Atatürk ve anti-emperyalizm

Atatürk ve anti-emperyalizm

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 18.10.18
Emperyalizm, güçlü olan bir ülkenin güçsüz bir ülkeyi sömürmesi olarak da özetlenebilir. Ancak emperyalizm tek başına hareket edemez ve tamamlayıcı bir temel sömürü düzenine de gereksinim duyar. Sanayi devriminden önce bu işlevi feodalizm yerine getiriyordu. Sanayi devriminden sonra bu işlevi kapitalizm yerine getirmeye başladı. Emperyalizm ve kapitalizm birbirini besleyen iki düzendir. Kapitalizmden bağımsız olarak emperyalizmi, emperyalizmden bağımsız olarak da kapitalizmi anlayamayız.
Dünyada emperyalizme karşı samimi ve gerçek bir mücadele vermiş sayılı lider vardır. Rusya’da Vladimir Lenin, Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk, Hindistan’da Mahatma Gandhi, Küba’da Fidel Castro ve Che Guevara, Vietnam’da Ho Chi Minh bunların arasında sayılabilir. Lenin, Castro, Che Guevara ve Ho Chi Minh komünizm için mücadele verdiler. Kapitalizmin anti-tezini savunmaları bağlamında, emperyalizme karşı en tutarlı mücadeleyi onların verdiği söylenebilir. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Hindistan’ın kendi tarihsel bağlamı ve sosyal koşulları dikkate alındığında, Atatürk’ün ve Gandhi’nin verdiği anti-emperyalist mücadeleyi küçümsemek olanaklı değildir.
Onların, emperyalist işgalci ülkelere karşı cephede verdikleri savaş ve alanda gösterdikleri direniş, elbette emperyalizme karşı verdikleri mücadelenin temel unsurlarından birisiydi. Ancak bunun da ötesinde, Atatürk ve Gandhi, her ne kadar, üretim araçlarında özel mülkiyetin ortadan kalktığı sınıfsız toplum modeli olan komünizmi savunmuş olmasalar da komünistlerle sık sık işbirliği yapmışlardır, ayrıca, serbest piyasa ekonomisini savunmak yerine, sosyal demokrasiye yakın olan karma ekonomik modeli ve güçlü bir kamu sektörünü savunmuşlardır.
Atatürk’ün Lenin ile yazışmaları, Kurtuluş Savaşı sırasında Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nden aldığı destek, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra kalkınma ve planlama alanlarında SSCB ile gerçekleştirdiği işbirliği, ideoloji bağlamında ortaya koyduğu halkçılık ve devletçilik ilkeleri, bunun en açık göstergeleri arasındadır.
Atatürk bunlarla da yetinmemiştir. Laiklik ilkesiyle, ülkesini teokrasiden ve ortaçağ karanlığından çıkartmış, devlet, siyaset, hukuk ve eğitim işlerini dinden arındırmış, eğitim sistemini dine değil, bilim, matematik, felsefe ve sanat üzerine inşa etmiş, kadınları eğitim ve çalışma yaşamına katmış, kadınlara seçme ve seçilme hakkını vermiş, çağdaş uygarlığı bir hedef olarak ortaya koymuştur.
Atatürk, işgalci Batı Avrupa ülkelerine karşı cephede savaşmış birisi olduğu halde, çağdaş uygarlığın değerlerini reddetmemiş, uygarlık mücadelesini, Batı ve Doğu kültürü karşıtlığı üzerine yapılandırmamış, çağdaş uygarlığı, insani değerler ve ilkeler üzerinden anlamıştır. Atatürk, emperyalizme karşı mücadelenin de ancak böyle kazanılabileceğini biliyordu. Atatürk için emperyalizme karşı mücadele, cephedeki savaştan ibaret değildi. Onun için, cephedeki savaşın kazanılması durumunda kurulacak olan devletin siyasi yapısı, emperyalizme karşı verilecek mücadelenin sonucunu belirleyecek yaşamsal bir unsurdu. Çünkü, cahil ve geri kalmış olan bir milletin, emperyalizme karşı savaşı kazanma olasılığının sıfır olduğunu biliyordu. Emperyalizmin, güçlü olanın güçlü olanı değil, güçlü olanın zayıf olanı sömürdüğü bir düzen olduğunu anlayacak kadar akıllı ve bilgiliydi.
O nedenle, İslamcı siyasetle, dinci devlet yapısıyla, imam hatip okulu, Kuran kursu, ilahiyat fakültesi enflasyonuyla, “4+4+4” adlı eğitim ucubesiyle, Atatürk’ün adını stadyumlardan, kültür merkezlerinden, havalimanlarından silmekle, 29 Ekim’i yok saymakla, Atatürk’ün vasiyetiyle uğraşmakla, emperyalizme karşı mücadele verilemez.
“One minute!” diye bağırmak, “Dünya beşten büyüktür” demek, terör örgütüne karşı sınır ötesi askeri operasyon yapmak yetmiyor. Kolay kolay anti-emperyalist olunmuyor!

