Resmi gazete mi, şeri bülten mi?

Resmi gazete mi, şeri bülten mi?

Related image

Gani Aşık
E. Müftü ve Chp Kayseri Milletvekili
Cumhuriyet, 03.01.2010

Resmi Gazete’de 18 Aralık’ta yayımlanan düzenlemeyle, faizsiz bankacılık denetçilerine dine dayalı “Etik Kurallar” getirildi. Bu “Etik Kuralların” giriş bölümünde “Muhasebe: İslam dininin farzı kifaye olarak gerekli kıldığı mesleklerden biridir.” denmektedir. İslami kaynaklarda ise farzı kifaye, “Mükelleflerden bazılarının yapmaları ile diğerlerinin yapma mecburiyeti kalmayan farzdır; cenaze namazı gibi.” diye tarif edilir. (Büyük İslam İlmihali, sf. 44, Ömer Nasuhi Bilmen). Fakat öyle sanıyorum ki, söz konusu “Etik Kurallar” düzenlemesinde “Muhasebenin farzı kifaye” olarak nitelenmesinin kaynağı, içtihat kapısını kapatarak dünya Müslümanlarını medeniyet yarışının dışında bırakan, felsefeyi boğarak, İslam dünyasındaki aydınlanmanın önünü kesen İmam Gazali’nin İhya’ı Ulum kitabı olmalıdır. Zira Gazali, söz konusu eserinde, din ilimlerine yardımcı ilimler arasında saydığı matematik eğitimini (Kaynakta İlmi Nücum deniliyor) farzı kifaye olarak niteliyor. Bu yönetmeliği kaleme alanlar da, muhasebe mesleğini matematiğin içine alarak, böyle bir yargıya ulaşmış olabilirler. Matematiğin “farz’ı kifaye” sayılması, “matematik bilgisini kimi insanların öğrenmesi, diğerlerinin öğrenmesini gereksiz kılar” anlamına gelir ki bu bile, başlı başına çağ dışı bir anlayıştır. Finans denetçiliği ya da herhangi bir kamu, ya da özel hizmette esas olan, ahlak ve liyakattir.

Ahlak İslam değildir ama ‘İslam ahlaktır’

Hz. Peygamber, “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim” buyurur. Deist, ateist veya Hıristiyan pek çok ahlak sahibi tanıdım. Onlar, hem 5 vakit namaz kılan, hem de imar – ihale veya başka yöntemlerle yoksul halkı ve devleti, siyasi güç odakları ile birlikte soyanlardan daha düzgün ve güvenilir insanlar. İnançları veya inançsızlıkları kendilerini ilgilendirir. “Namaz kötülüklerden korur” (Ankebut, 45. Ayet.) Oysa, siyasi İslamcıların kimileri, namaz dahil ibadetleri, kötülükleri maskeleme aracı olarak görürler. İslama aykırı bu sakat anlayış, günümüz Türkiye’sinde hem toplumu kasıp kavuruyor, hem de İslamın ulviyet, kutsiyet ve ruhaniyetine büyük zararlar veriyor.

Meselenin özü

“Etik Kurallar” düzenlemesinin tümüne baktığımızda, ayetlere, hadislere ve fıkhi kaynaklara atıflar yapılıyor, ihlastan ve takvadan söz ediliyor. Bu düzenlemeyi, Sarayın malum fetvacısı veya Diyanet kaleme almış olabilir ise de bu çok önemli değildir. Kaygı verici olan, demokratik, laik, hukuk devletine ve Cumhuriyete meydan okurcasına, bu şeri yönetmeliğin Resmi Gazete’de yayımlanabilmiş olmasıdır. Sayın Cumhurbaşkanının bir süre önce 5. İslam Şurasındaki konuşmasında,

  • “İslamı hayatımızın merkezine alacağız, din bize değil, biz dine uyacağız”

ifadesinde, “bu sözleri Müslümanların bireysel yaşam ve inanç tarzı ile ilgili olarak söylüyorum – laik devletin Cumhurbaşkanı bunu da söyleyemez ama geçelim – devleti bundan ayrı tutuyorum” şeklinde çerçeveyi daraltmamasını, bu yönetmeliğin Resmi Gazetede yer bulması izledi.

  • Bu, cüretkâr bir sınama olabilir.

İktidarın ve çevresinde kümelenen tarikat, cemaat ve vakıfların Atatürk düşmanlığının nedeni, “Sultan Vahidüddin Efendimiz İngiliz zırhlısı ile kaçmış olsa da, Milli Mücadele’yi kazandıktan sonra Mustafa Kemal, niçin kendisini geri çağırıp Türkiye’nin mührünü O’na teslim etmedi” [ne kadar haklı ve mantıklı (!) istek değil mi?] gerekçesine dayanır. Laiklik düşmanlıkları ise cahilden de öteye, eçhel olmalarındandır. Muhafazakâr çevrelerin – şahsen benim de – çok takdir ettiğimiz merhum Ali Fuat BAŞGİL’in laiklik tanımına bakalım:

  • “Bu hürriyeti (din hürriyetini) hem dini, hem de siyasi taassuba karşı korumak için alınacak tedbir, bir kelime ile laikliktir (…:.), laiklik ne münkirliktir (inkârcılık) ve ne de hususiyle din düşmanlığı demektir. Sadece devlet hayatında ve amme münasebetlerinde dini kaide ve esasları ferdi vicdanlara bırakarak, sırf hayatın akışına ve münasebetlerin mantığına uymaktır.“

(A. F. BAŞGİL. Din ve Laiklik / İslam Dini Açısından Din – Devlet İlişkileri, İlahiyatçı Dr. Fahri Demir, sf. 113-14)

Son söz

Köklü devlet geleneğimizin tarihi, 5 bin yıl gerilere doğru uzanır ve kesintisiz bir nehir gibi ebediyete doğru akıp gider.

Anayasamızın güvencesi altındaki laik, demokratik ve
sosyal hukuk devleti, uğradığı tüm ihanetlere karşın
asla ortadan kaldırılamayacaktır.

Bunca İslam ülkesi içinde, kutup- yıldızı yaptığı Türkiye’ye, medeni dünyada saygınlık kazandıran bu devlet sistemimizin sağlam temelini, Osmanlının niçin yıkıldığını, bu yıkılış ve dağılmada tarikatların payının büyüklüğünü, tebaasının neden aç, sefil ve cahil kaldığını, sağlık, eğitim-kültür ve sanayileşmede neden çağı yakalayamadığını çok iyi bilen, başta Atatürk, Cumhuriyet’in kurucusu Osmanlı subayları atmıştır. Bu büyük devletin gerçek sahibi halk da, devletin bizatihi kendisi de yıkılmasına asla izin vermeyecektir. Türkiye’yi İran, Afganistan, Pakistan ve Arabistan yapacaklarını ve Türkü Araplaştırabileceklerini sanan gaflet, dalalet ve ihanet erbabının düş kırıklığı büyük olacaktır.