Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’dir!

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’dir!

Ahmet Tan

Hepimizin malumu ki “Saygı duruşu, sap gibi durmaktır!” diyen zihniyetin iktidarından bu yana Atatürk’e “rahat uyu” demenin manası yok.

Çünkü, o zihniyetin asıl hedefi dindar-kindar nesiller yetiştirmekti, Atatürk’ü ve kurduğu Cumhuriyeti uykusunda boğmaktı.

Milletin ve devletin on sekizinci yılından yemeye başladıkları halde bunu hâlâ başaramadılar.

Öyle ki okullara din dersi-ahlak dersi hocası bile bulamıyorlar.

Kindar nesil” ise kendi yıllanmış çevreleriyle sınırlı kaldı.

Mustafa Kemal yerine keşke Yunan galip gelseydi!” diyenlerle çaresiz bir dayanışma içine girmek zorunda kaldılar.

Atatürk düşmanlığı konusunda FETÖ’den de Batı’dan da örtülü destek gördüler. Örneğin 2009 yılı AB İlerleme Raporu, “Atatürk’ü Koruyan Yasa”nın kaldırılmasını öngörüyordu. Bu yasa “ifade özgürlüğüne sınırlama” getiriyormuş!

O günlerde AKP iktidarı “yetmez ama evetçiler” ve “örtük FETÖ’cüler” ile kol kola idi. Atatürk’e husumet ittifakı ne kadar geniş olursa, laik Cumhuriyeti dönüştürmek o kadar kolay olacaktı. Ölümünden sonra Atatürk’ün büst ve heykellerine saldırılar başlamıştı.

Merhum Başyazarımız Nadir Nadi, 10 Kasım 1949 günkü Cumhuriyet’te “Sırtlanlar aslana saldırmak için ölümü beklerler diye yazmıştı.

Atatürk’e saldırıların artması üzerine DP iktidarı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun Tasarısı”nı hazırladı.

Dönemin Meclisi, Atatürk’ü günahı kadar sevmeyenlerle dolu olduğu için Celal Bayar– Adnan Menderes yönetimi yasayı kabul ettirmekte çok zorlandı. CHP içinde bile “Kişiye özel yasa olmaz!” diyenler çıktı. Bunun anayasaya aykırı olduğunu savunanlar vardı. (Bağımsız İzmir Milletvekili Halide Edib Adıvar da bunlardan biri idi. Nitekim çekimser oy kullandı.)

Bunun üzerine DP iktidarı, dönemin Nazi Almanyası’ndan kaçıp Türkiye’ye sığınan ünlü Alman hukukçusu Profesör Ernst Hirsch’ten görüş istedi. Prof. Hirsch’in mütalaası bugünlere bile ışık tutacak açıklıktaydı:

    • “Atatürk adında bir şahıs, hukuki anlamda artık mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması konu olamaz. Söz konusu tasarıda ceza hukuku normlarıyla korunması öngörülen varlık ve şahıs Atatürk değildir. Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.Yine de DP içinde itirazlar durmadı.

Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, milletvekillerine sert çıkmakla kalmadı, rest çekti:

  • Bu benim de zaruri gördüğüm kanun engellenirse veya maksadından saptırılırsa, banisini (kurucusunu) koruyamayan Cumhuriyetin başkanlık görevine devam etmem mümkün değildir. Bu takdirde TBMM’nin de partimizin azası da kalamam. Cumhurbaşkanlığından, milletvekilliğinden ve partimizden istifa edeceğim. Davamı, tek başıma, milletimin huzuruna getirerek mücadeleyi orada başlatacağım.”

Bunun üzerine, DP’li vekiller tıpış tıpış gidip yasaya evet oyu verdiler. 25 Temmuz 1951 günü kabul edilen yasanın gerekçesi şöyledir ve o gerekçe halen geçerlidir:

  • “Atatürk, Cumhuriyetin ve inkılaplar rejiminin sembolü olması hasebiyle hatırasına, eserlerine ve onu ifade eden varlıklara vaki tecavüzler, bilvasıta Cumhuriyete ve inkılaplar rejimine tevcih edilmiş bir mahiyet arz etmektedir.

Bugün saat 09.05’te tüm ülkede ve Anıtkabir’de “sap gibi duracak” on binler, yüz binler, milyonlar arasında Recep Tayyip Erdoğan da olacaktır.. Çünkü Reyiz, Atatürk’ün yaptıkları sayesinde ülkede on sekiz yıldır hüküm sürdüğünü bilecek kadar feraset sahibidir. Dileyelim makamında oturduğu o mübarek insandan Fatiha’yı esirgemesin.

Lütfen 1 KHK daha

Lütfen 1 KHK daha

Ahmet Tan
Cumhuriyet, 29.04.2018
Yargıç Vanlı köylüye soruyor:

