Resmi gazete mi, şeri bülten mi?

Resmi gazete mi, şeri bülten mi?

Related image

Gani Aşık
E. Müftü ve Chp Kayseri Milletvekili
Cumhuriyet, 03.01.2010

Resmi Gazete’de 18 Aralık’ta yayımlanan düzenlemeyle, faizsiz bankacılık denetçilerine dine dayalı “Etik Kurallar” getirildi. Bu “Etik Kuralların” giriş bölümünde “Muhasebe: İslam dininin farzı kifaye olarak gerekli kıldığı mesleklerden biridir.” denmektedir. İslami kaynaklarda ise farzı kifaye, “Mükelleflerden bazılarının yapmaları ile diğerlerinin yapma mecburiyeti kalmayan farzdır; cenaze namazı gibi.” diye tarif edilir. (Büyük İslam İlmihali, sf. 44, Ömer Nasuhi Bilmen). Fakat öyle sanıyorum ki, söz konusu “Etik Kurallar” düzenlemesinde “Muhasebenin farzı kifaye” olarak nitelenmesinin kaynağı, içtihat kapısını kapatarak dünya Müslümanlarını medeniyet yarışının dışında bırakan, felsefeyi boğarak, İslam dünyasındaki aydınlanmanın önünü kesen İmam Gazali’nin İhya’ı Ulum kitabı olmalıdır. Zira Gazali, söz konusu eserinde, din ilimlerine yardımcı ilimler arasında saydığı matematik eğitimini (Kaynakta İlmi Nücum deniliyor) farzı kifaye olarak niteliyor. Bu yönetmeliği kaleme alanlar da, muhasebe mesleğini matematiğin içine alarak, böyle bir yargıya ulaşmış olabilirler. Matematiğin “farz’ı kifaye” sayılması, “matematik bilgisini kimi insanların öğrenmesi, diğerlerinin öğrenmesini gereksiz kılar” anlamına gelir ki bu bile, başlı başına çağ dışı bir anlayıştır. Finans denetçiliği ya da herhangi bir kamu, ya da özel hizmette esas olan, ahlak ve liyakattir.

Ahlak İslam değildir ama ‘İslam ahlaktır’

Hz. Peygamber, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurur. Deist, ateist veya Hıristiyan pek çok ahlak sahibi tanıdım. Onlar, hem 5 vakit namaz kılan, hem de imar – ihale veya başka yöntemlerle yoksul halkı ve devleti, siyasi güç odakları ile birlikte soyanlardan daha düzgün ve güvenilir insanlar. İnançları veya inançsızlıkları kendilerini ilgilendirir. “Namaz kötülüklerden korur” (Ankebut, 45. Ayet.) Oysa, siyasi İslamcıların kimileri, namaz dahil ibadetleri, kötülükleri maskeleme aracı olarak görürler. İslama aykırı bu sakat anlayış, günümüz Türkiye’sinde hem toplumu kasıp kavuruyor, hem de İslamın ulviyet, kutsiyet ve ruhaniyetine büyük zararlar veriyor.

Meselenin özü

“Etik Kurallar” düzenlemesinin tümüne baktığımızda, ayetlere, hadislere ve fıkhi kaynaklara atıflar yapılıyor, ihlastan ve takvadan söz ediliyor. Bu düzenlemeyi, Sarayın malum fetvacısı veya Diyanet kaleme almış olabilir ise de bu çok önemli değildir. Kaygı verici olan, demokratik, laik, hukuk devletine ve Cumhuriyete meydan okurcasına, bu şeri yönetmeliğin Resmi Gazete’de yayımlanabilmiş olmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının bir süre önce 5. İslam Şurasındaki konuşmasında,

  • “İslamı hayatımızın merkezine alacağız, din bize değil, biz dine uyacağız”

ifadesinde, “bu sözleri Müslümanların bireysel yaşam ve inanç tarzı ile ilgili olarak söylüyorum – laik devletin Cumhurbaşkanı bunu da söyleyemez ama geçelim – devleti bundan ayrı tutuyorum” şeklinde çerçeveyi daraltmamasını, bu yönetmeliğin Resmi Gazetede yer bulması izledi.

  • Bu, cüretkâr bir sınama olabilir.

İktidarın ve çevresinde kümelenen tarikat, cemaat ve vakıfların Atatürk düşmanlığının nedeni, “Sultan Vahidüddin Efendimiz İngiliz zırhlısı ile kaçmış olsa da, Milli Mücadele’yi kazandıktan sonra Mustafa Kemal, niçin kendisini geri çağırıp Türkiye’nin mührünü O’na teslim etmedi” [ne kadar haklı ve mantıklı (!) istek değil mi?] gerekçesine dayanır. Laiklik düşmanlıkları ise cahilden de öteye, eçhel olmalarındandır. Muhafazakâr çevrelerin – şahsen benim de – çok takdir ettiğimiz merhum Ali Fuat BAŞGİL’in laiklik tanımına bakalım:

  • “Bu hürriyeti (din hürriyetini) hem dini, hem de siyasi taassuba karşı korumak için alınacak tedbir, bir kelime ile laikliktir (…:.), laiklik ne münkirliktir (inkârcılık) ve ne de hususiyle din düşmanlığı demektir. Sadece devlet hayatında ve amme münasebetlerinde dini kaide ve esasları ferdi vicdanlara bırakarak, sırf hayatın akışına ve münasebetlerin mantığına uymaktır.“

(A. F. BAŞGİL. Din ve Laiklik / İslam Dini Açısından Din – Devlet İlişkileri, İlahiyatçı Dr. Fahri Demir, sf. 113-14)

Son söz

Köklü devlet geleneğimizin tarihi, 5 bin yıl gerilere doğru uzanır ve kesintisiz bir nehir gibi ebediyete doğru akıp gider.

