Etiket arşivi: demokratik hukuk devleti

Hukuk yoksa iktisat da yok

Alt-yapı ve üst-yapı ayrımı ile açıklanan toplumsal yapıda, üst yapılar, alt yapılara bağımlıdır. Alt-yapı olarak iktisadi düzen, üst-yapı olarak hukuk sistemini biçimlendirir. Marksist kuram, bu diyalektiğe dayanır.

Devlet yönetimi, hukuk ve iktisat arasındaki bu ilişkinin merkezinde yer alır.

Çağdaş anayasa hukuku ve siyaset bilimi, devletin varlık nedeni olan yasama-yürütme ve yargı erklerinin birbirinden ayrılması kuramı ile özdeşleşir: Kuralı koyan organ, kuralı uygulayan organdan ayrı; uyuşmazlıkları çözen organ olarak yargı ise, her ikisine göre bağımsızdır.

Türkiye yönetimi, alt-yapının belirleyici olduğu görüşünü genellikle doğruladı; ama bunu, kapitalist veya iktisadi liberalizmden çok, vahşi kapitalizm ve bir tür yağma düzeni olarak yaptı. Bunların başında çevre yağması ve kamu ihale yasasını delik-deşik etmek gelmekte.

  • Yalnızca Türkiye halkını soyan değil, Türkiye ülkesini de yağmalayan “beşli çete”, tipik araç.

Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme (PBYDBY), anayasa hukuku ve siyaset biliminin yüzyıllara dayanan birikimini bir anda ve çırpıda siliverdi. Kişiliğinde topladığı çoklu devlet yetkilerine parti başkanlığını da ekleyen kişi, özerk ve uzman kuruluşları da, ya hukuku araçşallaştırarak (Üniversite yönetimleri) ya da fiili durum yaratarak (Merkez Bankası) özerk ve uzman kuruluşları da işlemez hale getirdi.

Fiili yetkileri, “konu uzmanı” olduğu iddiası meşrulaştırmaya ilahi inanca dayalı referansı da eklemeyi ihmal etmeksizin. Faiz indiriminde ‘nass referansı’, ilahiyatçılar doğrulamasa da, bunun belirgin göstergesi.

Kısacası, bütün siyasal karar düzeneklerini tasfiye ederek kendisini merkezi konuma yerleştiren kişi,

ülkeyi uçuruma sürüklerken, dinsel referansa sarılarak,
yarım haftada Türkiye halkının yarı yarıya YOKSULLAŞTIRILMASINI neredeyse takdir-i ilahi ile
açıklama densizliğine vardı.

Sonuç olarak, anayasa hukuku ve siyaset bilimi gereklerini ortadan kaldırarak Türkiye Cumhuriyeti’ni tek başına yönetmeye girişen kişi, “kişi-parti-devlet” birleşmesiyle alt-yapı ve üst-yapı ilişkisi bir yana, her ikisini de çökertti.

Kurtuluş Savaşı sonrası, Türkiye tarihinin en büyük ve yaygın yoksulluğuna sürükleyen kişi, halkla dalga geçercesine “ekonomik kurtuluş seferberliği” ilan etti.

Bütün unvanlarını kullansa bile, böyle bir seferberliğin başarı olasılığının bulunmadığını belirtmeye gerek var mı?

İktisadi sefalet, hukukun çökertilmesi sonucu olduğuna göre, öncelikle hukukun inşası ile işe başlamak gerekir. Bunun için öncelikle Anayasa, demokratik hukuk devleti ile bağdaşmayan maddelerden arındırılmalı; hükümet sistemi yeniden öngörülmeli, hükümet hesap verebilir olmalı, görev-yetki-sorumluluk üçlüsünde anayasal denge ve denetim düzenekleri kabul edilmelidir.

