Kanal İstanbul, Mavi Vatan’ın Karşıtıdır

Kanal İstanbul, Mavi Vatan’ın Karşıtıdır

Cem Gürdeniz kimdir? (Cem Gürdeniz kaç yaşında ve nerelidir?) - Magazin  Haberleri | NTVCem GÜRDENİZ
EMEKLİ TÜMAMİRAL
Cumhuriyet, 04 Nisan 2021

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk Mavi Vatan savaşı, Türk Boğazları’nın tam egemenliğini geri almak içindi. Mustafa Kemal Atatürk’ün eşsiz liderliği, öngörüsü ve dönemin seçkin devlet kadroları tarafından şekillendirilen süreç sonunda, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle 20 Temmuz 1936’da İstanbul ve Çanakkale Boğazları’nın tam egemenliği geri alındı. Türk Boğazları’nın askersizleştirilmiş statüsü ile Uluslararası Boğazlar Komisyonu’na son verildi.

20 Temmuz 1936 tarihli Akşam gazetesinin manşeti şöyleydi: Dün geceden itibaren Akdeniz kapımızı emniyete aldık.”

Aslında emniyete alınan sadece Akdeniz kapısı değildi. Sadece Boğazlar bölgesinin tam egemenliği geri alınmamıştı. Karadeniz kapısı da emniyete alınmıştı. Zira yeni sözleşme, gemi tiplerine, tonajlarına, kalma sürelerine getirdiği pek çok kısıtlamayla Lozan Antlaşması’na ek Boğazlar Sözleşmesi’ne nazaran, Karadeniz’de dünyada eşi benzeri olmayan bir deniz güvenlik rejimi yaratıyordu.

Bu yönüyle dünya tarihinde ilkti. Dünya okyanuslarının % yarımından bile küçük Karadeniz’de, deniz ortamında aşırı silahlanma ve dışarıdan müdahaleleri önleyecek bir rejim kuruluyordu. 29 Ekim 1914’te Alman emrivakisiyle Türklerin Birinci Dünya Savaşı’na girmesine neden olan kışkırtma örneklerine set çekiliyordu.

Bugün Karadeniz’de istikrar ve dengeye her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Zira Karadeniz, Avrasya güçleri ile Atlantik güçleri arasında fay hattına dönüşmüştür. Bu fay hattının kırılmasının yaratacağı deprem, en ağır Türkiye’de hissedilecektir.

Bu nedenle Kırım, Donbas, Osetya, Abhazya, Transdinyester gibi sorun alanları varken, çok yönlü kışkırtmalara açık olan bu ortamda Türkiye’nin Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni tartışmaya açması, çok tehlikeli ve düşündürücüdür. Montrö Boğazlar Sözleşmesi, kuzey jeopolitik eksende Cumhuriyet ve Mavi Vatan için büyük güvencedir, beka aracıdır.

KARADENİZ’DE İSTİKRARIN ÖNEMİ

Mavi Vatan’ın üç sacayağı eşit önemdedir. Üçü birbirini tamamlar. İlki, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’yle bütünlük arz eden Boğazlar bölgesidir. İkincisi, her üç deniz alanındaki deniz yetki alanlarımızdır. Üçüncüsü de KKTC’dir.

Boğazlar, yüzyıllardır Anadolu coğrafyasına küresel jeopolitikte en büyük değeri veren unsurdur. Bu değeri savunmak için Osmanlı İmparatorluğu, Romanov Rusyası’yla 10’dan çok savaş yapmıştır.

Birinci Dünya Savaşı’na girişimizi tetikleyen olaylar zinciri, Boğazlar’da ve Karadeniz’de sahneye konulmuştur. İkinci Dünya Savaşı’nda gerek Mihver gerek Müttefik Devletlerin Türkiye’yi kendi yanlarında savaşa sokmak istemelerinin, bu konuda büyük baskı yapmalarının asıl nedeni Boğazlar’dır.

İkinci Dünya Savaşı sonrası, Türkiye’nin Atlantik kampında, yani kenar kuşakta kalmasına neden olan notalar süreci, yine Boğazlar meselesiyle başlamıştır. Ancak Cumhuriyet, bir daha bu tuzaklara, Kanal İstanbul konusu gündeme gelinceye dek düşmemiştir.

  • Türkiye, Soğuk Savaş dönemindeki hassasiyetle Montrö rejimini sürdürmek zorundadır.
  • Bu bir seçenek değildir, beka sorunudur.
  • Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nin ortadan kalkması, Karadeniz’de büyük karmaşa yaratır.

Bugünün küresel konjonktüründe, silahlı çatışma seviyesine çıkabilecek tırmanma koşulları doğurur. Değil kendi içimizde Montrö Boğazlar Sözleşmesi karşıtı söylemler, uluslararası ilişkilerimizde sözleşmeyi zora sokabilecek gelişmelere, emrivakilere karşı da dengeli politikalar sürdürülmelidir.

  • Montrö’yü tartışmak, ortadan kaldırmak emperyalizme hizmet etmektir.
  • Montrö’nün ortadan kalkmasının yaratacağı sonuçlar, KKTC’den, Mavi Vatan’dan vazgeçmekle veya güneyimizde kukla Kürt devletinin kurulmasına izin vermekle eşdeğerdir.