Sağlık Ekonomisi / Health Economics

Sevgili AÜTF Asistanlarımız ve
Dönem V Öğrencilerimiz,

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5 öğrencilerimize sunduğumuz 1 saat süreli SAĞLIK EKONOMİSİ derslerinin güncellenmiş yansılarını görebilmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklar mısınız ? 194 yansıdan oluşan çok varsıl içerikli sununun (7 MB) yararlı olması dileğiyle.

Saglik_Ekonomisi_2018-19

Sınavda ilk 89 yansıdan sorumlusunuz.. Sonrakiler ek bilgi içindir.

Dönem 1 için 1 saatlik ayrı bir sunu sitemizde vardır.

Sevgi ve saygı ile.
20 Eylül 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BS
AÜTF Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Meslek Hastalıkları – Occupational Diseases

logo_AUTF

Sevgili AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz ve asistanlarımız,
Emekçilerimiz, Site Okurlarımız…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem V’te işlediğimiz
MESLEK HASTALIKLARI konulu dersin güncellenmiş yansılarıı
(184 yansı, 6,5 MB) pdf olarak incelemek için lütfen tıklayınız. (20 Eylül 2018)

Bu yansıların ilk 96’sı sınav kapsamındadır
. Sonrakiler ek bilgi edinmek isteyenleredir.

1 Mayıs 2018 günü; Türkiye ve Dünya emekçilerini saygı ve şükranla selamlayarak!

Meslek_hastaliklari

Bu sunu, 13 Mayıs 2014’te Soma maden faciasında, iktidarın göz yumması ile sermayenin dizginsiz kâr hırsına göz göre göre kurban edilen 301 (üç yüz bir) masum emekçiye
ve ailelerine adanmaktadır…
 Karadon_faciasi_5._yil_17.5.15

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Yüreğimiz Siirt – Şirvan – Maden köyü bakır madeni göçüğü kurbanı 16 emekçiye yandı.. Heyelan diyorlar ama Maden Mühendisleri Odası raporuna göre resmen şiv kayması ve işletmenin hatası – ihmali sonucu.. Sitemizde işledik :

Soma kırımının (katliamının), 301 masum maden emekçisinin ilkel ve vahşi – rezil sermaye birikimine kurban edilmesini lanetliyoruz..

4. yılında hala yargılamanın bitmemesi ve sorumluların hak ettikleri yaptırımı görmemeleri sonucunu esefle kınıyoruz..

2016 sonunda kayda giren meslek hastalığı sayısı 597.. (568 erkek + 29 kadın).
“İşle ilgili hastalık” kaydı yok! ILO toplam 160 milyon meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık kestirimi yapıyor. Türkiye Dünya nüfusunun %1,1’i; kabaca 1,6 milyon / yıl meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık tanısı beklenebilirdi. 2016’da kişi başına ortalama 8,5 kez hekime başvurduk.. 650 milyonu aşıyor toplam hekim – başvuran görüşmesi (muayene!?).
Meslek hastalığı sayısı toplam muayene sayısının milyonda 1’i bile değil..

  • Örtük/örtülen, saklı/saklanan açık ama gizli meslek hastalığı salgını için için sürüyor..
  • Emekçiler sermayeye post-modern vahşi mi vahşi “yeni” bir vergi (!) daha ödüyor :
  • KAN VE CAN VERGİSİ!