Anayasamızın güvencesi altındaki laik, demokratik ve
sosyal hukuk devleti, uğradığı tüm ihanetlere karşın
asla ortadan kaldırılamayacaktır.

Bunca İslam ülkesi içinde, kutup- yıldızı yaptığı Türkiye’ye, medeni dünyada saygınlık kazandıran bu devlet sistemimizin sağlam temelini, Osmanlının niçin yıkıldığını, bu yıkılış ve dağılmada tarikatların payının büyüklüğünü, tebaasının neden aç, sefil ve cahil kaldığını, sağlık, eğitim-kültür ve sanayileşmede neden çağı yakalayamadığını çok iyi bilen, başta Atatürk, Cumhuriyet’in kurucusu Osmanlı subayları atmıştır. Bu büyük devletin gerçek sahibi halk da, devletin bizatihi kendisi de yıkılmasına asla izin vermeyecektir. Türkiye’yi İran, Afganistan, Pakistan ve Arabistan yapacaklarını ve Türkü Araplaştırabileceklerini sanan gaflet, dalalet ve ihanet erbabının düş kırıklığı büyük olacaktır.

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’dir!

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’dir!

Ahmet Tan

Hepimizin malumu ki “Saygı duruşu, sap gibi durmaktır!” diyen zihniyetin iktidarından bu yana Atatürk’e “rahat uyu” demenin manası yok.

Çünkü, o zihniyetin asıl hedefi dindar-kindar nesiller yetiştirmekti, Atatürk’ü ve kurduğu Cumhuriyeti uykusunda boğmaktı.

Milletin ve devletin on sekizinci yılından yemeye başladıkları halde bunu hâlâ başaramadılar.

Öyle ki okullara din dersi-ahlak dersi hocası bile bulamıyorlar.

Kindar nesil” ise kendi yıllanmış çevreleriyle sınırlı kaldı.

Mustafa Kemal yerine keşke Yunan galip gelseydi!” diyenlerle çaresiz bir dayanışma içine girmek zorunda kaldılar.

Atatürk düşmanlığı konusunda FETÖ’den de Batı’dan da örtülü destek gördüler. Örneğin 2009 yılı AB İlerleme Raporu, “Atatürk’ü Koruyan Yasa”nın kaldırılmasını öngörüyordu. Bu yasa “ifade özgürlüğüne sınırlama” getiriyormuş!

O günlerde AKP iktidarı “yetmez ama evetçiler” ve “örtük FETÖ’cüler” ile kol kola idi. Atatürk’e husumet ittifakı ne kadar geniş olursa, laik Cumhuriyeti dönüştürmek o kadar kolay olacaktı. Ölümünden sonra Atatürk’ün büst ve heykellerine saldırılar başlamıştı.

Merhum Başyazarımız Nadir Nadi, 10 Kasım 1949 günkü Cumhuriyet’te “Sırtlanlar aslana saldırmak için ölümü beklerler diye yazmıştı.

Atatürk’e saldırıların artması üzerine DP iktidarı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun Tasarısı”nı hazırladı.

Dönemin Meclisi, Atatürk’ü günahı kadar sevmeyenlerle dolu olduğu için Celal Bayar– Adnan Menderes yönetimi yasayı kabul ettirmekte çok zorlandı. CHP içinde bile “Kişiye özel yasa olmaz!” diyenler çıktı. Bunun anayasaya aykırı olduğunu savunanlar vardı. (Bağımsız İzmir Milletvekili Halide Edib Adıvar da bunlardan biri idi. Nitekim çekimser oy kullandı.)

Bunun üzerine DP iktidarı, dönemin Nazi Almanyası’ndan kaçıp Türkiye’ye sığınan ünlü Alman hukukçusu Profesör Ernst Hirsch’ten görüş istedi. Prof. Hirsch’in mütalaası bugünlere bile ışık tutacak açıklıktaydı:

    • “Atatürk adında bir şahıs, hukuki anlamda artık mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması konu olamaz. Söz konusu tasarıda ceza hukuku normlarıyla korunması öngörülen varlık ve şahıs Atatürk değildir. Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.Yine de DP içinde itirazlar durmadı.

Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, milletvekillerine sert çıkmakla kalmadı, rest çekti:

  • Bu benim de zaruri gördüğüm kanun engellenirse veya maksadından saptırılırsa, banisini (kurucusunu) koruyamayan Cumhuriyetin başkanlık görevine devam etmem mümkün değildir. Bu takdirde TBMM’nin de partimizin azası da kalamam. Cumhurbaşkanlığından, milletvekilliğinden ve partimizden istifa edeceğim. Davamı, tek başıma, milletimin huzuruna getirerek mücadeleyi orada başlatacağım.”

Bunun üzerine, DP’li vekiller tıpış tıpış gidip yasaya evet oyu verdiler. 25 Temmuz 1951 günü kabul edilen yasanın gerekçesi şöyledir ve o gerekçe halen geçerlidir:

  • “Atatürk, Cumhuriyetin ve inkılaplar rejiminin sembolü olması hasebiyle hatırasına, eserlerine ve onu ifade eden varlıklara vaki tecavüzler, bilvasıta Cumhuriyete ve inkılaplar rejimine tevcih edilmiş bir mahiyet arz etmektedir.

Bugün saat 09.05’te tüm ülkede ve Anıtkabir’de “sap gibi duracak” on binler, yüz binler, milyonlar arasında Recep Tayyip Erdoğan da olacaktır.. Çünkü Reyiz, Atatürk’ün yaptıkları sayesinde ülkede on sekiz yıldır hüküm sürdüğünü bilecek kadar feraset sahibidir. Dileyelim makamında oturduğu o mübarek insandan Fatiha’yı esirgemesin.

1933 tarihli Andımız

1933 tarihli Andımız

Sadi SOMUNCUOĞLU

Sadi SOMUNCUOĞLU
sadisomuncuoglu@yahoo.com
20 Ekim 2018, YENİÇAĞ

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Başbakan 2009’da ‘demokratik açılımı’  başlatıyorum” dedi. Açılım, kısa, orta ve uzun vadede tamamlanacaktır. Kısa vadede yapılacaklar kolay, ama orta ve uzun vadedekiler, anayasa değişikliğini gerektirdiği için zor. Meselâ anayasadan “Türk” adının çıkarılması gibi. Kolay denilen ve 26 maddeden oluşan düzenlemenin 19. madde başlığı “AND okunmayacak”tır. Açıklaması ise; “Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde 250 yeni okul inşa edilecek. İlköğretim okullarında ‘Türk’üm, doğruyum, çalışkanım’ dizeleri ile başlayan And’ın okutulmasından vazgeçilecek” şeklindedir. (19.09.2009, Star)

26 maddeyi de ele aldığımız Millî Düşünce Merkezi (MDM) yayınlarından Son Haçlı Seferi: PKK Açılımı kitabımızda 19. maddeye ilişkin şunları yazmıştık:

“Bu yasaklamayı kim istiyor? Tabii ki, PKK-AB-AKP. Böylece ‘bebek katilinin’ bir şartı daha yerine getirilecek demektir. Bin yıldır kan ve can bedeliyle vatan yaparak yüksek bir medeniyet kurduğumuz bu topraklarda kendi çocuklarımıza milletimizin andını öğretemeyeceğiz; onlara doğruluk, çalışkanlık, dürüstlük gibi temel değerlerimizi öğretemeyeceğiz öyle mi? Haddini bilmezlik ve inkârcılık doğrusu bu kadar olur.

Aslında And’ın yasaklanması açılımcıları ele veren bir şifre gibidir; suçüstü halidir. Şöyle ki, bunlar; Atatürk ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir’ diyerek devleti Türk Milleti esasına göre kurdu. Böylece diğer etnik kesimlere inkâr, asimilasyon ve ayrımcılık yaptı. ‘Biz ayrımcılıkla mücadele ederek bu yanlışı düzelteceğiz’ diyorlar.

Demek ki, Atatürk ve arkadaşları devleti ırklar koalisyonuna göre değil de, bir millet gerçeğine göre kurmakla büyük suç işlemiştir. Atatürk düşmanlığının gerçek kaynağı bu olsa gerek.

Sanki; milletle etnisite aynı şeymiş, dünyada etnik/ırk ortaklığı esasına göre kurulmuş bir devlet varmış, etnik kesimler milletin ayrılmaz birer parçası ve çoğunluğa mensup değilmiş gibi! Bu durumda asıl ‘ayrımcılık’, ‘bölücülük’, ‘asimilasyon ve ‘inkârcılık’ Türk Milleti gerçeğinin reddi ile onun bir parçasını koparmaya kalkışmakla yapılmaktadır.

Evrensel hukuka bakıldığında milletler, çoğunluğa ve azınlığa mensup olmak üzere iki gruptan oluşmaktadır. Bu çerçevede düzen, eşit vatandaş, bir millet ve millî (AS: Devlet) temelinde üçlü bir yapıya göre kurulmaktadır. Azınlığa mensup olanlar ise, kültürleri ve inançlarını bireysel planda hür olarak yaşayan, ülkenin eşit vatandaşlarıdırlar. Ayrımcılık yapamazlar, grup kimliği talep edemezler.