  • Türkiye’nin kurtuluşu, bütün yetkileri tek kişide toplamaktan vazgeçip,
    yetkileri farklı kişi, kurul ve kurumlar arasında paylaştırmaktan geçer.
  • Bunun için acilen demokratik hukuk devleti kurumları, kuralları ve değerlerine dönülmelidir.
  • Toplumun ve devletin tarihine ve kazanımlarına ihanetin bedeli, 85 milyon yurttaşa ödettirilemez.

Kurtuluş için, şu halde kesinlikle PBYDBY’nin ilan ettiği sözde seferberlikle değil, tam tersine PBYDBY’yi tasfiye ve demokratik hukuk devleti seferberliğini gerekli kılmaktadır.

Demokratik hukuk devleti, yasama-yürütme-yargı ekseninde erkler ayrılığı çerçevesinde özerk ve uzman kuruluşları da güvence altına alır.

Hukuk güvenliği, hukuk devletinin asgari gereklerinin geçerli olduğu bir anayasal düzende sağlanır.

Şu halde, iktisadi düzen ve güven, ancak hukuk güvenliğinin geçerli olduğu bir siyasal yapı ve toplumsal yaşamda geçerli kılınabilir.

Anayasal süreci şiddetten arındırmak…

“AKP Grup toplantısındaki eylem, anayasal düzenin tümden ortadan kaldırılmasına yönelik bir girişimdir. 2010 Anayasa değişikliği gibi 2017 Anayasa değişikliği de büyük ölçüde devlet şiddeti desteğiyle dayatıldı. Bu bakımdan şiddet tapınması, aslında amaçlanan ‘sivil anayasa’ (!) için kullanılacak araç üzerine de somut ipuçları sağlıyor.”

(‘Şiddet, devleti yönetim aracı mı?’ başlıklı son yazı /4 Kasım).

Haliyle, ‘Anayasa nasıl okunmalı?’ sorusu öne çıkıyor. Millet İttifakı ve Cumhur İttifakı arasındaki ayrışma ekseni, Anayasa üzerinden demokratik Cumhuriyet ve teokratik monarşi’ olarak karşıt iki hedef etrafında biçimlenecek.

Demokratik cumhuriyetçilerin kazanmasının ilk koşulu, kavram kirletmelerine izin vermemektir. Haklılık, kendilerini öne çıkarsa da, teokratik monarşi yanlılarının hukuk ve ahlak dışı kirletmeler üzerine becerisi malum.

Bu nedenle, gelinen yer ne ölçüde iyi bilinirse gidilen yön (hedef) daha doğru çizilebilir. Son yıllarda bilinçli ve sistematik biçimde yaratılan anayasal bilgi kirliliği, demokratik cumhuriyet savunucularını bile kafa karışıklığına sürükleyebiliyor.

2709 sayılı 7 Kasım 1982 Anayasa’sı, birbirine karşıt yönde iki değişiklik dizisinde ilk metinden uzaklaşılarak başkalaştı:

• 1987-2004 ekseni; Anayasa’nın güvenlikçi ve otoriter özelliğini, iktidarın dengelenmesi ve özgürlük güvenceleri ereğinde hayli törpüledi.

• 2007-2017 ekseni ise tersine, Anayasa’yı, kurul halinde karar ve denge-denetim düzenekleri ile hesap verebilir hükümete ilişkin kurallardan arındırdı; devleti temsil ve yürütmeye ilişkin bütün yetkileri tek kişide yoğunlaştırdı.

• Bununla, değişiklik öncesi döneme göre bir nitelik farkı yaratıldı. Nasıl?

• 1961 ve 1982 Anayasa’sı arasında nicelik farkı vardı.

• 2017 Anayasa değişikliği ile 1982 Anayasa’sı, 1987-2004 ekseninden değil yalnızca, Osmanlı-Cumhuriyet anayasal gelişmelerinden nitelik olarak farklılaştı; çünkü demokratik hukuk devleti düzenekleri yok edildi.