Sorunların çözümünün BÜTÜN EMEKÇİLERİN BİRLEŞMESİNDEN GEÇTİĞİNİ
bir kez daha anımsıyor ve anımsatıyoruz.

Ama patron, sendika değiştiren emekçiyi bile işten atıyor; değil ki sendika kuran / üye olanı..

Siyaset kurumu seyirci olan bitene : Ölçüsüz-tarifsiz bir aymazlık ya da sermaye iktidarı..
3. seçenek ufukta görülüyor mu??

Sevgi ve saygı ile. 20 Eylül 2018, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK, MD, MSc, BS
AÜTF Halk Sağlığı
Toplum Hekimliği Uzmanı – Sağlık Hukuku Uzmanı

Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KİTAP ÖZETİ : YENİ DİN YENİ TANRI


Dostlar
,

Rahmetli, Aydınlanmacı bilim insanlarımızdan Prof. Dr. Alpaslan Işıklı‘yı
birkaç ay önce beklenmedik biçimde Seferihisar’da yitirdik (13.7.13).
Ardından sitemizde aziiiz anılarına hürmetle epey yazısını yayımladık.

Dostumuz, dava arkadaşımız, yoldaşımız, sevgili ağabeyimizdi..

Yazdığı tüm kitapları sular – seller gibi okuyorduk, konferanslarını izliyorduk
olanak ölçüsünde. Aynı masayı paylaşma onurunu yaşadığımız da oluyordu.
ADD’de, TÜMÖD’de yıllarca birlikte çalışmıştık.

“YENİ DİN YENİ TANRI” adlı kitabını bize imzalayarak armağan etmişti.
Kitaplığımızda duruyordu ve derslerimizde (Sağlık Ekonomisi, KüreselleTİRme ve Halk(ın) Sağlığı, Sosyal Tıp…) alıntılar yapıyor, okuma kaynağı olarak öneriyorduk.

Geçtiğimiz ay (Ekim 2013) Ankara Üniv. Tıp Fakültesi 6. sınıf öğrencilerimizden
Sezin Çolak bu kitabı okumak üzere bizden ödünç aldı.. Biz de olanak bulursa kısa bir özet çıkarmasını rica ettik. Sağolsun bizi kırmadı ve özetini “çubuk bellek” ile getirdi.

Kendisine çoook teşekkür ederek bu özeti paylaşmak istiyoruz..

  • Bu arada vurgulamak iteriz ki; kapitalizm – vahşi boyut ve ihtirasa tırmanan
    özel mükiyet ile emperyalizmim insanlık tarihinde “aksi bir yol kazası” olduğunu düşünüyoruz.. Bu ayraç (parantez), insanlığın küreselleşen direnişi ve
    (Prof. M. Chossudovsky ve Prof. N. Chomsky’ye saygı ile) sağduyusu ile
    artık kapatılmalı; uzadıkça yıkımı dayanılmaz kerteye varıyor ve dışlanması (tasfiyesi) zorlaşıyor.
  • Fakat çare yok, Büyük ATATÜRK‘ün öngörüsü yerini bulacaktır :
  • “Sömürgecilik ve yayılmacılık (emperyalizm) yeryüzünden yok olacak ve yerlerine uluslararasında hiçbir renk, din ve ırk ayrıcalığı gözetmeyen yeni bir işbirliği ve uyum çağı egemen olacaktır.”

Dosyayı pdf olarak indirebilirsiniz :

Yeni_Din_Yeni_Tanri_kitabi.ozeti

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 3.11.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

====================================

KİTAP ÖZETİ : YENİ DİN YENİ TANRI

Yeni_Din_Yeni_Tanri_kitabiYazarı : Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

portresi_gomlekli

 

 

 

 

 

