Etiket arşivi: kapitalizm

“Yetersiz bakiye!”

author

 

Modern zamanların, hayatımızın bir parçası haline getirdiği bu toplutaşıma anonsunu her duyduğumda, Türkiye’yi ve dünyayı yöneten ve yönlendirenlerin içine düştükleri durumu hatırlıyorum.

Hâkim sistemin, yaşamı doğrudan etkileyen düzenin yetersizliğinin ve çarpıklığının, nasıl her geçen gün ortaya çıktığından söz ediyorum. İnsanlığa refah ve mutluluk vaat eden ama yeryüzünü bir cehenneme çeviren kapitalizm adlı baş belası virüsün yarattığı ölümcül bir akıbeti anlatmaya çalışıyorum.

Bugün, ülkemizde 7’den 70’e herkesin gece gündüz konuştuğu en önemli gündem maddesi, dayanılmaz hale gelen mal ve hizmet maliyetleri ile bunları suratımıza birer şamar gibi çarpan faturalar. En başta da enerji faturaları.

Aslında, o meşhur deyimle “vergilerimizin bize yol-su-elektrik olarak dönmesi” gereğinin yerine getirilmemesinden kaynaklanmıyor mu bu durum?

En temel ve vazgeçilemez gereksinimler olan suya, elektriğe, doğal gaza, iletişime, toplu ulaşıma, eğitime, sağlığa neden para ödüyoruz? Neden bu temel mal ve hizmetler, bize ödediğimiz vergiler karşılığında bedava sunulmuyor?

Tek nedeni var.

Kapitalizmin, bunların “özelleştirilmesi halinde oluşacak rekabetçi ortamda, daha da ucuzlayacağı” yalanını, toplumun beynine alçakça zerk etmiş olması. O ünlü “Devlet elektrikle, suyla, otobüsle, telefonla uğraşmaz” yalanı, yıllar önce tedavüle sokulurken uyaranları “geri kafalı, dinozor ruhlu, çağdışı devletçiler” olarak suçlayanlar, bugün neden söz edildiğini anlayabiliyorlar mı?

Sanmıyorum.

O “geri kafalı” dediğiniz insanların, yani insanı, emeği ve insanoğlunun hakça üretip hakça paylaşımını savunan, yani sosyalizme inananların söylemi, hayatın bugünkü gerçekleri karşısında bir kez daha kanıtlanıyor. Başta elektrik, su, gaz olmak üzere temel gereksinimlerin (vergiyi mükelleflerden doğrudan ve dolaylı çuvalla toplayan) devlet tarafından karşılanmayıp açgözlü hırsız özel sektöre peş keş çekilmesi sonucu faturaların ulaştığı utanç verici seviyeyi bugün “sistemi hâlâ savunanlar” da bal gibi görüyorlar.

Evini ısıtamadığı, enerjiyi minimum gereksinimin bile altında kısıtlamak zorunda kaldığı, suyu neredeyse damla damla kullanabildiği için hayat seviyesini düşürmek zorunda kalan insanların yaşadığı durum açıkça bir halk sağlığı felaketidir”.

Aynı şekilde, internete dökecek çuval dolusu parayı bulamayan gençlerin başına gelen de, bir “eğitim ve aydınlanma karşıtı sabotaj” değil midir?

Toplu ulaşımı bile kullanmaya kesesi yetişemeyen kitlelerin acz içinde evlerinde oturmak zorunda kalmaları da ağır bir “insan hakkı ihlali ve seyahat özgürlüğünün kısıtlanması” ndan başka nasıl tanımlanabilir?

Bu manzara ortada dururken, emekçi kitlelerin, bırakın yoksulluğu, açlık, hatta kölelik (neredeyse angarya) düzeyinde ücretlere layık görülmesi, utanmazca bir cinayet değil de nedir?

Bugün dünyayı ve Türkiye’yi yönettiğini sanan ama her attığı adımda “Yetersiz bakiye” hatta “Geçersiz kart” anonsunu hak eden çapsız rejimlerin, bu sistemin yürüyemeyeceğini bir an önce kabul etmesi gerektiği ortada iken, kabul etmeyeceklerini biz de biliyoruz.