JEOPOLİTİK İNTİHAR

Kanal İstanbul, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni en azından tartışmaya açacak fırsatlar sunmuştur. Tarihimizin en büyük yerli ve uluslararası rant projesi olan Kanal İstanbul’a, içinde bulunduğumuz jeopolitik, ekonomik, finansal, toplumsal konjonktüre rağmen ısrarla, inatla devam edilmesi her yönüyle risklidir, tehlikelidir. Ulusal çıkarlarımıza aykırıdır.

Yüksek bürokrasinin iddia ettiği gibi İstanbul Boğazı’nda artan tanker ve tehlikeli yük trafiğine güvenli seçenek sunmaz. Tersine, Süveyş Kanalı’nda yaşandığı gibi çok daha büyük tehlikeler yaratır. Unutulmamalıdır ki Süveyş’te petrol tanker trafiği SUMED boru hattı nedeniyle son derece azdır. Kanal İstanbul’un yapılma gerekçesi ise petrol taşımacılığıdır. Nedense iktidarın aklına SUMED benzeri Samsun-Ceyhan boru hattı projesi gelmemiştir. Çünkü bu projenin rantı yoktur.

Kanal İstanbul’un gerekçe örneklerinden olan 1979’daki Romen Independenta kazası da gerçekçi değildir. Zira bu gemi, çektiği su ve yaratacağı squat (çökme) etkisiyle, kanal hazır olsa da kanalı kullanamazdı. Ayrıca Ever Given konteynır gemisinde yaşandığı üzere, dar bir kanalın ne şekilde olursa olsun, ister kaza ister kasten meydana gelen olaylar sonucunda kapanması, büyük ekolojik ve ekonomik zararlara neden olabilecek süreci tetikler. Süveyş’te dip kumdu.

O nedenle gemi, yumuşak bir şekilde karaya oturdu. Kanal İstanbul’da beton. Burada geminin parçalanması olasılıklara dahildir. Diğer yandan Kanal İstanbul gibi dar, beton bir kanalda oluşacak makine ve dümen arızaları ile seyir tehlikelerine müdahale etmek, İstanbul Boğazı’na nazaran çok daha zor ve seçenekleri az bir süreçtir.

2020’de İstanbul Boğazı’nda onlarca makine ve dümen arızası yaşanmış, ancak manevra alanı genişliği ve Boğazlar Tüzüğü ile uygulanan etkin önlemler sayesinde kazaya dönüşmemişlerdir.

Kanal İstanbul’da yaşanacak her makine ve dümen arızası, ciddi kaza ile sonuçlanacak şartları oluşturacaktır. Zira alan dar ve akıntılıdır, manevra için seçeneksizdir.

MONTRÖ’YÜ TARTIŞMAK TÜRKİYE’YE KAYBETTİRİR

İşin lojistik ve ekonomik yönü de muğlaktır. Yüksek bürokrasinin Bakan düzeyinde iddia ettiği gibi kanal Orta Koridor’a büyük katkı sağlamayacaktır. Zira Orta Koridor, tren yoludur. Gemi ulaştırması tren yoluyla kıyaslanamaz. Ever Given üzerinde 18 bin 500 konteynır vardı. Orta Koridor’u kullanacak tren katarında azami 100 kadar konteynır olacaktır.

  • Kanal İstanbul’un tarihimizde örneği görülmemiş boyutlarda belirli devletlere, yerel zümrelere rant geliri getirisi dışında, hiçbir gerçekçi, akla yakın gerekçesi yoktur.

Böylesine akıl ve bilim dışı bir projeyle, iç politika kaygılarıyla Türkiye’nin jeopolitik geleceğini, bekasını ilgilendiren vazgeçilemez çıkarlarımızın olduğu Karadeniz, Türk Boğazları ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi tehlikeye atılıyor. Girit, Dedeağaç, Güney Kıbrıs, Akdeniz, Romanya ve Bulgaristan’da her geçen gün emperyalist çevreleme artarken kendi elimizle yeni bir cephe açıyoruz.

  1. yüzyılda Türk jeopolitiğinin ağırlık merkezi Mavi Vatan’dır. Mavi Vatan, tek kutuplu dünya düzeninden çok kutuplu düzene, Atlantik çağından Asya çağına geçiş döneminin yaşandığı bugünkü küresel süreçte; Doğu Akdeniz, Ege, Karadeniz ve Boğazlar üzerinde Türkiye’nin jeopolitik kontrolünü güçlendiren doktrinin adıdır. Deniz yetki alanlarımızda jeopolitik hâkimiyeti savunur. Kanal İstanbul gibi, Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne zarar verecek girişimlere karşıdır.

    Kanal İstanbul, Mavi Vatan’ın karşısındadır.

    Kanal İstanbul ve Mavi Vatan aynı cephede değildir.

Koronavirüs ve batmakta olan güneş

Koronavirüs ve batmakta olan güneş

Savaşlar, iç savaşlar, taht savaşları, ayaklanmalar, ekonomik krizler, doğal afetler, salgın hastalıklar gibi nedenlerle devletler de karaya oturabilir. Bazıları bu olağanüstü koşullardan enkaza dönüşmeden kurtulabilirler. Bazılarının bu olanağı olmaz. Tarihten silinirler. Bazıları da enkaz üzerine yeni bir ruhla yeni bir kimlikle ve taze bir güçle yeni bir devlet kurarlar.

