Aynı gemide değiliz

Aynı gemide değiliz

  • ABD’nin özgürlük yargıçları gibi açık oynamasa da Avrupa’nın liberal yargıçları ve Mahkemesi olarak İHAM, sermayeyle, talancılarla, yağmacılarla, hırsızlarla, katillerle, dinsel gericilerle, bunların ittifakı siyasal iktidarlarla, öz olarak da sömürü düzeniyle aynı gemide.

İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi (İHAM) Başkanı Robert Ragnar Spano’nun, Türkiye ziyareti, bu ziyaret içinde Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ın yer alması ve kendisine akademisyen kıyımcısı İstanbul Üniversitesi tarafından fahri doktora unvanı verilmesi, törende gazeteci yasağı, Spano’nun bir Mahkeme Başkanı gibi değil de siyasi iktidarı destekleyen siyasetçi gibi yaptığı konuşmalar tartışma yarattı.

İHAM’nin “abartı mı, balon mu” olduğu konusunda tartışmaya girmek burjuva hukuk devletinde ve bu devletin kapitalist ve emperyalist ilişkilerinde hukukun üstünlüğüne, yargının bağımsızlığına; hakların ihlal edilmediği eşit, özgür ve adaletli bir toplumun bu yolla sağlanacağına inananlar tarafından abes sayılabilir.

Ama uzlaşmaz karşıtlıklar mahkemelerde az eksikli hatta eksiksiz hak arama özgürlüğüyle ve adil yargılanma hakkıyla çözülemiyor, çözülemez.

Çözülemez, sınıflı toplumda çözülmesi de olanaksız. Egemen sınıf geçici ve küçük uzlaşmalarla düzenini ve istikrarını sürdürmek dışında buna izin vermez; düzeni de hep kendi denetiminde tutar, olmazsa otoriterleşir, faşizme kadar gider.

Kapitalizmin ulusal ve uluslararası kurumları ve kuralları bu düzeni ve istikrarını korumak için kurulur, sapmalar olursa da hizaya getirilir. İHAM aynı Sözleşmeyi (İHAS) esas alarak, kimi zaman bireysel haklar konusunda hakkı iade ederek düzeni korumakla görevli üst kurumlardan biri. Hakkın hakkını verirken de bir sınırı var: kapitalizm…

İHAM’ın SSCB döneminde verdiği kararlarla sonraki dönemde verdiği kararlara bakıldığında, ilkinde sosyalist toplumla rekabet çabası, ikincisinde dağılan ülkelerin kapitalizme uyum sağlama çabası açıkça görülür.

Bir de Türkiye gibi otoriterleşme eğilimi ve gericileşme eğilimi yükselen ülkelerde hizaya getirme çabası var ki, kapitalizm adına iki sınır konur: Bir, otoriterleşmeye çeşitli nedenlerle onay verilir; OHAL düzeninde ihlal onayları buna örnektir. İki, aşırı keyfileşmeye ve de gericileşmeye karşı da “aman fazla sapmayın” denir; Başkan Spano’nun Türkiye ziyareti buna örnektir.

Ziyarette, hem parti devletin kapitalist ilişkiler nedeniyle sırtı sıvazlanmış hem de “Toplumda yargının fonksiyonsuz olması, hukukun üstünlüğü ve insan haklarının esas alınmaması sonucu, topluma yabancı yatırım çekilmesi mümkün olmaz” diyerek emperyalist ilişkilerde uyarı yapılmıştır. Bu kapsamda Ayasofya bile konuşulmuştur ki ardından Cumhurbaşkanının Ayasofya kararına usuli itirazıyla hukuk devleti görüntüsü verilmesi, itirazın reddi halinde mahkemelere saygı, kabulü halinde de Ayasofya için herkesi memnun edecek ara formül gelecektir.

Spano’nun “Kanunun üzerinde hiç kimse yoktur” ifadesi de burjuva devletinin burjuva hukukunun tanımlamasından başka bir şey değil. Yalnızca pandemi döneminde sermaye lehine, emekçiler aleyhine çıkarılan kanunlara bakmak yeterli.

İHAM Başkanı sınıfsallığını saklama gereğini hiç duymadı, bireysel hak ve özgürlükleri -o da yarım yamalak- öne çıkarırken kapitalizme ayar sağlayan Mahkemesini perdelemedi.

Bu ziyaretteki bütün zaafları ve gizemleri Başkanın üzerine yüklemenin anlamı, düzeni ve sınıfsallığı perdelemektir. Tıpkı tarikat ya da cemaat liderlerinin örneğin çocuk istismarının dinsel gericilikten ve düzenden kurtarılıp liderlere yüklenerek piyasacı ve gerici düzenin perdelenmesi gibi…

“İHAM Başkanı böyle bir düzeni nasıl içine sindiriyor?” diye soranlara, sömürü düzeninin ihtiyacı olduğunda keyfilikle, gericilikle, kayırmacılıkla, otoriterlikle ve denetimsizlikle ama sermayenin söz ve karar sahipliğiyle gemisine yol bulduğunu anımsatalım.