  • Emekçilerin son günlerde ülkenin her yerinde yükselen ve çığ gibi büyüyen hak mücadelesi ve direnişleri, işte bu gerçeklerin haykırıldığı ve kaçınılmaz olarak toplumun her kesimine yayılan bir çığlığın ilk tınılarıdır.

Başta ülkenin sol-sosyalist güçleri olmak üzere, rejimin-sistemin bu kokuşmuşluğunu, çaresizliğini en geniş kitlelere yayabildiği bir dayanışmanın önemi ortadadır. Muhalefetteki “düzen partilerinin” de “masada oturma düzeni, protokol görüşmeleri takvimi vb.” gündemlerle vakit harcayarak toplumu oyalamaya çalışacaklarına, bu onurlu mücadeleye destek vermek için ne yapılacağına kafa yormak gibi bir görevi vardır.

Hiç kuşkusuz, önümüzdeki (hızla yaklaşmakta olan) seçimin sonucu, bıçağı kemiklerinde hisseden yoksul ve çaresiz kitlelerin taleplerine kimin sahip çıktığına göre şekillenecektir.

O halde, çare bellidir.

Mücadele, daha kararlı mücadele ve daha yüksek sesle hak talebine sahip çıkmak.

Kapitalizmin “Yetersiz bakiyesi” sıfırın altına düşmüşken tarihe gömülmek şeklindeki akıbeti yaklaşmaktadır.

İpin ucu kaçtı mı?

Çoktaaan diyenleri duyar gibiyim. Ama “kaçtı mı kaçırıldı mı”, “kimler kimlerden kaçırdı” ya da daha yerinde olarak “ipin ucu kimlerin elinde” sorularını sormadan olmaz. Olmaz, çünkü ilişkilerin analizini yapmazsak, kapitalizm içinde kalarak eşit, özgür ve adaletli bir dünyada yaşanabileceği inancını taşıyanlar arasında ve tabii ki düzen içinde ve otoritesinde sıkışır kalırız. Dahası burjuva devletin ve hukukun vitrinine koyduğu demokrasi, sosyallik gibi birçok yanılsamaya kanarak yaşamak zorunda kalırız. Hemen her gün hemen her köşede eşitsiz yaşam koşullarından, siyasal iktidardan ve gericilikten, kötü haber okumaktan veya izlemekten yakınan milyonlar var. Gelir adaletsizliğinin altında ezilenler, geliri olmayanlar var. Kanun önünde herkes eşit diye diye kandırılan ama gerçek eşitliği bir an bile yaşayamayanlar var. Düşünce özgürlüğü diye diye düşüncesini açıkladığı için soruşturmaya, kovuşturmaya uğrayanlar, tutuklular ve hükümlüler var. Yargıda adalet arayamayanlar ya da ararken gerçek adaletsizliğin üstüne ikincil adaletsizliği de yargıda yaşayanlar var. En temel ihtiyaçlarını, beslenmeyi, barınmayı, sağlığı, eğitimi, nefes almayı piyasa vahşiliğinde kıyısından köşesinden karşılamaya çalışanlar ya da hiç karşılayamayıp nefessiz kalanlar var.
  • Kapitalist düzenin cinayetleriyle yaşamı sona erdirilenler var.
Kirada oturduğu derme çatma evin küçücük bahçesinde, teneke saksılarda yetiştirdiği domates ve biberin birkaç kilosunu mahallede satıyor diye; kiraladığı avukatlık bürosunda bir arkadaşı için ek masa koyuyor diye ek kira isteyen ev sahiplerinin bulunduğu toplumda bu tür olaylar şaşkınlık ve mizahla anlatılırken unutturulan ama Anayasa ve hukukla korunan sınırsız özel mülkiyet var. Emekçileri koruduğu sanılan ama ezen sözleşmeler var.
  • Kamu kaynaklarının talanla, yağmayla özel mülkiyete aktarılması var.
Üretim araçlarını elinde tutan, üretim ilişkilerini yönlendirip yönetenlere canlarını feda ederek emeklerini satmak zorunda olanlar var. Devasa bir yedek işgücü olarak işsiz ordusu var. Fuat Sözen’in yerinde analiziyle istihdamda tarihi çöküş var. Bu tabloyu AKP iktidarı ve onun lideri yaşatıyor ve ondan kurtulursak piyasanın vahşetinden ve gericiliğin baskısından kurtulacağız öyle mi? Bu siyasal iktidar ipin ucunu kaçırdı öyle mi?
  • Pandemiyi sömürü fırsatçılığına çeviren iş dünyası, o yönetemiyor denilen AKP’ye tam desteğini sunuyor.
Ve düzen muhalefeti de ittifaklı iktidar hesapları yaparken iş dünyasına sıcak desteğini ihmal etmiyor.  Patron örgütleri AKP’ye ve sıklıkla tartışmalara konu olan Albayrak’a tam destek veriyor. AKP’nin iktidara oturmasından bu yana her kritik anda ya da bunalımda bu tür destekleri hep yaptılar ve hep de karşılığını aldılar.

