet de vermediği oya sığınmakla yetiniyor. Devleti ve hukuku başkalaştırırken yaşam tarzını da başkalaştırdılar. Kimileri bu başkalaştırmada tahterevallinin tepesinde yer alırken emekçi halk onları yukarıda tutmak için aşağıya itiliyor.

Siyasi partilerden meslek oda ve birliklerine, dernek ve vakıflardan sendikalara örgüt çok ama gerçek örgütlenme hepsinde yaşanamıyor.

Gerçek örgütlenme kimi bireylerin ilkesiz olarak aynı siyaseti savunan çıkarcı başka bireylerin peşine takılması değil, emekçi halkın sınıf bilinciyle toplum yararı için örgütlenmesidir. Birinciler, sınıflı toplumda düzen içinde kalır, sermayenin halk üzerindeki egemenliğini savunur ve emeğin sömürülmesini kaygı bile etmeden rekabet peşine düşerler. İkinciler, sınıfsız ve sömürüsüz dünya için mücadele eder ve insanın insanı sömürmesine karşı çıkarak sömürücü düzeni yıkmaya yönelirler.

Gerçek örgütlenme düzen içinde tek siyasetin parçaları olan siyasal partilere üye olmakla, sömürücülerin saflarına katılmakla, piyasacı ve gericilere payanda olmakla, sömürü düzenini uzlaşma kılıfıyla meşrulaştırmakla ve onun kulu olmakla değil, işçi sınıfının devrimci mücadelesine katılmakla yaşama geçer.

Ostrovski’nin “Ve Çeliğe Su Verildi”de söylediği gibi saat mühür basarcasına adımlıyor zamanı.

Gerçek örgütlenme, saatin zamanı emekçiler adına adımlamasıdır; emek ister, emek için emek ister.

2021 başta sağlık emekçileri olmak üzere tüm emekçiler için, insanlık için esenlik dolu olsun; Aydınlanma ve laikliğin ayağa kalktığı örgütlü sınıfsal mücadele yılı olsun.

Aynı gemide değiliz

Aynı gemide değiliz

  • ABD’nin özgürlük yargıçları gibi açık oynamasa da Avrupa’nın liberal yargıçları ve Mahkemesi olarak İHAM, sermayeyle, talancılarla, yağmacılarla, hırsızlarla, katillerle, dinsel gericilerle, bunların ittifakı siyasal iktidarlarla, öz olarak da sömürü düzeniyle aynı gemide.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) Başkanı Robert Ragnar Spano’nun, Türkiye ziyareti, bu ziyaret içinde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yer alması ve kendisine akademisyen kıyımcısı İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilmesi, törende gazeteci yasağı, Spano’nun bir Mahkeme Başkanı gibi değil de siyasi iktidarı destekleyen siyasetçi gibi yaptığı konuşmalar tartışma yarattı.

İHAM’nin “abartı mı, balon mu” olduğu konusunda tartışmaya girmek burjuva hukuk devletinde ve bu devletin kapitalist ve emperyalist ilişkilerinde hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına; hakların ihlal edilmediği eşit, özgür ve adaletli bir toplumun bu yolla sağlanacağına inananlar tarafından abes sayılabilir.

Ama uzlaşmaz karşıtlıklar mahkemelerde az eksikli hatta eksiksiz hak arama özgürlüğüyle ve adil yargılanma hakkıyla çözülemiyor, çözülemez.

Çözülemez, sınıflı toplumda çözülmesi de olanaksız. Egemen sınıf geçici ve küçük uzlaşmalarla düzenini ve istikrarını sürdürmek dışında buna izin vermez; düzeni de hep kendi denetiminde tutar, olmazsa otoriterleşir, faşizme kadar gider.

Kapitalizmin ulusal ve uluslararası kurumları ve kuralları bu düzeni ve istikrarını korumak için kurulur, sapmalar olursa da hizaya getirilir. İHAM aynı Sözleşmeyi (İHAS) esas alarak, kimi zaman bireysel haklar konusunda hakkı iade ederek düzeni korumakla görevli üst kurumlardan biri. Hakkın hakkını verirken de bir sınırı var: kapitalizm…

İHAM’ın SSCB döneminde verdiği kararlarla sonraki dönemde verdiği kararlara bakıldığında, ilkinde sosyalist toplumla rekabet çabası, ikincisinde dağılan ülkelerin kapitalizme uyum sağlama çabası açıkça görülür.

Bir de Türkiye gibi otoriterleşme eğilimi ve gericileşme eğilimi yükselen ülkelerde hizaya getirme çabası var ki, kapitalizm adına iki sınır konur: Bir, otoriterleşmeye çeşitli nedenlerle onay verilir; OHAL düzeninde ihlal onayları buna örnektir. İki, aşırı keyfileşmeye ve de gericileşmeye karşı da “aman fazla sapmayın” denir; Başkan Spano’nun Türkiye ziyareti buna örnektir.

