‘Kelebek’ değil tsunami etkisi

‘Kelebek’ değil tsunami etkisi

Bakan Koca’nın ‘kelebek etkisi’ sözlerini değerlendiren Prof. Dr. Saltık, “Biz bir tsunami etkisi görebiliriz” dedi. TTB Başkanı Adıyaman ise Koca’ya şu soruyu yöneltti: “Yurtdışından koronavirüs hastalarını getirirken yurttaşları kelebek etkisinden nasıl koruyacaksınız?”

‘Kelebek’ değil tsunami etkisi

BİRGÜN, 21 Mayıs 2020

İKTİDAR, uzmanların tüm uyarılarına rağmen normalleşme adımlarını atmaya devam ederken, Sağlık Bakanı Fahrettin Koca ‘kelebek etkisi’ uyarısında bulundu. Koca, “Küçük bir etkenin, kestirilemez büyüklükte sonuçlar doğurmasına Kelebek Etkisi denir. Vuhan’da ortaya çıkan koronavirüsün tüm dünyada hayatı alt üst etmesi gibi. Şimdi de küçük bir ihmal, bir uçtan bir uca tüm Türkiye’yi etkileyebilir. Risk devam ediyor. Tedbirlere uyalım.” dedi.

Bakan Koca’nın sözlerini değerlendiren Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konsey Başkanı Prof. Dr. Sinan Adıyaman, “Koca, ‘kelebek etkisi’nden bahsediyor ama

  • … yurtdışındaki koronavirüs hastaları Sağlık Bakanlığı’nın bir şirketi aracılığıyla Türkiye’ye getiriliyor”

dedi ve ekledi: “Vaka sayılarının çok yüksek olduğu Rusya’dan, İngiltere’den Türkiye’ye koronavirüs hastaları sağlık turizmi adı altında gelebiliyor. Durum böyleyken siz Sağlık Bakanlığı’nın şirketi ile yurtdışından koronavirüs hastalarını getirirken yurttaşları kelebek etkisinden nasıl koruyacaksınız?”

ÇALIŞANA BÜYÜK HAKSIZLIK

“Bazen bir kelebeğin çırpınışı bir depreme yol açar ve uçarak gelen hastalar da çok büyük yıkımlara yol açabilir..” diye konuşan TTB Başkanı Adıyaman, şöyle devam etti:

“Yurtdışından hasta getirilmesi için yayımlanan genelgede, ‘uçakta 3 saatte bir maskeler değişecek’ deniyor. Yoğun bakımlarda çalışan sağlık emekçilerine 8 saatte bir maske değiştirttiler. Türkiye’de 10 binin üzerinde sağlık çalışanı koronavirüse yakalandı ve 40’a yakın sağlık çalışanı da koronavirüs nedeniyle hayatını kaybetti. Burada sağlık çalışanlarına büyük haksızlık edilmiştir. Siz yurtdışından hasta getiriyorsunuz ama yurtiçinde hâlâ tedavi olmak için bekleyen kanser hastaları var. Hiç Covid-19 negatif hastanesi bırakmadılar. Birçok kanser hastası tedavi olmak için bekliyor, siz onlara bir şey demiyorsunuz ama yurtdışından hasta kabul ediyorsunuz.”

KELEBEK ETKİSİ DÜŞÜNÜLMEDİ

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Saltık ise Sağlık Bakanı Koca’nın ifadelerinin çelişkili olduğuna vurgu yaptı. Prof. Dr. Saltık,

  • “İnsanların kafası karışık. Nasıl önlem alacaklar, nasıl kendilerini koruyacaklar? Örneğin AVM’ler açıldı ve bunun hiçbir acelesi yoktu. AVM’ler 11 Mayıs’ta açıldı. Beş, altı gün sonra 500-600 dolayında hasta artışı gördük. 14’üncü günün sonunda umarım daha fazla hasta artışı görmeyiz, yani AVM’leri erken açmamız yüzünden kelebek etkisi olmaz” şeklinde konuştu.
    Prof. Dr. Saltık, sözlerini şöyle noktaladı: “Hükümet bir yandan turizmi, bir yandan da sağlık turizmini açmayı planlıyor. Gerçekten ürkütücü. Turizm sektörü bastırdı, kapitalizmin mabetleri AVM’ler bastırdı. Ekonomik kaygılar öne çıktı. Burada kelebek etkisi hiç düşünülmedi. Kelebek etkisi bir yana biz bir kasırga, tsunami etkisi görebiliriz.”
    =====================================
    Dostlar,

    BİRGÜN‘e demecimizin tümü aşağıdaki gibi idi, oldukça kısaltılarak verilmiş gazetede :
    ****
    Sayın Sağlık Bakanımız Dr. Koca bir uyarı yapmış, “kelebek etkisi” nden söz etmiş tvit iletisi ile.
    Son derece yerinde… Gerçekten küçük savsaklamaların (ihmallerin) çok ağır sonuçlar doğurabileceğini hepimiz biliyoruz.
    Buna günlük dilde, “Kelebek etkisi” deniyor. “Domino etkisi” de denebilir. Bir yerden başlayan minicik bir etki, enerji.. büyük bir hızla yayılarak ağır istenmeyen sonuçlar doğurabiliyor.