Özetleyen : İnt. Dr. Sezin ÇOLAK
Ankara Üniv. Tıp Fak., Ekim 2013

YANLIŞ DENKLEMLER

Kapitalizm, yeryüzünde sosyalizmden çok daha eski bir tarihe sahiptir. Bu nedenle, insanları ideolojik açıdan etkilemek bakımından, bilimden ve dinden de daha etkilidir. Özelikle, kitle iletişim araçlarında sağlanan gelişmeler kapitalizmin ideolojik gücü bakımından tartışılmaz üstünlükler sağlamıştır. Tarihin tanık olduğu ilk sosyalizm uygulaması olarak sunulan Sovyet sisteminin çöküşü kapitalizmin ideolojik üstünlüğüne olağanüstü bir boyut getirmiştir. Bunun sonucundadır ki, Sosyalizme temel olabilecek tüm değerler, doğru dürüst uygulama alanı kazanmamış olmalarına karşın; eskimiş, dinozorlaşmış unsurlar konumuna indirgenmişlerdir. Buna karşılık, gerçek eskiyi
temsil eden kurallar, kurumlar ve sözde çözümler, değişim rüzgârlarıyla estirilen model çerçevesinde ve yeni dünya düzeni adı altında tüm dünyaya dayatılabilmişlerdir.                                                                                                                                                          YENİ DİN YENİ TANRI

Dünya Bankası İmparatorluğunda iktidarın din temeline dayalı olmaması,
geçmişin imparatorluklarında görülmeyen bir durumdur. Ancak bu durum, İmparatorluğun kendine özgü bir organizmasının olmadığı anlamına da gelmez. Bunların da bir anlamda dini vardır ve bu dinin adı “neo-liberalizm”dir.
Dünya Bankası’nın kalkınma uzgörü (vizyonu) ile yeni muhafazakâr, sağcı,
bağnaz dinsel akımlar arsında çarpıcı benzerlikler bulunmaktadır.

Görünmeyen el” (Invisible hand), sanki Tanrı gibi, gizemli biçimde ekonomik yaşamı yönetmektedir. “Görünmeyen el”i tanımayanlar veya daha kötüsü ona karşı çıkanlar, yıkımlarını hazırlamaktadırlar.

‘Fiyatları tanrı belirler’ cümlesiyle eleştirilere yanıt veren zihniyetlere göre;
halkın, pazar mekanizmasının acımasız işleyişi altında ezilmesi, ilahi takdirin gereği sayılmalıdır!

SOSYALİZM = DİN DÜŞMANLIĞI

Marks‘ın ciltler dolusu kitap yazmasına karşın, düşmanları, ‘din halkın afyonudur’ sözünü kullanarak O’nu din düşmanı ilan ettiler. Sosyalizme karşı kullanılan
hiçbir ideolojik silahın bu ölçüde etkili olduğu görülmemiştir. Oysa anlı şanlı
Hıristiyan azizlerinin ‘esir, sahibine itaat etmekle tanrıya itaat eder’,
‘eşitsizlik ilahi bir kurumdur’ sözleri karşısında akıl ve vicdan sahibi
herhangi bir kimsenin bunları afyona benzetmesinden daha doğal ne olabilir?

ÖZELLEŞTİRME NE İÇİN?

Günümüzde özelleştirmeyi sihirli bir değnek gibi görenler çoğaldı. Günlük yaşam içinde nerede bir aksaklık görülse akla “özelleştirme” gelir oldu. Bütün bunlar kendiliğinden olmadı. Özellikle 12 Eylül’den(1980) bu yana çok yaygın kesimlerden kaynaklanan özelleştirme yanlısı kampanyaları, sendika karşıtı kampanyalarla ve
kamu kesimindeki istihdamın toplumun sırtında bir yük oluşturduğu yolundaki kampanyalarla eşlendirmek yoluyla sağlamışlardır. Bu eleştiriler ‘buralara hatır – gönül ilişkisi sonucu ve politik nedenlerle işçi alındığı iddiaları’ üzerine kurulmuştur.

Ne gariptir ki, bu konudaki eleştiriler, genelde kamu kesimindeki istihdam üzerinde
en belirleyici konumda bulunan siyasal iktidar sahiplerinden kaynaklanmıştır.

Özelleştirme lehine sürülen en popüler görüşlerden biri; ‘özelleştirme, devletten alıp
halka vermektir’.

Ancak gerçekte devletten alınıp halka verilmemektedir.

Ayrıca devlet ve halk, zorunlu olarak birbirlerine karşıt kavramlar değillerdir.

  • Oysa “özelleştirme” sendikasızlaştırma ve sosyal korunmadan uzaklaştırma demektir.

Bunun nedeni, Devletin demokratikleşmesi ölçüsünde, sosyal adalet öncelikleri ile kamu kesiminin önceliklerinin uzlaşabilir olmasıdır.