Sermaye sınıfı hem ulusal hem de uluslararası alanda, hem kendine daha çok pay alarak hem de emeği daha çok sömürerek çok yönlü güvence istiyor, bu güvenceyi de devletlerle ve hukukla koruma altına alıyor. Onların hukukun üstünlüğü dediklerinin özü bu kadar basit. Bağımsız yargının göreviyse bu güvenceyi sermaye adına sürdürülebilir kılmak.

Bu arada İHAM tarafından önerilen Anayasa Mahkemesine Bireysel Başvuru ve yine İHAM tarafından onaylanan OHAL Komisyonu kurumları da paçayı kurtarmaya yetmedi. Hak ihlalleri emekçi halk aleyhine hızla artıyor ve düzenin kurumları etkisiz mi etkisiz. Kurulan ön barajlara karşın Türkiye, Rusya’yla birlikte İHAM önündeki ihlal dosyalarında ilk iki sırayı korumaya (!) devam ediyor. “İHAM kararlarını tanımam” diyen CB da başkanlık rejimin başında oturuyor.

ABD’nin özgürlük yargıçları gibi açık oynamasa da Avrupa’nın liberal yargıçları ve Mahkemesi olarak İHAM, sermayeyle, talancılarla, yağmacılarla, hırsızlarla, katillerle, dinsel gericilerle, bunların ittifakı siyasal iktidarlarla, öz olarak da sömürü düzeniyle aynı gemide. Yeni sömürgeciliği, yineleyerek ve yineleyerek yaşatma gemisindeler. Başları ağrıyınca da hukuksuzluğu ve keyfiliği burjuva hukukunun içine çekme, hizaya getirme çabası içindeler.

O gemi, İkinci Dünya Savaşında SSCB’yi, sosyalizmi yıkmak; komünizmle mücadeleye silahla destek vermek için savaşan gemi.

O gemi, emperyalizmin donanması içindeki yeni sömürü düzeninin gemisi.

O gemi, kapitalistlerle aynı gemideyiz diyen düzen muhalefetinin gemisi.

Demokrasiyle, hukukla, yargıyla allayıp pullayıp sefere çıkarıyorlar.

O gemi, “aynı gemide değiliz” diyen ve bugün 100. yaşının kutlayan Türkiye Komünist Partisinden, sosyalistlerden, aydınlanmacılardan, ilericilerden, yurtseverlerden, emekçi halktan kurtulup yoluna devam edemeyecek.

O gemiyi işçi sınıfı durdurup batıracak.

Kim mutlu olmaz ve gururlanmaz ki… 100 yaşında Partimiz var.

Parti can, Parti yaşam, Parti ahlak ve disiplin, Parti örgütlü sınıfsal mücadele, Parti devrim…

Eşit ve özgür bir ülke kuracağız, güzel günler göreceğiz.

İpin ucu kaçtı mı?

Çoktaaan diyenleri duyar gibiyim. Ama “kaçtı mı kaçırıldı mı”, “kimler kimlerden kaçırdı” ya da daha yerinde olarak “ipin ucu kimlerin elinde” sorularını sormadan olmaz. Olmaz, çünkü ilişkilerin analizini yapmazsak, kapitalizm içinde kalarak eşit, özgür ve adaletli bir dünyada yaşanabileceği inancını taşıyanlar arasında ve tabii ki düzen içinde ve otoritesinde sıkışır kalırız. Dahası burjuva devletin ve hukukun vitrinine koyduğu demokrasi, sosyallik gibi birçok yanılsamaya kanarak yaşamak zorunda kalırız. Hemen her gün hemen her köşede eşitsiz yaşam koşullarından, siyasal iktidardan ve gericilikten, kötü haber okumaktan veya izlemekten yakınan milyonlar var. Gelir adaletsizliğinin altında ezilenler, geliri olmayanlar var. Kanun önünde herkes eşit diye diye kandırılan ama gerçek eşitliği bir an bile yaşayamayanlar var. Düşünce özgürlüğü diye diye düşüncesini açıkladığı için soruşturmaya, kovuşturmaya uğrayanlar, tutuklular ve hükümlüler var. Yargıda adalet arayamayanlar ya da ararken gerçek adaletsizliğin üstüne ikincil adaletsizliği de yargıda yaşayanlar var. En temel ihtiyaçlarını, beslenmeyi, barınmayı, sağlığı, eğitimi, nefes almayı piyasa vahşiliğinde kıyısından köşesinden karşılamaya çalışanlar ya da hiç karşılayamayıp nefessiz kalanlar var.
  • Kapitalist düzenin cinayetleriyle yaşamı sona erdirilenler var.
Kirada oturduğu derme çatma evin küçücük bahçesinde, teneke saksılarda yetiştirdiği domates ve biberin birkaç kilosunu mahallede satıyor diye; kiraladığı avukatlık bürosunda bir arkadaşı için ek masa koyuyor diye ek kira isteyen ev sahiplerinin bulunduğu toplumda bu tür olaylar şaşkınlık ve mizahla anlatılırken unutturulan ama Anayasa ve hukukla korunan sınırsız özel mülkiyet var. Emekçileri koruduğu sanılan ama ezen sözleşmeler var.
  • Kamu kaynaklarının talanla, yağmayla özel mülkiyete aktarılması var.
Üretim araçlarını elinde tutan, üretim ilişkilerini yönlendirip yönetenlere canlarını feda ederek emeklerini satmak zorunda olanlar var. Devasa bir yedek işgücü olarak işsiz ordusu var. Fuat Sözen’in yerinde analiziyle istihdamda tarihi çöküş var. Bu tabloyu AKP iktidarı ve onun lideri yaşatıyor ve ondan kurtulursak piyasanın vahşetinden ve gericiliğin baskısından kurtulacağız öyle mi? Bu siyasal iktidar ipin ucunu kaçırdı öyle mi?
  • Pandemiyi sömürü fırsatçılığına çeviren iş dünyası, o yönetemiyor denilen AKP’ye tam desteğini sunuyor.
Ve düzen muhalefeti de ittifaklı iktidar hesapları yaparken iş dünyasına sıcak desteğini ihmal etmiyor.  Patron örgütleri AKP’ye ve sıklıkla tartışmalara konu olan Albayrak’a tam destek veriyor. AKP’nin iktidara oturmasından bu yana her kritik anda ya da bunalımda bu tür destekleri hep yaptılar ve hep de karşılığını aldılar.