2023 çifte seçimi, “plebisiter anayasa oylaması”na dönüştürüleceğine göre; demokratik cumhuriyetçiler ve teokratik monarşistler arasındaki hesaplaşma, anayasa üzerinden yapılacak demektir.

Anayasal kurumlara yönelik, ‘Bekleme odasına almak, saygı duymamak ve tanımamak, kapatmak ve yıkmak’ vb. ifadeler, sıradan siyasal söylemler değil. Anayasal düzen yıkıcılığı misyonu ile müseccel ümmetçi-ırkçı mecrada yürüyen teokratik monarşi cephesi, tehdit ve şantaj yüklü söylemlerini, demokratik hukuk devletinin içerdiği değerleri, sistematik ve kararlı bir biçimde aşındırma üzerinde yoğunlaştıracak. Bu nedenle, siyasal, sivil ve akademik çevrelerin ‘demokratik Cumhuriyet’ ekseninde buluşması yaşamsal.

Siyasal düzlemde, öncü rol CHP’de. Sivil toplum örgütleri, sendikalar ve demokratik kitle kuruluşları, toplumsal yapının zinde örgütleri olarak anayasa tartışmalarını gündemlerine almalı.

Akademik çevreler ise, öğrencilere doğru bilgi aktarmalı; yayınlarında nesnel davranmalı, toplumu bilgilendirmede biraz cesur davranabilmeli. Bu üç katmanlı süreçte, insan hakları bilimi gerekleri, ortak payda olarak öne çıkarılmalı; ‘iktidarlar ayrı, insan hakları ise bir bütündür’ görüşü içselleştirilmelidir.

Gelinen yer ve gidilecek yön olarak, 7 Kasım metni ile 17 Nisan metni arasındaki nitelik farkı nedeniyle darbeden çıkış söylemi yerine, demokratik olmayan rejimi aşmak amacıyla demokratik hukuk devleti hedefini öne çıkarmak, daha gerçekçi bir yaklaşım olur. Düne ilişkin sorunlara karşın ciddi bir birikim de var olduğuna göre, tartışmaları ve somut önerileri geleceğe yönelik olarak yoğunlaştırmak, aklın gereğidir. Kuşkusuz demokratik Cumhuriyetçiler, şiddet sarmalındaki anayasal sürece seyirci kalamaz.

Türkiye sorunu ve Kürt sorunu

Türkiye sorunu: demokratik hukuk devleti (DHD) sorunudur.

Kürt sorunu da, özünde bir DHD sorunu.

İlki, ikincisini zehirliyor; ikincisi ise, ilki üzerinde uzlaşma zeminini gölgeliyor. Nasıl?

Anayasa’ya göre Türkiye Cumhuriyeti insan haklarına saygılı, demokratik ve laik, bir sosyal hukuk devletidir.

Kürt sorunu ise, toplumsal yapıyla ilişkili; Devletin insan topluluğuna içkin.

Yurttaş, halk ve millet/ulus, insan topluluğunun hukukileşmiş soyut kavramları olup, 1924 Anayasası’nda ‘Türkiye ahalisi’ şeklinde tanımlanıyor.

GENEL SORUN: DHD

Önce şu sorulmalı: Türkiye’de ‘demokratik hukuk devleti’, -Kürt sorunundan bağımsız olarak- ne ölçüde saygı görmekte? Hukuk devletinin üç ölçütü -insan hakları, demokrasi ve devlet- açısından birer cümle ile yanıt:

İnsan hakları: Düşünce özgürlüğü, toplu özgürlükler ve siyasal haklar, sistematik ve sürekli olarak çiğneniyor.

Demokrasi: Siyasal iktidarın eldeğiştirme yollarını, “sürekli anayasal darbe” yoluyla tıkamaya harcanan emek, Devlet yönetimi için harcanandan daha yoğun.

Devlet: Yasama-yürütme-yargı erklerinin birbirinden ayrılığı ve yargı bağımsızlığı, Anayasa metni üzerinde kaldı.