“Özelleştirme” üretimi daraltmak demektir. Üretim araçlarının mülkiyeti özel kesime geçtiği ölçüde, üretim kararlarının insan gereksinimlerine göre belirlenmesi durumu
son bulur. Onun yerine üretim kararları sermayenin kârlılık ilkelerine göre alınmaya başlanır. (A. Saltık: Örnek, 1 kutusu 2,5 – 3 TL olan yaşam kurtarıcı depo penisilin iğneleri “piyasada” yoktur, ucuzdur, kâr payı düşüktür ama yaşam kurtarıcı olsa bile sermaye açısından üretimi önemsizdir.. “Öksüz ilaç – orphan drug” ilan edilmiştir sermaye tarafından.. Kapitalizmin Tunç yasası “maksimum kâr” çelik iradesiyle yürürlüktedir ve anlı şanlı AKP iktidarı eli kolu bağlı, bu sağlık dramını seyretmektedir ne acıdır ki!)

“Özelleştirme” yabancılaştırmadır

Kapitülasyonları ve Duyun-u Umumiye’yi görmüş bir ülkenin insanları olarak, ülkenin iktisadi işletmelerinin hiçbir sınır tanımaksızın yabancılara devredilmesinin doğuracağı sonuçların ciddiyetini en çok bizim kestirmemiz gerekiyor.

SERBEST REKABET ve SAĞLIK

Serbest rekabet savunucularına göre, tüketiciler piyasada ‘özgürce’ karar verirken, ekonominin yönetimine temel olan kararların oluşumuna katılmaktadırlar. Bu noktada unutulan ya da unutturulmak istenen husus, satın alma ile ilgili kararlarda bireylerin iradelerinin eşitlik içinde rol oynamamakta oluşudur. Eğer bu ekonomi alanında demokrasi ise herkesin eşit olarak değil, satın alma gücü oranında katıldığı bir demokrasidir; dolayısıyla demokrasi değildir.

Sağlık alanının kendine özgü koşulları, serbest rekabet kurallarının işlemesini olanaksızlaştıran kimi özel güçlükler içerir.

Örneğin sağlık alanında göreli olarak, fiyat karşısında esnek olmayan bir istem (talep) söz konusudur. Yani sağlık hizmetlerinde fiyat ne denli artsa da, istemin sabit kalma eğilimi yüksektir. Normal olarak herkes, kendi sağlığı veya yakınlarının sağlığı için parasının tümünü vermeye hazırdır.

Öteki çarpıcı nokta ise; sağlık hizmetlerinin maliyeti, yaşlılar, yoksullar ve kronik hastalar bakımından öbür insanlara göre daha yüksektir. Bu kategorilere dahil olanlar, sağlık hizmetlerine en çok gereksinim duymalarına karşın, en düşük satın alma gücüne sahip kesimi oluştururlar. Sağlık hizmetlerinin piyasa mekanizmasına bağlı kılınmış olması, satın alma gücü yüksek ve ayrıcalıklı dar bir kesimin sağlık gereksinimlerini karşılamaya yönelik olağanüstü lüks sağlık kurumlarının kurulması sonucunu doğurmuştur.
Bizde de Devletin sırtından hızla yükselmeye başlamış bulunan, beş yıldızlı otel konforuna sahip özel hastaneler, bunun bilinen örnekleridir. Sağlık hizmetlerinin özel sektöre terk edilmesi, koruyucu sağlık hizmetlerinin daha çok ihmal edilmesi ve daralması sonucunu doğurur.

Sonuç olarak                     : 

  • Sağlık hizmetlerinin, kamusal kuruluşlar tarafından sosyal dayanışma amacıyla yürütülmesine son verilerek kâr amacıyla çalışan özel işletmelerce yürütülmesinin, yani “görünmeyen ellere” bırakılmasının ciddi sonuçları vardır.
  • Özel sektöre bırakılan sağlık hizmetleri, insanların gereksinimlerine göre değil, satın alma güçlerine göre biçimlenir ve yönlenir. 

Ülkemizde demokratik rejimin askıya alınması ve demokratik hak ve özgürlüklerin ciddi yaralar alması yönünde önemli birer tarih oluşturan 12 Mart (1971) ve 12 Eylül (1980) darbelerine ortam hazırlayan birtakım örtülü operasyonlardır.