Devlet yeniden şekillendirilirken, piyasalaştırılırken; kamu kurum ve kuruluşlarındaki kadrolar tarikatlar ve cemaatler arasında paylaştırılırken -buna AKP’nin uzun Fethullah Cemati ortaklığı da dahil- sermayeyle anlaşmazlığa düşülmedi. Devlet sermayeye kayıtsız, koşulsuz, kusursuz hizmet için vardı ve sermaye bu üç (k) deki küçük zaaflardan, mülkiyet kaydırmalarından rahatsız olmadı; yeter ki sömürü düzeninin siyasetine, ideolojisine ve istikrarına bütünsel zarar gelmesin.

Destek açıklamalarından birini vermek yeter. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “Sahadaki durumu hükümetimize en hızlı şekilde aktararak ekonomi yönetimimizin karar ve icraat süreçlerine en kapsamlı desteği verdik” diyor ve şöyle devam ediyor: “Türkiye sadece sağlık alanında değil ekonomi alanında da pandemiye karşı başarılı bir mücadele gösterdi. Sayın Cumhurbaşkanımız liderliğinde hükümetimizin attığı hızlı ve kararlı adımlar adeta bir dalgakıran görevi gördü… Türkiye bu tümseği de aşacak ve kararlı adımlarla ilerlemeye devam edecek.”

Yanıltmasın; Türkiye dediği emekçi halk değil sermaye sınıfı, yani sömürenler… Özünde sermayenin ihtiyacı olan 12 Eylül Anayasasının değişikliklerinde, yasal düzenlemelerde, yetki yasalı ya da OHAL’li KHK’lerde, onların yerine konulan CBK’lerde, diğer hukuk düzenlemelerinde, kamu idarelerinin iş ve işlemlerinde, yargı kararlarında ve diğer denetim organları işlemlerinde hep aynı amaç için çalışıldı. Sermaye istiyor; kendisine teşvik ve kaynak istiyor; emekçilere daha fazla esneklik, daha fazla güvencesizlik ve hak gaspı istiyor; AKP devleti de yasamasıyla ve yargısıyla elbirliğiyle isteklerini yerine getiriyor. İpler zaten hep sermayenin ve onun iktidarının elinde. Şimdi AKP’nin keyfî ama hedefi belli hallerine bakıp “ipin ucunu kaçırdılar, değiştirmek gerekir” demek düzen içi muhalefet ve o muhalefete umut bağlayanlar yönünden göle yoğurt mayalamaya benziyor. Araya bir de parlamenter rejime dönüş, daha güçlü bir başbakan gibi arayışlar da eklenerek AKP’lileştirilen parti devletinden kurtarma üzerinden planlar yapılıyor. Emperyalist ilişkileri gündeme bile almıyorlar.

At değiştirerek emekçileri daha fazla sömürmeyi de gizlemiyorlar. Emekçi halka saldırı, haklarını budama, fırsatçılık, ucuz işgücü, sürekli borçlandırma, yedek işgücü olarak işsiz bırakma ve düzenlerine bağlı tutma konusunda küçük ayrıntıları farklı siyaset gibi göstermeleri düzenin istediği uyumlaştırma ve sömürü siyasetinden başka bir şey değil. Yapacaklarını nöbet değişimi üzerine, devlet ve hukuk üzerine kuruyorlar. Ekonomiyi düze çıkaracağız dedikleri kapitalizmin düzü. Siyasal partiler yer değiştirecek, gerekirse liderler değişecek ama düzen aynı düzen, sermaye sınıfı emekçileri sömürmeye devam edecek… Oh ne âlâ…

İpler sermaye sınıfının elinde. İplerle halk arasında demokrasi kılıflı siyasal partiler var, devlet ve hukuk var. Devletle ve hukukla oynayarak, aynı siyaseti farklı siyasi partilerle yapmaya kalkışarak iplerin sahibi değiştirilmiyor, değiştirilemez.