Etnik kesimlere gelince, bunlarla ilgili olarak evrensel hukukta herhangi bir düzenleme yoktur, çoğunluğa mensup ve eşit haklara sahip vatandaştırlar. Bizde olduğu gibi ‘kimliğimizin tanınmasını istiyoruz’ şeklinde komik talepte bulunamazlar. Çünkü buradaki kimlik siyasi olmayıp toplumsaldır. Başka bir ifade ile bir aileye veya aşirete mensubiyet, yahut bir şehirli olmak, birilerinin kabul veya reddine bağlı olmayan objektif bir realitedir. Sade bir ifade ile aşiretler topluluğu diyebileceğimiz etnisite de aynı durumdadır. Bunların üzerine siyaset ve egemenlik kurma iddiası ileri sürülemez.

İyi niyetliler için bir daha anlatalım. Büyük bir kültürün ve medeniyetin inşasını gerçekleştiren Selçuklu ve Osmanlı Cihan Devleti gibi, Türkiye Cumhuriyetini de Türk Milleti kurmuştur. Sahibi Türk Milletidir. Bu topraklarda binlerce yıldır kökeni ne olursa olsun birlikte yaşayan herkes, Türk Milletinin asli unsurudur. Hoşunuza gitse de, gitmese de bu yaşanmış ve yaşanmakta olan bir gerçektir. İşte bunun inkâr edilemez bir delili: Sultan Abdülhamit döneminde yapılan 1876 anayasasında, devletin ve kurucusu olan Türk Milletinin kimliği şöyle tarif edilmiştir: ‘Devletin resmi dili Türkçedir, Türkçe okuma yazma bilmeyenler memur ve mebus olamaz, ülkenin neresinden seçilmiş olursa olsun, herkese Osmanlı mebusu denir.’ Dikkat edilirse Türkçe bilenlerin sayıca az ve devletimizin en zayıf olduğu dönemde bile, devletin kimliği böyle tarif edilmiştir.

Cumhuriyet döneminde de bu tarif aynen korunmuştur. 1876 anayasası ile 1924 anayasası arasında hiçbir fark yoktur. Bugüne kadarki anayasalar da aynıdır. İşinize gelince Osmanlı ile övünüyorsunuz; Osmanlı da devleti Türk kimliğine göre kurduğu için, utanmadan inkârcı, ayrımcı, asimilasyoncu, baskıcı iftirasını yapıyorsunuz.” (Ocak ve Ekim 2010)

O dönem yöneticilerimizden Prof. Dr. Nurullah Çetin’in “Andımız Ayet mi?” kitabı da elden milletvekillerine dağıtıldı. (Ekim 2013)

Danıştay’da hak mücadelesi

1933 yılından beri okunan ve 2013’te kaldırılan Öğrenci Andı için mücadele dokuz yıldır sürüyor. Bu millî dava ilk kez 2009’da Danıştay 8. Daire’de görüşüldü. Mahkeme; “Türk” kelimesinin bir ırkın değil, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan dili, ırkı, rengi, cinsiyeti, siyasi düşüncesi, felsefi inancı, dini, mezhebi ne olursa olsun tüm vatandaşların bir araya gelerek oluşturdukları, herkesi kapsayan ve kucaklayan milletin ortak adı olduğunu belirtti, yönetmelik değişikliğini iptal etti. Daha sonra 2011, 2014, 2016 ve nihayet 2018’de yargının gündemine geldi. Türk Eğitim-Sen ve Eğitim-İş’in açtığı davada Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan “Öğrenci Andı”nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etti.

Andımızın okunması devam edecek.

  • Türk’ü inkâr “rabia” ile devam ediyor.

Ama görüldüğü gibi Türk Milleti sahipsiz değil.
=========================================
Dostlar,

(Aşağıdaki hukuksal irdeleme;
Mülkiye diplomamız ve Sağlık Hukuku uzmanlığımıza dayalıdır.)

Sayın Somuncuoğlu‘na bu ağırbaşlı – sorumlu derlemesi için teşekkür ederiz..
Bir düzeltme yapmak zorundayız bu yazı vesilesiyle. Bu gün sitemizde yer verdik, yineleyelim ve açalım : (http://ahmetsaltik.net/2018/10/20/20-ekim-2018e-guncel-notlar/)

Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Danıştay 8. Daire kararının henüz kesinleşmediğini, yargı sürecinin sürdüğü açıklaması hukuksal gerçeklerle örtüşmüyor..
Danıştay 8. Daire kararı, temyiz yoluyla bozulmadığı sürece, verildiği andan başlayarak hukuksal sonuç doğurur (2577 s. İYUK md. 52). Bu hukuksal sonuç, Andımızın okunmasını yasaklayan Yönetmelik değişikliğinin, yargı kararı tarihinden geriye geriye, yapıldığı tarihten başlayarak yok sayılması, hukuk dünyasından tüm sonuçları ile silinmesi, kaldırılmasıdır.

Karar MEB’e tebliğ edildiğinde en geç 30 gün içinde bu Bakanlık gereğini yapmak zorundadır. Yaptığı yönetmelik değişikliği artık yok hükmünde olduğundan, okullara bir genelge yollayarak önceki duruma dönmek, Andımızın okullarda okutulmasını sağlamak zo-run-da-dır. İdarece, 2577 sayılı yasanın 28/1 maddesine göre idari yargı kararının gereklerine göre işlem kurulması zorunludur..