Büyük Ortadoğu Projesi’nin dayandırılmak istendiği gerekçeler; uluslararası terörle ve özelikle bölge bağlamında düşünüldüğünde İslami terör denilen şeyle mücadele etmek ve bölgeyi kitle imha silahlarından arındırmak olarak özetlenebilir.

  • BOP, tarihin tanık olduğu en iğrenç ve en korkunç insanlık trajedilerinin sahnelenmesine neden olmuştur ve olmaya da devam etmektedir  

GELECEK    

Gelecekle ilgili olarak, çok önemli ve büyük değişikliklerin arifesinde olduğumuzu
ve bir dönüm noktasında yaşadığımızı düşündüğümüz çok olmuştur.
Hemen her dönemde böyle düşünenler bulunabilir.
Oysa geçmişe baktığımızda, insanlığının uçsuz bucaksız tarihi boyunca,
bir dönüm noktası sayılabilecek ölçüde önem taşıyan dönemlerin az olduğunu görürüz.

Tüm insanlık açısından değer taşıyan önemli dönemeçlerin sonuncusu,

Kapitalizmin doğuşudur.

*********************

Sevgili öğrencimiz – meslektaşımız Sezin’in özetlemesine bir alıntı da biz yapmak istiyoruz hoşgörüsüyle :

“Birmingham’daki bir yüksek blokta oturan kiracıların
1/7’sinin su aboneliklerinin kesilmesi üzerine doğan durumu bir kapıcı
“Tam leş gibi bir durum doğdu..” tümceleriyle betimledi.

Tuvalette sifon kullanma olanağından yoksun kalan kiracılar,
gereksinimlerini merdiven boşluklarına görmekteler
veya lazımlıklarını pencereden aşağıya boşaltmakta.”

Ian Gregory, The Guardian, 2 Eylül 1992,
(Aktaran: Alpaslan Işıklı, Yeni Din Yeni Tanrı,
Otopsi Yay. 1. Bs. 2005, syf. 119-120)

OBEZİTEDE DÜNYA ONUNCUSUYUZ

Dostlar,

Bir yandan şişmanlık (obesite), bir yandan “AÇLIK ÖLÜMLERİ“!
Son derece düşündürücü.. Bipolar bozukluk gibi.. (Manik ve depressif uçlar..)
Kabaca 1 milyar ŞİŞMAN insan 1 milyar da AÇ insan!
7+ milyar nüfusun en az 2 milyarı bu bağlamda ciddi sorunlu..
1 milyar AÇ İNSAN sayısı da KüreselleşTİRme = Yeni Emperyalizm politikalarıyla artışta..

  • 1 milyar AÇ İNSANIN 11 milyonu her yıl AÇLIKTAN ÖLMEKTE!

Bu rakam her 5 ölümden 1’i anlamına gelmekte ve son derece ciddi..
Öbür tüm ölüm nedenlerinin önünde.. Daha açık söyleyelim;

  • 1 numaralı ölüm nedeni, 21. yy’ın postmodern dünyasında, AÇLIK!

Dünya ekonomisi için çok ağır bir sorun.. Son birkaç onyılda ABD kökenli
“fast food” kültürü tüm dünyada çok yaygınlaştı(rıldı). Dünyaya “armağanı” da (!) milyonlarca “şişman” ve “fazla kilolu” insan oldu.

Kapitalizm, “fast food” kültürü yaratarak müşterilerini artırdığı ölçüde, kazancı da büyüdü dünya genelinde zincir marketleriyle. Yarattığı markaların “Franchising” gelirleri kasalarına aktı.. Derken, obesite – fazla kilo sorunu için “çare” yi de
yine kapitalizm üretiyor.. Çoook değişik kimyasal formüller, hatta ilaçlar,
kozmetik yöntemler, egzersiz aletleri ve “obesite cerahisi”!