Eşitlik-laiklik-yurttaşlık: Cumhuriyet’in bu üçlüsünü resmen aşındırma etkinlikleri sürekli ivme kazanıyor.

Ülkesel ve çevresel haklar: Bütün Türkiye tehlikede; tarihsel-kültürel-doğal varlıklarıyla, kentsel-kırsal ve kültürel çevresiyle yağmalanıyor.

KÜRTLER İÇİN DAHA ÇOK

Eşit yurttaşlık eksiği nedeniyle, DHD açığının bedeli, Kürt yurttaşlara ve siyasal hareketine Türkiye geneline göre çok daha ağır bir biçimde yansıyor.

Demokratik açıdan, yerel demokraside Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı bir yana, anayasal güvenceler hemen tümüyle askıda. CHP’li belediye yönetimlerine uygulanan Anayasa dışı baskıdan farklı ve çapraz baskılar yelpazesi:

Kayyum: Sayısı 60’ı aşan HDP’li belediye başkanı yerine kayyum atandı.

Tutuklama: Başta S. Demirtaş olmak üzere 6000 kadar seçilmiş mahpus.

Kapatma: MHP dayatması sonucu açılan HDP’yi kapatma davası.

TBMM ve HDP

TBMM, Anayasa değiştirme yetkisi olan tek kurum: Türev kurucu iktidar. Parlamenter rejim için eksen alınan kurum; haliyle Anayasa değişikliği çalışmalarının merkezi.

CHP Genel Başkanı, haklı olarak ‘Kürt sorunu için çözüm yeri TBMM, muhatap ise HDP’ dedi.

Ulusal ölçekte toplu temsil özelliği bulunan tek kurum olarak TBMM, işleyişi en saydam olan anayasal merci. Yetki olarak da, asli ve genel yetkiye sahip tek kurum. Hükümet yokluğu da TBMM’nin müzakere organı olma özelliğini daha da öne çıkarıyor.

“TUTUM BELGESİ”

Güçlü demokrasi; bağımsız ve tarafsız yargı; kayyım rejimi değil, halk iradesi; Kürt sorununda demokratik çözüm; barışçı dış politika; kadına özgürlük ve eşitlik; ekonomide adalet; kamu yönetiminde liyakat; doğaya saygı; gençler için özgür yaşam; demokratik anayasa. Bunlar, HDP’nin ‘Tutum Belgesi’başlıkları.
Bu başlıklar altında yapılan önerilerin tümüne yakını Millet İttifakı tarafından savunulan demokratik hukuk devleti amacı ile örtüşüyor:

“Çözümsüzlüğün başlıca kaynağı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ni değiştirmek istiyoruz. Hedefimiz otoriter ve tekçi sistemin yerine çoğulcu demokratik sistemin tesis edilmesini sağlamaktır… Sorunlarımızı şiddet aracılığıyla değil; konuşarak, müzakere ederek, diyalog yoluyla çözmek temel düsturumuzdur” .

TÜRKİYE ÇAĞRISI

Kürt sorunu bir Türkiye sorunudur; ama Türkiye sorunu çözüme kavuşmadan Kürt sorununu çözme olanağı bulunmadığı gibi demokratik hukuk devletinin temel gerekleri uygulamaya geçirilmeden Kürt sorununu tartışma olanağı bile doğmaz.

Tutum Belgesi, bu bağlamda -ayrıca ele alacağım- üç ana sorunu gündeme çıkarıyor:

-Anadili hakkı ve evrensel kimlik haklarının tanınması,

-Yurttaşlık,

-Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi.

Kürt sorununun çözümünde TBMM’yi merkeze alma, TBMM eksenli parlamenter rejim öngören anayasa çalışmaları ile de örtüşmekte. Tutum Belgesine göre; eşit yurttaşlığı esas alan Anayasanın hazırlanma süreci, her kesimi kapsayan, demokratik katılım ve toplumsal müzakereye dayalı bir yöntemle yürütülmeli.