Devlet yeniden şekillendirilirken, piyasalaştırılırken; kamu kurum ve kuruluşlarındaki kadrolar tarikatlar ve cemaatler arasında paylaştırılırken -buna AKP’nin uzun Fethullah Cemati ortaklığı da dahil- sermayeyle anlaşmazlığa düşülmedi. Devlet sermayeye kayıtsız, koşulsuz, kusursuz hizmet için vardı ve sermaye bu üç (k) deki küçük zaaflardan, mülkiyet kaydırmalarından rahatsız olmadı; yeter ki sömürü düzeninin siyasetine, ideolojisine ve istikrarına bütünsel zarar gelmesin.

Destek açıklamalarından birini vermek yeter. Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu, “Sahadaki durumu hükümetimize en hızlı şekilde aktararak ekonomi yönetimimizin karar ve icraat süreçlerine en kapsamlı desteği verdik” diyor ve şöyle devam ediyor: “Türkiye sadece sağlık alanında değil ekonomi alanında da pandemiye karşı başarılı bir mücadele gösterdi. Sayın Cumhurbaşkanımız liderliğinde hükümetimizin attığı hızlı ve kararlı adımlar adeta bir dalgakıran görevi gördü… Türkiye bu tümseği de aşacak ve kararlı adımlarla ilerlemeye devam edecek.”

Yanıltmasın; Türkiye dediği emekçi halk değil sermaye sınıfı, yani sömürenler… Özünde sermayenin ihtiyacı olan 12 Eylül Anayasasının değişikliklerinde, yasal düzenlemelerde, yetki yasalı ya da OHAL’li KHK’lerde, onların yerine konulan CBK’lerde, diğer hukuk düzenlemelerinde, kamu idarelerinin iş ve işlemlerinde, yargı kararlarında ve diğer denetim organları işlemlerinde hep aynı amaç için çalışıldı. Sermaye istiyor; kendisine teşvik ve kaynak istiyor; emekçilere daha fazla esneklik, daha fazla güvencesizlik ve hak gaspı istiyor; AKP devleti de yasamasıyla ve yargısıyla elbirliğiyle isteklerini yerine getiriyor. İpler zaten hep sermayenin ve onun iktidarının elinde. Şimdi AKP’nin keyfî ama hedefi belli hallerine bakıp “ipin ucunu kaçırdılar, değiştirmek gerekir” demek düzen içi muhalefet ve o muhalefete umut bağlayanlar yönünden göle yoğurt mayalamaya benziyor. Araya bir de parlamenter rejime dönüş, daha güçlü bir başbakan gibi arayışlar da eklenerek AKP’lileştirilen parti devletinden kurtarma üzerinden planlar yapılıyor. Emperyalist ilişkileri gündeme bile almıyorlar.

At değiştirerek emekçileri daha fazla sömürmeyi de gizlemiyorlar. Emekçi halka saldırı, haklarını budama, fırsatçılık, ucuz işgücü, sürekli borçlandırma, yedek işgücü olarak işsiz bırakma ve düzenlerine bağlı tutma konusunda küçük ayrıntıları farklı siyaset gibi göstermeleri düzenin istediği uyumlaştırma ve sömürü siyasetinden başka bir şey değil. Yapacaklarını nöbet değişimi üzerine, devlet ve hukuk üzerine kuruyorlar. Ekonomiyi düze çıkaracağız dedikleri kapitalizmin düzü. Siyasal partiler yer değiştirecek, gerekirse liderler değişecek ama düzen aynı düzen, sermaye sınıfı emekçileri sömürmeye devam edecek… Oh ne âlâ…

İpler sermaye sınıfının elinde. İplerle halk arasında demokrasi kılıflı siyasal partiler var, devlet ve hukuk var. Devletle ve hukukla oynayarak, aynı siyaseti farklı siyasi partilerle yapmaya kalkışarak iplerin sahibi değiştirilmiyor, değiştirilemez.