DÜNYA DEMİR TARIYOR

Dünya Savaşları, iklim değişikliği, çevre felaketleri, doğal afetler, küresel ısınma, ekonomik krizler ve salgın hastalıklarda da dünya demir tarar. Ancak Homo Sapiens‘ten bu yana dünyada yaşamış olan 100 milyarın üzerindeki insanın kurduğu topluluk, kabile, millet, devlet sistemleri her ne kadar milyonlarca yıl önce insanın denetimidışında beş ayrı yok olma (extinction) süreci ile karşı karşıya kalsa da topyekûn ortadan kalkma tehdidi ile hiçbir zaman karşılaşmadı. Bu nedenle çeşitli nedenlerle demir tarayan dünya, asla karaya oturup enkaza dönmedi.

Ancak 1945 sonrasında yerküre ilk kez insan marifeti ile kendi kendini yok edecek ve altıncı yok olma sürecine girecek kendini yok etme (self extinction) potansiyeline sahip bir dönemi başlattı. Bu sürecin işaret fişeği Japonya’da nükleer silahın patlatılmasıydı. Nükleer silahlar insanlık tarihinin yarattığı en büyük yıkıcı güç oldu. İnsanlık, tarihinde ilk kez kendi kendini yok edecek süreci kendi iradesi ile başlatıyordu. Bu irade Amerikan iradesiydi. Bu nedenledir ki Hiroşima ve Nagasaki’ye atılan Amerikan atom bombalarının mimarı Oppenheimer, Manhattan projesinin ilk testi başarılı olunca kutsal bir Hint kitabında okuduğu şu cümleleri sarf etmişti: “Şimdi ben ölüm ve dünyaların yok edicisi oldum.” 2012 kayıtlarına göre, dünyada 8 devlet (ABD, RF, İngiltere, Çin, Fransa, Hindistan, Pakistan, İsrail, K.Kore) her an kullanıma hazır 4400 nükleer silaha sahip. Eğer depolarda tutulanlar dahil edilirse kabaca 19000 nükleer silahtan bahsediliyor. Yıkım gücü dünyada neredeyse canlı bırakmayacak kadar büyük. Canlı kalanlar da radyasyon tehdidi ile yaşamak zorundalar.

ÇEVRESEL TEHDİT

Diğer yıkım çevreden geldi. 18. yüzyıl sonunda sanayi devriminin; 20. yüzyıl başlarında petrol çağının başlamasıyla yerküredeki en gelişmiş canlı türü olan insan, doğayı kontrol etme gücünü katladı. Bu süreci başlatan asıl sebep, insanoğlunun kazanma hırsının kontrol altına alınamamasıydı. Liberal kapitalist Batı hem kazanmak hem sömürmek hem de iyi yaşamak istiyordu. 21. yüzyıla girdiğimizde kabaca 4,5 milyar yaşında olan yerkürede insan, 200 bin yıldır varlığını sürdürüyordu. Medeniyetlerin en erkeni 10 bin yıl öncesine; Tek tanrılı dinlerin ilk kitabı bile kabaca 5 bin yıl öncesine dayanıyordu. Son 260 yılı saymazsak insanlık ve ekonomi kas ve rüzgâr gücü üzerinde yükseldi. 1773 yılında İngiliz James Watt’ın sitim makinesini bulmasından sonra her şey değişti. Yerkürenin sunduğu olanaklar ile önce kömür, yüz yıl sonra petrol, endüstriyel medeniyeti insan aklının tahmin edemeyeceği boyutlarda geliştirdi. Ancak doğayı da mahvetti. Petrol, enerjiden, plastiğe, gübreden kimya sanayine insan hayatının her alanına nüfuz etti. 21. yüzyıl biterken doğalgaz talebi artmaya başladı. Neticede hidrokarbonlar yani petrol, doğalgaz ve kömür insanlığa tarihte emsali olmayan büyük bir enerji arzı ile gelişme sağlarken, başta karbondioksit salınımları ve plastik, gübre vb. desteklediği yan ürünler ile doğayı mahvetti. Bugün insan dışındaki biyolojik tüm varlıklar yerkürede insan olmasa 100 kat daha az yok olacaklar. 1970’den sonra dünya nüfusu 2 kat artarken, vahşi hayvan nüfusu tam 2 kat azaldı. Bazı bilim insanları bu dönemi altıncı yok olma dönemi olarak isimlendiriyor. Atmosferdeki CO2 düzeyi milyonlarca yıllık tarihte yaşanmadık ölçüde yüksek. Okyanusların binlerce metre derinliklerindeki dünyaya oksijen temin eden organizmalar ölüyor. Denizler, nehirler ve göller ölüyor. Küresel ısınma sunucu buzullar eriyor. Deniz seviyesi yükseliyor. Kuraklıklar, su baskınları, kasırgalar artıyor. Katı atıklar yüzünden okyanuslarda Türkiye büyüklüğünde plastik adalar oluşuyor.

KOVID-19

Yerküre eriyen buzulları, yok olan canlı türleri, perişan edilen yağmur ormanları, neoliberal kapitalist sömürüye teslim edilen tüm varlıkları ile imdat sinyalini veriyordu. Yani yerküre demir tarıyordu. Kapitalist sistem, 18. yüzyıldan sonra dünya gemisinin kaptan köşküne geçmişti. Protestan ahlakı ile şekillenen kapitalizm emperyalizme evrilmiş, iki dünya savaşını ve soğuk savaşı kazanmış olmanın rahatlık ve şımarıklığı ile neoliberal kapitalizme dönüşmüştü. Sözde demokrasi maskesi altında emperyalist etki alanını genişleten bu sistem, sahip olduğu sermaye gücü, kültürel güç, psikolojik üstünlük ve yok edici nükleer askeri gücü kullanarak ulus devletlerin doğal kaynaklarını kontrol edecek tüm mekanizmaları ortadan kaldırdı. Artık doğanın kontrolü neoliberal elitlerin eline geçmişti. Sınır tanımıyorlardı. Gemi, 21. yüzyılın ilk yarısında doğanın tüm uyarılarına rağmen ısrarla karaya oturmaya kararlıydı. Zira sistem yanlıştı; teori yanlıştı. Pratik yanlıştı. İnsanlık intihar ediyordu.