    Nitekim korona salgını da öyle de oldu. 31 Aralık 2019’da Çin Wuhan’dan 44 olgu bildirdi Dünya Sağlık Örgütü’ne ve 5 ay geçmeden, bu gün dünyada 5 milyona yakın olgu var.

    Ne var ki Sayın Bakan’ın sözleri ve yeni normale dönük gevşeme önlemleri birbiriyle örtüşmüyor. Hükümetin gevşeme önlemleri bu özene ters düşüyor, büyük çelişkiler taşıyor.
    Dolayısıyla insanların kafası karışık. Nasıl önlem alacaklar, nasıl kendilerini koruyacaklar?
    Örneğin Kapitalimin tapınakları / mabetleri AVM’ler açıldı! Oysa hiç acelesi yoktu. AVM’ler 11 Mayıs’ta, patronların / şövalyelerin bastırmasıyla açıldı, bugün 21 Mayıs’tayız. 5-6 gün sonra 500- 600 dolayında hasta artışı gördük. 14. günün sonunda umarım daha çok hasta artışı görmeyiz. En azından, daha hızla inebilecek salgın eğrisi direniyor ve uzuyor. Yani kelebek etkisi AVM’leri erken açmamız vb. ölçüsüz gevşeme girişimleri yüzünden devasa boyutlarda yaşanabilir.

    Bunun dışında öbür gevşeme önlemleri de neredeyse kabak çiçecği gibi açılma anlamına geliyor.
    2. bir salgın dalgasından son derece korktuğumuz gibi, halen salgın beklenen hızla azalmıyor.
    Daha 1, dalgayla baş edemedik bütünüyle. Çok ciddi bir sorun.
    Hala binlerin üstünde günlük olgularımız. Etrafımız yangın yeri… Rusya öyle, 2. Sıraya tırmandı dünyada. Irak ve Suriye’den bilgi yok!? İran’da tekrar salgın yeniden yükselmeye başladı.
    Bir yandan turizmi, bir yandan sağlık turizmini açmayı planlıyor hükümet. Gerçekten ürkütücü. Rusları almayacak mıyız örneğin? Sınır kapısında test yapacağız, bekletmeyeceğiz insanları. Sonradan test pozitif çıkarsa, bu insanlar ülkeye çoktan girmiş olacak. O arada birçok insana bulaştırmış olacak.

    Turizm sektörü bastırdı, kapitalizmin mabetleri bastırdı. Ekonomik kaygılar öne çıktı.
    Burada kelebek etkisi hiç düşünülmedi.

    Kelebek etkisi bir yana tsunami etkisi görebiliriz.

    Salgının Epidemiyoloji biliminin kurallarına uygun yönetilmesi gerekiyor, ticari kaygılarla değil!

    Ama iktidar ne yazık ki ülkeyi anonim şirket dürtüsüyle yönetiyor.

  • Yerli ve yabancı tekellerin ekonomik çıkarları öne çıkıyor ve insanımızın yaşam hakkı
    buna feda ediliyor.

    Bu politikalar daha çok insanın hastalanmasına neden olabilecektir. Bu çok ciddi bir risktir.
    Bu yanlış politikaların sorumlusu siyasal iktidar olmakla birlikte, yitirdiğimiz canlar
    geri gelmeyecektir.

    Bir kez daha uyaralım: Kılı kırk yararak, halkın can güvenliğini tartışmasız olarak 1. sıraya koyarak, birtakım yandaş şirketleri ve ticari kaygıları geri plana iterek, salgını tümüyle Epidemiyolojik bilimsel kurallarla yönetelim diye çağrı yapmak isterim.

    Dr. Ahmet SALTIK, 21.5.20 / BİRGÜN

 

Yargıtay’a çarpan Korona genelgesi; milyonların aleyhine

Yalçın Doğan

Yalçın Doğan
a.yalcindogan@gmail.com
14 Mayıs 2020

Yargıtay’a çarpan Korona genelgesi; milyonların aleyhine

Sağlık ordusunun ve milyonlarca çalışanın aleyhine bir genelge… Devletin, bu durumda SGK’nın, aynı zamanda iş verenlerin lehine bir genelge…

TIR şoförü… Trabzon’dan Ukrayna’ya mal taşıyor. O gün malını yine Ukrayna’ya bırakıyor ve iş yerinin bulunduğu Trabzon’a dönmek üzere Türkiye’ye giriş yapıyor.

11 Aralık 2009…

Trabzon’a dönerken, kendini iyi hissetmiyor, yol üzerindeki bir devlet hastanesine gidiyor. Hastanede “domuz gribi” tanısı konuluyor. İğne yapılıyor, ilaç veriliyor, taburcu ediliyor.

Şoför 15 Aralık’ta bu kez Trabzon’dan Samsun’a gönderiliyor. Giderken trafik kazası geçiriyor, Trabzon’a dönüyor.

