Virüs işgalinde devlet

Virüs işgalinde devlet

Ali Rıza AYDIN
Em. Anayasa Mahkemesi Raportörü
02 Nisan 2020, https://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/virus-isgalinde-devlet-284127
Kapitalist dünyanın yaratığı olan virüsün işgali sınır ve ulus tanımıyor.

Aslî, ivedi ve genel görev, yükümlülük ve sorumluluk devletin.

Anayasa bunu söylüyor, hem de öyle OHAL ilan etmeye gerek olmaksızın. Bir kere, Anayasanın bireysel ve toplumsal yaşam hakkı, sağlık hakkı, sağlıklı yaşam hakkı, genel sağlık ve toplum huzuru için devlete yüklediği görev, yükümlülük ve sorumluluk (GYS) hastalıktan ve salgından önce başlıyor; süresiz ve sınırsız…

İkincisi, salgın hastalık ve iyileştirme halinde GYS katlayarak artırıyor. Aslında birinci ve ikinci bütünsel, hukuksal deyişle anayasal bütünlük söz konusu. Sorun bu bütünlüğün okunamamasında ya da burjuva lehine emekçi aleyhine çifte standart okunmasında.

2019 sonunda Çin’in bir köşesinden çıktığı söylenen, 2020 başında Dünya Sağlık Örgütü‘nün genel ilanını yaptığı ve devlet tarafından bilinmez olmayan virüs salgını daha ilk gününden başlayarak devletin anayasal GYS’si altında.

Bize gelmez, dinselliğe dokunmaz vb.” geçiştirmeler ve esneklikler, bugüne kadar yapılanlar devleti, devlet içindeki organları ve de organları oluşturan (seçimle ve seçimsiz gelmeleri fark etmez) temsilci ve yöneticileri kurtarmaya yetmez.

Sağlığı piyasaya terk ederek virüs kapıya dayanmadan yapılmayanlar, ihmaller, göz yummalar, gecikmeler ve plansızlık virüsün işgalini, yayılmasını ve can almasını hızlandırdı. Buradaki sorumluluktan kaçılamaz, üstü de örtülemez.

Genel karantinadan kaçmanın nedenlerinin başında, halkın zorunlu ihtiyaçlarının karşılanma yükümlülüğü geliyor. Tarikat karışımlı parti-devletle bu zorlu işin altından kalkmak neredeyse olanaksız.

Sağlık Bakanı ve patron olan kamu görevlisinin yaptığı açıklamalara “şeffaf ve görevini iyi yapıyor, salgını iyi yönetiyor” diyenlerin önce bu işleri bakanların değil siyasal iktidarın yönettiğini sonra da kaynağını anayasadan alan devletin bütünlüklü işlevini anımsamaları gerekiyor.

Eşitsizlik ve adaletsizlikle, çifte standartla yapılanlar ile yapılması gerekenler uyuşmuyor.

Virüs coğrafi sınır tanımadığı gibi hukuk da tanımıyor; virüsün bireylerin ve toplumun içine sızarak yaptığı işgalde hukukun dar yorumuna, Anayasanın kimi maddelerine takılıp çaresiz kalınamaz.

Salgın hastalık göz göre göre Türkiye’ye gelirken ve yayılırken, sağlık emekçileri kendi yaşamları hiçe sayılarak toplum sağlığı için seferber edilirken, önlemler sermayeye kıyak, emekçiye baskı olarak çifte standartla alınırken alınan/alınacak kararlar, yapılan/yapılacak iş ve işlemler anayasanın ve yasaların kimi maddelerinin norm alanı içine sıkıştırılamaz. Burada ilgili maddelerdeki nesnel normların yerine anayasal bütünlük geçer.

Virüs işgalini bile bile sağlık sisteminde, ekonomik ve malî yönetimde gerekli önlemleri almayan/alamayan devlet halka karşı, insanlığa karşı suçlu olur. Bu süreç içinde kamu kaynaklarının genel sağlıkla ilgili olmayan ihalelere ya da lüks harcamalara ayrılması, kamu gelirlerinin mali güce göre adaletli ve dengeli artırılması konusunda önlemler alınmaması ve salgın bahane edilerek ortaya çıktığı iddia edilen ekonomik krizin yalnızca sermayeyi vurduğunun düşünülmesi suçları katlar.

Ne yaman çelişki ki halka eve kapanın deniyor; emekçilerin, küçük esnafın, kendi işini yapanların işsiz bırakılmasına, geçimlerini sağlayacak geliri edinememesine, patron fırsatçılığına göz yumuluyor. Sonra da zaten borçla yaşamaya çalışanlara düşük faizli kredi formülü öneriliyor.

Ne yaman çelişki ki ekonomi ve maliye yönetimini yalnızca sermaye lehine kuran devlet, salgın yönetimi için zekat, sadaka, bağış ve yardım peşine düşüyor; ekonomik sömürüye duygu sömürüsü katarak çaresizliğini ve iflas yolculuğunu örtmeye çalışıyor.

  • Devlet, Anayasanın kendisine kayıtsız koşulsuz yüklediği yaşam hakkını ve genel sağlığı mutlak koruma altına alması gerekirken önceliği emeğe ve bilime değil sermayeye ve dinselliğe veriyor.

Bağış ve yardım konusunda başlatılan “devlet içinde devlet olmaz” tartışmasına verilen yanıtlara ve ilgili yasa maddelerine ek olarak, Anayasada “idare”nin “merkezden yönetim ve yerinden yönetim esaslarına” dayanarak, “kuruluş ve görevleriyle bir bütün” olduğunun belirtildiğini, belediyelerin zaten devlet içinde olduğunu, belediyeler arası ayrımcılık yapılamayacağını ekleyelim.

Evde kalarak ayrıştırılmış bireyler haline gelmek, mesafe korumak kısa erimde sağlık için gerekli gözükse de bir yandan da sömürücü düzenin işine gelen örgütsüzlük, sessizlik, öfkesizlik, dirençsizlik ortamı yaşatılıyor. Devletin aslî yükümlükleri bireylere yıkılırken toplum örgütlü mücadeleden uzaklaştırılıyor,  burjuva düzenin istediği uzlaşma ortamı için fırsat kollanıyor.