Ancak, “30 gün süresi var” değerlendirmesi hukuksal olarak geçersizdir. İptal edilen idari işlemin (örneğimizde andımızın okunmasını kaldıran yönetmelik değişikliğinin) sonuçlarının ortadan kaldırılması zaman gerektiriyorsa, en geç 30 gün içinde bu adımlar tamamlanacak demektir (İYUK md. 28). Gerekçesiz ve keyfi olarak 30 gün beklemek – bekletmek hakkı 2577 s. İdari Yargı Usulü Kanunu’nda İdareye tanınmış bir yetki değildir. Ne yazık ki, basına açıklama yapan kimi uzman hukukçular bile bu noktada yanılmaktadır.

Nitekim MEB’in, karar tebliğ edildiğinde yapacağı iş, okullara bir genelge yollamak olduğundan, 30 güne değil, belki 30 saate bile gereksinimi olmadığıdır. Hukuka, hukukun üstünlüğüne, hukuk devletine, adalete, Anayasaya (md. 138/son) saygı, başka seçenek tanımamaktadır.

Gerek “hukukçu” Adalet bakanının, gerek AKP sözcüsünün Danıştayı “yerindelik denetimi” yaptığı yönündeki suçlamaları tümüyle politik bir tepki olup, hukuksal hiçbir değeri yoktur.

MEB, Danıştay 8. Dairesinin kararının gereğini gecikmeksizin – derhal uygulayacak, bir yandan da Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunda (İDDK) görüşülmek üzere temyiz dilekçesini Danıştay Bakanlığına sunacaktır. (2577 s. İYUK md. 46 ve 48). Bu arada, Bakanlık Yürütmeyi durdurma istemez veya bu isteği reddedilirse Andımızın okunması sürdürülecektir. Danıştay İdari ve Vergi Dava Daireleri Kurulları kararlarına uyulması zorunludur (2577 s. İYUK md. 49/4).

“Yerli ve milli” olduğunu söyleyip duran AKP açısından durum tam da bir turnusol kağıdıdır. Umar ve dileriz ki, iyi niyetli AKP seçmeninin de gözü açılsın bu dava nedeniyle..

MEB Prof. Z. Selçuk epey zorlu bir sınavda olsa gerek.. Yukarıda Saray, aşağıda Hukuk!

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ‘ne bağlı kalmak –Saray dahil– herkesin yararına olacaktır.

Sevgi ve saygı ile. 20 Ekim 2018, Ankara

Ahmet SALTIK MSc, BSc
Mülkiyeliler Birliği Üyesi – Sağlık Hukuku Uzmanı
www.ahmetsaltik.net    profsaltik@gmail.com

Prof. Dr. Öztin AKGÜÇ : Seçim Sonucu Çözümlemesi


Seçim Sonucu Çözümlemesi

portresi
Prof. Dr. Öztin AKGÜÇ
Cumhuriyet, 6.4.14

 

Yerel seçim sonuçları farklı yorumlara, analizlere yol açtı. AKP’nin aldığı oy oranını ekometrik modelle açıklamaktan tutun, halkın ekonomik durumunun iyi olmasına, Sayın RTE’nin karizmatik liderliğine, muhalefetin seçim stratejisine, seçimi yönetmekteki başarısızlığına, halkın yolsuzluklara inanmadığına dek uzanan yorumlar, değerlendirmeler yapıldı.

Kişisel kestirimim, AKP’nin son genel seçimine göre oy yitireceği, oy oranının %40’a, hatta biraz altına gerileyeceği yönünde idi. Kestirimim iyimsermiş. AKP’nin oy oranı kestirimimin 4-5 puan üstünde gerçekleşti.

  • Niçin AKP vb. türden bir partinin oy oranı %40’ın altına, kısa dönemde belirgin biçimde inmez?

Açıklamaya çalışayım                    :

Benimsenmese, taraftar bulmasa da, hatalı görülse de benim görüşüm ortaya atılan modellerden, nedenlerden, çözümlemelerden farklı.

Türkiye’de temelde bir ayrışma var.

Cumhuriyeti benimseyenler bir taraf;
Cumhuriyete, bağımsızlık savaşına karşı, açık ya da gizli Atatürk düşmanları
demeye dilim varmıyor ama en azından aleyhtarları o bir taraf.
Bu ayrışmanın kökeni bağımsızlık savaşına değin uzanıyor.

Atatürk’ün ‘Nutku’nun önemli bir bölümü iç isyanlara ayrılmıştır.
Ankara Hükümeti, dış güçlerden çok iç isyanlarla uğraşmak zorunda kalmıştır.
Sayı konusunda yanılgım olabilir. Savaş sırasında 16, savaştan sonra da 2 büyük isyan. Nedeni? Savaş daha bitmemiş, yeni düzen kurulmamış ki, düzene karşı bir başkaldırı oldu diyelim. Ülkede bağımsızlık savaşına, Ankara Hükümeti’ne, Mustafa Kemal’e karşı olan bir kitlenin, silahlı eylemleri bunlar.