  • Değiştirilmesi gereken kapitalizmin, emperyalizmin sömürü düzeni. Çökmeleri kaçınılmaz, yıkılmaları kaçınılmaz.
  • İşte bunun için “işçi sınıfının örgütlü devrimci mücadelesi” ve “devrim için parti” diyoruz, “omuz ver” diyoruz.

Baro/oda operasyonlarının perde arkası

Baro/Oda operasyonlarının perde arkası

Ali Rıza AYDIN
https://www.sol.org.tr/yazar/barooda-operasyonlarinin-perde-arkasi-9119 09.07.2020

‘Yasamız değişmesin’ savunması yalnızca avukatlar ve barolar arasında eşgüdümlü kararlılık olmadığı için değil düzen içinde kalındığı ve ihtiyaç sahibi egemenlerin demokrasicilik oyunlarına gerçeklerle karşı çıkılamadığı için amacına ulaşamıyor.

Barolar üzerinden başlatılan, tepkilere ve direnişe karşın Meclis Genel Kuruluna gelip yasalaşmayı bekleyen, temsilde adalet ve çoklu baro tartışmalarıyla öne çıkarılan teklif diğer kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını (KKNMK) da operasyonun içine çekmenin büyük adımı. Sıra TMMOB, TTB bünyesindeki Odalar başta olmak üzere diğerlerine de gelecektir. Çoklu baro/odaya ek olarak çoklu birlik de denenecektir.

Bir yandan AKP aklına ve çıkarına göre başlatıldığı, diğer yandan bu aklın ve çıkarın gerçek sahibi olan kapitalizme dayandığı ileri sürülen operasyon gerekçelerinden birincisi yaygın olarak kullanılırken ikincisi çoğu kesimlerce ihmal edilmekte.

Bu ihmaldeki nedenleri hiç dolandırmadan ve uzatmadan muhalefet ve protestoların düzen içine sıkışıp kalmasıyla özetlemek olası. Buradan “direnme hakkı”nın da, doğasına uymayacak şekilde aynı sıkışmanın içinde unutturulduğunu söyleyebiliriz.

Muhalefete ve tepkilere karşın teklifin yasalaşma yolunda tıngır mıngır ilerlediğini, anayasal adıyla “demokratik toplum” diye adlandırılan düzenin yanılsama olduğunu, hatta çoklu baro çalışmalarına başlandığını bile görüyoruz. Açık dile getirilmiyor ama çoklu baro/oda düzeninin daha demokratik olacağına dair sohbetler (!) bile çoğalıyor. Biz bu filmi 2010 “yetmez ama evet” Anayasa değişikliğinde ve uygulamasında HSYK biçimlenirken ve yargı operasyonu yapılırken de görmüştük. Yargının demokratik hali ortada.

Şimdilik dikkatleri çekmeyen ya da çekse de dile getirilmeyen bir başka konu da operasyonun Anayasa’nın 135. maddesinde tanımlanarak güvence altına alınan KKNMK’lerin tamamına yayılıp yayılmayacağı. Ya da 135. maddenin yaşayıp yaşamayacağı.

KKNMK’ler tablosunu üç sütuna bölersek ve meslek kuruluşlarını birkaç örnekle bu sütunlara yerleştirirsek: “Operasyon/Uyumsuzlar” sütununda TBB ve bünyesindeki barolar, TMMOB, TTB ve bünyesindeki Odalar var. “Dokunulmayacaklar/Uyumlular” sütununda TOBB ve bünyesindeki Odalar var. Üçüncü sütunda, “Bekleme Odası” sütununda, gözlemlenerek hizaya girme durumlarına göre bekletilecekler veya birinci ya da ikinci sütuna kaydırılacaklar var.

Tabloyu biçimlendirecek ve KKNMK’lerin geleceğini belirleyecek olanlar, ne bu kuruluşların demokratiklikleri ne de anayasal güvence altında olmaları; ne üyeleri ne de şube/oda/baro/birlik biçimindeki örgütleri… Anayasaya karşın, Anayasa Mahkemesinin KKNMK’lerle ilgili olarak “demokrasi bir yaşam biçimidir” dediği kararlarına karşın söz ve karar sahipleri, ihtiyaçlarına bağlı olarak sermaye ve onun siyasal iktidarı. Yasayı değiştirmeye yönelik ihtiyaç da onların ihtiyacı.

