Sağlık Ekonomisi / Health Economics

Sevgili AÜTF Asistanlarımız ve
Dönem V Öğrencilerimiz,

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dönem 5 öğrencilerimize sunduğumuz 2 saat süreli SAĞLIK EKONOMİSİ derslerinin yansılarını görebilmek için lütfen aşağıdaki erişkeyi (linki)
tıklar mısınız ? 177 yansıdan oluşan varsıl içerikli sununun yararlı olması dileğiyle.

Saglik_Ekonomisi_2017-18

Dönem 1 için 1 saatlik ayrı bir sunu sitemizde vardır.

Sevgi ve saygı ile.
27 Eylül 2017, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

Dostlar,

Adana İl Halk Sağlık Müdürlüğü’nde görevli genç bir Halk Sağlığı Uzmanı meslektaşımız olan Dr. Nureddin Özdener, değerbilirlik göstererek 4 yıl önce yazdığımız ve bizim de üyesi olduğumuz Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) sanal ortamlarında yayımlanan bir yazımızı, yeniden HASUDER üyeleri iletişim ortamında paylaşmış.

Bu yazımız, Türkiye’de çağdaş Halk Sağlığı / Toplum Hekimliği bilim alanının ve Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sunum modelinin kurucusu hocamız Prof. Dr. Nusret H. Fişek‘in 21. ölüm yıldönümü nedeniyle bizden istenmiş ve belirttiğimiz bağlamda yayımlanmıştı. Bu web sitemiz (BİLİMSEL AKILCILIĞIN ANA PUSULA OLDUĞU TIP ve AYDINLANMA SİTESİ) 1 Mayıs 2012’de hizmete girdiğinden, adı geçen makalemize sitemizde yer ver(e)memiştik.

Sevgili Nureddin aşağıdaki gibi bir seslenişle yazımızı paylaşmış sağolsun :

*****

Sevgili HASUDER üyeleri,

Bu gün, hiçbir gönderiye kayıtsız kalmayan, bazı paylaşımlara kendi yorumlarını da ekleyip BİLİMSEL AKILCILIĞIN ANA PUSULA OLDUĞU TIP ve AYDINLANMA SİTESİNDE  yer veren Prof. Dr. Ahmet Saltık hocamızda izlerin peşinden gideceğiz.

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

*****

Dr. Özdener’e özenli – duyarlı kişiliği için teşekkür ederek bu makalemizi paylaşmak istiyoruz.
3 gün önce 3 Kasım 2015 günü de Nusret hocamızın 25. ölüm yıldönümünde kendisini anmıştık. Anma programını, çağrı iletisini web stemizde 3 Kasım öncesinde ve o gün sizlerle paylaşmıştık..

Cenazesinde_fotosunu_tasiyor_AHMET_SALTIK_3Kasım1990

Nusret hocanın cenazesinde fotoğrafını taşıyoruz.. (ölümü : 3 Kasım 1990)
*****

ÖLÜMÜNÜN 21. YILINDA
Prof. Dr. NUSRET FİŞEK’E SESLENİŞ…

Dr. Ahmet SALTIK
21 yıl önce bir 3 Kasım 1990 günü, tüm Türk yurttaşlarının “eşit ve nitelikli sağlık hizmeti hakkı” için savaşan bir yiğit yürek durdu. Bu kişi, kamuoyunun ortalama bir futbolcu kadar bile tanımadığı açık olan Prof. Dr. H. Nusret Fişek idi. 1914 doğumlu, İstanbul Tıp Fakültesi’ni birincilikle bitiren (1938), 2. Büyük Paylaşım Savaşı’nın zor yıllarında Harvard Tıp Fakültesi’nde doktora yapan, son derece parlak bir beyindi. 1986’da ABD’ye gideceğimde kendisine telefonla danışmak istemiş ve şu yanıtı almıştım :

“Yahu Ahmet ben Amerika’yı bilmem ki..”
Hocam nasıl olur, siz orada doktora yaptınız?..” biçimimdeki itirazıma ise,
“.. yahu laboratuvardan dışarı çıkmadım ki..” yanıtını vermişti.
3 Kasım 1990 günü prostat kanserine yenik düşerken, Hacettepe Hastanesi’nde ağzından dökülen son sözler, her zamanki gibi çok düşündürücü ve öğreticiydi :
” Türkiye’de sosyal tıbbı yaşatınız..”
Neydi Nusret Hoca’nın sosyal tıptan muradı?
Bilindiği gibi ‘sosyal’ sözcüğü Fransızca’dan dilimize geçmiştir. Osmanlıca’da ‘içtimai’ sözcüğünün karşılığıdır. Bunu da açarsak, ‘ halktan yana, halk yararına, halka ait olan..’ anlamlarına geliyor. Demek oluyor ki, Prof. Fişek, ülkemizde sağlık hizmetlerinin düzenlenmesi ve sunum biçiminin birilerinin (sermayenin!) yararı yerine, halk yığınlarının, halkın çoğunluğunun yararına gelişmesini istiyordu. Tüm yaşamı bu uğurda geçmişti gerçekte. Tersinden söylemek gerekirse, ülkemizde sağlık hizmetlerinin çok doğal olarak halkımızın çoğunluğunun yararına olmak yerine, bir bölümünün çıkarına hizmet edecek biçimde dönüşmesi tehlikesine işaret ediyordu.