  • Değiştirilmesi gereken kapitalizmin, emperyalizmin sömürü düzeni. Çökmeleri kaçınılmaz, yıkılmaları kaçınılmaz.
  • İşte bunun için “işçi sınıfının örgütlü devrimci mücadelesi” ve “devrim için parti” diyoruz, “omuz ver” diyoruz.

Putin açıkladı: “Her yeri vurabiliriz”

Putin açıkladı: “Her yeri vurabiliriz

Rusya Savunma Bakanlığı, sesten hızlı (hipersonik), nükleer başlık taşıyabilme kapasitesine sahip yeni füzelerini ilk kez konuşlandırıldığını duyurdu. Devlet Başkanı Putin, bu füzelerle dünyada her noktayı vurabileceklerini öne sürdü.

Sozcu.com.tr
(AS: Bizim kapsamlı irdelememiz yazının altındadır..)

Son dakika… Putin açıkladı: Her yeri vurabilirizAvangard adlı sistemde yer alan süzülüş aracı, üzerine oturtulduğu kıtalararası balistik füzenin hızını ses hızının 27 katına kadar çıkartabiliyor. Devlet Başkanı Vladimir Putin, geliştirilen yeni tip silahın çağın ötesinde olduğunu belirterek, bu gelişmenin Sovyetler Birliği’nin 1957 yılında uzaya ilk uyduyu göndermesine eş olduğunu kaydetti.

  • Rusya’nın yeni kuşak nükleer silahlarının dünya üzerinde neredeyse her noktayı vurabileceğini söyleyen Putin,
  • ABD menşeli herhangi bir füze kalkanının da buna engel olamayacağını ifade etti.
Avangard sisteminin var olan ve geliştirilecek tüm füze savunma sistemlerini delip geçebilecek düzeyde olduğunu söyleyen Putin sözlerini şöyle sürdürdü:
  • “Bugün yeni ve yakın tarihimizde eşi benzeri olmayan bir duruma sahibiz.
  • Diğer ülkeler bizi yakalamaya çalışıyor.
  • Tek bir ülke bile, kıtasal menzile sahip sesten hızlı silahlar bir yana dursun,
    sesten hızlı silahlara dahi sahip değil.”
    ==============================
    Dostlar,

    SİLAHLANMA YARIŞI UYGAR İNSANLIĞA YAKIŞMIYOR..

    Yeniden “dehşet dengesi” mi kuruluyor Dünyada?
    2. Büyük Paylaşım Savaşının ardından ABD ve SSCB öncülüğünde kurulan NATO ve Warşova Paktları, dünyada neredeyse 45 yıl süren bir “nükleer caydırıcılık”  (Nuclear Deterrence) temelli derin bir kutuplaşmaya sürüklemişti.
    Devlet Başkanı Mihail Gorbaçev’in istifasıyla SSCB’nin dağılmasından sonra (25 Aralık 1991) ABD hegemonisinde tek kutuplu dünya kurulmuş oldu.
    V. Putin, Başbakan ve Devlet Başkanı olarak 17+ yıldır Rusya’yı eski gücüne eriştirmeye çabalıyor. 2018’de 2. kez seçildiği Başkanlık görevi 2024’e dek sürecek.
    Pek çok bakından çok da başarılı oldu. Rusya yükselme dönemi yaşıyor adeta. 2019’da 1,5 Tr $’ı aşan ulusal geliri ile dünyada 12. sıradadır.

  • Ancak bu son silah teknolojisi açıklaması ürkütücüdür!

    Nükleer silahsızlanma çabaları özlenen başarıya ne yazık ki ulaşmıştır ve Küremiz, kazananı olmayacak bir nükleer son tehlikesiyle yüz yüzedir. Nükler Kulüp üyesi ülkelerin sayısı 10’u bulmuştur. İsrail nükleer güç sahibidir. Pakistan öyledir, İran ve Hindistan adaydır. K. Kore başlıbaşına bir risk odağıdır. Nükleer arsenalin (cephaneliğin) %90’ı ABD elindedir ve 29 NATO üyesi ülke üzerinden Türkiye ve Almanya, Hollanda dahil nükleer silahlar konuşlandırılmıştır.