Evet, söylendiği gibi Anayasa Mahkemesinin meslek kuruluşlarının güvencesi, demokratikliği, adaletli seçim ve temsilde adalet konularında yasa teklifini çürütecek kararları var ama kendi ilke kararlarını değiştirme kıvraklığına sahip bir yeni AYM de var. Bir de merkezi yönetimin meslek kuruluşlarına kimi müdahalelerine “uygundur” diyen kararlar var.

AYM çoklu üst kuruluşa (Turist Rehberleri Odaları Birliklerine) “uygundur” dedi (AYMK., 2013/9). Bu kararda odalar (meslek kuruluşu) AYM’nin önüne götürülmediği için görüşülmedi; çoklu birlik (üst kuruluş) düzenlemeleriyse, “üst kuruluşların birden fazla olmayacağı yönünde getirilmiş bir anayasal sınırlama bulunmadığı” ve “konu kanun koyucunun takdir yetkisi kapsamında” olduğu gerekçesiyle Anayasaya aykırı görülmedi. Aynı gerekçe çoklu baro/oda için de kullanılabilecektir.

“Yasamız değişmesin” savunması yalnızca avukatlar ve barolar arasında eşgüdümlü kararlılık olmadığı için değil düzen içinde kalındığı ve ihtiyaç sahibi egemenlerin demokrasicilik oyunlarına gerçeklerle karşı çıkılamadığı için amacına ulaşamıyor. Bir de AKP özellikle 2011 KHK’leriyle kimi meslek kuruluşlarının hak ve yetkilerini kısıtlarken yapılamayan ya da sonuç alıcı olmayan mücadeleler ve de “barolar gündemdeyken sıra bize gelmez, bize dokunulmaz” suskunluğu var. İktidarsa “avukatlara bile dokunuyorum, hepinize dokunurum” diyor. Parlamentoya da “yargıya bile dokunuyorum, size de dokunurum.” demişlerdi 2010’dan sonra, 2017’de dokundular.

  • Direniş ve karşı çıkış gerçekçi analizleri, düzenin özünü bilmeyi ve gerçekçi eylemleri gerektiriyor.

Meslek kuruluşlarına yapılmak istenen müdahalenin perde arkası bu özde ve yıllar önceye dayanan, basit ve sıradan bir akıl ürünü olmayan arka planı var.

KKNMK’lerle yalnızca ilgili bakanlıklar ve yürütme organı uğraşmadı. Cumhurbaşkanı tarafından 2008 yılında Devlet Denetleme Kuruluna (CDDK) verilen talimat sonucu hazırlanan rapor arka planı çok iyi belgeliyor. Rekabet Kurulu çalışmaları var, Liberal Düşünce Topluluğu projesi var; OECD ve Dünya Bankası görüş ve talepleri var.

Söylem şöyle: Meslek kuruluşları alanlarında “tekel” olarak “tekelci sermaye”nin özgürlüğüne sekte vurmakta; rekabeti engelledikleri için insanlar daha düşük kaliteli, daha ilkel teknolojili ve daha yüksek fiyattan hizmet satın almaya mahkûm edilmektedir…

Hedef: Profesyonel mesleklerin piyasaya sunulması, piyasadaki rekabetin engellenmemesi ve daha rekabetçi piyasa… Avukatlar da, yalnızca arabulucu olarak değil, savunma mesleğiyle bu piyasanın içinde olacak. Kamusal nitelik taşımayan “piyasa arabulucuları”na, liberal tanımıyla sivil toplum örgütlerine gereksinim duyulmakta. Her şey devletten beklenmeyecek; uzlaşmacı, reformist, esnek, etkili, çok sesli ve rekabetçi olunacak; aynı koşulları ve esnekliği taşıyabilen sivil toplum örgütleriyle daha geniş bir işbirliğine girilecek. Denetim görevi toplumsal değil sermaye sınıfı adına yapılacak.

Uluslararası kuruluş raporlarıyla uyuşan CDDK Raporunda da vurgulandığı üzere “Dünyadaki gelişmeler ve iyi uygulamalar paralelinde, değişim iradesi göstermeyen, bu (neoliberal) sürece intibak etmeyen, direnç gösteren meslek kuruluşları” hizaya getirilecek.

Sonuçta hukuktaki ve müdahaledeki ihtiyaç-amaç dengesiyle ekonomik ve toplumsal ilişkilerdeki denge kopuk değil.

KKNMK’ler için bu denge egemen sınıfın söz ve karar sahipliğinde piyasaya ve rekabete uygun olarak kurulmak isteniyor. Hedef açık; toplumsal denetimin etkin organlarını budamak, parçalamak gerekirse de (anayasa maddesi dahil) ortadan kaldırmak.

Ne kadar “her şey sermaye için” derlerse desinler, bu amaç uğruna ne yaparlarsa yapsınlar karşılarında hep boyun eğmeyenleri, işçi sınıfının devrimci örgütünü ve devrimci mücadelesini bulacaklar.