Trafik kazasından iki gün sonra, 17 Aralık’ta “bir haftadır öksürük, halsizlik, iki gündür 40 derece ateş” şikayetiyle Karadeniz Tıp Fakültesi Hastanesi’ne gidiyor. Hastanede “domuz gribi ve zatürre” tanısıyla tedavi altına alınıyor. On gün yoğun bakımda kalıyor, 26 Aralık 2009 günü hayatını kaybediyor.

SSK’ya başvuru

Şoförün ailesi “ölümün iş kazasından kaynaklandığı” gerekçesiyle, Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SSK) ölüm geliri bağlanmasını istiyor. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişi rapor veriyor:

“Trafik kazası iş kazasıdır ancak, ölüm nedeni trafik kazası değil, hastane raporuna göre, domuz gribidir.”

Adli Tıp ölüm nedenini kayıtlarına yine “domuz gribi” olarak geçiyor. Ancak…

“Yerel mahkeme şoförün ailesinin iş kazası iddiasını yerinde bulmuyor ve ölüm geliri talebini geri çeviriyor.”

SSK lehine bir karar. İş kazası halinde

Sigortalı bir işçi çalışırken hastalık ya da iş kazası nedeniyle hayatını kaybederse, onun eşi ve çocuklarına ölüm aylığı bağlanabilmesi için çalışanın en az beş yıldan beri sigortalı olması, 900 gün primin bulunması, Emekli Sandığı’na bağlı ise, en az 1800 gün priminin ödenmiş olması gerekiyor.

Ancak, ölümle sonuçlanan iş kazasında bu koşullar aranmıyor. Ölenin yakınlarına ölüm geliri bağlanıyor.

Ölen kişinin prim günleri ayrıca ölüm aylığı bağlanmasına yeterli ise, yakınlarına hem ölüm geliri, hem ölüm aylığı bağlanıyor.

SSK bundan dolayı “iş kazaları nedeniyle ölümleri” hiç sevmiyor, çünkü ölenlerin yakınlarına aylık bağlamak zorunda!.. Yerel mahkeme tam da SSK’nın ve ayrıca işverenin çıkarına bir karar veriyor. Yıl 2010…

Yargıtay geri çevirdi

Yıl 2020… Tam on yıl sonra… Mart başı… Ölen şoförün ailesi yerel mahkeme kararını Yargıtay’a götürüyor.  Yargıtay’dan on yıl sonra karar çıkıyor, iki ay önce:

* Ölen şoför işini iş veren tarafından sağlanan taşıtla yapmaktadır. Şoförün gidiş ve gelişi sırasında meydana gelen hastalığı sigortalıyı bedenen ve ruhen engelli hale getirmiştir. İş kazası ani bir olayla ortaya çıkabileceği gibi, hastalığın etkisinin bir süre devam ederek zaman içinde artması ve ölümün daha sonra gerçekleşmesi ile de mümkündür.

Dolayısıyıla, Ukrayna’ya yapılan sefer sırasında bulaştığı anlaşılan domuz gribi virüsüne bağlı olarak, sonradan gerçekleşen ölüm iş kazasıdır.”

Şimdi bu karardan sonra Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ki, SSK arada SGK’ya dönüşüyor, şoförün ailesine ve yakınlarına aylık bağlamak zorunda, muhtemelen on yıllık faiziyle birlikte.  On yıl önceki bir ölümün, on yıl sonra gelen Yargıtay kararının günümüzle ne gibi ilgisi var?.. Çok ilgisi var!..

Koronavirüs nedeniyle, başta sağlık çalışanları, ayrıca milyonlarca çalışanla ilgisi var.

SGK, Sosyal Güvenlik Kurumu 7 Mayıs’ta, bir hafta önce, bir genelge yayınlıyor:

“Covid – 19 virüsünün bulaşıcı bir hastalık olduğu dikkate alındığında, söz konusu salgına maruz kalan ve sağlık hizmet sunucularına müracaat eden sigortalılara hastalık kapsamında provizyon alınması gerekmektedir.”  

Bu cümlenin Türkçesi şu: “Koronavirüs iş kazası değildir.”

Ya da: “Koronavirüs’ten ölen sağlıkçıların vefatını iş kazası saymayacağım, hastalık sayacağım.”

Sağlıkçılara hem alkış hem de…

Bu genelge sadece sağlıkçıları değil, milyonlarca çalışanı ilgilendiriyor. Öncelikle sağlık çalışanlarını, doktorları, hemşireleri, hastane personelini, sağlık ordusundan akla kim gelirse…

Sağlık ordusunun ve milyonlarca çalışanın aleyhine bir genelge… Devletin, bu durumda SGK’nın, aynı zamanda iş verenlerin lehine bir genelge…

İş kazası kabul edilse,  Koronavirüs’ten ölenlerin yakınlarına ölüm aylığı bağlanacak, o aylığın bağlanmasını önlemek amacıyla çıkartılan bir genelge… 

Şu hale bakın… Sağlık ordusuna her gün sabahtan akşama kadar teşekkür ediliyor, bütün halk sağlıkçıları alkışlarıyla kutluyor, başta Cumhurbaşkanı ve Sağlık Bakanı, bütün sorumlular sağlık çalışanlarını öve öve bitiremiyor, onların gösterdikleri özveriyi her gün vurguluyor…

Ama, SGK “Koronavirüs iş kazası değildir” diye kestirip atıyor. Neden?