Toplum sağlığının işgal altında olduğu dönemde devlete görev, yükümlülük ve sorumluluğunu anımsatmak, bu işin emekçi halkı dışlamadan eşitlik ve adalet ilkelerine göre yerine getirilmesini sağlamayı uyarmak ve denetlemek birincil ve ivedi tavır kuşkusuz…

Burada sorun yok ama bu tür normale dönme talebi düzen içi ve devlet ne kadar amaca yaklaştırılırsa yaklaştırılsın hem geçici hem de piyasanın ve dinselliğin saltanatından kurtuluşu getirmiyor. Zaten devlet de anayasal görev, yükümlülük ve sorumluluğunu, bilimsel ve halkın sağlığına yönelik uyarıları kulak arkası ediyor, bildiğini okuyor.

“Kimi reformları yapsak bile kapitalizme dokundurmayız, düzene boyun eğeceksiniz ve yasınızı tutacaksınız..” deniliyor. Sınıfsallığı ve sermaye sınıfının emekçilere düşmanlığını açık ve net gösterdiği için virüsü kutlayası geliyor insanın.

“Koşullar ağır” diye sınıfsal mücadeleye sınır olarak konulacak her mahcubiyet düzeni besler.

  • Emek olmadan üretmek ve yaşamak olası mı?

Salgına karşı mücadelede güncel ve bireysel ile toplumsalın buluşması gerektiği, bu buluşmanın sınıfsal olması gerektiği açık. Asıl ve kaçınılmaz olan virüs işgalinin kapitalizmden kaynaklandığı, uyarılan devletin de burjuva devleti olduğu gerçeğinden hareket ederek salgında bile emekçi halkı sömürmeye devam eden kapitalizmden, onun hasta toplumundan kurtulmak için, insanın insanı sömürmediği toplum için örgütlü ve sınıfsal mücadele… Virüsün boğulup yok olacağı yer de o mücadelenin içinde.

Yargı kararıyla dinsel itiraf

Yargı kararıyla dinsel itiraf

17/10/2019, https://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/yargi-karariyla-dinsel-itiraf-272542
Siyasal ve yönetsel itiraf da denilebilir, cumhuriyete ve hukuka karşı intikamı tescil itirafı da… İşin başlangıcı öyle cumhuriyeti, devleti, hukuku ilgilendirir gibi gözükmüyor. Hafızlık yaparak, din eğitimi ve din alimlerinden icazet alarak, aynı adlı (Sosyal Doku) dernek ve vakıf kuruluşunu gerçekleştirerek, seminer ve konferanslar vererek dinsel misyon üstlendiğini iddia eden bir kişinin dinselliği dayanak gösteren açıklamaları söz konusu.

Böyle başka kişiler de var, AKP döneminde sayıları ve görünürlükleri artıyor. Ama dinsel inanç aşılıyor. Bireyin inanç özgürlüğü aşılarak siyasete ve toplumsal yaşam tarzına müdahaleye geçiliyor. Kadına, çocuğa ve bunlara hükmeden erkek egemenliğine aynı tavırla yaklaşılıyor, biçim verilmeye kalkışılıyor.

Ulus egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre kullanan, hiç kimsenin veya organın kaynağını Anayasadan almadığı bir yetki kullanamadığılaik bir hukuk devleti”nde, cumhuriyette yaşanıyor bunlar. Anayasallığı artan oranda tartışma konusu olsa da, kimi maddeleri askıya alınsa da, AKP’nin oyuncağı haline getirilse de Anayasasının varlığı tartışılamayacak bir devlette yaşanıyor.

Nurettin Yıldız bu cumhuriyetin vatandaşı. Anayasaya ve yasalara, hukuka uygun davranmak zorunda. Düşünce ve kanaat özgürlüğü, düşünceyi açıklama ve yayma özgürlüğü tabii ki olacak. Ama insanlığın mücadelelerle kazandıklarını ve evrensel hukukun konusu olarak düzenlediklerini, insanlığa mal olanları çiğnememek, yok saymamak koşuluyla.

Bilimin, hukukun, maddi ve manevi yaşam gerçeğinin, toplumsal gerçekçiliğin yok sayılarak çocuklar üzerinde evlilik nutukları attığında -ki bu düşünce artık evrensel hale gelen ve hukuk güvenliği altına alınan çocuk yönünden evlilik değil istismar, tecavüz- buna karşı da başka bireylerin söz söyleme hakkı olacak. Hele bu bireyler basın gibi toplumsal denetimin etkin araçları ve onların mensuplarıysa söz söyleme hakkı kat be kat artacak.

14 Ekim günü bir mahkeme, hem de (Bölge Adliye Mahkemesi olarak) bir üst mahkeme öyle bir karar verdi ki burjuva hukukunun anayasal düzenini bile altüst etti. Bir kez, “dinsel düşünce ve bu düşünceyi açıklama, değiştirme, yayma” kapsamında laiklik ilkesini, laik hukuk devleti ilkesini yok saydı.

İkincisi, çocukların istismarı ve tecavüzüne “dinsel düşünce ve evlilik kılıfı” giydirmeye kalkıştı.

Birinci ve ikincinin birleşimiyle dinsel, tapınmaya yönelik, ibadeti, dinsel ayin ve törenleri kapsayan inanç ve kanaati aşan; insana, onun maddi ve manevi yaşamına, yetinmeyerek devlete, hukuka ve topluma el atan düşünceleri yine laiklik ilkesine aykırı olarak meşrulaştırma yolunu açtı.

Böylece “din bu değil” diyenlere de yanıt vermiş oldu mahkeme, “6 yaşındaki çocuk evlenebilir” demenin “dinsel düşünceyi yaymak” olduğunu söyleyerek.

Dördüncüsü, bu üçlüyü hem hukuksal hem de toplumsal anlamda bir çeşit deşifre eden ve eleştiren düşünceyi de, gazetecilik görevi yapmayı da cezalandırdı.

Oysa soL Haber Portalı Haber Müdürü Ali Ufuk Arikan, daha önce yerel mahkemede “basın özgürlüğü kapsamında”ki aynı haber nedeniyle beraat etmişti. İşin başlangıcı ve akışı bireysel ve dinsel gözükse de aslı daha derin.