    2019’da 1,7 trilyon $ silahlanma gideri söz konusudur 88 trilyon toplam küresel gelir içinde (%2). ABD’nin 2020 savunma bütçesi 800 milyar Dolara çok yakın olup, tüm dünyadaki silahlanma giderlerinin yarısını tek başına yapmaktadır. 20 Trilyon dolar düzeyinde 2020 ulusal gelirinin (Dünya toplamı 86,5 Tr. $) %4’ünü savunma gideri olarak ayıran bir ülkedir ABD..

    Tek kutuplu ABD düzeni son 10 yılda Çin ve Rusya’nın yükselişi başta olmak üzere, Almanya ve AB tarafından deyim yerinde ise silkelenmektedir.

    Öte yandan, 16 Ekim 2019’da FAO tarafından açıklanan verilerle, dünyada 820+ milyon aç insan vardır. Bu insanların açlıktan kurtulmaları için günlük 2 $ gibi “minik” bir kaynak yeterlidir. Dolayısıyla 2 milyar dolar bile tutmayan bu kaynak, dünyanın toplam silahlanma gideri olan 1,7 trilyon doların 850’de 1’idir! 2030’a ertelenen “SIFIR AÇLIK” hedefi kabul edilemez, öne çekilmelidir, gelecek yıl dünyada tek bir AÇ İNSAN KALMAMALIDIR!

    Bu durum çok ağır, çelişkili, kabul edilemez ve sürdürülemez bir trajedidir..
    Bütün insanlık bu insanlık dışı dayatma ve kuşatmaya isyan etmelidir.
    İnsanlığın emeği, tartışılmaz bir öncelikle onun gönenci (refahı) ve erinci (huzuru) için harcanmalıdır.


    Çocuk başına 10 $ harcama ile her yıl 3,7 milyon çocuk ölümü önlenebilir.
    Aynı harcama ile 65 milyon çocuk ağır beslenme yetersiliği ürünü bodurluktan korunabilir.
    265 milyon kadında anemi (kansızlık) görülmeyebilir..

    0-5 yaş çocuklar tüm dünyada 600 m dolayında olup, yukarıdaki 3 hedefe erişmek için gerekli kaynak 6 milyar $ dolayındadır ve 2019 toplam küresel silahlanma giderinin %3,5’idir.

    Dolayısıyla, akçalı (mali) olarak erişimi olanaklı (affordable) gerçekçi hedefler söz konusudur.

  • Savaş değil; SAĞLIK – BARIŞ – PAYLAŞMA – DAYANIŞMA – BİLİM – SANAT – EĞİTİM – ÖZGÜRLÜK – ADALET… son çözümlemede insan mutluluğu, insanın bilgeleşerek kendini bulması ve aşması ereği ile kullanılmalıdır insan emeğinin ürünleri.

Bu yönde değerlerin insanlara aile içinden başlanarak okulda, toplumda… aşılanması, özlenen geleceğin kurulmasında başlıca yatırım olacaktır.

Politik önderlere, uluslararası kurumlara, akademiye, basına.. büyük ve tarihsel önemde kritik görevler düşmektedir bu bağlamda..
***

  • “İktisadi temelde PİYASACILIK ve siyasal düzlemde KÜRESELCİLİK, azgelişmiş ülkelerin iktisadi-siyasi istilası ve işgalidir.
  • Buna karşılık memleketlerin yapabilecekleri şey açıktır: İktisadi temelde PLANLAMACILIK ve siyasal düzlemde BAĞIMSIZLIK.

    Bu, tekellerin ileri sürdükleri üzere ‘dünyadan kopma‘ ve ‘içe kapanma‘ değildir. Bu, emperyalizme karşı çıkma, sömürgeleşme sürecinden kopma ve dünyanın ¾’ünden daha büyük bir bölümünde yaşayan Güneyin İnsanları’na açılma demektir.”