Vefat eden sağlıkçıların yakınlarına ölüm aylığı bağlanmasın diye!..

İşverenler de seviniyor

Genelge, öyle “genel” ki, iş verenler de balıklama dalıyor genelgeye, çeşitli iş veren kuruluşları, kendilerine bağlı işletmelere acele bildiriyor:

“Koronavirüs iş kazası değildir haaa, ona göre…”

Tükçesi: “Koronavirüs’ten hayatını kaybedenlere sakın ölüm aylığı bağlamayın haaa…”

Sadece sağlık çalışanları değil, herhangi bir işte çalışanlar da, bu genelgeye dahil, onların da aleyhine. Oysa…

“Korona koşullarında çalışan insanlar iş yerlerinde koronaya rağmen çalışıyor. İş veren orada koronaya karşı önlem almakla yükümlü. Aldığı halde, çalıştığı iş yerinde koronaya yakalanırsa, bu açıkça iş kazası, çünkü çalışmasa, yakalanmayacaktı.”

Yargıtay’ın iki ay önce TIR şoförü ile ilgili verdiği karar, tam da bunu ifade ediyor.

Yargıtay kararı emsal bir karar.

Sosyal devlet nerede’

Anayasa başta, Yargıtay ve Danıştay’ın karar ve içtihadları gibi, pek çok iş yasasının da, çalışanları koruyan kuralları var. Ayrıca, “sosyal devlet” denilen bir kavram ve anayasal ilke var. Yargıtay’ın iki ay önceki kararı ortada iken, SGK genelgesi bunları hiçe sayıyor, kendi lehine, iş verenler lehine bir karar ilan ediyor.

Maksat, Koronvirüs’ten hayatını kaybedenlerin yakınlarına aylık bağlamayı önlemek. Bu en basitinden:

“Ölen ölür, kalan sağlar bizimdir” gibi, o ilkel inanca bile aykırı!.. 

İptal etsinler

Şimdi ülkeyi yönetenlere düşen acil bir görev var:

“Genelgeyi acele iptal etmek, Koronavirüs’ü iş kazası saymak.”

Eğer, her gün attıkları nutuklardaki gibi, “aziz milletimizi düşünüyorlarsa”, her gün vurguladıkları gibi, “sağlıkçıların çalışmalarını gerçekten özverili buluyorlarsa”…

Koronavirüs mücadelesinde başarı kazanılıyorsa, bunu siyaseten her gün kullanıyorlarsa, onlara borçlu olduklarını unutmadan ve bunun gereğini yerine getirerek!..

Sosyal devleti düşünerek, iş verenleri memnun etmekten vazgeçerek…

YAZARIN TÜM YAZILARI
https://t24.com.tr/yazarlar/yalcin-dogan/yargitay-a-carpan-korona-genelgesi-milyonlarin-aleyhine,26606 

Bir Salgın Üç Profesör 

Bir Salgın Üç Profesör

Op.Dr. Ceyhun  İrgil (1965 -  .... )Dr. Ceyhun İRGİL
Cumhuriyet, 19 Nisan 2020

Koronavirüs nedeniyle sağlığın, bilimin değerini ve önemini anladık. Televizyon ekranları bilim insanları ile dolu. Hocalar anlatıyor, dinliyoruz. Öğrencileri doktorlar, hemşireler, sağlık çalışanları sahada mücadele ediyor.

Cephede virüsle savaş var. Cephenin önünde yaralananları, şehit düşenleri duyuyoruz her gün… Aslında bu insanlar her zaman sahadaydı. Biz onları görmüyorduk. Görmediğimiz gibi geçmişte çok eziyet ettik.

Şiddete maruz kaldılar. Sadece fiziksel şiddet değil, çoğu zaman toplumun fark etmediği lince maruz kaldılar. İşten atıldılar. İtibarsızlaştırıldılar. Duymadık. Şimdi görünür oldular ve toplumun bazı gerçekleri ve öykülerini bilmesi gerekir. Biri Prof. Dr. Ahmet Saltık

ŞEHİT OĞLU

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesi. Halk sağlığı camiasının saygı duyulan, hocaların hocası…

Özü sözü bir bilinen, doğru bildiğini korkusuzca söyleyen bir halk adamı…

Bilime, bilgiye ve öğrencilere adanmış bir hayat…

Ülkenin ve dünyanın konusu olunca, bu deneyimi ve birikimi ile herkesin ilk başvuracağı kişilerden biriydi. “Salgın yönetimi” konusunda doğal olarak televizyonlar ve medya, hocayı hemen buldu.

Oysa televizyonlara, medyaya çıkan biri değildi. Ahmet Hoca, salgın yönetimi konusunda iktidarı eleştirince, konu ile ilgili bilimsel gerçekleri de anlatınca, trollerin hoşuna gitmedi. Yaptığı açıklamada, iktidarı eleştirip “Siyasi otoritenin, Türkiye’deki tek adam rejiminin bir kez daha takkesini önüne koyup düşünmesi lazım..” deyince troller “vatan haini, Ermeni dölü, FETÖ’cü” gibi iftiralar atarak ölüm tehditleri savurdular.