Nurettin Yıldız‘ın yaptığı, anayasal tanımıyla “dinsel inanç ve kanaat özgürlüğü”, “ibadet, dinsel ayin ve tören serbestliği” değil. Onun açıklamaları basın olarak okuyucuya yansıtılırken ve eleştirilirken hukuksallığa ve bilimselliğe dayanılıyor; dinsel inanç ve kanaatlerinden dolayı kınama ve suçlama yapılmıyor.

  • Konu çocuksa, çocuğa istismar ve tecavüzse, bu istismar ya da tecavüze “evlilik” gibi bir kılıfsa, artık dinsellikten dolayısıyla da dinsel düşünceden söz edilemez.

Burada artık bireyin ve toplumun maddi ve manevi yaşamı, hukukun güvenliği ve tüm toplumsallığıyla yaşam gerçeğidir esas olan. Bu maddi gerçeği dinsellik üzerinden görmek ve biçimlendirmeye kalkmak, “devletin sosyal, ekonomik, siyasal veya temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasal veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri” istismar etmek ve kötüye kullanmak olur ki anayasal yasak kapsamındadır.

Tarikat ve cemaatlerle, şeriatçı çetelerle, din insanlarıyla, Diyanet İşleri Başkanlığıyla ya da İdarenin her derecedeki görevlileriyle her ne şekilde olursa olsun ortaya çıkan dinsel kökenli ya da dinselliğe dayandırılan istismar ve kötüye kullanma yasak kapsamında. Yargı denetimi yapanlar da hem davranışlarıyla hem de kararlarıyla aynı anayasal buyruğa uymak zorunda.

Ötesi hukuksuzluk ve keyfiliktir.

Laik hukuk devletinde “laikliği savunma suçu”, yurtta ve dünyada barış arzu ve inancını Anayasasının “Başlangıç”ına yazan bir devlette “barışı savunmak suçu” yaratma; insan hak ve özgürlüklerini esas alan bir devlette “düşünce, düşünceyi açıklama ve yayma, basın özgürlüğü”nü dinselliğin altında suçmuş gibi gösterme; hukuksuzluğu ve keyfiliği aşan, çok yönlü ilişkilere, niyete ve hedefe kilitlenen durumdur.

Hukuksal normların ve ilkelerin yerine dinsel davranış kurallarını koymak ya da inanç dışı kimi davranışları dinselliğe dayandırmak, hukuku ve laik hukuk devletini savunmayı suç olarak gösterir ki konumuzu oluşturan yargı kararı bunu yapmış, olağanı suçlu saymıştır.

Dinselliğin ve keyfiliğin yargı denetimiyle tescili toplum üzerinde açık bir baskıdır, yaptırımlı baskıdır. Buna milliyetçi saikler de eklendiğinde her şeyin sermaye için, emperyalizm için seferber edilmesi kolaylaşır.

Nihayet itiraf, sermaye sınıfının emekçi halkı ezmesinin, sömürüsünün ve bu düzenin gericilikle sorunsuz ve kolay yönetilebilmesinin itirafıdır. Kul hakkını ağızlarından düşürmemelerinin, işçi sınıfını unutturma gayretlerinin nedeni de budur.

Meclis ilk sınavda teslim: Kalıcı OHAL

Meclis ilk sınavda teslim: Kalıcı OHAL

02/08/2018, sol.org.tr 

(AS: Bizim çok kapsamlı katkımız yazının altındadır.)

OHAL’i kalıcı hale getiren yasa 31 Temmuz günü yürürlüğe girdi. Kimi hükümleri süresiz; meslekten çıkarmaya, meslek ad ve haklarını kullanmamaya, pasaport iptaline ilişkin kimi hükümleri de üç yıl süreli uygulanacak. Emekçiler üç yıl süreyle Demokles’in kılıcı gibi ensesinde hissedecek çalışma yaşamına müdahaleyi ve meslek kıyımını.

Üç yıl sonra mı?  Bu yasayı çıkaran Meclis ile direnme dışında her şey olanaklı. Düzen bildiğiniz düzen olunca seçim de bildiğiniz gibi oluyor, düzen muhalefeti de…

Geçmiş dönemde önüne geleni onaylayan, meşruiyetini yitirmiş AKP’yi yaşatan, düzenin önüne engel çıkarmadığı halde sorunların nedeni olarak gösterilerek Anayasa değişikliğiyle birlikte kenara itilen Meclis’in 24 Haziran’dan sonra daha aktif çalışması gerektiğine dair iddialı sözler söylenmese, böyle bir yazıya gerek olmazdı. Seçim bildiğiniz seçim olunca Meclis de bildiğiniz gibi oluyor: bolca konuş, geleni geçir…

“Parlamenter rejim işlemiyordu”ysa hiç de engel olmuyordu ki…
– Baskı yasaları oradan geçti,
– OHAL orada onaylanıp uzatıldı.
– OHAL KHK’leri hem de hukuksuzca orada onaylandı.
– Emeği ezen, sömürüyü rahatlatan, halkın olanı sermayeye peş keş çeken, teşvik üstüne teşvik veren, talanı ve keyfiliği hukuk diye yazan yasalar hep oradan geçti.
– Yurt dışına emperyalistler adına asker gönderen,
– Emperyalistleri tüm silahlarıyla yurt topraklarına yerleştiren kararlar da orada alındı.
– 2010’daki yargıyı teslim alma anayasası da Meclis’ten geçti, (AS: 12 Eylül 2010 halkoylaması)
– Parlamentoyu tali ve işlevsiz olmaya iten hükümranlık anayasası da…

“Ne yapalım çoğunluk” dediler seçimden seçime demokrasi nutukları çekenler. Burjuva demokrasisi içinde gelişen “çoğulculuk” bile unutuldu. Anayasaya aykırılık önergesi verilen yasa maddelerini parlamentolarından geçirmeyen Batı’yı anımsatınca “burası Türkiye” dediler.

AKP, Meclis çoğunluğunun altına düşünce, seçimden seçime yurttaşlık görevini yapanlar “acaba” dedi. Rejimi elleriyle teslim eden muhalefet de aktif çalışma hayalleri kurdu.