27 Mayıs 1960’ta demokratik meşruluğunu yitirmiş bir siyasal iktidarı indiren Türk Silahlı Kuvvetleri, Milli Birlik Komitesi eliyle temel bir siyasal tercihte bulunmuştu :
Herkesin eşit sağlık hizmeti alması ve giderlerinin de temelde bütçeden karşılanması..

Bu siyasal seçimle uyumlu olarak, 1961 Anayasası’nın 49. maddesinde sağlık; tüm yurttaşlara bir hak, devlete ise doğallıkla bir görev olarak tanımlanıyordu. Kurucu iktidar, bu istencine koşut olarak, politikasını yaşama geçirmek üzere Prof. Fişek’i Sağlık Bakanlığı’na atamak istedi fakat O, Müsteşarlıkta daha yararlı olabileceğini savıyla, bir teknokrat olarak, Anayasa’nın
49. maddesinin muradını gerçekleştirmek üzere 224 sayılı yasayı hazırladı.

Bu yasa, “Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi” adını taşımakta idi ve ilke olarak tüm yurttaşlara hiçbir ayrım yapmaksızın eşit ve nitelikli sağlık hizmeti sunmayı hedefliyordu. Finansman ise olanaklar ölçüsünde bütçeden karşılanacak, zorunlu durumlarda katkı istenebilecekti. Fişek’e göre, bir hükümetin halkının sağlığına verdiği değerin en şaşmaz göstergesi, bütçesinden ayırdığı pay idi. Nitekim o yıl, Cumhuriyet tarihinin en büyük oranlı1 Sağlık Bakanlığı bütçesi oluştu : % 5.27!
Köy Enstitüleri‘ne karşı çıkarak günümüz karanlığının en önemli mimarlarından olan yobaz çevre-, sosyalleştirme kavramına “takarak”, bunun sosyalizm ve giderek ülkeye komünizm getireceğini seslendirmeye başladılar. Çünkü bu sistemde, halkın sırtından, onların sağlık / hastalık gibi en çaresiz ve zayıf oldukları dönemde, sömürerek para kazanma yolları sınırlandırılıyordu. Hekimler ya kamuda tam gün ya da tümü ile serbest çalışacaklardı.
Kamu sağlık kurumlarını özel çalışmalarına ve kazançlarına alet edemeyeceklerdi.
Sağlık Ocakları‘ndan hastanelere yollananlar ücretsiz sağlık hizmeti alacaklardı.
Karşı kampanya pek yamandı.. Ülkenin en uzak köşelerinde doktor yüzü görmeyen halk,
parasız sağlık hizmeti almaya yeni başlamıştı ki, 1965 seçimleriyle S. Demirel Başbakan oldu. Fişek Hoca’yı görevden aldı, Hoca Danıştay kararı ile geri döndü. Bu kez 657 sayılı yasa ile Tam Gün Çalışma ilkesi Demirel hükümetince delindi. Günümüz kuşaklarına açıkça diyebiliriz ki; insanlarımızın eşit, nitelikli ve bedeli temelde bütçeden karşılanan bir sağlık hizmetine ulaşmasını, bu kez Cumhurbaşkanı S. Demirel engellemiştir.
Demirel’in, bol bol özel sağlık kurumları açılışı yapışının tarihsel artalanında bu davranışları yatmaktadır. Hemen belirtmeliyiz ki, 1961’de kabul edilen Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Yasası’nın hemen tüm ilkeleri, tam 17 yıl sonra Alma-Ata Konferansı‘nda
tüm dünyaca bir Bildirge ile benimsenmiştir. Dünyamızın kriz boyutlarında tırmanan sağlık sorunlarına çözüm üretme amacıyla DSÖ öncülüğünde düzenlenen bu uluslararası toplantıya katılan 134 ülke ve uluslararası 67 uzman kuruluş, bizim bu yasamızın ilkelerini benimsemiştir.

Türk halkı, Nusret Hoca gibi seçkin bir beyine ve yurtsever bir bilim insanına sahip olduğu için ne denli övünse azdır.

Sevgili Hocam 1982’de, Doğramacı’nın YÖK Yasası uyarınca 67 yaşında emekli edildiğinde, Türk Hekimlerinin yasal meslek örgütü olan Türk Tabipleri Birliği’nin başkanlığı görevini seçilerek üstlendi. Bu görevi, yaşamının en onurlu görevi saydı. Oysa DSÖ’ye danışmanlık yapmış, kimi ülkelerin ulusal sağlık planlarına imza koymuş, Sosyalleştirme Yasası (224 sayılı yasa) dışında Sağlık Eğitim Enstitüleri (555 sayılı yasa) ve Nüfus Planlaması (1965’te 557 sayılı yasa, 1983’te 2827 sayılı yasa) gibi 3 önemli yasanın daha mimarı olmuş seçkin bir kişiydi. 1967-1982 arasında 15 yıl yönettiği Hacettepe Toplum Hekimliği Bölümü‘nde
-ki Doğramacı 1982’de kapattı!- binlerce çağdaş kafalı hekim yetiştirmiş, Dünya Sağlık Örgütü’ne projeler yapmış, Uluslararası Sağlık İnsangücü Yetiştirme ve Araştırmr Merkezi olmuştu. Sosyalleştirme Yasası’nın nasıl dünyaya örnek biçimde uygulanabileceğinin
hayranlık uyandıran örneklerini vermişti yıllarca Etimesgut ve Çubuk’ta.
Ne yazık ki; irticanın, gericilik ve yobazlığın ülkede tırmanması, Yüce Atatürk’ün aydınlık yolundan giderek sapılması karşısında, Cumhuriyet’i ve Türk Devrimi’ni, aydınlanma ve çağdaşlaşmayı savunmak günü de gelmişti Hoca’nın ileri yaşında. Kalpaksız bir kuvvay-ı milliyeci olan Prof. Fişek, kalpağını başına geçirdi ve 50 yurtsever aydın Atatürkçü Düşünce Derneği‘ni kurdular (19.5.1989). Nusret Hoca Kurucular listesinde, bilge insan Ord. Prof. Dr. Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun ardından 2. sıradaydı. Bu Dernek, ne yazık ki, onu doğuran koşulların daha da koyulaşması yüzünden çığ gibi büyüyerek günümüzde yüz bini aşkın üyesi ve 450’yi aşkın şubesiyle ülkemizin en büyük demokratik kitle örgütlerinden biri oldu.