    Yukarıdaki değerlendirme, Venezuela’nın Ankara Büyükelçiliği yapmış Prof. KALDONE G. NWEIHED‘indir. (KÜRESELLEŞME : İKİ YÜZE BİR MASKE, Çev. B.T. Gürel, Memleket Yayınları, ISBN: 978-9944-5435-1-4, 2006)

    Emperyalizm ve kapitalizm insanlığın 2 başdüşmanıdır ve bunlar yok edilmedikçe yeryüzünde insana rahat yoktur. Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün çok uyarıcı sözleridir :

    • Bizi yutmak isteyen kapitalizm ve bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı savaşımı MESLEK edinmiş insanlarız..

      Sevgi ve saygı ile. 28 Aralık 2019, Ankara

      Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
      Ankara Üniv. Tıp Fak. – Halk Sağlığı Uzmanı
      Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
      www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Meslek Hastalıkları – Occupational Diseases

logo_AUTF

Sevgili AÜTF Dönem 5 Öğrencilerimiz ve asistanlarımız,
Emekçilerimiz, Site Okurlarımız…

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem V’te işlediğimiz
MESLEK HASTALIKLARI konulu dersin güncellenmiş yansılarını
(202 yansı, 7,5 MB) pdf olarak incelemek için lütfen tıklayınız. (27 Aralık 2019)

Bu yansıların ilk 104’ü sınav kapsamındadır
. Sonrakiler ek bilgi edinmek isteyenleredir.

Türkiye ve Dünya emekçilerini saygı ve şükranla selamlayarak!

Meslek_hastaliklari

Bu sunu, 13 Mayıs 2014’te Soma maden faciasında, iktidarın göz yumması ile sermayenin dizginsiz kâr hırsına göz göre göre kurban edilen 301 (üç yüz bir) masum emekçiye
ve ailelerine adanmaktadır…
 Karadon_faciasi_5._yil_17.5.15

ATA_Ergani'de_Kaza_Kader_Talih_Tesaduf_Arapcadir

Yüreğimiz Siirt – Şirvan – Maden köyü bakır madeni göçüğü kurbanı 16 emekçiye yandı.. Heyelan diyorlar ama Maden Mühendisleri Odası raporuna göre resmen şiv kayması ve işletmenin hatası – ihmali sonucu.. Sitemizde işledik :

Soma kırımının (katliamının), 301 masum maden emekçisinin ilkel ve vahşi – rezil sermaye birikimine kurban edilmesini lanetliyoruz..

6 yıl sonra sorumluların hak ettikleri yaptırımı görmemeleri sonucunu esefle kınıyoruz..

2017 sonunda kayda giren meslek hastalığı sayısı yalnızca 691…

İşle ilgili hastalık” kaydı yok! ILO toplam 160 milyon meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık kestirimi yapıyor her yıl. Türkiye Dünya nüfusunun %1,1’i; kabaca 1,6 milyon / yıl meslek hastalığı + İşle ilgili hastalık tanısı beklenebilirdi. 2018’da kişi başına yaklaşık 9 kez hekime başvurduk.. 700 milyonu aşıyor toplam hekim – başvuran görüşmesi (muayene!?).
Meslek hastalığı sayısı toplam muayene sayısının milyonda 1’i bile değil..

  • Örtük/örtülen, saklı/saklanan açık ama gizli meslek hastalığı salgını için için sürüyor..
  • Emekçiler sermayeye post-modern vahşi mi vahşi “yeni” bir vergi (!) daha ödüyor :
  • KAN VE CAN VERGİSİ!

Sorunların çözümünün BÜTÜN EMEKÇİLERİN BİRLEŞMESİNDEN GEÇTİĞİNİ
bir kez daha anımsıyor ve anımsatıyoruz.

Ama patron, sendika değiştiren emekçiyi bile işten atıyor; değil ki sendika kuran / üye olanı..

Siyaset kurumu seyirci olan bitene : Ölçüsüz-tarifsiz bir aymazlık ya da sermaye iktidarı..
3. seçenek ufukta görülüyor mu??

Yaklaşık 7 milyon emekçi için asgari ücret 2020 yılı için dün, net 2324 TL olarak belirlendi.
400 Dolar bile değil..

Sevgi ve saygı ile. 27 Aralık 2019, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK, MD, MSc, BSc
AÜTF Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı –
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Bağımlı ekonomiden bağımsız siyaset çıkar mı?

Bağımlı ekonomiden bağımsız siyaset çıkar mı?