İlk sınavlarıydı. Hem de öylesine sıradan bir yasa teklifi değildi önlerine gelen. Öyle, eleştiri hakkıyla, İçtüzük konuşmalarıyla, parmak hesabıyla geçiştirilecek, masumiyet içinde görüşülmekle yetinilecek sıradan hükümler değildi. Meclis’ten geçti, CB onayladı, işlem tamam.

Kamu düzeni ve güvenliğinin olağan hayatı durduracak veya kesintiye uğratacak şekilde bozulduğu ya da bozulacağına ilişkin ciddi belirtilerin bulunması” gibi belirsiz ifadelerle başlayacak her şey. Kimin için bozuluyor, kime göre bozuluyor, ciddi belirtinin ölçüsü ne, kime göre ciddi belirti olacak, bozulma ne demek, bunlara kim nasıl karar verecek? Valiler arasında görüş farklılığı olursa ne olacak, iyi vali kötü vali oyunu mu oynanacak? Bu tür soruların karşılığı yasada yok.

Yasa, belirsiz ve öngörülemeyen durumları ya da belirtileri CB’ye bağlı il yöneticisinin keyfi takdirine bırakıyor. Haklar, hakların korunması ve sınırlandırılması, kısıtlamalar ve yasaklamalar kimi kişilerin iki dudağı arasında. Bireyler de toplum da herhangi bir mekanda ya da zaman diliminde neyle karşılaşacağını bilmiyor, öngöremiyor. 2015’te “kalıcı sıkıyönetim yasası” diye tanımladığımız iç güvenlik düzenlemeleri 2018’de “kalıcı OHAL” ile katmerleniyor.

OHAL KHK’lerindeki tanıdık ifadeleri yazmakla, “terör örgütlerine veya Millî Güvenlik Kurulunca Devletin millî güvenliğine karşı faaliyette bulunduğuna karar verilen yapı, oluşum veya gruplara üyeliği, mensubiyeti veya iltisakı yahut bunlarla irtibatı olduğu değerlendirilen” demekle yasallık sağlanmış olmaz. OHAL’de çiğnenen masumiyet karinesi olağan dönemde nasıl yok sayılacak? Anayasa Mahkemesi bu kez denetimden kaçamayacak da, nasıl kulp bulup Anayasaya uygun diyecek bakalım. Ama bu hukuksuzlukları önüne yığmak şart.

Bir de, biz ısrarla

  • OHAL KHK’leri yasalaşsa bile hukuk devletinde OHAL sona erince uygulanamazlar

deyip duralım, kalıcı OHAL yasasıyla OHAL KHK’lerini onay yasalarında da ek ve değişiklik yapıldı. Aynı şekilde OHAL İşlemleri İnceleme Komisyonu ile de oynayarak hukuksal meşruiyet kazandırma yolu denendi. “Ben yaptım oldu”nun adına demokrasi deniyor.

Dahası; idari yargılama, ceza ve hukuk usulü yasalarına (AS; sırasıyla İYUK, CMK ve HMK) ek yapılarak İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi önündeki başvurularda ihlal kararı verilmesinin önüne geçilmesi amaçlandı. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesine yapılan başvuru hakkında dostane çözüm ya da tek taraflı deklarasyon sonucunda düşme kararı verilmesi hali yargılamanın yenilenmesi nedenleri arasında sokularak kurnazlığın kurnazlığı yapıldı.

Aramalar, kontroller, önlemler… Halk yani kamu her an diken üstünde korkuyla yaşayacak; adına da kamu düzeni ve güvenliği, genel asayiş denilecek.

  • Kamuyu koruyacak olan, hukuksal güvenliğini sağlaması gereken yasalar, korku ve baskı yasaları haline geliyor. 

Açıkça Anayasa’ya ve hukuk devleti ilkelerine aykırı hak ve özgürlük sınırlaması söz konusu. Yasalar, Anayasayı tekrarlamakla yasallık ilkesini yerine getirmiş olmaz; Anayasada yazan sınırlama kavramlarını açmak, içini doldurmak, idarecinin keyfi uygulamalarını önlemek, belirli ve öngörülebilir olmak zorunda. “Kamu düzeni ve güvenliği” yazmakla, yöneticiye yetki vermekle yasa yapılmaz.

Kaldı ki hak ve özgürlüklerin sınırlanması yalnızca yasaya yazmayla olmaz; özlerine dokunulmayacak, yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı sınırlama yapılabilecek. Meslekten atma, kazanılan hakları geri alma öze dokunma değil de ne? Ancak yasayla yapılabilecek bu sınırlama Anayasada belirtilen sebeplerin tekrarı şeklinde de olmayacak. Bu kadar değil. Sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve laik cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olmayacak. (AS: Anayasa md. 13: Temel hak ve hürriyetlerin sınırlandırılması)

“Cumhuriyet”in nitelikleri içinde “demokratik hukuk devleti” olmanın en etkin kurumu olan parlamentoyla övünenler, bu devlete hükümet vermeseler de hiç olmazsa yasama görevi yapacaklardı. Ama bu düzen onlara yasama görevinin yasa çıkarmak, değiştirmek ya da kaldırmak olduğunu öğretmişti de anayasal düzene, cumhuriyetin niteliklerine uygun olmayan, hukuk devletinin ilkelerine uygun olmayan, baskı ve şiddeti meşru gösteren, düşman hukuku ve düşman ceza hukukunu dayatan, bireysel ve toplumsal hakları sınırlayan, budayan, durduran yasaları reddetmeyi, her halde o yasaları geri çevirmeyi unutturmuştu. Hükümetin, şimdi tek kişilik hükümetin önerdiği her şeyin kabul zorunluğu olmadığını, Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlara karşı direnme hakkını kullanmayı tümden unutturmuştu.

  • Direnmenin bir hak olduğu, direnme hakkının Anayasa’nın özünde olduğu hiç anımsanmadı.

Anımsanmaya anımsanmaya, şeklen Meclis İç Tüzük hükümlerine, esasen AKP’ye, özde de sömürücü ve gerici düzene teslim olundu ve o teslimiyet artık düzen içinde herhangi bir onarım bile yapılamayacak derecede kalıcılaştı.