İTTİFAK VE İKTİDAR

Cumhur İttifakı, gelecek seçimlerde de çoğunluğu kaybetmemek için, HDP’yi Millet İttifakı dışında tutmak için her yolu meşru sayacak.

Bu nedenle, Türkiye tarihsel bir dönemeçte:

Eğer demokratik hukuk devleti ekseninde bir ittifak sağlanabilirse, Kürt sorunu için çözüm yolu da açılır; tersine, bu sağlanamaz da yeniden Cumhur İttifakı çoğunluğu elde ederse, “mezhep-etnisite” bireşimli tek kişi yönetimi pekişmiş olacak. Bu durumda, Kürt sorununun çözümü bir yana, Türkiye sorunu, daha doğrusu Türkiye Cumhuriyeti sorunu daha da derinleşecek.

Bu nedenle, TBMM’nin merkezi konumu, ülkemizin geleceği için yaşamsaldır.

“Başınıza 128 milyar dolar kadar taş düşsün”!

“Parti Başkanlığı Yoluyla Devlet Başkanlığı ve Yürütme” (PBYDBY) tasarlayıcıları, biçimlendirdikleri Anayasa’yı uyulması zorunlu norm olarak değil, iktidarları için meşruluk ve süreklilik aracı olarak kullanıyor.

Örneğin, Anayasa’ya göre, Bakanlar, Cumhurbaşkanınca atanır ve görevden alınır.

Hangi görev olursa olsun çekilme (istifa), kişisel bir hak; savaş ve seferberlik veya mecburi hizmet vb. durumlar dışında tamamen görevlinin tercihine bağlı.

Ne var ki, PBYDBY’de çekilme hakkını kullanamayan bakanlar, CB’den af istiyor. İşte, Resmi Gazete ifadesi: “Görevden affını isteyen ve görevden af talebi kabul edilen”. Oysa af, Anayasa’da suçlular için kullanılan bir kavram. TBMM’ye ait olan “genel ve özel af ilanına karar verme” yetkisine ilişkin kayıtlar, sınırlar ve yasaklar sayılı (m.87, 169).

Haliyle, “Hiçbir kimse veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz” kuralı (md.6) karşısında R.G.’ye yansıyan af temelli kararlar, yok hükmünde.

HESAP VERME DEĞİL, TAŞ

Kayıp 128 milyar dolar ve istifa eden Hazine ve Maliye Bakanı nerede“ soruları karşısında, Yürütme tekelini elinde tutan AKP Genel Başkanı, “af ettiği” kişiyi sahiplenmek için CHP’ye saldırdı: “ Başınıza damat kadar taş düşsün”.

ABD Başkanı ile başbaşa görüşmesinde Dışişleri Bakanlığı yerine özel bir çevirmen kullanmasına yöneltilen eleştirilere de benzer bir karşılık verdi: “Başınıza Tercümanım kadar taş düşsün.”

“SINIR NAMUSTUR”

Kitlesel göçlere ve “sınır namustur” söz ve yazılarıyla göçmen politikasızlığına karşı çıkan CHP, yine PBYDBY’nin hedefi oldu; kolluk güçleri, baskı, yıldırı ve gözaltılar için seferber edildi.

Ülkeyi korumak ve birlikte yaşam sürekliliğini sağlamakla yükümlü PBYDBY, “Türkiye büyüklüğünde başınıza taş düşsün” diyememiş olsa da, Türkiye, düşeyazma eşiğine sürüklendi:

Nüfus: Ülkede yaşayan insan sayısını bile bilemeyen PBYDBY, Saray(lar) harcamaları ile halkı sürekli yoksullaştırıyor.

Ülke: Resmi karar ve işlemlerle sürekli yağmalanan çevre ve ülke, kayıtsız göçmenin de baskısı altında.