Ne acı ki, –bereket Nusret Hoca bugünleri görmedi– Atatürkçüler alçakça, birer birer vurularak Anadolu insanımızın acılı aydınlanma kavgası karartılmak istendi. Son şehidimiz, ADD Genel Başkan Yard. Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı idi. Günümüzde ise bir dizi “tertip dava” ile yurtsever aydınlar, gazeteciler, Ordu’muzun komutanları, sizin öğrencileriniz parlak akademisyen – rektör tıp hocaları… yıllardır tutuklu. Katiller ve maşaları, tertipçiler bilmiyorlar ki, yeryüzünde Aydınlanmayı durduracak bir yol, güç daha keşfedilmemiştir. Olsa olsa bir süre geciktirebilirler. Tarihin şaşmaz akışında herkes yerini alacak, çağdaşlık düşmanları,
insana kıyan caniler lanetleneceklerdir.

İşte böyle sevgili Hocam..
Siz Hak’ka yürüdükten sonra sosyal tıptan giderek uzaklaştık.. Yalnız sağlık haklarında değil, pek çok alanda geriledik. Toplumsal eşitsizlikler derinleşti. Atatürk devrim ve ilkelerinden uzaklaştıkça da Cumhuriyet sarpa sarıyor. İrtica, bölücülük, siyasal dincilik, köşe dönücülük yeni egemen değerler. Yurt sevgisi ve çalışkanlık tu kaka. Tam bağımsızlık hak getire.. Uluslararası Tahkimi Anayasa’yı değiştirerek kabul ettiler. Ülkeyi yeniden kapitülasyon batağına soktular. Dünya Bankası’ndan yüz milyonlarca $ borç alarak sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesi için projeler uyguladılar. Halkımız giderek yoksullaştırıldı. Bütçede para yok diyorlar fakat bir yandan da özel sağlık kuruluşlarını düşük faizli, uzun erimli -hibe- kredilerle destekliyorlar.

Kamu sağlık kuruluşlarını iki yanlı çökertiyorlar. O çok sevdiğiniz Ulusumuzun yoksul insanları artık hastanelerde rehin kalmıyorlar, ama imzalatılan borç senetlerini ödeyemeyince, aile boyu hapse atılıyorlar! Sağlık hizmeti alamadıkları için özlerine kıyıyor (intihar ediyor), rahat ölüm (ötenazi hakkı) istiyorlar. Bir “özelleştirme histerisi’dir gidiyor.

Atatürk‘ün

“.. ayrıcalıksız sınıfsız kaynaşmış bir kitle olacağız..” sözünü asla duymak istemiyorlar.
Bunu söyleyince siz Atatürk’ü kendine alet eden ‘solcu’ oluyorsunuz. Dahasını söyleyelim,
şu söz de Büyük Kurtarıcının :