Sağlık ve Gıda Bakanlıkları başta olmak üzere, Milli Eğitim (okullar!) ile Spor Bakanlığı ve yerel yönetimlerin basın ile işbirliği içinde, bu ciddi ve yaygınlığı giderek artan önemli “Halk Sağlığı Sorunu” nu yönetmek üzere ulusal ölçekte denetim programları geliştirmek ana görevleridir…

  • “Ulusal Şişmanlık Denetim Programı” hızla oluşturularak
    etkin biçimde uygulamaya konmalıdır. Daha kapsamlı olmak üzere,
    çok doğallıkla, açlık – yetersiz beslenme sorunu için
    “Ulusal Beslenme Programı” olmak zorundadır.

Obesite

Sevgi ve saygı ile.
İzmir, 31.8.13

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==============================================

Dünya obezite sıralamasında Meksika 1. olurken Türkiye 10’uncu sırada yer alıyor.

OBEZİTEDE DÜNYA ONUNCUSUYUZ

Obezite (şişmanlık) belki de 21. yüzyılın en ciddi sağlık sorunu olma yolunda ilerliyor. Hem dünya hem de Türkiye çapındaki rakamlar da bunu belgeliyor.

Türkiye obezite sıralamasında hızla üst sıralara tırmanırken, dünya genelinde de obezite ciddi şekilde artış gösteriyor. Sağlık Bakanlığı kısa süre sonra obeziteye karşı farkındalık yaratmak için bir çalışma içine girecek. Peki yeterli mi?

BM Gıda ve Tarım Örgütü (A. Saltık : FAO) 2013 yılı rakamlarına göre, ilk kez ABD’yi geçen Meksika, dünyanın en obez ülkesi oldu. Meksika’da nüfusun %32.8’i obez! Meksika’yı sırasıyla ABD, Suriye, Venezüela izlerken, Türkiye obezite liginde 10’uncu. Ülkede obezite sıklığı erkeklerde %20,5 kadınlarda %41,0 düzeyinde. Dünya çapındaysa ise “fazla kilolu” olanların oranı %34.6, “fazla kilolu + şişman”
(A. Saltık : 2’si birlikte) olanlar %64,9, “çok şişmanlar” ise %2,9 olarak belirlenmiş.

Yeniden Türkiye’ye dönelim, bölgesel olarak da ilginç veriler karşımıza çıkıyor. %33.1 oranla Doğu Karadeniz en obez bölgemiz olurken, Orta Anadolu %20,5 ile obezitenin en düşük olduğu bölge.

Sağlık Bakanlığı da bu rakamları dikkate almış olacak ki, obezite hakkında ciddi çalışmalar yapıyor. Bakanlık tarafından yaşama geçirilmeye hazırlanan ‘
’Türkiye Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı’’nda kadınların %20’sinin günde yaklaşık 6 saat TV izlemesi verisi temel alınarak, TV kanallarında egzersiz programları yayımlanması, kadınların altın günleri için menü hazırlanması ve alışveriş merkezleri gibi toplu kullanım mekânlarında egzersiz yapılabilecek alanlar oluşturulması gibi hedefler yer alıyor.

Bakanlığın, bu önlemleri almasına neden olan gerekçeler arasında hazır gıda tüketimindeki çarpıcı rakamlar da önemli rol oynuyor. Türkiye’de hazır gıda ticari tüketim kanallarında yaklaşık 32 milyar TL’lik bir harcama olduğu görülüyor.
Yıllık verilere bakınca, hazır gıda tüketimi arttıkça obezitede de koşut (paralel) bir artış görmek mümkün olanaklı. 1997’de 25 yaş üstü bireylerde obezite sıklığında erkekler %18, kadınlar %33 oranında. 2010’da erkeklerde %27, kadınlarda %42’ye yükselmiş; 2013’te erkeklerde %20,5 kadınlarda %41’le bir düşüş görülüyor.

Ancak obezite gün geçtikçe artan bir sorun. Bu sorundan yola çıkarak uzmanlar obezitenin 2015’te erkeklerde %31, 2020’de %35, 2025’te %38’e kadınlarda ise yıllara göre sırasıyla %46, %49 ve %50’sinde bu rahatsızlığın görüleceğini öngörüyor.