  • Tüm dünyan nüfusunun %1’lik bölümü, küresel gelirin yüzde 80’ine sahipti.

Gelir dengesizliği, nüfus artışı, doğanın yok edilişi artık iç içe geçmişti. Bu dengesizlik sadece insanın insanı sömürmesinden kaynaklanmıyordu. Bu aynı zamanda neoliberal kapitalist ekonominin doğayı sömürmesinden de kaynaklanıyordu. Nükleer silahları geliştiren küresel sistem bu sefer doğayı yok ediyordu. Kovid-19 bu süreci durdurdu. Öte yandan küresel ekonomik sistemin demir taramasını hızlandırdı.

YENİ DÜNYA DÜZENİNDE GEMİYİ KURTARMAK

Bir aydır neredeyse 3 milyar insanı evine hapseden virüs, dünyanın ve doğanın kurtulabileceğini ispat etti. Yaratacağı yeni düzen milyonlarca ölü ve yaralı ile mahvolmuş şehirler ve devletleri yaratan bir dünya savaşı üzerinden değil, salgın bir hastalık üzerinden kendine yol açıyor. Batı, yarattığı iki devasa kötülüğün (nükleer ve çevre tahribatı) daha büyük felaketlere yol açmadan kontrol altına alınması gerçekliği ile yüzleşiyor. Ulus devletlerin güçlenme döneminin önü açılıyor.

Bu yeni dönemde Kemalizm öğretisinin yani “6 Ok“un her birinin sükûnet, refah, barış ve istikrar için her devlete rehber olacağını söyleyebiliriz.
Zira Kemalizm doğaya, insan hayatına, devlete, millete saygılıdır.
Devletçi, halkçı, laik, milliyetçi, cumhuriyetçi ve devrimcidir.
Asya çağında Kemalizm’i rehber edinecek yenilenen dünya, karaya oturan insanlığı
selametle açık denize çıkaracak tek reçetedir.
Türkiye’de yeni arayış içinde, hâlâ çöken Atlantik sistemden medet umanlar
ve ulusalcılığı hastalık olarak görenlere hatırlatalım.

Titanik 108 yıl önce, 14 Nisan 1912 günü gece 23.35’te buzdağına çarptığında, kaptan dahil yolcu ve mürettebattan yani 2200 kişiden hiç kimse geminin 2 saat 45 dakika sonra batacağını tahmin etmiyordu. Ne yazık!

Mustafa Kemal Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti’ni yaratan bu topraklar, bugün bile Titanik artıklarını yaratmaya devam edebiliyor. Sorun onların ortaya çıkması değil. Onların dedelerini Mütareke döneminde gördük. 1919 yılında Sadrazam Damat Ferit, İngiltere Yüksek Komiseri Amiral Arthur Calthorpe’a şöyle diyordu:

  • “Padişahın ve benim yegâne ümidimiz, Allah’tan sonra İngiltere’dir.”

Sorun bu gibilerin batmakta olan güneşi doğuyor diye pazarlamaları ve bu yüzsüz yalana inananların varlığıdır. Bu güzel ülkede kısa dönem çıkarları nedeniyle bu yalana hâlâ inanan ve inanmak isteyenleri kripto FETÖ’cüler, açık Atatürk düşmanları ve sahte Atatürkçülerin yoğunlaştığı günümüz konjonktüründe ikaz etmek görevimizdir.

Balyoz karantinasından Kovid-19’a…

Balyoz karantinasından Kovid-19’a…

Cem GÜRDENİZ
https://veryansintv.com/balyoz-karantinasindan-kovid-19a/ 05 Nisan 2020

Mart 2020 başından bu yana gündemimizi her yönü ile meşgul eden Kovid-19 salgını gerek yazılı gerekse görsel ve sosyal medyada çok boyutlu analiz ediliyor. Özellikle 65 yaş ve üzerine sokağa çıkma yasağı ile genel olarak evinde kal prensibiyle hareket serbestisi kısıtlanan milyonlar içinde bu durumdan şikâyet edenler ve psikolojik olarak olumsuz etkilenen kitleler var. Kendilerini bir nevi ev hapsinde gören bu kesimlere bu kez değişik bir yazı ile farklı bir perspektif sunmak isterim. Bu perspektif temelini, kumpas bir dava sonucu haksız ve hukuksuz şekilde iki farklı hapishanede geçirilen 3,5 yıldan almaktadır. Bazen kıyas yapmak ve başkalarının tecrübelerini öğrenmek en büyük yardımcı olabilir.