“Devlet olma savındaki siyasal kuruluşların EN BİRİNCİ görevi, halkının sağlığı ve sağlamlığıdır..”
Böylece, içeriği boşaltılmış bir sözde Atatürkçülük ile aslında Mustafa Kemal Paşa’ya en büyük ihaneti yapıyorlar. Oysa siz, 2 Nisan 1981’de, Cumhuriyet Gazetesi’nde yazdığınız bir makalede,
“Atatürk’ün Sağlık Politikası” başlığı altında, O’nun sağlık politikasının devletçi olduğunu vurguluyordunuz. Halkçılık ve Devletçilik, dinozorların marjinal değerleri artık günümüzde. Oysa dünyadan haberleri yok; ABD sağlık hizmetlerini belli ölçüde giderek sosyalleştiriyor! Daha çok kamu harcaması ile sağlık hizmetlerine sahip çıkarak eşitsizlikleri azaltma peşinde. Obama, Nissan 2010’da, sağlık güvencesi olmayan 50 milyon nüfusun 30 milyonuna bu güvenceyi sağladı. Bize “devleti küçültün” diyenler, kendi içlerinde tersini yapıyorlar.
AB ve OECD ülkeleri sağlık giderlerinin 2/3 – 3/4 payını kamu kaynaklarından karşılarken, ülkemizi kötü yönetenler, kendi aydınlarımızın yurtsever çığlıklarına kulak tıkamış durumdalar..
Bir devlet ki halkına sağlık hizmeti vermez,
Bir devlet ki halkına eğitim hizmeti vermez,
Bir devlet ki bölgelerarası uçurumları gidermez,
Bir devlet ki utanç verici gelir dağılımını düzeltmez…
Bilmiyorlar ki, o devlette şeriat da ayaklanır, gericilik de azar, bölücülük de şahlanır. Giderek iç ayaklanma da olur, bölünme hatta parçalanma bile olabilir ne acıdır ki..
Bilmiyorlar ki; 17. Türk Devleti’nin göksel (ilahi) bir bağışıklığı yok..
Var diyen, daha önceki 16 Türk Devleti’ne neler olduğunu açıklamalıdır!
İşte böyle Saygıdeğer Hocam..
İşin çok ilginç bir yanı da, Cumhuriyet’imizi koruma – kollama görevini kendine temel özgörev olarak alan gözbebeğimiz Ordumuz da bu sosyal ve ekonomik politikalara -daha doğrusu yağma ve talan düzenine-, ülkeyi yıkıma ve batağa götüren sorumsuz uygulamalara pek ses çıkarmıyor. Bu durumda, içten içe çökertilen Cumhuriyet “salt askersel önlemlerle” nasıl korunacak?
Bu kaygılarımızı dile getirince de; darbe çığırtkanı oluyoruz.. Demokratlıktan çıkıyoruz, işleri askere havale ediyoruz.. Kim ne derse desin, ben bu konuyu MGK’nın da, komutanlarımızın da bilgi ve ilgilerine özellikle ve duyarlıkla sunuyorum. Devrimin önderinin, “..ekonomik bağımsızlık olmadan siyasal bağımsızlık olmaz..” sözünü anımsatıyorum..
Sevgili Hocam,
40 yıl önce 1971’de Hacettepe Tıp’ta öğrenciniz olduğumda, ders notlarınızda
şöyle özde haykırıyordunuz:
Tarih, er ya da geç halkların hakkını aldığının öyküsüdür.
Dolayısıyla bu hakları engellemek yerine yanında yer almak,
doğal tarihsel aşamaların daha sağlıklı geçirilmelerine katkı vermek olur..
12 Mart 1971’de bir şey olmadı! Ama 12 Eylül’cüler (1980) size bu sözlerin hesabını mahkemelerde sordular. Ak saçlı bilge kafanızın içindeki cevheri anlamak yerine yargılamayı seçtiler. Oysa asıl yargıç ve hüküm sahibi halk ve tarihtir. Tarihsel gidişse, kesin ve zorunlu olarak aydınlanmadan, sosyal eşitlikten, toplumsal barış ve adaletten yanadır. Yaşamın diyalektiği böyle.12 Eylül 1980 darbecileri, 27 Mayıs Devrimcilerinin güzelim 1961 Anayasası’nı kaldırdılar, KüreselleşTİRmenin 1982 Anayasası‘nı yaptılar. 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi yasasının temel dayanağı olan 49. maddeyi başkalaştırarak
yeni 56. maddeyi getirdiler. Sağlıkta özel sektörden söz ettiler, Sağlık Bakanlığı’na sağlık hizmetlerini verme değil, düzenleme ve denetleme görevi verdiler.1990’ların başında, DB ve IMF baskısıyla sözde “Sağlık Reformları” süreci başlattılar.
2000’ler başında ise, 3 Kasım 2002 seçimiyle hükümet olan AKP, aynı 2’linin dayatması ile 2003 Haziran’ında “Sağlıkta Dönüşüm” programı başlattılar. Büyük bir kararlılık ve gözü karalıkla, hızla yol aldılar. Sizin öz evladınız ve adeta sanat yapıtınız “Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri” hızla yıkıma uğratıldı. Tarihler 15 Aralık 2010’u gösterirken, ülkemizde tüm
Sağlık Ocakları kapatıldı ki, oralar bizim kutsallaştırdığımız, adeta hizmet tapınağı bellediğimiz yuvalarımızdı. Sayıları 6200’ü bulmuştu, 40. yılında tarihe gömüldüler.
Tabelaları ters çevrildi ve öteki yüzlerine “Aile Sağlığı Merkezi” yazıldı.
Özelleştirme, piyasalaştırma, devleti küçültme, sosyal olan ne varsa un ufak etme.. KüreselleşTİRme kasırga gibi esiyordu. Devlet tüccar oldu, hastaneler işletme, yurttaşlar müşteri kılındılar. Sizin çok vurguladığınız bir ölçütünüz vardı :
Bir hükümetin halkının sağlığına verdiği değerin en şaşmaz göstergesi, bütçesinden ayırdığı paydır.. derdiniz 1970’lerde ve sonrasında.
Çünkü ulusal gelirden % 2,5 dolayında bir pay ayrılırdı sağlık giderleri için. Sizin Etimesgut deneyimlerinize dayalı hesaplamalarınız ise % 6,6 gibi bir pay gerektiriyordu. Bu oranın artırılmamasını çok doğallıkla, “temel engel; finansman darboğazı” olarak niteliyordunuz.
Günümüzde, Küresel sistemin DB ve IMF İkiz Kızkardeşleri, akıl almaz manevraları ile ülkemizde toplam sağlık giderlerini ulusal gelirin % 7,5’larına dek hızla tırmandırdılar.
Bu kez bu kaynak gerçekçi iktisadi araçlarla sağlanamıyor, bütçe açığı ve borçlanma getiriyor. 2011 bütçesi, 312 milyar TL (%10’u açık olmak üzere) ve 1/5’i, 62 milyar TL,
SGK açığının finansmanı için aktarılıyor.
Finansman darboğazı tersine döndü, harcamalar sürdürülemez boyut kazandı. Acı olan ise,
50 milyar Dolar’ı aşan 2011 toplam sağlık giderleri içinde sağaltım (tedavi) giderleri
roket hızıyla artar ve aslan payını alırken, yönetim destek ve koruyucu sağlık hizmetlerinin payı reel olarak azalıyor, yerlerde sürünüyor. Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer (bu yazının tarihine göre önceki), harcamaları artık karşılayamadıklarını, köklü tasarruf önlemleri alacaklarını açıklıyor.. Balayı dönemi bitiyor, halka popülist davranma dönemleri geride bırakılıyor. Kamu sağlık kurumlarının milyarlarca TL alacakları, Yüce Parlamento’da
Bütçe yasalarına eklenen bir madde ile siliniyor, bu kurumlar bilerek iflasa sürükleniyor,
tıp fakültesi hastanelerine Sağlık-Maliye Bakanlıkları el koyuyor.
Büyük Atatürk döneminin önemli yasalarından 1928 tarihli 1219 sayılı yasanın 1. maddesi (Hemşirelik yasasının da), TBMM açık iken, gece yarısı RG’nin yinelenen (mükerrer) sayısında yayınlanan (2 Kasım 2011) 663 sayılı Yasa Gücünde Kararname ile değiştirilerek yabancı hekim ve hemşire çalıştırma olanağı sağlandı. Sağlık Bakanlığı örgütlenmesi altüst edildi, kamusal yapı bitirildi..