Barış Doster

Türkiye üretmiyor. Sanayisi eridi. Tarım ve hayvancılık ülkesi olan Türkiye, mercimek, fasulye, et, saman ithal ediyor. Çarşı-pazardaki ürünlerin büyük bölümü dışarıdan geliyor.

Hayat pahalılığı yurttaşın belini büküyor.
İşsizlik dayanılmaz boyutlarda.

  • Büyüdüğü dönemlerde bile istihdam yaratamayan; üretime değil tüketime, ihracata değil ithalata dayanan model iflas etti.
  • Sanayileşme hamlesini, planlı ekonomiyi, bütüncül kalkınmayı unutmanın bedeli ağır oldu.

Seçim dönemlerinde, iç siyasete yönelik, “Eyy Almanya”“Eyy Hollanda” diye başlayan tümceler kurulsa da, bu ülkeler önemli dış ticaret ortaklarımız, ülkemize en çok yatırım yapan ülkeler arasındalar.
Sorunumuzun dönemsel değil yapısal olduğunu kavramak için, tarihe uzanalım. İkinci Dünya Savaşı sonrasına, Soğuk Savaş’ın başladığı döneme bakalım. ABD’nin Türkiye’ye, Marshall Yardımı kapsamında süttozu, krem peynir yolladığı yıllar…
O malların ambalajlarının görüntüleri hafızalardadır: Tokalaşan iki el. Üstünde ABD bayrağındaki yıldızlar, altında ABD bayrağındaki şeritler. ABD yardım yaparken bir de şart koşmuştur: 

  • “Sanayileşmekten vazgeç, demiryollarına yatırım yapma.”

Yardım yaparken, neyi, nasıl, ne kadar üreteceğimizi de dayatmıştır. Tahribatı ağırdır. Misal; ulusal savunma sanayisi konusunda aklımız başımıza, 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı nedeniyle konan ambargo sonrasında gelmiştir.
ABD – Türkiye arasındaki bu ilişki biçimi, ülkemizin tam bağımsızlık, ulusal egemenlik, onurlu dış politika, güçlü ekonomi konusundaki kıskançlığını, kısacası Atatürkçü geleneğini de zayıflatmıştır. Seçkin aydınımız Niyazi Berkes’in şu saptaması önemlidir: 

“Batı’da Atatürk dönemini Batıcılık düşmanlığı sayarlar. Onlara göre, Batıcılık sevgisini başlatan Adnan Menderes’tir”.

Ülkeler ve sınıflar arası eşitsizlik

Diplomaside baskı çok boyutludur; siyasi, hukuki, askeri, iktisadidir. İç siyasette de ekonomik baskı, yalnızca yoksulluk, eşitsizlik, sömürü doğurmaz. Zorbalık da doğurur.

  • Kapitalizm, ülke içindeki sınıfsal eşitsizliği de, ülkeler arası eşitsizliği de derinleştirir.

Sınıf” kavramının, sınıfsal mücadelenin, yurttaş kimliğinin, toplumsal bilincin yerine etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel duyarlılıkları koyar. Kimlik siyasetini öne çıkarır. Kapitalist düzenin, liberal düşüncenin, kâğıt üstünde önerdikleriyle, özgürlük vaadiyle, hukuk önünde eşitlik söylemiyle, gerçek yaşamda yaşananlar örtüşmez.

  • Ekonomik eşitsizlik, siyasal ve toplumsal eşitsizliği besler.

İç siyasette bunlar yaşanırken, dış siyasette de benzer uygulamalar öne çıkar. Pazar ve hammadde için, ülkeler birbirine kırdırtılır, işgal edilir. Gelişmiş, merkez, kapitalist, emperyalist ülkelerin silah sanayisi, siyaset, bürokrasi ve bilim dünyasıyla birlikte çalışır.

  • Azgelişmiş ülkeler de gerek duyduklarından değil, haraç vermek zorunda olduklarından, gelişmiş ülkelerin silah şirketlerinin en önemli müşterileri olurlar.

Yurttaşları açlığın, yoksulluğun, eğitimsizliğin girdabında kıvranan Ortadoğu ülkeleri bunun somut örneğidir.

Kıssadan Hisse: Kapitalizmde kâr, şirketin kasasına girer. Zarar emekçilere, yoksullara yüklenir. Dış politikada da bu kural geçerlidir.