Artık anayasal denetim yolları tıkalı. Tıkayanlar, halk egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre kullanan yetkili organların kendisi. Tıkayanlar, Anayasanın yalnızca organlar bölümünü var sayıp, cumhuriyetin niteliklerini, hak ve özgürlükleri, hukuku yok sayanlar. Tıkayanlar, halktan seçimden seçime oy isteyip kendi sınıfsal anayasalarının gereğini bile yerine getirmeyenler.

Gerçek tıkayıcı ise sömürü düzeninin kendisi

Şimdi de toplumsal denetim yollarını tıkamak, emekçi halkın sesini kesmek için seferber olundu.

Bu gerici ve piyasacı düzene mahkum değiliz, olmayacağız.
========================================
Dostlar,

TÜRKİYE’deki YANGINI NASIL SÖNDÜRMELİ??

Sayın Ali Rıza Aydın, yetkin bir Anayasa Mahkemesi Raportörüydü. Muhasebeci Başkan döneminde görevden ayrılması istendi ve en verimli yaşlarında Sn. Aydın emekliliğe zorlandı. (Sn. Aydın’ın bir söyleşide bize aktardıkları.. “kayıt dışı” çekincesi koymadığı için paylaştık..)

Anayasa hukuku alanındaki uzmanlığı nedeniyle, bu yazısı, 9 Temmuz 2018’den bu yana hızla başkalaştırılan (metamorfoza uğratılan) ve tanınmaz görünüme ulaşan 1982 Anayasası odaklı..

Dilimiz varmıyor söylemeye ama;

  • Anayasa’nın değiştirilmesinin önerilmesi bile yasaklanan ilk 3 maddesindeki Cumhuriyetin temel niteliklerine arkadan dolaşılarak “dokunulmuştur”!

81 milyon nüfuslu dev bir ülkede neredeyse her şeyin ama her şeyin tek bir adamın ağzına bakması utanç vericidir ve böylesi bir rejimin adı asla “demokratik cumhuriyet” olamaz!

  • “Kayıtsız koşulsuz halkın olan egemenlik yetkisi” milletten gaspedilmiştir.

Dolayısıyla, Cumhuriyet’in Anayasanın 2. maddesinde sayılan değiştirilemez  – dokunulamaz temel niteliklerini hukuka karşı hile ile, siyaset oyunları ile değiştirip yozlaştıranlar, açıkça ANAYASAYI İHLAL SUÇU işlemişlerdir.

Bu bağlamda yapılıp edilenler, çıkarılan mevzuat… bütünüyle anayasaya aykırıdır, hukuk dışıdır ve geçersizdir. Şekil olarak Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi olsa da, TBMM’den yasa olarak geçirilmiş olsa bile..

Türkiye bir akıl tutulması yaşıyor..
TEK ADAMA hücrelerine dek teslim olduğundan bu yana, ekonomisinde yangın dinmiyor.

Tam bir olağanüstü durum – alarm durumu yaşıyoruz..

1 Dolar 5,42 TL. Oysa AKP Kasım 2002’de iktidar olduğunda 1,61 TL idi. 5,42 / 1,61 = 3,37 çıkıyor..15,5 yılda TL, Dolar karşısında 3.37 kat değersizleşti, 18,5 $ cent = 1 TL oldu.. Bakar mısınız AKP Gn. Bşk. Yrd. Cevdet Yılmaz’ın talihsiz sözlerine :

  •  “Türkiye siyasi istikrarı ve geleceğe dönük somut hedefleri olan bir ülkedir. Son dönemlerde finansal piyasalarda yaşanan ve ekonomik temellerle izah edilemeyecek dalgalanmalar er geç durulacaktır… Hükümetimizin ve kurumlarımızın serinkanlı ve akılcı politikaları,
    bütçe disiplinimiz, reform programlarımız ve moral değerlerimizi koruma yoluyla dönemsel dalgalanmaları aşacağız” diyen Yılmaz, “İthalatı ikame edici projelerin yanı sıra daha çok
    mal ve hizmet ihracatı ile cari açığı azaltarak sürdürülebilir büyümeyi destekleyecek,
    kaynak çeşitlendirmesine de giderek finansal spekülasyonlara karşı bünyemizi güçlendireceğiz” ifadelerini kullandı.”

Halkla alay ediliyor açıkçası.. Aczini – çaresizliğini itiraf ediyor AKP. Bu durum kabul edilemez. Tek kişilik hükümetin artık hiçbir bahanesinin kalmadığını Erdoğan kendi ağzıyla açıkladı. O halde bu kahreden yangının hesabı verilmelidir. Neden verilmiyor, çünkü sorulamıyor!

Hem olağanüstü yetkili olacaksınız hem de sorumluluğunuz olmayacak! Bu keyfilik değil mi?

TBMM’de Cumhurbaşkanına soru sormak yok!

Yağma ve talana belli ölçülerde ortak edilen yığınlar, seçimlerde milyonlarca oy boca etmeyi sürdürüyor.. Karunlar gibi zengin edilen yandaşlar ise soygun siyasetini finanse ediyor..

Basın kör – sağır – dilsiz kılınmış durumda.. Geçelim iktidarı denetlemeyi, sorgulamayı, haber bile yap(a)mıyor! Bu muazzam baskı düzeninin neresi Anayasaya uygun??

AKP’nin son 15,5 yılda ağır hasta ettiği, aşırı borçlandırdığı, betona gömdüğü, yandaşlara yağma – talan peş keşi çektiği, yolsuzluklara boğulan ekonomi daha çok dayanamadı ve çöktü. Üstelik milli burjuvazi ve sermayeyi de hasım hatta düşman görerek, tasfiyeye çalışarak.. Ülkeden kaçan kaçana.. elbette serveti olanlar ve dışarı götürebilenler.. Erdoğan, “biletinizi de biz alalım, gidin..” demedi mi?? Böyle ayrımcılıkla – bölücülükle devlet yönetilir mi??

Bu sitede yıllardır yazıyoruz.. AKP’yi ve Erdoğan’ı eleştirip öneriler sunuyoruz. Özellikle AKP içindeki aklıbaşında ve yurtsever insanlarımıza sesleniyoruz sağduyu için..

TEHLİKENİN FARKINDA MISINIZ??
FARKINDA MISINIZ TEHLİKENİN??