– “Hakkında iddia var. Bölücülük yapıyormuşsun?” 
– “Hâkim beg, melmeket hıyardır ben bölem!?”
***
Yıllardır çok afedersiniz, hepimize topyekûn hıyar muamelesi yapılıyor. Hep farklı türden rantlar uğruna.. İşçilere, emeklilere, öğrencilere, ana-babalarına, kurumlara, tarihimize (hatta şehitlere bile) sistematik bir “bölücülük” siyaseti uygulanıyor
Muhalefet yapanı, can sıkanı, haksızlıktan, yolsuzluktan yakınanı hapse tıkmanın en pratik yolu “bölücülük!”. Tersini savunmaya ne hukuk yetiyor ne mantık, ne delil yetiyor ne tanık!.. 
“Bölücülük”, “teröristlik” ile takviye ediliyor.
Terörizm elbette bölücülüktür. Terörist de bu alçaklığın asli faili! Ama eline silah almadan, “Silahlanın, ülkenin şurasını teslim alın!” demeden nasıl bölücü olunur? 
Yanıtı hep aynı sözcükle veriliyor; “iltisak!” 
7 Haziran seçimlerini yenilemek için de benzer bir maymuncuk uydurmuşlardı: 
“İstikşafi” 
Bu da bir göz boyama sözcüğü! “Umudumuz ana muhaefet partisi”ni haftalarca bu lafla oyalamışlar, sonra da seçim sandığını kucaklarına bırakmışlardı.
***
İktidar, “kafadengi” saymadığı binlerce yurttaşı, “iltisaklı” diye tutup tutup içeri tıkıyor. Daha önce tıktıklarına da bol kepçe hapis cezası veriyor. 
Ama bu arada müebbetler beraata, beraatler ise denetimli serbestliğe dönüşebiliyor. 
Her şey “yüksekteki basınca” ve “yukarıdan esen rüzgâra” bağlı. 
Akın Atalay, kendi ayağıyla gelip teslim oldu. Ama “Kaçma şüphesi var” diye 1.5 yıl hapiste tutuldu. Şimdi de 7 yıl 13 ay 15 gün cezaya çarptırıldı.. Ama bu kez “Kaçma şüphesi yok!” diye tahliye edildi! Kaçmayacağını yargılayanlar da bildiği için değil. “Yüksekten esen rüzgâr!” öyle gerektirdiği için!.. 
“Rüzgâr” Farsçadan geçme; oralarda “Gün, gündüz, zaman” anlamında kullanılıyor. 
Eski sözlükler, Evliya Çelebi’den bir de örnek veriyor: (“Rüzgârımı (vaktimi) niçün  zayi eyleyem?”) 
Cumhuriyet’in 14 çalışanına verilen toplam ceza 77 yıl 3 ay 15 gün! 
Bir ara, anayasaya, hukuka saygı duymadığını ilan etmişti. Ama kendisinin İslama saygısından haşa kimse kuşku edemez. AKP liderine sormak gerekmez mi? 
“Bu 14 arkadaşımızın hayatlarından çalınmak istenen ve bir kısmı da şimdiden çalınan bu 77 yıl 3 ay 15 gün ‘kul hakkı’ değil mi? İslam dini, hakkı yenilen affetmedikçe, kul hakkı yiyenin cehennemin dibini boylayacağını bildirmiyor mu?”
***
Kul hakkının da bölücülüğün de feriştahı onlarda. Arazileri ürettikleri şekerden daha tatlı olduğu için, şeker fabrikalarını haraç mezat satıyorlarNişasta bazlı şeker sayesinde kanserin patlayacağını bildikleri için, hazırlıklar tamam. Geçmeyen araç garantili köprüler-tüneller gibi, 

  • “Hasta sayısı garantili” şehir hastaneleri açılıyor. 

Yetmiyor.. Seçimin tozu dumanı arasında üniversiteleri bölmeye yöneldiler:
Amaç, TV’lerdeki tartışma bülbüllerine “akademik kadro” ihdas etmek ve kadrolu havuz müteahhitlerine yeni binalar ısmarlamak için! 
77829 öğrencili Marmara Üniversitesi dururken, 19989 öğrencili Erzincan Üniversitesi’ ni “Fazla büyük” diye bölüyorlar. Amaç, içinden bir tane de “Binali  Yıldırım  Üniversitesi”  çı-
karmak.. “Tarihteki son Türk devletinin son başbakanı” şerefine keşke Marmara Üniversitesi’ni bölselerdi. Belki içinden Tayyip Erdoğan’ın kayıp diploması çıkar ve seçimlere alnı ak girerdi! 

Meydan korkuları var. Taksim’i beton saksılarla taksim ettiler. İçlerine lale ektiler. Keşke hıyar ekselerdi; yalnızlık hissetmezler, rahatça dolaşırlardı! 

Kanal İstanbul için, geçenlerde “Çatlayın patlayın yapacağız” dedi. Trakya Yarımadası’nı kuzeyden güneye yarmak demek, 77 sülaleye yetecek rant demek. “Metrekare ile değil metreküp ile daha büyük götürüldüğünü” artık bilen biliyor. 

Milyarlarca metreküp hafriyatın kazılması ayrı.. Taşınması apayrı.. Marmara kıyılarına dökülüp kazanılacak arazi ise hepsinden çılgın bir rant

  • “Çatlayın patlayın AKM’yi de yıkacağız!” dedi, yıktı. 

Yıkarken kimseyi “hıyar” yerine koymadı. Ama yaparken koymaya kararlı: 
“İstanbul’a layık Opera Sarayı’nı yapıyoruz!” diyor! Opera ile bale iki kardeş sanat.. Bunları geçtik, yaşamında 1 kez bile klasik müzik konserine gittiğini gören, bilen yok
Bale için söyledikleri ise arşivlerde: “(Balenin) belden aşağı hitabettiği ortada!” 
Keşke, “Hangi sanat hangi organa hitap etmeli!” konusunda da bir KHK çıkartsa… Ekonomiyi gördük, seçimlere giderken sanatta da önümüzü görsek!