KENDİ VATANINDA TUTSAK OLMAK

ABD destekli FETÖ ve işbirlikçilerinin kurgulayıp uyguladığı Balyoz kumpası sonucunda, 11 Şubat 2011 günü Tümamiral rütbesi ile girdiğim Hasdal Askeri Tutukevinden, 5 Eylül 2012 tarihinde tasfiye edilmiş emekli bir Amiral olarak Silivri Cezaevine nakledildim. 2012 yılı Yüksek Askeri Şurasının mevcut kanun ve yönetmeliklere aykırı şekilde aldığı karar, beni büyük bir sadakat ile bağlı olduğum Cumhuriyet Donanmasından ayırmıştı. Böylece, Hasdal ve Silivri Hapishanelerinde 19 Haziran 2013 tarihine kadar FETÖ ve Atatürk karşıtı cephenin tutsağı olarak toplamda 3 yıl 7 ay kendi vatanımda tutsak oldum. Sahte Balyoz davasında kısa süreli (bir ay) ilk tutuklandığım 24 Şubat 2010 gününe kadar bırakalım bir mahkeme ile muhatap olmayı, 52 yıllık hayatımda trafik cezam bile yoktu.

FARKINDALIK GÜÇ VERİR

Büyük bir haksızlığa uğramış olmaya rağmen, yaşananın büyük siyasi bir hesaplaşma ve Mustafa Kemal Atatürk’ten intikam süreci olduğunun farkında olmak, 3,5 yılın her gününe güçlü başlamak için büyük bir nedendi. Silivri’de kabaca 60 metrekarelik kısıtlı yaşam alanında, açık hava ve gökyüzünün bile sınırlı olduğu bir ortamda; ailenizle haftada bir kez bir saat kapalı ve yine bir kez 10 dakika telefon görüşme şartlarına bedenen ve ruhen dayanmalıydınız. Bu süreçte Mustafa Kemal Atatürk ve Mavi Vatan için bedel ödüyor olmanın bilinç iklimi altında duyduğum huzur dışında, en büyük gücü denizci olmaktan aldım.

HAPİS HAYATI DENİZCİLERİ ZORLAMAZ

Zira denizdeki yaşantı başta doğa ile mücadele; daha sonra dar bir alanda diğer insanlarla birlikte yaşamak; sevdiklerinizden, kişisel konforunuzdan ve önceliklerinizden haftalarca, bazen aylarca ayrı kalmaya katlanmak demektir. Uzun süre karadan ayrı kalabilen denizciler özgürlüğünden bilerek geçici olarak vazgeçmiştir. Artık o doğanın ve kendi iradesinin rehinidir. Önce kendisi ile giriştiği mücadeleyi daha sonra doğa ile mücadeleyi kazanmalıdır.

Kendi iradesine yenilen denizci hayatta kalamaz. İradesini yenerek özgürleşmelidir. İşte bu nedenle bir şekilde tutsak edilen denizciler hapis hayatını diğer meslekten gelenlere nazaran çok daha farklı değerlendirebilirler. 1755 yılında İngiltere’de yayımlanan “Life of Johnson” isimli eserinde Boswell şunları söylüyordu: “Kendini bilerek tutsak edecek bir niyeti olmayan hiç kimse denizci olmayacaktır. Bir gemide olmak denizde boğulma şansı da olan hapishanede olmakla eşdeğerdir. Hapishanedeki adamın en azından daha geniş yaşam alanı, daha iyi yemeği ve arkadaşları vardır.”

İşte ben ve pek çok denizci arkadaşım Hasdal ve Silivri isimli beton gemilerde zorlu bir deniz seyrine katıldığımız kabullenmesiyle hapishane günlerimizi denizdeymiş gibi geçirdik. Beden ve ruh sağlığına dikkat ettik. Rutinden uzaklaşmadık. Beton gemilerin ve bu gemilerde seyrin en önemli özellikleri hiç yalpaya düşmemeleri ve varış limanı ile varış zamanının belirsizliği idi. Değişen tek şey zaman ve hapishane avlusundan görülebilen kısıtlı sayıdaki gök cisimlerinin hareketleriydi.

RUHU BESLEMEK

Böyle bir düşünce sistematiği içinde Hasdal ve Silivri’de deniz ve aile özlemimi gidermek için ruhun beslenmesi şarttı. Bunun için şahsen üç şeyle uğraştım. Okumak, Yazmak ve sanatla uğraşmak.

KİTAP HAYATTIR

Hasdal ve Silivri’de geçirdiğim 3,5 yıl içinde 350 civarında kitap okudum, 2500 sayfaya yakın kitap yazdım. Bu kitaplar Cumhuriyet Donanmasının gelişimi ve denizcilik gücü üzerine odaklandı. Yazdıklarımın ilk ürünü 2013 yılında “Hedefteki Donanma” isimli kitap ile kamuoyuna sunuldu. Bu kitabı daha sonra 2017 yılına kadar 4 ayrı kitap takip etti. Diğer bir uğraşım sanat oldu. Özellikle Silivri’de gemi maketleri ve dioramalar yapmaya başladım. Yaratıcılıkla değişim geçiren malzemeler örneğin şeker karıştırma çubuğundan güverte tahtası, kürdandan direk, diş macunundan deniz gibi uygulamalar ile çocukluğumda yaşadığım ortamları ve gitmeyi hayal ettiğim yerleri modelledim. Bedenim tutsak alınsa bile, ruhumu diş macunundan yapılan denizde yüzecek; kâğıttan bir kotrada yelken yapabilecek kadar özgür hissedebiliyordum.