Türkiye’de toplum – halk ayrışma ve ülke dağılma sınırına sürüklendi!
Artık kıyametten önceki son metreler..
Gene uyarıyoruz.. Bu gidiş gidiş değil.. Ülke çöktü – çökecek ve altında kalacağız.

Çare                       :

Muhalefet partileri her şeyi ertelemeli ve ortak, yapıcı muhalefet yürütmelidir.
Halka her şeyi açıklamalı ve çözüm önerileri üretmelidirler.

Yargımız, biraz sert  eleştirileri hemen “hakaret” kapsamında değerlendirmemelidir.
Konuştuğumuz konular gömleğin rengi, çayın demi değil; ülkenin – milletin geleceği!
Haliyle gergin ve sert olunabilir. Ülkeyi göz göre göre yangına sürükleyen siyasetçilere gül atılacak değildir. Elbette en ağır biçimde eleştirilecektir hesap sorulacaktır siyasette, yargıda.

Bu salt ifade özgürlüğü ile de kalmayıp, yurttaşlık  görevi ve ödevidir.
Anayasanın, anayasa metnine dahil olan Başlangıç bölümünde (3. paragraf) şu metin var .

  • “Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;”

    Son tümce ise şöyle :

  • “TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye aşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve tevdi olunur.
    Cumhuriyet yurttaşın vatan – millet sevgisine kutsal emanettir.

    Şu kesitte yazıp çizmek – konuşup anlatmak suç değil, vazgeçilmez görevdir.
    Tersi suç, hatta vatana ihanettir.
    Türk yargısı da kuşkusuz yaşanan yıkımın – yangının ayrımındadır ve o da vargücüyle Cumhuriyete kol kanat gerecektir. Feryat eden yurtseverlerin çığlıklarını bir tür “zaruret hali” hatta “meşru savunma” sayacak ve engel olmayıp kolaylaştıracaktır..

20 Temmuz 2015’te ilan edilen OHAL rejimi geçen ay sözde kaldırılmış ancak Türkiye ne yazık ki kendisini gerçek bir “olağanüstü durum” içinde bulmuştur..

Durum gerçekten “olağanüstü” dür ve herkes, ne söyleyecekse bugünlerde, yüksek sesle, içtenlikle ve yüreklilikle söylemek zorundadır..

AKP = RTE, ivedilikle sorunların TBMM’de tartışılmasını sağlamalı, öbür partilerle uzlaşarak ortak ulusal çözümlere yönelmelidir.

  • AKP = RTE‘nin tek başına bu çok ağır bunalımı yönetemeyeceği son derece nettir.
    Krizi yaratanlardan onu çözmesini beklemek akıl dışıdır.

Söz konusu vatandır, dolayısıyla geri kalan ayrıntıdır, anlaşıldı mı AKP = RTE, TBMM ve bütün Türkiye!?

Sevgi, saygı ve derin kaygı ile. 08 Ağustos 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Tehditler ve tuzaklarla dolu düzen değişmeli

Tehditler ve tuzaklarla dolu düzen değişmeli

sol.org tr. 21/06/2018
Alıştırdılar…

Demokrasiyi seçim, seçimi sandık, sandığı çoğunluk olarak göstermeye; kaybettikleri seçimi gecikmeden yenileyip çoğunluğu almaya, baskın seçime, seçime istedikleri partileri davet etmeye, seçim barajını kaldırmayıp siyaset uzlaşması ve barışı kandırmacasıyla ittifaklara alıştırdılar.

Hukuksuzlukları hukuk yapmaya, Anayasayı istedikleri zaman istedikleri gibi değiştirmeye, adaleti yandaşlaştırmaya alıştırdılar.

Dini yargıya, hukuka, siyasete, topluma şırınga etmeye alıştırdılar.

OHAL’e, OHAL’i her şeye gerekçe göstermeye, OHAL’de hukuksuzluğa ve Anayasa değiştirmeye, OHAL’de seçim yaptırmaya alıştırdılar.

Tehditlerle ve tuzaklarla toplumu manipüle (AS: manuple) etmeye alıştırdılar.

Kandıra kandıra yönetmeye alıştırdılar.

Kazanırlarsa OHAL’i kaldıracaklarmış. Seçimden önce kaldırmadılar. Neden kaldırsınlar; tehdit olarak tutmak, olası seçim sonuçlarına göre OHAL koşullarını kullanmak varken, yeni OHAL KHK’leri ile korku salmak varken neden kaldırsınlar.

Erdoğan ne diyor OHAL için: Şu anda bu işi ciddi manada yumuşattığımız için 24 Haziran’dan sonra neşter vurabiliriz, ara verebiliriz. Herhangi bir sıkıntı olduğu anda tekrar getirilebilir.

Kime göre sıkıntı? Bu tehdit değil de nedir?

Yeni rejimde artık bakanlar kurulu yok. OHAL ilanında ve uzatılmasında, TBMM onayı ile Cumhurbaşkanı yetkili. OHAL KHK’si de yerini cumhurbaşkanlığı kararnamesine bırakacak.

  • OHAL’i kaldırmak yetmez. OHAL hukuksuzlukları, hak ihlalleri, mağduriyetleri de tüm sonuçlarıyla birlikte kaldırılmalı. OHAL zararları karşılanmalı. Sorumlular da cezasını çekmeli.

31 OHAL KHK’si yüzlerce maddesiyle yasalaştı. Bunlar mevzuattan tek tek ayıklanmadan OHAL kalksa ne olacak?

Anayasaya uyum KHK’leri için Yetki Kanunu çıktı, gereği hâlâ yapılmadı. Neden yapsınlar; olası seçim sonuçlarına göre CB’nin ant içerek göreve başlayacağı tarihe kadar düzenleme yapmak varken neden yapsınlar.

Tehditlerden biri de yeniden seçim kararı… AKP kaybederse yeniden seçim tehdidi… Kaybederlerse, cumhurbaşkanı ile parlamentonun çoğunluğu aynı partiden olmazsa seçimi yenileyeceklermiş. Birileri çıkarı için karar veriyor, halk da uysun isteniyor. İstedikleri olmazsa “Suruç” tehdidi, şiddet ve saldırı tehdidi, OHAL tehdidi

Tehdit ve tuzaklarla, hukuksuzluğun hukukuyla yürütülen seçim nasıl demokrasinin olmazsa olmazı sayılır?