Güvenlik: Demografik ve çevresel kuşatma ve yıkım, toplumun güvenlikli gelecek beklentisini tehlikeye atıyor.

NEFRET SÖYLEMİ

“Başınıza taş düşsün” bedduası, nefret ve yandaşlarını suça özendirme söylemi. Oysa siyasal iktidarın, bütün resmi işlemlerden kaynaklı sorumluluk karşısında hesap vermesi, anayasal demokrasinin bir gereğidir.

PBYDBY’nin ana sorunsalı, yürütme için hesap verebilirlik ve siyasal sorumluluk ilkelerini kaldırmış olması. Uygulamada ise, Anayasa’ya aykırı biçimde parti siyasetinin parçası haline getirilen Bakanlar, görevi bırakmak istediğinde suçlu muamelesi görüyor.

ANAYASA SOPASI

2016: “Anayasa suçu işleniyor” (MHP) gerekçesiyle demokratik kurum ve kurallar ilga edildi.

2021: Anayasa sadece meşruluk aracı değil, yönetim sopası ve suç aracı olarak da kullanılıyor (AKP-MHP).

Atatürk, Cumhuriyet ve laiklik karşıtı söylem ve eylemlerin odağı haline getirilen Ayasofya çıkışı demeçler, Anayasa ihlali ötesinde demokratik siyaseti baskılama aracı olarak kullanılıyor.

Bakanlarına istifa hakkı bile tanımayan iradenin, -Türkiye Cumhuriyeti’nin saygınlığını zedeleme pahasına- Taliban’a ısrarla uzattığı müşfik elin havada kalmış olması ise, “PBYDBY’den ibretlik manzaralar”

Kısacası, ‘Türkiye Devleti’nin dua ve beddularla nasıl yönetilemeyeceği” gerçeği, yaşamın her yerine ve anına yansıyor.

ORTAK KARAR İÇİN

Gerçek ve mecaz anlamında “ateş çemberi” içerisinde bulunan Türkiye’de kurul halinde siyasal karar düzeneği yokluğu nedeniyle ortak akıl oluşmuyor ve ülke giderek güvenliksiz bir ortama sürükleniyor.

Karar düzeneği ve ortak akıl için parlamenter rejim, Cumhuriyet’in kuruluşu kadar yaşamsal bir süreç yüzüncü yılında.

– Reis değil Anayasa üstünlüğü için,
– kayıp paraları soranları tehdit eden değil hesap veren bir yönetim için,
– “sınır güvenliği namusumuzdur” diyenleri baskılayan değil, Türkiye’nin bölünmez bütünlüğünü savunan bir yönetim için

demokratik hukuk devletine dönüş ivedi ve yaşamsaldır.
***

  • Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ne giden yolu açan Büyük Taarruz kutlu olsun!

Parlamenter rejim, cumhurbaşkanlığı makamını da kuracak

“Cumhurbaşkanı, Devlet başkanı, devletin başı”, bir kişi için kullanılan üç unvan (md.104).

“Cumhurbaşkanı sıfatıyla,.. üzerime aldığım görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma Büyük Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim” (md.103) diyen kişi, Anayasa öngörmediği halde parti genel başkanlığını da üstlendi.

Cumhurbaşkanı (CB), söylemleri, eylemleri ve işlemleri, yansız ve kurumlar üstü olmalı. And maddesi oldukça kuşatıcı. Öte yandan, anayasal yetki ve görev yelpazesi de çok geniş. Parti genel başkanı sıfatıyla bu yetki ve görevleri tarafsızlıkla kullanma ve yerine getirme olanağı var mı?

Üç yıllık uygulama, düzenleme amacının tam tersine, demokratik siyaseti bastırma ve demokratik toplumu sönümlendirme yönünde oldu. Siyasal muhaliflerini karalamaya yönelik sistemli çaba ile yetinmeyen kişi, doğaya karşı “inatlaşma”da zirve yaptı.