Savaş ertesi, Cumhuriyet Halk Fırkası kuruluyor, tek partili bir düzen olmaması için de 1924 yılında Mustafa Kemal’in arkadaşlarının katılımı, önderliklerinde
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası oluşturuluyor. Halkın önemli bir bölümü
bu karşıt görünümlü partiye yöneliyor. Burada önyargılı bir davranış var.
Cumhuriyet kurulalı bir yıl olmamış, icraatı konusunda iyi ya da kötü yargısına varılabilecek bir süre geçmemişken, bu davranış bir önyargıyı, bir karşıtlığı yansıtıyor. Çok partili siyasal yaşam, herhalde yeni kurulmakta olan Cumhuriyetin varlığı açısından tehlikeli görülüyor ki, bu denemeden kısa süre sonra vazgeçiliyor.
Bu kitle, argo deyimle araziye uyuyor.

Yıl 1930, dünya belki de tarihinin en derin ekonomik krizini yaşıyor.
Hitler düzeni güçleniyor, Avrupa’da nasyonel sosyalizm yaygınlaşıyor.
Türkiye böyle bir dönemde, çok partili siyasal yaşam denemesine bir kez daha girişiyor. Atatürk’ün en yakın arkadaşlarından Fethi Okyar önderliğinde Serbest Fırka kuruluyor. Halkın önemli bir bölümü yine Serbest Fırka’ya yöneliyor.
O günkü dünya koşullarında bu deneme de sürdürülemiyor.

Yıl 1946, Demokrat Parti kuruluyor. Parti daha örgütlenmeden Cumhuriyete, Atatürk’e karşıt kitle DP’nin arkasında yerini alıyor. DP iktidarı ile birlikte Atatürk düşmanlığı dışavuruluyor. Büstlerine, heykellerine eylemli saldırılar başlıyor. DP’nin ilk çıkardığı yasalardan biri “Atatürk’ü Koruma Kanunu” oluyor1960 askeri darbesinden
sonra da bu kitle Adalet Partisi’ni destekleyerek iktidara taşıyor. Yıl 1970, Konya’dan bağımsız milletvekili seçilen, Prof. Dr. Necmettin Erbakan sağ partilere gizli koalisyon ortağı olmak, orta-sağ partilerin ardına saklanmak yerine, kendi partilerini kurmanın zamanı geldiği düşüncesiyle Milli Nizam Partisini kuruyor. Artık Cumhuriyete, devrimlere onun simgesi Atatürk karşıtları açıkça siyasal arenada yerini almıştır.
Kitle, 1980 sonrası ANAP kisvesi altında iktidar ortağıdır. ANAP her ne denli 4 eğilimi birleştirdiğini savunduysa da, omurgasını bu kitle oluşturmuştur. ANAP’ın dağılma sürecine girmesi üzerine Necmettin Erbakan bu kez Refah Partisi adı altında iktidar ortağıdır. 28 Şubat süreci (AS: 1997) ile kitle AKP şemsiyesi altında toplanır.
Artık Saadet Partisi yalnızca tabela partisidir. DP ve ANAP’ınsa isimleri yadigâr olarak kalmıştır.

Kişisel kanım, bu kitle, sayısal olarak Cumhuriyeti benimseyenlerden daha çoktur. %40’a yakındır. Geçmiş deneyimler gösteriyor ki, adı ne olursa olsun, lider kim olursa olsun, bu kitlenin politikada sayısal ağırlığı vardır. Kestirimler, yorumlar yapılırken
bu gerçek göz önünde tutulmalıdır.

Konuk yazar : 27 Mayıs’ın 52. Yılı Kutlu Olsun !

27 MAYIS
YA DA “ULUSAL EGEMENLİK” İLKESİNİN DOĞRU ANLAMI!

Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Toplumbilimci

27 Mayıs Devriminin ulusumuza kazandırdığı 1961 Anayasası’nın başlangıç bölümünde
şu yazılıdır:

“Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkını kullanarak 27 Mayıs 1960 Devrimini yapan Türk Milleti…”

Yurdumuzda insan haklarına ve hukukun üstünlüğüne dayalı devlet ve toplum düzenini engellemek isteyen, özgürlük düşmanı, sağlı-sollu gerici ve baskıcılar, gözleri kestiğinde “ulusal egemenlik” ilkesini küfür ve/ya da aldatmaca olarak niteleyip açıkça demokrasi düşmanlığı yapmışlar; gözleri kesmediğinde ise ulusal egemenliği basit bir “oy çokluğu” anlayışına indirgeyerek, ‘seçimlerde çoğunluk oyunu alan bir siyasal kadronun istediği her şeyi yapabilmesi’ diye tanımlayıp içini boşaltmaya kalkışmışlardır.

Bunun için de, demokrasi düşmanı tutumlarını açığa çıkaracak olan “baskıcı, yani meşruluğunu yitiren bir yönetime karşı her yurttaşın direnme hakkı” nın ulusal egemenlik düzeninin ayrılmaz bir parçası olduğu gerçeğine gözlerini, beyinlerini, kalemlerini, mikrofon ve ekranlarını, üniversite kürsülerini, .. sıkı sıkıya kapatmak istemişlerdir.