Maske takılırken maskeler düşüyor

Maske takılırken maskeler düşüyor

https://sol.org.tr/yazar/maske-takilirken-maskeler-dusuyor-4315 14.05.2020

  • Devlet hediye vermez, devlet kamu hizmeti yapar. Ki, burada salgın halinin zorunlu önleminden, devletçe alınan önlem olarak maske takma ve maske değiştirme zorunluluğundan söz ediyorsak, bunun kamu hizmeti dışına çıkarılması, piyasaya bırakılması olmaz, hediyesi de olmaz. Geliri açlığını bile gideremeyen, işi ve geliri dahi olmayan emekçilere “maske satın al” denmez.

Maske hikayesi yetti tek başına… Piyasa, devlet ve cumhurbaşkanı Erdoğan hediyesi arasında yalpalanıp duran maske sonunda tekrar piyasaya düştü, piyasa maskesi oldu.

Yurtdışına maske gönderildi, merdiven altı imalatlar yakalandı, fiyatlar fırladı, devlet dağıtırken ya da hediye yapılırken bile el altından maskeler satıldı, merkez ve belediye kavgaları yapıldı, sonunda piyasa galip geldi.

Devlet hediye vermez, devlet kamu hizmeti yapar. Ki, burada salgın halinin zorunlu önleminden, devletçe alınan önlem olarak maske takma ve maske değiştirme zorunluluğundan söz ediyorsak, bunun kamu hizmeti dışına çıkarılması, piyasaya bırakılması olmaz, hediyesi de olmaz.

  • Geliri açlığını bile gideremeyen, işi ve geliri dahi olmayan emekçilere “maske satın al” denmez.

Şu hediye konusu her yurttaşın tek tek anlayacağı şekilde anlatılmalı, kaynağının hesabı da tek tek verilmeli. Burada, malum, sağlık nedeniyle koruma ya da tedavi amaçlı maskeden söz ediyoruz. Öyle anlaşılıyor ki bu maskeli yaşam virüse karşı bağışıklık kazanılana ve aşı bulunana kadar yaşamın parçası olacak.

  • Maske piyasasının da piyasa maskesinin de gözü aydın.

Zaten bu maske işi genelde öyle böyle basit bir iş, korunmak için yüze geçirilen şey değil. Eskilere gidiyor. Süslenmeden sanata, doğaüstü canlandırmalardan dinselliğe, gizlenmeden toplulukları korkutarak denetim altında tutmaya, gizli örgüt üyeliği törenlerinden yargıçların kendilerini suçlamalardan korumasına kadar yaşamın birçok alanında devrede.

Bilineni, Eski Taş Devrine kadar uzanıyor. Burada pası Sevgili Orhan’a (Gökdemir) vermekle yetinelim.

Maskenin kapitalist düzene uygun olan tanımı gerçek düşünceleri ve amacı, gerçek görünüşü gizleyen aldatıcı görünüş ya da davranış; kişiliği, duyguları, politikaları ve sınıfsallığı gizleme aracı

Dinselliğin, faşizmin ama bütünsel olarak sömürü ve tahakküm dünyasının oluşumunda, kabulünde ve sürdürülmesinde yaşam tarzlarından ve toplumsal ilişkilerden yararlanan bir fırsatçılık ve yönetim biçimi söz konusu. Devrimci etiği dinsel etikle sıkıştırma da bunlardan biri…

Maskeler hep düşüyor ya da mücadelelerle düşürülüyor ama düzen sürdükçe maskeli yaşam hiç bitmiyor.

Güvencesiz ve sağlıksız koşullarda dip dibe çalışmaya zorlanan işçilere taktırılan koruma maskeleriyle kapitalizmin gerçek yüzünün maskelendiğini nasıl görmezden geliriz?

    • Anayasadaki laikliğin, eşitliğin, demokrasinin, siyasi faaliyet hakkının, seçme ve seçilme hakkının, sosyal hukuk devletinin, yargı bağımsızlığının, bireysel ve soyut hak ve özgürlüklerin sınıfsallığı ve sermaye sınıfının emekçiler üzerindeki egemenliğini maskelediği her an gözümüzün önünde durmuyor mu?

Anayasadaki cumhuriyet ve cumhurbaşkanı sözcükleri, bir ve birkaç partinin sömürücü ve gerici politikalarının, ilerici ve aydınlanmacı cumhuriyeti parçalama çabalarının maskelenmesi amaçlı kullanılmasına yol açmıyor mu?

Sendikal haklar sınıf birliğini sağlamamanın, dağıtıp parçalamanın maskeleri olarak kullanılmıyor mu?

Grev hakkı, emekçilerin kapitalizmin kuşatması altında yaşamasının bir maskesi olarak tutulmuyor mu Anayasada?

Paranın ve dinin saltanatı maskelenerek sınıfsallık unutturulmuyor mu?

Düzenin normali maskeleriyle, maskeleri de normaliyle koşut değil mi?