“Ağır soru” denmesin. Daha ağırı var.

Soru, iktidar partisi AKP’nin tehdit ve tuzaklarıyla, hukuksuzluklarıyla destekli. Daha ağırını ise düzen partileri ve bu partilerden başka seçenek olmadığını, mutlaka onlara destek verilmesi gerektiğini dayatanlar yapıyor. Düzeni, piyasacı ve gerici yapısıyla, sömürü politikasıyla ve sınıfsallığıyla bütünsel olarak karşısına alanlara, “bu düzen değişmeli” diyenlere karşı açık ya da örtülü baskıda ortak çok.

İşçi sınıfına ve devrimci mücadeleye inanmayı ertelememizi, yalnızca Erdoğan ve AKP’yi yıkmaya kilitlenmemizi, yıkmak için de sınıfsal karşıtımız olan sermayeyi ve sınıfsal mücadele vermeyen partileri görmezden gelmemizi, sömürücülerle uzlaşmamızı söyleyen, tavsiye eden, hatta baskı yapan demokratlar/solcular var.

Bu Düzen Değişmeli” seçim bildirisinde söylediklerimizi haklı bulan “ama”cılar var. “Yıkalım ama düzene dokunmayalım” diyenler var. Yalnızca edilgen bireyler istiyorlar; sandıktan sandığa siyaset yeter diyorlar. Bireysel ve toplumsal hak ve özgürlükler sınırlanabilir, sermaye özgürlüğüne dokunulmasın diyorlar.

  • Dinsel özgürlük Aydınlanmanın, NATO yurtseverliğin, sermaye emeğin üstündedir diyorlar.

Emek mücadelesini kesici birçok etkiye, zorunlu arabuluculuk kurumuna karşı, grev yasaklarına karşı tavır akıllarına bile gelmiyor. Sömürünün yasalarını, sınıfsal mücadeleyi unutun diyorlar. Sermayenin sınırsız tahakkümüne, emperyalizmin taleplerine, dinsele dokunmasak; düzen partileriyle uzlaşarak AKP’yi yıksak; gereğine sonra baksak diyorlar.

Komünist olduğunuzu birazcık unutsanız diyorlar… Tüm sorunların, yozlaşma ve çürümüşlüklerin, eşitsizlik ve adaletsizliklerin, sömürünün kaynağı aynı: kapitalist emperyalist düzen… Düzen, gericiliği de yanına alarak aynı kaynaktan besleniyor. 24 Haziran seçimlerine “Bu Düzen Değişmeli” diyerek girmekle, seçimlere sokulmayan Türkiye Komünist Partisi program ve ideolojisini 17 bağımsız adayla seçim hattına taşımakla, sömürü ve gericiliğe karşı sömürülenlerin, Bilimin ve Aydınlanmanın yanında tavır almakla, “siyasal uyuşukluk” içinde boğulup kalmamakla, örgütlü sınıfsal mücadeleyi vazgeçilmez kılmakla ne kadar yerinde ve ilkeli davrandığımız kat kat kanıtlanıyor.

Gerçeklerin üzeri ne seçimlerle ve düzen parlamentosuyla ne cumhurbaşkanlığı etiketli başkanlıkla ve anayasal hükümdarlıkla ne de dinsel ya da şoven perdelerle kapatılabilir; sınıflı toplumda sınıfsallık yok sayılamaz.

Düzeni korumak isteyenlerle bu düzen değişmeli diyenlerin farkı, düzenin zincirine bağlı kalıp mücadele edileceğini sanmakla, zinciri kırıp atmak için mücadele arasındaki farktır.
================================

Bağımsız aday, Anayasa Mahkemesi emekli raportörü sayın Ali Rıza Aydın‘a seçimde başarı diliyoruz…

Sevgi ve saygı ile. 24 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Siyasi partiler ne işe yarar?

Siyasi partiler ne işe yarar?

portresiAli Rıza AYDIN
Anayasa Mahkemesi E. Yazmanı (Raportörü)
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ali-riza-aydin/siyasi-partiler-ne-ise-yarar-166057, 18.08.2016

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Türkiye’de son yıllarda yaşanan Anayasa ve hukuk devleti ihlallerinin listesi bir hayli kabarık. OHAL KHK’leri açık ara öne geçse de liste zirvesindeki laik hukuk devleti”, “laik cumhuriyet ilkeleri” ihlalleri artarak sürmeye devam ediyor. İhlal yerini “yok sayma”ya bıraktı bile. Daha da önemlisi, bu kampanyaya dinsel normların hukuk belgelerine yerleştirilmesiyle ve mahkeme kararlarıyla hukuk ve yargı da katılıyor.

Hemen her konuda olduğu gibi, laiklik konusunda da Parlamento içi ve dışı muhalefetin siyasal ve hukuksal kabulcülüğü ve suskunluğu, kamuoyunu fazlasıyla etkiliyor ve “sorun yok” havası yaratılıyor. Komünist Parti bu konuda iki farklı dava açarak hem siyasal hem de hukuksal sorumluluğu yaşama geçirecek adımlar attı. Davalardan biri, Mersin İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile İl Müftülüğü arasında imzalanan protokolün iptali için açıldı. Protokol, “maneviyat kazandırma” adı altında, çocukların 4 gün okula, 1 gün camiye götürülmesinin planlandığı “Minik Yürekler Kardeşlik Bilincinin Farkında” projesini içeriyordu. Mersin 1. İdare Mahkemesi, davanın esasına girmeden “ehliyet” yönünden ret kararı verdi.

İkinci dava, Başbakanlık tarafından yayımlanan cuma namazı genelgesinin iptali için açıldı. Genelge, mesai saatlerinin cuma namazına göre düzenlemesini içeriyordu. Bu sefer de Danıştay 16. Daire, yine davanın esasına girmeden “ehliyet” yönünden ret kararı verdi. Özetle şöyle dediler:

  • İdari işlemler, ancak bu idari işlemle meşru, kişisel ve güncel bir menfaat ilgisi kurulabilenler tarafından iptal davasına konu edilebilir.  Davacının idari işlemle ciddi ve makul, maddi ve manevi bir ilişkisinin, hukuken korunması gereken bir menfaat bağının bulunması dava açma ehliyeti için gerekli sayılır. Bu bağlamda, Mersin Protokolü ve Başbakanlık genelgesi ile davacı siyasi parti (Komünist Parti) arasında güncel, kişisel ve meşru bir menfaat ilişkisinin bulunduğunun kabulüne olanak bulunmadığından, davanın ehliyet yönünden reddi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.      