Büyük başarılarla Merkez Konseyi Başkanlığı’nı yürüttüğünüz Türk Tabipleri Birliği‘nin görevleri arasından hekimlik meleğini kamu yararına yürütme işlevi çıkarıldı, TTB’nin dava ehliyeti düşürüldü. Disiplin yaptırımlarını da Bakanlık üstlendi, Anayasa’nın 135. maddesi açıkça çiğnenerek meslek örgütümüz adeta iğdişleştirildi. Bu YGK ile “Sağlıkta Dönüşüm” tamamlandı sayılabilir.

Daha hangilerini sayayım değerli hocam??
Sağlıkta serbest bölgeler, sağlık güvencesinin daraltılması fakat ek ödemelerin Deli Dumrul’u bile kıskandıracak ustalıkla artırılması, birkaç yıl içinde kamunun elindeki tüm hastanelerin işletmeleştirilerek sözde Kamu Hastane Birlikleri adı altında satılması, sağlık personelinin
iş güvencesiz, düşük ücretle, örgütsüz.. köleleştirilmesi.. Sağlık personeli ayakta.

Bu 663 sayılı darbe YGK‘si 2/3 Kasım 2011 gecesi RG’de yayınlanırken, 3 Kasım 2011 günü de biz evlatlarınız sizi anmak üzere toplanıyorduk. Konuşmacılar yoğunlukla bu YGK depremini işlediler.

Değerli Nusret Fişek hocam,
3 Kasım 1990 günü Hacettepe hastanesinde bizi terk ederken ağzınızdan dökülen son sözler;

“Türkiye’de Sosyal tıbbı koruyunuz…” olmuştu.

Beceremedik Sayın hocam, başaramadık, yenildik, kutsal emanetiniz Sosyalleştirilmiş sağlık hizmetleri sistemini koruyamadık. Yabanıl kapitalizm tüm gücüyle abandı, gücümüz yetmedi.
Ama bu yitirilen bir muharebedir. Savaş henüz bitmemiştir; halkımıza, öğrencilerimize, asistanlarımıza, yöneticilere, politikacılara, milletvekillerine.. olup bitenlerin içyüzünü, gerçekleri anlatmaya; araştırmalarla kanıta dayalı olarak irdelemeye devam edeceğiz.
Savaşımınız, azminiz, bize öğrettikleriniz, yapıtlarınız. saygın ve sevgin (aziz) anınız en güçlü ışığımızdır.

Nuret Fişek ile
Elbet bu karanlık, kasvetli dönem de geride bırakılacaktır.
Sizin ve Yüce Atatürk‘ün ilke ve devrimlerinin gerçek savunucusu olmaya devam edeceğiz ve mutlaka biz kazanacağız. Bize öğrettiğiniz her şey ve Türk halkının eşit sağlık hizmeti hakkı için, tüm yaşamınız boyunca verdiğiniz eşsiz uğraşı için sonsuz minnet ve şükranlarımızı sunuyoruz.

Gerçek Kuvvay-ı Milliyeci Tümgeneral Hayrullah Fişek’in kalpaksız kuvvay-ı milliyeci oğlu Prof. Dr. Nusret Fişek’i, ölümünün 21. yılında özlem ve saygıyla anıyoruz. Büyük Önder’in bize bıraktığı biricik kalıt olan ve sizin her fırsatta vurguladığınız üzere, us ve bilim tek yol göstericimiz olarak, caaanımız Türkiye Cumhuriyeti’miz -epey hırpalanmış da olsa-
bizi mutlaka ama mutlaka utkuya ulaştıracaktır.
Bize, siz öğrettiğiniz bu yalın tarihsel diyalektik gerçekliği 40 yıl önce!
Tarih, er ya da geç halkların hakkını aldığının öyküsüdür.
Dolayısıyla bu hakları engellemek yerine yanında yer almak,
doğal tarihsel aşamaların daha sağlıklı geçirilmelerine katkı vermek olur..
25 Kasım 2011, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
1971 Hacettepe Tıp Öğrenciniz
1978 Hacettepe Tıp Asistanınız
2004-2006, Kurucusu olduğunuz ADD’nin Genel Başkan Yardımcısı
AÜTF Halk Sağlığı AbD Öğr. Üyesi (2011- ….)
1) 1946’da sıtma epidemisi gerekçesiyle % 6’lara varan olağanüstü bütçe payı dışında..
2) 1978-2000 arasında 22 yılda “2000 Yılında Herkese Sağlık” hedefine Dünya Bankası ve IMF’nin engelleyici küreselleşTİRme politikaları, sözde yeni dünya düzeni masalları yüzünden erişemeyen insanlık; 21. yy’da benzer hedefleri yeniden önüne koydu.. Örn.
“2010 yılına dek herkes kapsamlı temel sağlık hizmetine erişecektir..” Oysa Prof. Fişek’in
40 yıl önce çıkardığı 224 sayılı Sağlık Hizmetlerinin sosyalleştirilmesi yasasının temel amacı da buydu.