Sömürücü düzen binbir surat; maskelerle yaşıyor hep. Bir, bunu bildiği ve gördüğü halde susanlar, gözlerini yumanlar var. Düzenin olaya, zamana, mekana göre değişik maskelerle sürdürülmesinin ortamını yaratıyorlar. Bir de düşen maskelerin yerine farklı düzen maskeleri önerenler hatta takanlar var, hiçbir şey eskisi gibi olmayacak diye diye…

Her iki halde de düzenin gemisi yüzüyor, teklese de yüzdürülüyor.

Sermayeyle devletin iç içeliği, devletin anayasayla, hukukla, yargıyla, sosyallikle, dinsel duygularla ve demokratiklikle sömürücü düzenin doymak bilmez açgözlülüğünü gizlenmesini sağlıyor; kapitalizmin kendisi için uyguladığı, emekçi halka vermediği hak ve özgürlüğü saklıyor.

Kapitalist sistemin ikiyüzlülüğünü, ahlaksızlığını, adaletsizliğini, eşitsizliğini, sağlıksızlığını ve sınıfsallığını, sömürünün zincirlerini saklayan maskeleme araçları emekçilerin örtülü ya da açık sömürülmesini artırıyor.

Kapitalizmin maskeleri, “emeği gerçek koşullarının dışında ele alan” eğilimlerin “burjuva anlatımı”.

Virüsten korunma maskesiyse, bir yandan yaşam hakkıyla ilgili bilimsel gerekleri yerine getirirken aynı zamanda da insan ve toplum sağlığını koruyamayan kapitalizmin gerçek yüzünü örtüyor.

Devekuşu gibi, kafayı saklarken piyasası açıkta…

Başka bir düzen hiç uzakta değil. Maske değiştirilmesine, maskeler düşerken yeni maskeler önerilmesine izin vermeyecek, ayarlamalarla oyalanmayacak, maskeleri yırtıp atarak gerçekleri ortaya çıkaracak,  sosyalist gerçekçilikle buluşmanın adımlarını “Parti hattı”yla atacak işçi sınıfı var.

Virüs işgalinde devlet

Virüs işgalinde devlet

Ali Rıza AYDIN
Em. Anayasa Mahkemesi Raportörü
02 Nisan 2020, https://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/virus-isgalinde-devlet-284127
Kapitalist dünyanın yaratığı olan virüsün işgali sınır ve ulus tanımıyor.

Aslî, ivedi ve genel görev, yükümlülük ve sorumluluk devletin.

Anayasa bunu söylüyor, hem de öyle OHAL ilan etmeye gerek olmaksızın. Bir kere, Anayasanın bireysel ve toplumsal yaşam hakkı, sağlık hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, genel sağlık ve toplum huzuru için devlete yüklediği görev, yükümlülük ve sorumluluk (GYS) hastalıktan ve salgından önce başlıyor; süresiz ve sınırsız…

İkincisi, salgın hastalık ve iyileştirme halinde GYS katlayarak artırıyor. Aslında birinci ve ikinci bütünsel, hukuksal deyişle anayasal bütünlük söz konusu. Sorun bu bütünlüğün okunamamasında ya da burjuva lehine emekçi aleyhine çifte standart okunmasında.

2019 sonunda Çin’in bir köşesinden çıktığı söylenen, 2020 başında Dünya Sağlık Örgütü‘nün genel ilanını yaptığı ve devlet tarafından bilinmez olmayan virüs salgını daha ilk gününden başlayarak devletin anayasal GYS’si altında.

Bize gelmez, dinselliğe dokunmaz vb.” geçiştirmeler ve esneklikler, bugüne kadar yapılanlar devleti, devlet içindeki organları ve de organları oluşturan (seçimle ve seçimsiz gelmeleri fark etmez) temsilci ve yöneticileri kurtarmaya yetmez.

Sağlığı piyasaya terk ederek virüs kapıya dayanmadan yapılmayanlar, ihmaller, göz yummalar, gecikmeler ve plansızlık virüsün işgalini, yayılmasını ve can almasını hızlandırdı. Buradaki sorumluluktan kaçılamaz, üstü de örtülemez.

Genel karantinadan kaçmanın nedenlerinin başında, halkın zorunlu ihtiyaçlarının karşılanma yükümlülüğü geliyor. Tarikat karışımlı parti-devletle bu zorlu işin altından kalkmak neredeyse olanaksız.

Sağlık Bakanı ve patron olan kamu görevlisinin yaptığı açıklamalara “şeffaf ve görevini iyi yapıyor, salgını iyi yönetiyor” diyenlerin önce bu işleri bakanların değil siyasal iktidarın yönettiğini sonra da kaynağını anayasadan alan devletin bütünlüklü işlevini anımsamaları gerekiyor.

Eşitsizlik ve adaletsizlikle, çifte standartla yapılanlar ile yapılması gerekenler uyuşmuyor.

Virüs coğrafi sınır tanımadığı gibi hukuk da tanımıyor; virüsün bireylerin ve toplumun içine sızarak yaptığı işgalde hukukun dar yorumuna, Anayasanın kimi maddelerine takılıp çaresiz kalınamaz.