2017’de, yürütme ile özdeşleşen Hükümet açıkça, adı korunmakla birlikte Cumhurbaşkanlığı makamı da örtülü olarak kaldırıldı. Bu süreç, özellikle belirtilen üç anayasal unvanla yetinmeyen kişinin parti genel başkanlığına gelmesiyle pekişti.

Özetle, Anayasa madde 103 anlamında ve anayasal hükümler bütünü bağlamında

  • Cumhurbaşkanlığı makamı dolu değil.

Bu nedenle, parlamenter rejim, kurum olarak sadece hükümeti değil, tarafsız ve siyasal kurumlar üstü Cumhurbaşkanlığı’nı da geri getirecek

GEÇİŞ DÖNEMİ

Anayasa değişikliğine kadar “geçiş dönemi”, parlamenter rejim ve Cumhurbaşkanlığı için de bir hazırlık dönemi olacak. Şöyle ki: en geç Haziran 2023’te CB seçilecek kişinin, parti genel başkanı olmayacağı için, yetkilerini “Cumhurbaşkanı andı” doğrultusunda kullanması daha kolay olacak. Geçişten sonra Başbakan ve Hükümete devredilecek yürütme yetkileri, Cumhuriyeti, tarafsızlıkla temsil etmesini zorlaştıran ve günlük politikalarla bitişiklik gösteren görevlerden arınmış olacak.

Böylece, 2017’de tersine çevrilen tarihsel evrim süreci, anayasal gelişme yörüngesine yeniden oturacak.

CB’nin parti başkanı olmaması, olağanlaşmanın ilk adımı olacak. Kuşkusuz geçiş süreci, ayrıca işlenmeli.

SÖYLEM / EYLEM / İŞLEM

“Demokratik Hukuk Devleti için güçlendirilmiş parlamenter sistem – Bağımsız ve Tarafsız Yargı” başlıklı CHP Raporu, birçok yönden özgün:

Dün/bugün/yarın’ yaklaşımıyla beş başlık altında yazılan bütünlüklü Raporun “Cumhuriyetin Temel Organları İçin Anayasal Öneriler” başlığı, haliyle ilk üç başlığın uzantısı olup,  kurumlar ve kurallara ilişkin öneriler demeti.

“İzlenmesi gereken yol haritası için ortak söylem / eylem ve işlem”, Rapor’un en özgün bölümü. Zira

, bu başlık, sadece yöntem sorununu değil, anayasanın toplum için önemini de vurgu yapmakta: bilgilenme hakkından kültürüne kadar Anayasa adı verilen temel normun neden ve nasıl bir toplum için ortak yaşam ve barış belgesi olduğu sorunsalı ele alınmakta.

Özetle; seçimlere büyük bir hızla ilerlerken, Türkiye ülkesi, toplumu ve Devleti için bir “beka sorunu” olarak Cumhuriyet kurumları / kuralları ve değerleri bir bütün olarak görme gereği sergilenmekte. Bu bakımdan Anayasa, hiç olmadığından daha ciddiyetle ve doğru bilgi temelinde ele alınıp tartışılması gereken bir ortak paydadır.

Cumhuriyet’in bu üçlü sacayağı ancak tarafsız ve hakem bir Cumhurbaşkanı makamı ile yeniden kurulabilir ve ilerletilebilir. Bu nedenle, ‘geçiş dönemi’ üzerine kafa yormakta yarar var.

1961 ANAYASASI

Tarafsız ve partiler üstü CB, 9 Temmuz 1961’de halkoyunca onaylanan Anayasa ürünü; “insan haklarına dayanan laik ve demokratik sosyal hukuk Devleti”nin gereği olarak. Bu çerçevede, başta Anayasa Mahkemesi gelmek üzere birçok ilkin temel normu olarak 1961 Anayasası, 60. Yılında Cumhuriyet’in kurumları / kuralları ve değerleri üçlüsünde kaldıraç işleviyle yeniden okunmalıdır.