Prof. Dr. Ahmet Saltık, siyasi iktidarın vahim bir hata içinde olduğunu belirterek “İzlediği politikalar daha çok insanın ölümüne, daha çok insanın hastalanmasına ve uzayan salgın nedeniyle ekonominin daha da ağır çöküşüne yol açıyor” ifadelerini kullanmıştı. Koronavirüse karşı yaptığı kritik uyarı ve önerilerine karşı, iftiralar ile ölüm tehditleri savurdukları, “vatan haini” dedikleri Ahmet Hoca ile ilgili bilmedikleri ve bu saldırıları yapanların utanacağı bir gerçek vardı: Ahmet Hoca, şehit çocuğuydu

Prof. Saltık’ın babası Başkomiser Halis Zeki Saltık, İstanbul’da görevi başında 7 Temmuz 1980 günü şehit olmuştu. (Halis Zeki Saltık şehit edildiğinde 47 yaşındaydı, oğlu Prof. Saltık, 27 yaşında tıp doktoruydu ve Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinde uzmanlık eğitimi alıyordu. Üçüncü çocuğu Hülya Saltık ise İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğrencisi idi, onun mezuniyetini göremedi.) Ayrıca hakaret ettikleri Prof. Dr. Saltık’ın başarılı bilim yaşamı ve özgeçmişini bilselerdi daha çok utanırlardı.

Tüm okullarını birincilikle bitirenTTB Yüksek Onur Kurulu üyesi olan hoca, ülkemizde hem Tıbbiye hem de Mülkiye’den mezun olan ilk insandı.
****

“MİLLİ AŞI”

Öyküsü unutulan ama koronalı günlerimizde baş tacı edilen bir başka profesör… Ülkece koronavirüs ile tanışmamışken bu virüsün amcaoğlu SARS salgını yüzlerce can almıştı. SARS’ın da doğum yeri Çin’di. Dünya o dönem de harıl harıl laboratuvarlarda bu virüse kafa yordu.

2007 yılında genç bir profesör, aşı çalışmalarını yayımladı. “Milli aşı” ve kanser aşıları için çalışan bir laboratuvarın mesul müdürüydü.

O dönem “milli” proje hazırlayan diğerleri gibi birilerinin dikkatini çekti. Üstelik yürekli bir Atatürkçü ve Kuvayi Milliyeciydi. Malum FETÖ’nün Ergenekon kumpasında bir kulp buldular. 6 Temmuz 2008’de Ergenekon tertibinde önce gözaltına alındı, sonra tutuklandı.

6 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Üniversiteden attılar. Çalışmaları yarım kaldı. Adı, Prof. Dr. Ercüment Ovalı

12 yıl sonra ülkenin koronalı günlerinde tüm televizyonlarında umudun adıydı hoca… Kumpas davalar sürecinde her gün gazetelerinde “vatan haini”, televizyonlarında “halk düşmanı” ilan ettikleri genç profesöre şimdi güzellemeler yazılıyordu. FETÖ’cülerle el ele verip hayatını kararttıkları Prof. Dr. Ercüment Ovalı’nın fotoğraflarını manşetlere koyup “Türkiye’nin büyük başarısı” deniyordu.

Hapisten çıkınca işsizdi. Laboratuvarını, ekibini dağıtmışlardı. Yılmadı. Acıbadem Üniversitesi’ne başvurdu. Vakıf üniversitesi olduğu için çalışmasına izin verdiler. Tekrar laboratuvarda çalışmaya başladı. Kan ve kök hücrelerinden ürettiği “dermoplastik” çalışmasıyla ABD’de “Deneysel Araştırma” ödülünü kazandı. Yüzlerce çalışma arasında birinci oldu.

EREN’E ADANAN ÖDÜL

PKK’nın şehit ettiği çocuk Eren Bülbül“Biri de çıkıp demiyor ki Eren iyi ki varsın” diye bir paylaşımda bulunmuştu. Prof. Dr. Ercüment Ovalı, Orlando’da ödülünü alırken “Herkes Atatürk bakışlı çocuk için, Eren için ödülü kaldırdığımı bilsin. Ödülümü Atatürk bakışlı Eren’e adıyorum” dedi.

Hayat çok acımasız… Linç et, işinden at, aşı çalışmalarını engelle…

Mart 2020, şimdi hocanın aşı bulması için dua edip, yere göğe sığdıramayıp alkışlıyorlar. Prof. Dr. Ercüment Ovalı’nın ömür boyu hapsini, hatta idamını isteyenler, şimdi televizyonlarında, gazetelerinde “Türkiye’nin umudu” diyorlar. Alkış kıyamet hocanın bulmayı umut ettiği aşıyı bekliyor.

Siyasal İslamcıların tarihsel açmazı bu… Akıl ve bilimden uzak, hurafe ve tuzaklara yakın durmanın tarifsiz ızdırabı.
****

CASUSLUKTAN YARGILANDI

Salgının, öyküsü unutulan bir başka profesörü ise Prof. Dr. Tayfun Uzbay’dı. Her akşam TV kanallarında saygı ile dinlenen Profesör Tayfun Uzbay, Türkiye’nin saygın bir farmakoloji uzmanıydı.