Ziyarette, hem parti devletin kapitalist ilişkiler nedeniyle sırtı sıvazlanmış hem de “Toplumda yargının fonksiyonsuz olması, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının esas alınmaması sonucu, topluma yabancı yatırım çekilmesi mümkün olmaz” diyerek emperyalist ilişkilerde uyarı yapılmıştır. Bu kapsamda Ayasofya bile konuşulmuştur ki ardından Cumhurbaşkanının Ayasofya kararına usuli itirazıyla hukuk devleti görüntüsü verilmesi, itirazın reddi halinde mahkemelere saygı, kabulü halinde de Ayasofya için herkesi memnun edecek ara formül gelecektir.

Spano’nun “Kanunun üzerinde hiç kimse yoktur” ifadesi de burjuva devletinin burjuva hukukunun tanımlamasından başka bir şey değil. Yalnızca pandemi döneminde sermaye lehine, emekçiler aleyhine çıkarılan kanunlara bakmak yeterli.

İHAM Başkanı sınıfsallığını saklama gereğini hiç duymadı, bireysel hak ve özgürlükleri -o da yarım yamalak- öne çıkarırken kapitalizme ayar sağlayan Mahkemesini perdelemedi.

Bu ziyaretteki bütün zaafları ve gizemleri Başkanın üzerine yüklemenin anlamı, düzeni ve sınıfsallığı perdelemektir. Tıpkı tarikat ya da cemaat liderlerinin örneğin çocuk istismarının dinsel gericilikten ve düzenden kurtarılıp liderlere yüklenerek piyasacı ve gerici düzenin perdelenmesi gibi…

“İHAM Başkanı böyle bir düzeni nasıl içine sindiriyor?” diye soranlara, sömürü düzeninin ihtiyacı olduğunda keyfilikle, gericilikle, kayırmacılıkla, otoriterlikle ve denetimsizlikle ama sermayenin söz ve karar sahipliğiyle gemisine yol bulduğunu anımsatalım.

Sermaye sınıfı hem ulusal hem de uluslararası alanda, hem kendine daha çok pay alarak hem de emeği daha çok sömürerek çok yönlü güvence istiyor, bu güvenceyi de devletlerle ve hukukla koruma altına alıyor. Onların hukukun üstünlüğü dediklerinin özü bu kadar basit. Bağımsız yargının göreviyse bu güvenceyi sermaye adına sürdürülebilir kılmak.

Bu arada İHAM tarafından önerilen Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru ve yine İHAM tarafından onaylanan OHAL Komisyonu kurumları da paçayı kurtarmaya yetmedi. Hak ihlalleri emekçi halk aleyhine hızla artıyor ve düzenin kurumları etkisiz mi etkisiz. Kurulan ön barajlara karşın Türkiye, Rusya’yla birlikte İHAM önündeki ihlal dosyalarında ilk iki sırayı korumaya (!) devam ediyor. “İHAM kararlarını tanımam” diyen CB da başkanlık rejimin başında oturuyor.

ABD’nin özgürlük yargıçları gibi açık oynamasa da Avrupa’nın liberal yargıçları ve Mahkemesi olarak İHAM, sermayeyle, talancılarla, yağmacılarla, hırsızlarla, katillerle, dinsel gericilerle, bunların ittifakı siyasal iktidarlarla, öz olarak da sömürü düzeniyle aynı gemide. Yeni sömürgeciliği, yineleyerek ve yineleyerek yaşatma gemisindeler. Başları ağrıyınca da hukuksuzluğu ve keyfiliği burjuva hukukunun içine çekme, hizaya getirme çabası içindeler.

O gemi, İkinci Dünya Savaşında SSCB’yi, sosyalizmi yıkmak; komünizmle mücadeleye silahla destek vermek için savaşan gemi.

O gemi, emperyalizmin donanması içindeki yeni sömürü düzeninin gemisi.

O gemi, kapitalistlerle aynı gemideyiz diyen düzen muhalefetinin gemisi.

Demokrasiyle, hukukla, yargıyla allayıp pullayıp sefere çıkarıyorlar.

O gemi, “aynı gemide değiliz” diyen ve bugün 100. yaşının kutlayan Türkiye Komünist Partisinden, sosyalistlerden, aydınlanmacılardan, ilericilerden, yurtseverlerden, emekçi halktan kurtulup yoluna devam edemeyecek.

O gemiyi işçi sınıfı durdurup batıracak.

Kim mutlu olmaz ve gururlanmaz ki… 100 yaşında Partimiz var.

Parti can, Parti yaşam, Parti ahlak ve disiplin, Parti örgütlü sınıfsal mücadele, Parti devrim…

Eşit ve özgür bir ülke kuracağız, güzel günler göreceğiz.