HAPİS VE İRADE

Kısaca, hapis insanı gerçek kimliği ile buluşturan bir sınavdır. Sınav sonunda, her fırtınalı seyirden gemisini emniyetle limana döndüren kaptan gibi, daha güçlü ve daha tecrübeli çıkarsınız. Nelson Mandela’nın dediği gibi:

  • “İnsan direngenliği, ruhunun adaletsizliğe direnme yeteneğini bizzat hapishanede buluyor. Ve burada… Liderlik vasıflarına, adaletsizliğe karşı nerede olursa olsun mücadele etmeye kararlı bir insanın niteliklerine sahip olmak için yüksek okullardan mezun olmak gerekmediğini öğreniyorsunuz…”

KOVİD-19

Sonuç olarak kovid-19 nedeniyle evlerinde zorunlu kalan kitlelere tavsiyem şudur:

Aileniz, sevdikleriniz, yuvanızla birliktesiniz. Kurallara uyarak kutsal yaşam hakkınızı elinizden alma fırsatı vermediğiniz, direndiğiniz ve katlandığınız sürece salgına yenilmezsiniz. Kovid-19 ile mücadele kurallarına uyma konusunda iradeniz sizi aksine zorladığında direnin, sonunda kazanacak olan sizsiniz. Bu süreçte yol gösterici tek rehber bilimdir. Uzmanların tavsiyeleridir. İnsani değerlerin yerlerde süründüğü batıda sürü bağışıklığı ve gevşek karantina uygulamaları altında hayatını kaybeden yaşlılar, sadece hükümetlerin aldığı yanlış kararlardan etkilenmedi. Başlangıçtan bu yana yapılan ikazlara kulak asmadılar. Başta İtalya olmak üzere pek çok ülkede, gençler ileri yaştakilerle özellikle ev içinde yan yana gelerek hastalığı onlara bulaştırdılar. Kendileri büyük bir çoğunlukla bir veya iki haftada hastalığı atlatırken, büyükleri bunu başaramadı. Türkiye’nin gençleri ve ileri yaştakileri bu süreçten ders almalıdır. Büyüklerimize sabır ve onları dışarıya çeken iradelerine direnme tavsiyesi yapalım.

Gençlere de Atatürk’ün sözleri ile hatırlatma yapmak isterim. Şöyle diyor Ölümsüz Başkomutan:

  • “Bir milletin yaşlı vatandaşlarına ve emeklilerine karşı tutumu; o milletin yaşama kudretinin en önemli kıstasıdır. Geçmişte çok güçlüyken, tüm gücüyle çalışmış olanlara karşı minnet hissi duymayan bir milletin, geleceğe güvenle bakmağa hakkı yoktur.”

Vefat eden her yaşlımız, geleceğin büyük kubbesinden düşen bir tuğladır. Sözde medeni batı alemine inat Türkler olarak yaşlılarımıza bu zor dönemde destek olalım. Onları el üstünde tutalım. Yaşlılarımız da evde kalmayı bir nevi seferberlik zamanı görevi bilsinler.

  • Son sözümüz: Evde Kal Güzel Türkiye’m.

    ***
    67 yıl önce elim bir kaza sonucu kaybettiğimiz ve Mavi Vatan derinliklerine emanet ettiğimiz TCG Dumlupınar denizaltımızın 81 şehidini rahmet ve minnetle anıyoruz. Vatan Sağ Olsun sözleri ile Türk milletinin kalbinde çok özel yeri olan aziz şehitlerimiz, bugün de tertemiz ruhları ile Çanakkale Boğaz karakol görevine devam ediyorlar. O görev sonsuza kadar devam edecek. Tanrı, devletimizin bekasının en büyük sigortası Cumhuriyet Donanmasını ve Denizaltı Filomuzu her türlü kötülük ve beladan korusun.

Her devirde adam: Soner Polat!

Her devirde adam: Soner Polat!

İsmet Özçelik

İsmet Özçelik
Aydınlık, 03.10.1

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Adını Balyoz kumpası döneminde duymuştum. Mahkemelerdeki dik duruşunu anlatmışlardı. Sızlanmayanlardandı. Arkadaşlarına nasıl etkilediği konuşuluyordu. Mütevazi, zeki ve vatansever…
Lider özelliği hemen göze çarpıyordu.

VATAN PARTİSİ KONGRESİ

İlk kez Vatan Partisi kurultayında yüz yüze geldik.
Sonrasında sık sık görüştük.
Ankara siyasi kulislerini çok merak ederdi.
Her buluşmamızda ayrıntılı sorular yöneltirdi.
Ortak dostlarımız vardı.
Biraraya gelmeyi kararlaştırmıştık, ama olmadı.
Kurultay’da Divan Başkanı seçilmişti.
Yaptığı konuşma tüm salonu ayağa kaldırdı.
Salonda kendisine, Bu hareketi sizin kadar özlü anlatan olmamıştı dedim.

Çok duygulandı. Ölüm haberini alınca internette tekrar dinledim.
O günkü gibi heyecanlandım.

HERKES SAYGI DUYUYORDU

Önü açıktı. FETÖ kumpas kurdu.
Ama bu saygınlığından hiçbir şey kaybettirmedi.
Emekli, muvazzaf hangi denizci ile konuşsam aynıydı.
Adı geçince hemen dikkat kesiliyorlardı.
Kıbrıs’ta Doğu Akdeniz’de tatbikata katıldım.
Orada da hep anıldı. Hiç olumsuz bir şey duymadım.
Hep takdir ve övgü vardı. Birlikte çalışanlar gururla anlatıyordu.
Onunla çalışmak ayrıcalıktı.

YAŞ SONRASI

Hastalanmıştı. Telefonlara bakamıyordu. Sağlık durumunu dolaylı öğrenebiliyordum.
“Uyutulduğu” söylenmişti. Bu yılki YAŞ sonrası Gazi Orduevinde bir resepsiyon vardı.
Ankara’daki komuta kademesinin tamamına yakını oradaydı. Aydınlık’tan olduğumu öğrenenler hemen O’nu sordu. Sade denizciler değil, öbürleri de!