Çok değil 7 yıl önce, GATA Tıbbi Farmakoloji’nin başkanıydı. TÜBİTAK Tıp Kurulu, Sağlık Bakanlığı Bilim Komisyonu, Eczacılık Akademisi Bilim Kurulu üyesiydi.

Roche Araştırma Ödülü vardı, Eczacılık Akademisi Ödülü vardı, Popüler Bilim Ödülü vardı. Yedi kitabı vardı…

7 yıl önce “ilaçlarımız Milli olsun, yabancıların eline bakmayalım” dediği için, ilaç tröstlerinin hedefi olmuş ve CIA maşası FETÖ tarafından “vatan haini” ilan edilip tutuklandı.

Casusluktan yargılandı. Hapse atıldı. Türkiye, koronavirüs belası ile yıllarca eziyet edilen ve haksızlığa uğrayan hocayı hatırladı ama ona yapılanlar unutulmuştu.

Hocayı hatırlatan Yılmaz Özdil’in ifadesi ile “Kendi canının derdine düşen sayın ahalimiz, canını kurtarsın diye Profesör Tayfun Uzbay’ın ağzının içine bakıyor”du.
****

Bir salgın… Üç profesör… Aynı iktidar döneminde önce “hain” denen iki hocaya, şimdi “kahraman” deniliyor.

Bir diğeri şehit oğlu, saygın hocaya da şimdi “hain” diyorlar. Kendileri gibi düşünmeyen herkesi hainlikle suçlayanlar, tarihten hiç ders almıyorlar
===========================
Dostlar,

Bizi hak etmediğimiz ölçüde övgüye boğan meslektaşımız Dr. Ceyhun İrgil’e çok teşekkür ederiz. Ulusumuz için ne yapsak azdır; her şeyimizi borçlu olduğumuz Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yarattığı Cumhuriyetimize borcumuzu ne yapsak ödeyemeyiz.

Sevgi ve saygı ile. 20 Nisan 2020

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

 

 

KORONAVİRÜS

KORONAVİRÜS

Suay Karaman

Koronavirüs Hastalığı (COrona VIrus Disease-COVID), 2019 Aralık ayında ilk önce Çin’de görülmüştür ve hızla bütün dünyaya yayılmaktadır. Şu an Avrupa, hastalığın merkezi konumuna gelmiştir. Hastalığa yakalananların büyük boyutlara ulaşması ve ölümlerin arttığı da düşünülünce, dünya üzerine büyük bir korku çökmüştür.

2020 yılının başından beri hızla yayılan Koronavirüs salgını, 11 Mart 2020 günü ülkemizde de görülmüş ve şimdilik resmi verilere göre 10 olgu (AS: 19 Mart 2020 akşamı; 359 olgu ve 4 ölüm!)  bulunmaktadır. Ama toplumdaki genel düşünce, bu rakamların gerçekliğine kuşkuyla bakmak yönündedir. Çünkü insanların bu hükümete güvenleri kalmamıştır. İlk olgu görülünce hükümet gerekli önlemleri almıştır. Bu önlemlerin kimilerinin ilk olgu görülmeden önce alınması gerekirdi. Süreç çok iyi yönetilememekle birlikte, şimdilik ölen olmaması sevindiricidir. (AS: 20 Mart 2020, ilk saatler, 4 ölüm..)

Ancak yakın çevremizdeki komşu ülkelerde hastalığa yakalanan sayısının çok fazla ve ölümlerin de azımsanamayacak boyutta olmasının, ülkemiz için sevindirici mi, yoksa telaşlandırıcı mı olduğunu gelecek günler gösterecektir. Bir görüşe göre ülkemizde koronavirüs testinin az kişiye uygulanması nedeniyle hasta oranının düşük kaldığı bildirilmektedir. Bu durumda hiç vakit yitirmeden tanı merkezi ve laboratuvar sayısının artırılması gerekir. Ayrıca tedavide kullanılacak ilaçların ve tıbbi malzemelerin yeterli düzeyde bulundurulması da sağlanmalıdır.

  • 26 Ağustos 2011’de yerli aşılarımızı üreten Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatılarak, ithal aşı dönemi başlatılmıştı.

Eğer Hıfzıssıhha Enstitüsü kapatılmasaydı, Tifüs aşısı gibi koronavirüs aşısı da üretilebilirdi. Hasta sayısının artması durumunda yapılması gerekenlerin şimdiden planlanması zorunludur.

Bunların dışında toplu taşıma araçları ile şehirlerarası ulaşım araçlarının temizliğinin sık sık denetlenmesinde yarar vardır.

Önemli bir konu ise 14 gün süreyle evde karantinaya alınanların denetimi nasıl yapılacaktır?