— —-

27 Mayıs 1960 Devrimi 53 Yaşında!



27 Mayıs 1960 Devrimi 53 Yaşında!
[1]


Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak.
ADD Bilim-Danışma Kurulu Yazmanı
www.ahmetsaltik.net

“Ulusun geleceğine yalnız ve ancak ulus egemen olacaktır.
Ulusu temsil eden ulusal irade ulus adına sınırlı ve
belirli bir zaman için manevi kişiliğini de belirten
Millet Meclisi de en sonunda ulusça yenilenmekle karşı karşıyadır.
Özde olan ulustur.
Egemenlik onun olduğu gibi, yönetim hakkı da onundur.”
(1923, Eskişehir – İzmit konuşması)

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

27 Mayıs Devrimi‘nin ülkemize en büyük armağanı, öncelikle insanlarımızın Vatan / Millet cephesi diye acımasızca yapay düşman kamplara ayrılmasının durdurulmasıdır. Radyolardan saatlerce, tek başına iktidarda olan DP’nin (Demokrat Parti) kurduğu “Cephe”ye katılan yurttaşlar  sayılmıştır.

Ayrıca ekonomik olarak DP iktidarının bir enkaz bıraktığı da belgelidir. Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, 14 Mayıs 1950 seçimini DP’nin kazanması üzerine Cumhurbaşkanlığı’nı DP Milletvekili Mahmut Celal Bayar’a devrederken bıraktığı yaklaşık ikiyüz ton altın, Hazine eliyle teslim alınmıştır. Menderes, kötü ekonomi yönetimi ile ülkemizi, hovardaca,  tarihinin en ağır ve en yüz kızartıcı akçal (mali) bunalımına sürüklemiştir.

Temmuz 1958’de dış borç taksitini ödeyemeyince, beş yüz milyon doları aşan “destek” (gerçekte yeni borç!) için Hazine’deki altın rezervleri Londra Merkez Bankası’na götürülerek rehin verilmiştir. Bu altın kolilerini, Türk Hava Kuvvetleri subayları, yüklerinin ne olduğunu bilmeden taşımışlardır.

3 hafta önce 01 Mayıs 2013 günü 88 yaşında yitirdiğimiz Em. Hv. Plt. Kr. Alb. ve eski Halkçı Parti İstanbul Milletvekili (TBMM 17. Dönem; 1983-87) Hüseyin Avni Güler‘in anlatımlarının ses kayıtları arşivimizdedir. Ayrıca ADD web sitesinde kendisi ile yapılan ve yayımlanan söyleşi.. (28.5.2012)

Bunlara ek olarak; IMF, DP’nin 500 milyon dolara yaklaşan borçlarının konsolidasyonu (bir süre ötelenerek yeniden yapılandırılması, taksitlendirilmesi) için çok yüksek oranlı devalüasyon dayatmıştır. 2.80 TL olan 1 $, 9.025 TL’ye yükseltilerek Türk parası % 322 oranında vahşice değersizleştirilmiştir! DP İktidarı bu politikaları ile her mahallede1 yandaş milyoner yaratma saçmalığı (irrasyonelliği) içinde olmuş, akıl dışı sömürgen ekonomi politikaları ile ülkemizi
uluslararası iflasa (moratoryum) sürükleyerek ulusal onurumuzu ayaklar altına düşürmüştür.

Mali faturayı gene yoksul halk kitleleri daha da yoksullaşarak ödemiştir. Gelir dağılımı iyice adaletsizleştirilmiştir. Gariban halkımız, o mahalle milyonerinin kendisi olabileceği (?) yanılsamasına düşürülmüştür. İktidar yandaşlarından mahalle milyonerleri türetilirken de yığınlar acımasızca yoksullaştırılmıştır.
Bu politikanın iktisadi mantığının savunulabilir yanı var mıdır?
Ülkeye net ve yeterli yeni kaynak girmeden “her mahallede” (iktidarın yerel örgüt başkanları!) “nedensiz varsıllaşma” (sebepsiz iktisap!) ile nasıl birer milyoner yaratılabilirdi ki ??

*****

27 Mayıs Devrimi’nin insanımıza en güzel armağanı ise 1961 Anayasasıdır

Bu Anayasa, dünya genelinde en ilerici ve demokrat anayasalardan biridir. Ülkemiz hızlı bir özgürleşme sürecine bu anayasal iklimle girmiştir. Nitekim 12 Mart 1971 gerici darbesinin gerekçelerinden biri, 12 Mart Muhtırası’na imza koyan dönemin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç‘a göre,

  • “..bu anayasanın ülkemize bol gediği.. sosyal ve politik uyanışın ekonomik gelişmeyi aştığı..” yönündedir.