Salgın hastalık göz göre göre Türkiye’ye gelirken ve yayılırken, sağlık emekçileri kendi yaşamları hiçe sayılarak toplum sağlığı için seferber edilirken, önlemler sermayeye kıyak, emekçiye baskı olarak çifte standartla alınırken alınan/alınacak kararlar, yapılan/yapılacak iş ve işlemler anayasanın ve yasaların kimi maddelerinin norm alanı içine sıkıştırılamaz. Burada ilgili maddelerdeki nesnel normların yerine anayasal bütünlük geçer.

Virüs işgalini bile bile sağlık sisteminde, ekonomik ve malî yönetimde gerekli önlemleri almayan/alamayan devlet halka karşı, insanlığa karşı suçlu olur. Bu süreç içinde kamu kaynaklarının genel sağlıkla ilgili olmayan ihalelere ya da lüks harcamalara ayrılması, kamu gelirlerinin mali güce göre adaletli ve dengeli artırılması konusunda önlemler alınmaması ve salgın bahane edilerek ortaya çıktığı iddia edilen ekonomik krizin yalnızca sermayeyi vurduğunun düşünülmesi suçları katlar.

Ne yaman çelişki ki halka eve kapanın deniyor; emekçilerin, küçük esnafın, kendi işini yapanların işsiz bırakılmasına, geçimlerini sağlayacak geliri edinememesine, patron fırsatçılığına göz yumuluyor. Sonra da zaten borçla yaşamaya çalışanlara düşük faizli kredi formülü öneriliyor.

Ne yaman çelişki ki ekonomi ve maliye yönetimini yalnızca sermaye lehine kuran devlet, salgın yönetimi için zekat, sadaka, bağış ve yardım peşine düşüyor; ekonomik sömürüye duygu sömürüsü katarak çaresizliğini ve iflas yolculuğunu örtmeye çalışıyor.

  • Devlet, Anayasanın kendisine kayıtsız koşulsuz yüklediği yaşam hakkını ve genel sağlığı mutlak koruma altına alması gerekirken önceliği emeğe ve bilime değil sermayeye ve dinselliğe veriyor.

Bağış ve yardım konusunda başlatılan “devlet içinde devlet olmaz” tartışmasına verilen yanıtlara ve ilgili yasa maddelerine ek olarak, Anayasada “idare”nin “merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına” dayanarak, “kuruluş ve görevleriyle bir bütün” olduğunun belirtildiğini, belediyelerin zaten devlet içinde olduğunu, belediyeler arası ayrımcılık yapılamayacağını ekleyelim.

Evde kalarak ayrıştırılmış bireyler haline gelmek, mesafe korumak kısa erimde sağlık için gerekli gözükse de bir yandan da sömürücü düzenin işine gelen örgütsüzlük, sessizlik, öfkesizlik, dirençsizlik ortamı yaşatılıyor. Devletin aslî yükümlükleri bireylere yıkılırken toplum örgütlü mücadeleden uzaklaştırılıyor,  burjuva düzenin istediği uzlaşma ortamı için fırsat kollanıyor.

Toplum sağlığının işgal altında olduğu dönemde devlete görev, yükümlülük ve sorumluluğunu anımsatmak, bu işin emekçi halkı dışlamadan eşitlik ve adalet ilkelerine göre yerine getirilmesini sağlamayı uyarmak ve denetlemek birincil ve ivedi tavır kuşkusuz…

Burada sorun yok ama bu tür normale dönme talebi düzen içi ve devlet ne kadar amaca yaklaştırılırsa yaklaştırılsın hem geçici hem de piyasanın ve dinselliğin saltanatından kurtuluşu getirmiyor. Zaten devlet de anayasal görev, yükümlülük ve sorumluluğunu, bilimsel ve halkın sağlığına yönelik uyarıları kulak arkası ediyor, bildiğini okuyor.

“Kimi reformları yapsak bile kapitalizme dokundurmayız, düzene boyun eğeceksiniz ve yasınızı tutacaksınız..” deniliyor. Sınıfsallığı ve sermaye sınıfının emekçilere düşmanlığını açık ve net gösterdiği için virüsü kutlayası geliyor insanın.

“Koşullar ağır” diye sınıfsal mücadeleye sınır olarak konulacak her mahcubiyet düzeni besler.

  • Emek olmadan üretmek ve yaşamak olası mı?

Salgına karşı mücadelede güncel ve bireysel ile toplumsalın buluşması gerektiği, bu buluşmanın sınıfsal olması gerektiği açık. Asıl ve kaçınılmaz olan virüs işgalinin kapitalizmden kaynaklandığı, uyarılan devletin de burjuva devleti olduğu gerçeğinden hareket ederek salgında bile emekçi halkı sömürmeye devam eden kapitalizmden, onun hasta toplumundan kurtulmak için, insanın insanı sömürmediği toplum için örgütlü ve sınıfsal mücadele… Virüsün boğulup yok olacağı yer de o mücadelenin içinde.