Hac/Umre ziyaretinden dönen yaklaşık 21 bin kişi, ‘14 gün boyunca evden çıkmamaları ve ziyaretçi kabul etmemeleri konusunda bilgilendirilmiştir’, ama bu durum nasıl denetlenecektir? Üstelik bu gelenler içinde şimdilik bir kişinin koronavirüs hastalığına yakalandığı açıklanmıştır. Bu, ileride büyük tehlikelere yol açabilecektir. “Evden çıkmayın” demenin yaptırımı yoktur; Devlet tavsiye etmez, kuralı koyar ve uygular.

Devlet, “karantina var” demeli ve tartışmayı sonlandırmalıdır. Bu konuda gelen tepkiler sonucunda Hac / Umre ziyaretinden dönenlerden 10.330 kişinin boşaltılan öğrenci yurtlarına yerleştirildiği bildirilmiştir.

  • Sabaha karşı saat üçte öğrencileri yurtlardan apar topar gönderip, ne zaman ve nasıl dezenfekte edildiği belli olmayan yurtlara bu gelenlerin yerleştirilmesi de gizemini korumaktadır.
  • Devlet, gereken önlemleri planlı olarak ve ciddiyetle yapmak zorundadır.

Tüm kültürel ve sanatsal etkinliklerin ertelenmesi ile okulların geçici olarak kapatılması doğrudur ama camileri ve özellikle Cuma namazlarını serbest bırakmak yanlıştır. Spor karşılaşmalarını seyircisiz oynatarak, insanların sağlıksız kapalı salonlarda şifreli TV kanalında karşılaşmaları izlemesi de yanlıştır.

  • Tüm spor karşılaşmalarını ertelemek ve camileri de geçici süreyle ibadete kapatmak gerekir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, koronavirüs salgınına karşı alınan önlemler kapsamında, toplu ibadetleri geçici olarak yasaklamıştır.

Çelişkili açıklamalarla ve gerçek olmayan uygulamalarla bu krizi yönetmek olanaksızdır. Hükümetin bu konularda gizemli açıklamalar yerine daha sağlıklı ve yaptırım gücü yüksek kararlar alması beklenmektedir.

Bu koronavirüs salgını, ülkemizde el yıkama alışkanlığının ve temizlik bilincinin yeniden kazanılmasını sağlamıştır; sağlıklı olmanın önemini anımsatmıştır. Ülkemizin içinden geçtiği ekonomik sorunları, siyasal açmazları, terör olaylarını, yabancı topraklardaki şehitlerimizi kısaca gerçek dertlerimizi az da olsa unutturmuştur. Bunun yanında, kimi insanların ne denli yağmacı ve fırsatçı olduğunu da bir kez daha, üzülerek görmüş olduk.

  • Koronavirüs çok abartılmamalı ve gereksiz panik yapılmamalıdır.

Unutmayalım ki, ülkemizde her gün yaklaşık 400 insanımız lösemi ve kanser nedeniyle yaşamını yitirmektedr. Toplumun devlete, devletin de topluma güvendiği bir ortamda, el ele vererek, akıl ve bilim öncülüğünde gerekli önlemleri alarak, koronavirüs hastalığının zararlarını en aza indirebileceğimiz unutulmamalıdır.

Koronavirüs Enfeksiyonundan Korunmaya İlişkin TTB Bilgi Notu

Koronavirüs Enfeksiyonundan Korunmaya İlişkin TTB Bilgi Notu

Nasıl korunabiliriz?

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Solunum yolu enfeksiyonlarının bulaşma riskini azaltmak için yapılan öneriler yeni koronavirüs hastalığı için de geçerlidir.

  • Hasta insanlarla temastan kaçınılmalıdır (mümkün ise en az 1 m uzakta bulunulmalı).
  • Özellikle hasta insanlarla veya çevreleriyle doğrudan temas ettikten sonra eller sık sık yıkanmalıdır.
  • Eller yıkanmadan ağız, burun ve gözlerle temas edilmemelidir.
  • Eller, en az 20 saniye boyunca sabun ve suyla yıkanmalı sonrasında kurulanmalıdır.
  • Antiseptik veya antibakteriyel içeren sabun kullanmaya gerek yoktur, normal sabun yeterlidir.
  • Sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptiği veya kolonya kullanılmalıdır.
  • Elde görünür bir kirlenme olmadığı sürece el antiseptikleri, el yıkama kadar etkilidir. Ancak elde görünür bir kirlenme olduğunda ellerin mutlaka yıkanması gerekir.

Maske ne zaman kullanılmalı?

  • Sağlıklı kişilerin maske kullanmasına gerek yoktur.
  • Herhangi bir viral solunum yolu enfeksiyonu geçirmekte olan kişinin öksürme veya hapşırma sırasında burun ve ağzını tek kullanımlık kağıt mendil ile örtmesi, kağıt mendilin bulunmadığı durumlarda ise dirsek içini kullanması gereklidir.
  • Hasta kişilerin mümkünse kalabalık yerlere girmemesi, eğer girmek zorunda kalınıyorsa tıbbi maske kullanması önerilmektedir. Maske çıkarıldığında hemen çöpe atılmalı ve eller yıkanmalı veya antiseptikle temizlenmelidir.
  • Hasta olmayan kişilerin maske kullanmasına normalde gerek yoktur. Yalnızca yeni koronavirüs hastalığını geçirenlerle temas edenlerin (sağlık çalışanları, hasta ile aynı evde yaşayanlar) maske takması gerekmektedir. Bu durumlarda kullanılacak maskelerin cerrahi/basit/tıbbi maske olması yeterlidir.
  • N95 veya FFP2 türü maskeler sağlık çalışanları tarafından yalnızca özel koşullarda (hastanın solunum aygıtına bağlanması gerektiğinde.. vb.) kullanılmalıdır.