Oysa 1961 Anayasası Türk siyasal sistemine çok ciddi kurumlar ve araçlar kazandırmıştır :

– Anayasa Mahkemesi,
– Cumhuriyet Senatosu (Çift Meclis; 450 üyeli Millet Meclisi + 150 üyeli Senato),
– Devlet Planlama Teşkilatı (DPT),
– Yüksek Hakimler Kurulu,
– Kredi ve Yurtlar Kurumu,
– Devlet Personel Dairesi,
– Basın İlan Kurumu,
– Türk Standartları Enstitüsü (TSE),
– Milli Güvenlik Kurulu (MGK),
– Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK),
– Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu (TÜBİTAK),
– İhracatı Geliştirme Etüd Merkezi
– Milli Prodüktivite Merkezi (MPM)..

Bunların dışında;

– Sosyal devlet,
– Emekçilere sendikal haklar, grev ve toplu sözleşme hakkı,
– Yargı bağımsızlığı – yargıç güvencesi,
– Sosyal güvenlik hakkı (1964’te SSK’nın Emekli Sandığı’na ek olarak kurulması..
sonra BAĞ-KUR),
– üniversite özerkliği (1750 sayılı yasa ile 1945’lerin 4936 sayılı yasası daha da ileri
taşınarak),
– Radyo ve televizyon bağımsızlığı,
– Basın – fikir işçileri yasası,
– İdarenin tüm işlem ve eylemlerine yargı denetimi yolunun açılması,
– Seçimlerin temel hükümleri ve seçmen kütükleri yasası : Barajsız, temsil adaleti
sağlayan seçim sistemi olarak Ulusal Artık – Milli Bakiye sistemi..
(TİP bu sayede 15 milletvekili kazandı 1965 seçiminde.. Başbakan Süleyman Demirel
seçim sistemini değiştirdi ve 1968 seçimlerinde öncekine yakın oranda oy alan TİP
ancak 3 vekil çıkarabildi!)
– Seçimlerde yargıç güvencesi ve gizli oy, açık sayı döküm kuralı,
– İlköğretim ve eğitim yasası,
– Ortaöğretimde bilim insanı yetiştirmek için fen liselerinin açılması,
– Sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi;
  224 sayılı yasa ile Sağlık Ocaklarının açılması.. (5 Ocak 1961)
 (Anayasa md. 49 ile sağlık hizmetlerinin Devlete ödev, yurttaşa hak olarak
tanımlanması.. Dönemin Sağlık Bakanlığı Müsteşarı ve bu yasanın mimarı
  Prof. Dr. H. Nusret Fişek’e göre bu yasa,
  “ATATÜRK’ün izinde bir Devrim yasasıdır! )

– Gelir vergisi yasası..

gibi birçok yasa çıkartılarak demokratik yaşam sosyal ve hukuk devleti ilkeleriyle bütünleştirilmiştir.

Bu adil temsile dayalı seçim sistemi sayesindedir ki; Türkiye İşçi Partisi 15 milletvekili ile TBMM’de adil temsil edilme olanağı bulmuştur (1965; Mehmet Ali Aybar, Çetin Altan vd.). Daha sonra bu seçim sistemi ile büyük partiler yararına oynanarak temsilde adalet ilkesi çiğnenmiştir. İzleyen seçimlerde TİP, öncekine yakın oy almasına karşılık ancak
3 üyeyi TBMM’ye taşıyabilmiştir (1968).

  • 1961 Anayasası; hukuk dışına çıkarak meşruluğunu yitiren bir iktidara karşı, Türk halkının meşru direnme hakkını kullanarak hükümeti görevden aldığını vurgulayarak başlamaktadır.

İlk 2 maddesini 1924 Anayasasından aynen almıştır. Cumhuriyetimizin 6 temel niteliğini
3. maddesinde saymaktadır. Bunlardan ilki “İnsan haklarına DAYALI” olmaktır. Öbür 5 nitem (sıfat) 82 Anayasasında aynen yinelenmiş, ilk özellikte ise “dayalı” yerine “saygılı” sözcüğü almıştır.

Ulusal Kahraman Yüce Atatürk‘ün en yakın dava ve silah arkadaşı, 2. Cumhurbaşkanı, çok partili yaşama barış içinde geçerek iktidarını altın tepsi içinde DP’ye sunan
İsmet İnönü‘ye yapılan birkaç fiziksel saldırıda DP’nin açık tahrikleri, çanak tutuşu ile Aziz İnönü‘nün ölümden dönmesi, kafasının taşla kırılması (Kayseri, İstanbul Topkapı ve Uşak saldırıları) adı “Demokrat” olan bir partiye yakışır mı? İnönü’nün,
TBMM’deki CHP grubu için savcı-yargıç yetkisiyle donatılmış 15 DP Milletvekilinden Tahkikat Komisyonu kurarak CHP’yi kovuşturup kapatmaya yeltenmesi nasıl açıklanabilir? İşte bardağı taşıran Nisan 1960’taki bu derin aymazlık üzerine
aziz İ. İnönü;

Artık sizi ben bile kurtaramam..
uyarısını yapmış fakat ne yazık ki gene bir işe yaramamıştır..