Dünya’da çocuklar ve gençlerde de ciddi artışlar gösteren obezite, yapılan araştırmalara göre, ABD’de son 25 yılda 3,3, -ABD yıllık obezite tedavisi harcama gideri 127 milyar $-, İngiltere’de son 10 yılda 2,8 , Mısır’da son 18 yılda 3,9, Japonya’da son 25 yılda 2,5 , Avustralya’da ise son 10 yılda 4,6 kat artış gösterdi.

DSÖ (Dünya Sağlık Örgütü) tarafından 2015 yılında dünyada 700 milyon “obez”,
2,3 milyar “fazla kilolu” insan olacağını bildiriliyor.

Toplumsal bir sorun olan obezite; insan sağlığını ciddi şekilde tehdit ediyor.

ARTIK ÇOCUKLARIN DA YÜKSEK TANSİYONU VAR

Beslenme ve Diyet Uzmanı Nil Şahin Gürhan anlatıyor :

-Obezite ne gibi hastalıklara neden oluyor?

Kadının gebe olduğu dönemden başlayarak bebeklik, çocukluk, yetişkinlik, yaşlılık her dönemde obezite sağlık sorunları getiriyor. Çocuklukta büyüme çizgisini bozuyor, çocuklarda artık yüksek tansiyon, şeker hastalığı görülüyor.

Obezite vücudumuzu erken yıpratıyor, yüksek tansiyon, şeker hastalığı,
cilt sorunları, saç sorunları ortaya çıkıyor. İnsan soyunu sağlık açısından
ciddi biçimde tehdit ediyor.

-Obeziteye gereğinden çok yemek yemek kadar kötü beslenme de
neden oluyor mu?

  • Obezitenin en önemli sebebi beslenmeye gereken özeni vermemek.

Yiyecek tüketirken, çabuk hazırlanmasından dolayı “fast food”a yöneliyoruz. Tükettiğimiz enerjiden çoğunu çok daha hızla alıp, o gün aldığınız enerjiyi bir günde tüketmemiz olanaklı olmuyor. Sonrasında fazla kalori alma, giderek şişmanlığa
yol açıyor. Siz ne denli kiloluysanız, yağ dokunuz fazlaysa, bedeniniz daha yavaş çalıştığı için, kilo almanız o kadar denli  kolay, vermeniz o ölçüde zor oluyor.
Bu durum obezitenin korunması ve sürdürülmesi (kronikleşmesi) için
zemin hazırlıyor.

– “Sağlıklı Beslenme ve Hareketli Hayat Programı” obeziteye karşı
çeşitli önlemler almayı hedefliyor. Sizce bu önlemler ne denli etkili olur?

Önemli olan insanların istemesi. Sağlık Bakanlığı’nın insanların egzersiz yapabilmesi açısından parklarda yapmış olduğu aletler, yürüyüş alanları var ama burada bireysel özen de gerekli. Sağlık Bakanlığı’nın beslenme eğitimlerinin desteği olacağını düşünüyorum. Obezite yoğun enerji alımından kaynaklanıyor. İnsanların kişi olarak da obeziteye savaş açıp, ayağa kalkmaları gerekiyor.
Çünkü kilolu insanlar gerçekten hareket etmiyor. Alışveriş merkezlerinde kimsenin egzersiz yapacağını zannetmiyorum çünkü insanların oraya gitme amaçları
çok farklı.

-Obezite ile mücadele dünya genelinde ne durumda?
Bu konuda Türkiye ile dünyayı karşılaştırır mısınız?

Türkiye’de en son ekmekle ilgili düzenlemeler yapıldı. Beyaz ekmektense
tam tahıllı ekmeğe ağırlık veriliyor. Çevrede spor için olanaklar oluyor,
son yapılan araştırmalarda doğaya dönüp rafine edilmiş yiyecekleri yaşamımızda azaltarak eskiye dönmeyi çalışıyoruz. Eskiden yaşamımız daha hareketliydi,
artık harcadığımız enerji çok azaldı bunları çoğaltmak amaçlanıyor.
Doğal yiyeceklere yönelmeye çalışılıyor. Alınan enerjiyi ve harcanan enerjiyi denetim altına almak hedefleniyor. Türkiye’de de dünyada da obeziteyle mücadele adına yapılan çalışmalar bu durumda. Ülkeler ölçeğinde çalışmalar yapılmalı diye düşünüyorum. (Cumhuriyet PAZAR Dergi 18.08.2013)