DOĞU AKDENİZ

Son dönemde Doğu Akdeniz’i konuşuyoruz. Her sohbette iki isim öne çıkıyor.
Soner Polat, Cem Gürdeniz.
Mavi Vatan konusunda uzmanlar.
Derin izler bıraktıkları hemen anlaşılıyor. Askerin de, sivilin de referansları…

AYDINLIK YAZARI

Silivri duvarları yıkılmıştı.
Aydınlık’ta düzenli yazılarına başladı.
“Bismillah Vira” dedi.
Aydınlık için “Karanlığa tutulan el feneri” tanımı yaptı.
“Aydınlık’ta yazmak hayatımda almış olduğum en büyük ödüllerden birisidir” diye yazmıştı. Aydınlık’ta savaş vardiyasına girmişti.
Gelen telefonlardan biliyorum. En çok okunan yazarlardan biriydi.

TARAFTI

Hasan Yalçın’ın deyimiyle; Mıknatısın orta yerinde durmadı. İlk yazısında açık açık yazdı.

“Tarafım” dedi.

“Atatürk ilke ve devrimlerinden;
Cumhuriyet değerlerinden;
Türkiye’nin milli bütünlüğünden:
Tam bağımsızlıktan;
Mehmetçikten;
İşçinin, emekçinin ve ezilen halkın kavgasından;
Emperyalizm ile boğuşan tüm milletlerden;
Üretime dayanan milli bir ekonomiden” yana taraftı.

“Vatan, millet, bayrak kavgası varsa” sapına kadar taraftı.

GÜVENİN TİMSALİ

Karşılaştığı herkese güven veriyordu. Karamsarlık yoktu.
Konuştuklarını hemen ikna ediyordu. Çok dikkat ettim. Yanından ayrılan herkesin yüzü gülerdi.
Umutlanırdı. Amiral Soner Polat böyle biriydi.
Her devrin adamı değil; Her devirde adamdı.
Yüreği hep Türkiye için çarptı.
Aramızdan erken ayrıldı. Ruhu şad olsun..!
=======================================
Dostlar,

soner polat ile ilgili görsel sonucu

Biz de çoook üzüntülüyüz.
Gerçek ve yiğit bir yurtseveri çoook erken yitirdik.
O, Mustafa Kemal ATATÜRK‘ün Ordusu’nun amirali idi.
Tutarlıydı, yiğitti, yürekliydi, çalışkan ve çoook cesurdu..
Çok ağır bedeller ödetti O’na FETÖ kumpas davaları.
Deniz Kuvvetleri Komutanı olabilecek konum ve birikimdeydi ama önü kalleşçe kesildi.
Silivri zindanlarına atıldı yıllarca. Aklandı ama emekli edildi önü kesildi.

Herkes biliyor; FETÖ kumpasında AKP suç ortağıdır. Yıllarca her istediklerini verdiğini AKP = Erdoğan kameralar önünce açıkça itiraf etmiştir.

Amiral Polat neden kanser oldu 60’lı yaşının başlarında?

Kesin bir şey söylemek olanaksız ama, bir hekim olarak altını çizelim ki;

  • Kanserin en temel nedeni bağışıklık sisteminin hastalıkla başedecek güçte olamayışıdır.
  • Bağışıklık sistemini çökerten / zayıflatan etmenlerin başında ise “stres” geliyor..

    Acaba, merhum Tümamiral Soner Polat, bunca ağır stres – gerilim – travma yaşamasa kansere yakalanır ve çoook erkenden yaşama veda eder miydi?

Bu soruyu sormak bizim hakkımız, malum birilerinin ise yanıtını vermek namus borcudur.

Size çoook borçluyuz Saygın ve merhum Amiral Polat, ancak şunu söyleyelim ki;

ATATÜRK AYDINLANMASI Anadolu topraklarında mutlaka sürdürülecek ve hedefine eriştirilecektir, gözünüz arkada kalmasın. Vatanseverliğiniz örnek ve güç kaynağıdır.

Sevgi ve saygı ile. 05 Ekim 2019, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Siyaset Bilimci, Mülkiyeliler Birliği Üyesi
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

POSTMODERN HUKUK’UN BALYOZU…


POSTMODERN HUKUK’UN  BALYOZU…

portresi2

 

 

Dr. Noyan UMRUK

 

 

Hafıza-i beşer nisyan ile malüldür. Belleğimizi tazelemekte yarar var.
Birinci Balyoz iddianamesinin temeli, Cumhuriyet Savcılığına değil de, kuryelik ya da muhbirlik işlevini üslenen gazeteciye (AS: Mehmet Baransel) sunulan(!) bir bavuldan çıkan CD’ler…Bu bavulda 16’sı davayla ilgisiz toplam 19 CD vardı. Geriye kalan
3 CD’den biri ünlü11 Nolu CD. Malum gazeteci, 30 Ocak 2010 tarihinde bu CD’leri Beşiktaş Adliyesine teslimi ile başlayan soruşturma  250’si tutuklu 365 kişinin yargılandığı Cumhuriyet tarihinin en büyük siyasal davalarından birine dönüştü.