Bu yüzden 27 Mayıs 1960 askeri müdahelesini de eleştirirlerken, ne “baskıcı yönetime karşı yurttaşın başkaldırma” hakkına, ne de 27 Mayıs’ın demokrasi devrimi niteliğinin göstergesi olan 1961 Anayasasının başlangıç bölümündeki;

“Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarıyla meşruluğunu kaybetmiş bir iktidara karşı direnme hakkının kullanıldığını” belirten cümleye tek sözcükle bile değinmeğe yürekleri yetmemektedir.

Dönemin ana muhalefet partisi başkanı İsmet İnönü’nün niçin

“Artık sizi ben bile kurtaramam.
Türk ulusu, Singhman Ree’yi deviren Güney Kore halkından daha az onurlu değildir!”
demek zorunda kaldığına hiç değinememektedirler.

Cumhuriyet’in kuruluşundan beri asıl “darbe” fırsatı kollayanlar, bu demokrasi karşıtı tutum ve davranıştakiler olagelmişlerdir!

Yıllar yılı “Demokrasi Hıristiyan düzenidir; küfür düzenidir; yıkılmalıdır” dedikten sonra, Atlantik ötesi ve AB’den aldıkları işaret üzerine bir sabah birden bire “Biz değiştik; demokrasi karşıtı gömleğimizi çıkardık.” demeğe koyulanlar, gerçekte ulusal egemenliği basit bir “oy çokluğu” uygulamasına indirgemek üzere bunu yaptılar.

Tıpkı 1924’te, ulusa demokrasiyi layık görmeyip Saltanat ve Hilafetin kalmasını isteyenlerin, bu çağdışı baskıcı kurumların kaldırılmasına engel olamayınca, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı kurarken yaptıkları gibi!

Bu yüzden o zaman Cumhuriyet, yani ulusal egemenlik karşıtlarının, “saltanat ve halifelik” yerine Cumhuriyet kurulmasını “ulusal egemenliğe aykırı” diye sunmaya kalkışları gibi; bugün de 1960’ta muhalefet partilerini kapatmaya kalkışan baskıcı yönetimin yol açtığı 27 Mayıs 1961 askeri müdahelesini “darbe” diye göstermeye çabalayıp Ordu düşmanlığı, Atatürk düşmanlığı yapanlar, demokrasi kültürünün, hukuka bağlı yönetim düzeninin, insan hak ve özgürlüklerinin güvencesinin temel bir gereği olan ve 1961 Anayasasının başlangıç Bölümünde yer alan “Baskıcı yönetime karşı direnme ve başkaldırma” hakkından hiç söz etmezler.

Anayasanın ilk dört maddesinin, ulusal egemenlik düzeninin güvencesi oldukları için değiştirilmesini (daha doğrusu kaldırılmasını) önermenin bile demokrasiye karşı “darbe” girişimi olduğu gerçeğini dile getirmezler.

27 Mayıs’ın 52. yıldönümünde de yine böyle davranacakları bellidir.

Demokrat Parti yönetiminin ne basın özgürlüğü, ne üniversite özerkliği, ne yargıç güvencesi, ne grev hakkı, ne gezi özgürlüğü… tanımadığını, “Muhalefeti karınca gibi ezmek”ten, “İstenirse halifelik ve saltanatın bile geri getirilebileceğinden” söz ettiğini, örgütlü muhalefeti ortadan kaldırmak üzere hem polis, hem savcı, hem de yargıç yetkileriyle donatılmış DP’li milletvekillerinden kurulu bir “Tahkikat Komisyonu” kurdurduğunu, basına sansür uygulamaya başladığını… hiç dile getirmeyeceklerini biliyoruz.

Onlara meydanı boş bırakmamak, çığırtkanca laf kalabalığı ile yurttaşların “ulusal egemenlik” kavramını doğru anlamasını engellemelerine fırsat vermemek gerekir.

Bu konuda en büyük çabayı Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi göstermelidir!

“Baskıcı Yönetime Karşı Direnme” hakkının, ulusal egemenlik ilkesinin özünde bulunduğunu, Batılı ülkelerin faşist ve komünist diktaları ve onların yol açtığı
dünya savaşların yıkımını yaşadıktan sonra, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde bu hakka yer vermek gereğini kavradıklarını her yurttaşın bilgisine ulaştırmak gerekir.

Bu yıldönümünde Mustafa Kemal’in de, demokrasiye olan dürüst bağlılığı ile bu hakkı
daha 1919’dan başlayarak görüp gösterdiğini, Amasya Genelgesi’ndeki “Ulusun geleceğini
yine ulusun azim ve kararının kurtaracağı” ilkesinin bunu anlattığını, bu ilkenin gereği olarak Saltanat-Hilafet baskıcılığına ve keyfiliğine karşı tüm ulusu ayaklandırdığını anlatmak gerekir.