Eldiven giymeli mi?

  • Hayır. Eldiven, salt sağlık çalışanları tarafından hastanın bakımı ve muayenesi sırasında kullanılır. Sağlık çalışanları dışındaki kişiler eldiven kullanmamalıdır. Bunun en önemli nedeni, eldivenlerin uygun şekilde kullanılmadığı durumda hastalığın daha çok yayılmasına neden olmasıdır.
  • Eldivenlerin uygun kullanımı,  sağlık çalışanlarına verilen eğitimlerle sağlanmaktadır.
  • Sağlık çalışanları dışındaki kişilerin eldiven kullanması uygun değildir.

Eller, hastalığın bulaşmasında çok önemlidir ve bulaşı azaltmanın yolu ellerin su ve sabun ile yıkanmasıdır. Sabun ve suyun olmadığı durumlarda alkol bazlı el antiseptiği veya kolonya kullanılmalıdır.
******

******

Dostlar,

Meslek örgütümüz TTB’nin yukarıdaki önerilerine katılıyoruz.
(Yazının sonundaki “TTB Barışı Savunduğu İçin Yargılanıyor” logosunu TTB web sitesinden biz ekledik, bu basın açıklamasında yoktu..)

Sorunu küçümsemiyoruz ancak sağduyuyu ve ölçüyü de elden kaçırmamak gerek. Lütfen aşağıdaki kutuda verilen sayısal değerlere bakalım.. 1 insanın bile önlenebilir – ötelenebilir ölümü kuşkusuz çok önemlidir. Ancak sayısal karşılaştırma da sorunun boyutunu irdelemede önemli bir ölçüttür.

  • En çok görülen / en çok engelli bırakan / en çok öldüren sağlık sorunu elbette en önemlisi olmak gerekir.

Bize bu ölçütü armağan eden Dr. Alfred Grotjhan‘a şükran doluyuz (Sosyal Patoloji, 1912).

Sağlık Bakanlığı’nın bilimselliği ve saydamlığı asla bırakmadan, serinkanlılıkla, toplumu da katarak bu savaşımı sürdürmesini diliyoruz..
Ancak “elbirliği” ile en az zararla kurtulabiliriz bu ciddi sorundan..
Sağlık Bakanlığı, bu Pandemi = Küresel salgın / kıtalararası salgın nedeniyle, süreçte ve ilerleyen zamanda Ulusumuzun herhangi bir biçimde aldatılmasına, sömürülmesine izin vermemesini diliyoruz. Olası tüm durumlar stratejik bir derinlikle irdelenmelidir. Uluslararası İlişkiler uzmanlarından, deneyimli diplomatlardan da görüş alınmalıdır.

Sağlık Bakanlığı Bilim Kurulunu tanımak istiyoruz..
Eğer yoksa, Türk hekimlerinin yasal meslek örgütü Türk Tabipleri Birliği – TTB’nin de temsilcisinin Kurula mutlaka katılmasını diliyoruz.

Birkaç Halk Sağlığı Uzmanı‘nın yer almadığı bir Bilimsel Kurulu hayal bile edemiyoruz. Gerçekte ve temelde bu sorunu yönetecek olan tıp disiplini Halk Sağlığı bilim dalıdır. Orkestra şefliğini bu disiplin yapmalıdır. Türkiye’de Tıp uzmanlık derneklerinden biri de HASUDER kısaltmasıyla Türkiye Halk Sağlığı Uzmanları Derneğidir. Bu dernekle de mutlaka kurumsal işbirliği kurulmalıdır.

DSÖ salgını Pandemi = Kürsel salgın / kıtalararası salgın olarak ilan etti bu gün, 12 Mart 2020 günü. Dolayısıyla, DSÖ Anayasası ve Uluslararası Sağlık Tüzüğü (International Health Regulasyon) temelli yönergelere T.C. Sağlık Bakanlığının da uyum sağlamasını, küresel toplumla uyumlu davranmasını diliyoruz.

AKP’nin sabıkaları artık bıktırdı hepimizi, ciddi bir güven bunalımı yaşıyoruz.
Bu olayda olsun, akıl – bilim / bilimsel akılcılık yolundan ayrılmayalım.

Sakın unutulmasın; sürecin ulusal elbirliğiyle yönetimi kaçınılmazdır ve bu da ancak en küçük bir güven bunalımı yaratmamaya bağlıdır; aman dikkat.

Her şeyin başı sağlık..

Ve de Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca, siyasetçiden çok bir hekim; Hipokrat yemini etmiş üstelik..

Sevgi ve saygı ile. 12 Mart 2020, Ankara

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc

Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (SBF)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı

www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com