Her iki davada da mahkemeler, işin içinden kestirmeden kurtulma yolunu, kolaycılığı seçtiler. Bunu yaparken de siyasal partilerin ellerini kollarını bağlamaya, onları susturmaya gerekçe oluşturdular. Kararların hukuksal yönden sonucu, AKP hükümetinin, laik hukuk devleti ilkelerini, Anayasa’yı ve İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ni hiçe sayarak dinselleşmeyi devlet ve hukuka yerleştirmesinin denetiminden kaçmak; siyasal yönden anlamı ise siyasi partileri toplumsal denetim aracı olmaktan çıkarmak… Oysa idari yargı tarihi, yıllarca siyasi partilerin açtığı davalarla beslendi. Ama dönemin yargısı artık siyasi partileri sınıflandırarak karar vermeyi tercih ediyor:  İktidar partisi her şeyi yapmakta serbesttir; düzen içi muhalefet partileri iktidar partisinin yaptıklarını onayladıkça,  göz yumdukça ya da ilgisiz kaldıkça serbesttir; iktidar partisinin ve düzenin siyasetini, faaliyetini, işlemini ve hukukunu kabul etmeyen partilere sorgulama ve denetleme izni verilmez.

Egemen düzen, “demokrasi var, demokrasinin vazgeçilmez unsuru partiler var. Bu partiler tabii ki düşünebilir, siyaset üretebilir; ama yalnızca iktidar partisi gibi” diyor ve devam ediyor “hadlerini aşarlarsa yargı önlerini keser”. Teoriye girmeden Anayasa’dan kısaca anımsatalım. Siyasi partiler, vatandaşların “kurma ve üye olma” hakkına sahip oldukları, “siyasi faaliyette bulunma hakkını” kullandıkları, “demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır”. Uyacakları esaslar Anayasa’da gösterilmiştir; faaliyetleri “demokrasi ilkelerine uygun” olur. Yasaklar da Anayasa’da gösterilmiştir. Anayasa içinde faaliyet sürdürürken “demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine” uygun hareket ederler.

Komünist Parti tarafından açılan davalar, “rasgele açılmış dava” değil; dinselliğin siyasete, topluma ve devlete yerleşmesinin, dinsel normların hukukun içine girmesinin önüne geçilmesi, ortadan kaldırılması; Cumhuriyet’in en temel ilkesi laikliğin yaşatılması davasıdır. Anayasa’ya göre kurulmuş, Siyasi Partiler Kanunu’na tabi her partinin açması gereken davadır. Laikliğin savunulması konusunda dava ve husumet ehliyetlerinin tüzelkişiliğe sahip tüm partilerde bulunduğu tartışmasızdır. Boyun eğmeyenlerin partisinin, sermaye düzeni ve emperyalizmin sömürüsü karşısında susmayacağı gibi; gericilik karşısında da susmaması olağandır. Bir siyasi partinin laikliği savunmak için dava açması da olağandır ve Anayasa’nın gereğidir.

Olağan olmayan, laik hukuk devletinde laikliği yok sayan düzenleme, işlem ve eylemlerin çoğalması; siyasi partilerin bu saldırı karşısında susması; Anayasa ve yasalara göre karar vermesi gereken yargının da bu işlemler için açılan davalardan kestirme yoldan kaçmasıdır. Olağan olmayan, Türkiye’nin içinde bulunduğu batakta, siyasi partilerin düzenle ve iktidar partisi ile özdeşleşen tavırlarıdır. İdeoloji, ilke ve siyaseti benimsemek demek, sorun ve sapmalara da aynı doğrultuda çözümler getirmek, gerçeklerin düzen siyasetinden güçlü olduğunu yaşama geçirmek demektir. İdeoloji, ilke ve siyasetle birlikte “eylem”i tüm parti faaliyetlerine yansıtmak, “kuramı hayatla beslemek” demektir.

“Siyasi partiler ne işe yarar?” sorusunun yanıtı sınıfsaldır ve partileri, “yıkılmış üzerinde oyalanarak kurulu düzeni tüm çürümüşlüğüyle koruma” ile “yeniyi yaratıp kurmak için mücadele etme”  başlıkları altına sıralar. “Türkiye’de düzen partileri” olmakla “Türkiye’nin Komünist Partisi” olmak arasındaki temel fark da budur.

==================================

Dostlar,

Değerli dostumuz E. Anayasa Mahkemesi Yazmanı (Raportörü) Sn. Ali Rıza Aydın, SOL Haber portalında son derece yararlı makaleler yazmakta. Muhasebe kökenli bilinen kişi Anayasa Mahkemesi’ne başkan atannca, Sn. Aydın’ın görevden ayrılmasını istemişti.

Bu yazının temel konusu, Anayasada korunan LAİKLİK ilkesinin göz göre göre, bilerek ve tasarlayarak AKP iktidarınca çiğnenmesini önlemeye yönelik 2 dava. Ne hazin ki, Cumhuriyetin yaptırımı olmak durumundaki bağımsız (?) yargı, önincelemeden kusur bularak (!) İdari Yargılama Usulü Yasası’nın (İYUK) md. 14/3-c’yi dayanak yaparak 2 red kararı vermiş bulunuyor. Dileriz bu 2 “tipik” yargı kararı, hukuk fakülterleinde / bizim de mezun olduğumuz fakülte Siyasalda (Mülkiye).. namuslu İdare Hukuku hocaları tarafından örnek olay olarak incelensin.

Sn. Aydın ve arkadaşları Bölge İdare Mahkemesinde istinaf yoluna gideceklerdir umarız (İYUK md. 15/4). Gitmelidirler ve o aşamadaki durum da görülmelidir.

Son günlerin kuzu postuna bürünmüş siyasal iktidarına ne denli güvenilebileceğime ilişkin tipik örneklerden biridir.