SÖYLEV’de dile getirdiği;

“Ulusal savaş yalnızca yurdu dış saldırıdan kurtarmayı amaçladığı halde, bu ulusal mücadelenin, başarıya ulaştıkça ulusal egemenlik düzeninin bütün ilkelerini.. gerçekleştirmesi, tarihin doğal ve kaçınılmaz akışı idi. Bu kaçınılmaz tarihsel akışı geleneksel alışkanlığı ile hemen sezinleyen hükümdar ailesi, ilk andan başlayarak ulusal mücadelenin amansız düşmanı oldu.” gerçeğini tüm yurttaşların bilgisine ulaştırmak gerekir. Bunun gibi, İzmir’de annesinin mezarı başında ve yanında saltanat-halifelik yandaşı Kâzım Karabekir olduğu halde yaptığı uyarı da her yurttaşın siyasal kültürü içinde gerekli yerini almalıdır:

 “Burada yatan annem, zorbalığın, kıyıcılığın, bütün bir ulusu yok olma uçurumuna sürükleyen kişisel yönetimin kurbanı olmuştur!”

“Annemin mezarı başında ve Tanrı’nın önünde and içerim ki, ulusun bunca kan dökerek
elde ettiği ulusal egemenli¬ğin korunması ve savunulması için, gerekirse annemin yanına gitmekte hiçbir zaman duraksama göstermeyece¬ğim! Ulusal egemenlik uğruna canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun!”

“Daha kurtulmuş değiliz. Atılan adımlar, bundan sonra atılacak adımların başlangıcıdır!
Bu adımları doğru ve ye¬rinde atabilmemiz için, kendi geleceğimize kendimiz
sa¬hip olmalıyız!”

27 Mayıs’ın (1961) bu 52. yıldönümünde, demokratik Atatürk Cumhuriyeti’nin temel niteliklerini açıkça ortadan kaldıracak, “başkanlık düzeni” aldatmacasıyla baskıcılığı yasal kılıfa sokacak yeni bir Anayasa yapılmak istendiği ortamda, Cumhuriyet Anayasası’nın değiştirilmesini önermek bile yasak olan ve “Türk Demokrasi Devrimi İlkeleri” olarak bilinen maddelerinin de, doğrudan doğruya ulusal egemenlik ilkesinin basit bir ‘oy çokluğu’ demagojisine indirgenmesini engellemek ve temel insan hak ve özgürlüklerini (laiklik bu hakların kısa adıdır!) güvence altında bulundurmak için zorunlu olduğunu her yurttaşın anlamasını sağlamaya çalışmak gerekir.

Örneğin, “Siyasal ve kamusal düzen laik nitelikte olsun mu olmasın mı?” diye bir halk oylaması yapmayı önermenin bile demokrasiye karşı “darbe kalkışması” niteliğinde bir girişim olduğunu anlatmak gerekir. Çünkü böyle bir oylamanın, “İnsanlar arası ilişkileri düzenleyecek yasalar, kutsal ve değişmez sayılan dinsel ölçülere göre yapılsın mı, yapılmasın mı?” diyen bir oylama olduğunu ve “Siyasal ve kamusal yaşamımız özgürlük ilkesine dayalı olsun mu, olmasın mı?”, “Yargı bağımsız olsun mu, olmasın mı?”, “Basın özgür olsun mu, olmasın mı?”… anlamına geldiğini; böyle bir oylamaya kalkışmanın bile özgürlük düzenini ortadan kaldırma girişimi olduğunu yurttaşlara açıklamak gerekir.

Bu amaçla, her ortamdan yararlanarak yüksek sesle belirtmek gerekir ki;

“ulusal egemenlik ilkesi, ancak ve ancak her bireyin doğuştan, vazgeçilmez ve devredilmez olarak, inanç, soy, cinsiyet, toplumsal konum .. ayrımı gözetilmeksizin eşit olarak sahip olduğu insan hak ve özgürlükleri çiğnenmemek koşuluyla, bir halkın yönetimi özgür oyçokluğu yoluyla yürütmesi..” demektir; Çoğunluk oyunu aldı diye bir siyasal grubun bu hak ve özgürlükleri ortadan kaldırma yetkisine kavuştuğu anlamına gelmediğini, buna kalkışan siyasal güçlere karşı her yurttaşın direnme hakkı doğacağını haykırmak gerekir.

Atatürk Cumhuriyeti; ulusal egemenliğe yönelecek saldırıları önlemeyi öncelikle Hükümet, Meclis, bağımsız Yargı… gibi Anayasa’yı ve yasaları uygulayacak kurum ve organlardan beklemektedir; bunlar arasında ulusun bağrından çıkan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de son kertede Cumhuriyeti koruma ve kollama ödevi vardır.

Ama Atatürk, bu kurum ve organların bu en temel ödevlerini yerine getir(e)memesi,
dahası ulusal egemenlik ilkesini çiğnemeye kalkışması durumunda da Cumhuriyetin yine
sahipsiz olmadığını, Cumhuriyet’i Türk Gençliğine emanet ederek göstermiştir.

27 Mayıs Demokrasi Devrimi’nin 52. Yıldönümü,
Türk ulusuna ve Türk demokrasisine kutlu olsun!

Prof. Dr. Özer OZANKAYA
Toplumbilimci
27 Mayıs 2012