1932’den beri Türkçe okunan Ezan’ın, iktidar oluşu (14 Mayıs 1950) 16 Haziran 1950’de yeniden Arapçaya döndürülmesi de DP iktidarının karnesinde yazılı
ne yazık ki…

İstanbul Üniversitesi’nde, DP’nin açıkça despotlaşan politikalarını protesto eden gençlerden Turan Emeksiz’in polis kurşunu ile öldürülmesi, İstanbul Üniversitesi Rektörü, engin hukuk bilgini ak saçlı Ord. Prof. Dr. Sıddık Sami Onar’ın yerlerde sürüklenmesinin bağışlanacak yanı var mıdır?

Nihayet Menderes hükümeti, 6-7 Eylül 1955 İstanbul olaylarında Rum kökenli yurttaşlarımıza yönelik vahşi saldırı ve yağmanın da sorumlusudur ve biz tüm bunlardan, hâlâ çok utanmaktayız.

Başbakan Adnan Menderes, Maliye Bakanı Hasan Polatkan ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun her şeye karşın idam edilmemesi yerinde olurdu.
MBK’da (Milli Birlik Komitesi) idamı engelleyecek çoğunluk, ne yazık ki 3 oyla kaçırılmıştır. Yassıada Mahkemesi başkanının belirttiği, yargılamanın idamla sonlanmasının iktidarca istendiği itirafı ve adil yargılama yapılmayışı,
infazın kendisi ve uygulanma biçimi bakımından da acı duyuyor, hâlâ utanıyoruz.
(Mahkeme Başkanı Salim Başol’un :
 “Sizleri buraya tıkan irade böyle istiyor.” itirafı..)

Keşke Alb. Talat Aydemir ve Bnb. Fethi Gürcan da asılmasalardı.. (1962-3)

Keşke, 12 Mart 1971 darbecileri hüneriyle (!) TBMM’de “3’e 3 intikam!” naraları ile Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin Aslan da 1 tek kişinin canına kıymamış fidanlarımız olarak yaşamlarının baharında darağacına yollanmasalardı!
Ve de keşke 12 Eylül yönetimi 17 yaşındaki Erdal Eren’in yaşını büyüterek
idam cezasını infaz etmese idi..

Uğur Mumcu konuya ilişkin bir yazısını şöyle bağlıyor:

  • “Biz sapına kadar Kemalist ve sapına kadar 27 Mayısçıyız.
    Atatürk’ü ve 27 Mayıs Devrimi’ni savunmak, Devrimci Aydının namus borcudur. Atatürkçü ve 27 Mayısçı olmayan bir devrimciyle alışverişimiz yoktur.”

Sayın Hüseyin Avni Güler’den 2 kritik anı aktarmak isteriz :
(http://ahmetsaltik.net/wp-admin/post.php?post=14248&action=edit&message=1:, 26.5.13)

  • “..Celal Bayar ve Menderes’in milliyetçi, mukaddesatçı ve Müslüman yönetimi tarafından Lübnan’da Müslümanlara değil de Hıristiyanlara Türkiye’den 85 uçak dolusu silah ve cephane götürdüğümüzü..”
  • Gene Celal Bayar – Adnan Menderes yönetiminin, son yıllarının dış ülkelerden kredi (borç!) alınamadığı için, 1950 seçimlerinden sonra İsmet Paşa’nın hazinede biriktirdiği 128 (yüz yirmi sekiz) ton altının çoğunu dışarıya rehin vererek kredi alması meselesi… Bu olayın da Meclis’ten ve Hükümet’ten geçmiş olması gerekir; ancak o günlerin tanığı olanlar ve basında yazıldığını hatırlaması gerekenler bilgi vermediler. Gene yükümüzün ne olduğunu bilmeden Londra’ya 2 (iki) tondan fazla altın götürdüğümüzü ve uçaklar dışında gemilerle, trenle ve tırlarla 100 (yüz) ton kadar altının dış ülkelere rehin gönderildiğini biliyorum. 27 Mayıs’ta Maliye Bakanımız büyük insan Kemal Kurdaş, yaklaşık 96 (doksan altı) ton altını geri getirtti. Sayın Kurdaş, tasarruf bonoları çıkararak memur ve işçilerden alınan paralarla bu görevi başardı.

Görüldüğü gibi tarih hiçbir şeyi unutmuyor, her şey kaydediliyor. Onu çarpıtarak tek yanlı mağdur edebiyatı ile bir yerlere varma olanağı yoktur. İnsanların ülke yönetiminde kişisel hırslarını mutlaka dizginlemesi ve emeğin hukukunun (egemenlerin değil!) üstünlüğüne bağlı kalmaları beklenir.

Başta “Cemal Aga” nam Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel olmak üzere;
27 Mayıs 1960 Devrimi’ni ve kazanımlarını Ulusumuza armağan eden
Türk Ordusu’nun genç Harbiyelilerini şükranla selamlarız.

Büyük ATATÜRK gene yolumuzu aydınlatıyor :

  • “Özgür olmayan bir ülkede ölüm ve yok olma vardır. 
    Her ilerlemenin ve kurtuluşun anası özgürlüktür.”

12 Eylül 1980 yönetiminin kaldırdığı

HÜRRİYET ve ANAYASA BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN!

27 Mayıs kutlu olsun

 

 

 

 

 

 

 

Sevgi ve saygı ile.
26.5.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net


[1] http://ahmetsaltik.net/wp-admin/post.php?post=14248&action=edit&message=1 adresinde yayımlanan (26.5.13) “Hüseyin Avni Güler’in Saygın Anısına :
27 Mayıs Devrimi’ne neden ve nasıl katıldım?”
başlıklı yazımıza da bakılması..