Ve nihayet, 29.03.2012 tarihli duruşmada savcılık “Türkiye cumhuriyeti hükümetini cebren ıskat ve vazife görmekten men etmeye teşebbüs suçuyla” sanıklar hakkında
15 yıldan 20 yıla dek hapis cezası istedi. Hafta başında da (AS : 09.10.13) Yargıtay kimi makyajlarla davayı onadı.

YARGI SÜRECİNDE GÖRMEZDEN GELİNEN ÖNEMLİ ÇELİŞKİLER

Davanın temeli olan 2003 yılında üretilen CD’de ekleme çıkarma, bozma, değiştirme, güncelleme yok. Ama 1500’e yakın çelişki, yanlış veya mantık hatası var…
Örneğin;
– CD’deki Avrupa Şafak Hastanesi bu ismi 2004 yılında, Medical Park Sultangazi Hastanesi bu adı 2008’de, Yeni Recordati adlı ilaç fırması bu adı 2009’da almıştır.
– Planın ana belgesinde adı geçen TGB 2006’da kurulmuştu.
ASELSAN çalışanı olarak geçen 3 kişinin, bu kurumda 2006 yılında çalışmaya başladığı, belgelerde adı geçen 115 kişinin o tarihte HAVELSAN’da çalışmadığı
anılan kurumlarca açıkça bildirmişti.
Dijital verilerde yer alan 22 üniversiteye mensup toplam 279 öğrencinin 2002 – 2003 yıllarında herhangi bir üniversiteye kayıtlı olmadığı, varolduğu iddia edilen dershane ve özel yurtlardan 56 tanesinin, fişlendiği iddia edilen 8 vakfın o tarihte faaliyet göstermediği saptandı.

 Kendilerine suç yüklenen dönemlerde Cem Gürdeniz Karadeniz özel görevinde, yani denizde, Nuri Alacalı Amerika’da eğitimde, Mehmet Örgen Norfolk (ABD) SACLANT’da, Sinan Topuz Gemlik Fırkateyni ile
Girit Adasında, Barboros Büyüksağnak Roma’da EUROMARFOR karargahında görevli.

– Şüpheli Hakan Büyük’ün 21 Şubat 2011’de Eskişehir’deki evine yapılan bir baskında bulunan taşınabilir bellekte bulunan verilerin baskından 7 gün önce polis tarafından yazıldığı ortaya çıktı.

imagesCAJKJ7RX.jpg

BİLİRKİŞİ RAPORLARI:

Savunma 11 ve 17 Numaralı CD’leri Amerika’daki adli bilişim uzmanlarına inceletti. Arsenal Forensics‘te bu CD’lere ilişkin bir raporunda11 ve 17 numaralı CD’lerde bulunan en az 76 dokümanın tarih ve zamanlarında sahtecilik yapıldığı sonucuna varıldı. Çünkü, 11 ve 17 numaralı CD’lerde yer alan 76 doküman, 2003’te olmayan ilk kez Microsoft 2007’ye dahil edilen Calibri yazı tipine ve XML Şemalarına referansta bulunuyor.

Bitmedi, Yıldız Teknik Üniversitesi rapruna göre de “11. ve 17. CD’ler ancak 2007 yılı içinde ya da daha sonra, geçmiş tarihli olarak hazırlanmış olabilir, daha önceden hazırlanmış olmaları mümkün değildir. 11. ve 17. CD imajlarına ilişkin olarak bu CDlerin içinde yer alan dosyalar kesin delil niteliğinde değerlendirilemez.”

YARGI SÜRECİNDE CİDDİ USULSÜZLÜKLER:

–  Savcılar savunmadan 11 ay boyunca yaklaşık 6 klasör belge sakladı.
–  Savcılar ASELSAN ve HAVELSAN gibi kurumlardan gelen cevapları
değişik bir şekilde mahkemeye sundu.
–  Savcıların görevi lehe ve aleyhe bütün delilleri toplayıp, maddi gerçeğe ulaşmakken,
davada sanıklar lehine olan ancak kullanılmamış tam 1466 hata, çelişki, aykırılık vardır.

SONUÇ:

imagesCAOZBN1D.jpg

Mahkeme sormadı ama kamu vicdanı soruyor:

– Sanıklar lehine argümanlar içeren bilirkişi raporları neden dikkate alınmadı ?
– Darbeyi önlediği iddia edilen KKK ile dönemin Genelkurmay Başkanı ve öbür kimi
önemli sanıklar neden dinlenmedi?
– Neden sanıkların yalnıza %14’ü bu darbe amaçlı olduğu iddia edilen seminerin
katılımcıları?
– Genelkurmay Başkanlığı Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’ne değil,
Başbakanlığa bağlı. Dolayısı ile Başbakan ve sıralı amirlerin 2003 yılında YAŞ’ta
terfi ettirdikleri personelin darbe  girişiminden haberleri var mıydı?
Varsa neden gereği yapılmadı? Yoksa neden yok?

Millet acilen bilgilenmek istiyor…

Aksi takdirde, daha davanın başlangıcında seminere konu olan Egemen Harekat Planının Balyoz darbe planına dönüştürülmesiyle ortaya çıkan Cumhuriyet tarihimizin en ağır cezaları içeren siyasal davalarından biri olarak bu dava,
ABD-BOP-Cemaat-İktidar-12 Eylül Referandumu ile oluşturulan HYSK,
ÖYM’ler, Yargıtay yapılarına değin uzanan bir yapılanmanın TSK’ni tümüyle etkinsizleştirme (pasifize etme) kurgusu olarak milletin vicdanını derinden yaralamayacak mı? (
AYDINLIK, 13.10.2013)