BAYRAMI OLMAYAN BİR 23 NİSAN (2020) (ULUSAL EGEMENLİK ???)

BAYRAMI OLMAYAN BİR 23 NİSAN (2020) (ULUSAL EGEMENLİK ???)

Güzide Filiz Tuzcu
Büyük Atatürk’ün siyaset bilimci ve tarihçi kız evlâdı

(AS: Sayın Tuzcu’nun uzun makalesi 12 sayfa olup, giriş, gelişme ve sonuçtan bölümler aktarılmıştır. Yazının tümüne erişmek için tıklayın.. Yazıdaki görüşler yazarını bağlamaktadır.)

23 NİSAN 1920 – ANKARA

Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Türk Ulusunun “kendi kaderini kendi eline aldığı, yani hayattaki varlığını ve bağımsızlığını ilân ettiği ve böylece  kendi vatanında yüzyıllarca süren esaretinin son bulduğu”, o tarihsel ve kutlu gündür. Aziz Türk Ulusunun kurtuluş ve özgür yaşam iradesini temsil etmek üzere – Ahi Türklüğünün Başkenti – Kutlu Ankara’mızda büyük umutlarla ve içten dualarla açılan Büyük Millet Meclisimizin açılışının 100’cü yılını gururla, ancak buruk kutluyoruz.  Nice 100 yıllara, hatta bin yıllara inşallah…

Evet 23 Nisan 1920 tarihi, bir ölüm ve kalım savaşı içinde kalmış, dehşete düşmüş Türk Milleti için tam bir dönüm noktası olmuştur. Dünyada bilinen en eski milletlerin başında gelen Türk Milleti, kendi vatan topraklarında yüzyıllarca her türlü haksızlığa ve baskıya maruz kalarak, ezilmiş, ulusal kimliğinden – kültüründen ve tarihi köklerinden kopartılmış, emeği – alın teri, malı, kanı ve canı son damlasına dek Osmanlılarca sömürülmüştür; hatta bunlar da yetmezmiş gibi Birinci Dünya Savaşı sonrasında vatan toprakları, topyekûn düşman kuvvetlerinin işgaline uğramıştır.

       Tüm bu korkunç olaylar olurken, Türklerin yüzyıllarca sadakatle bağlanarak, baş tacı ettikleri, hatta “kulu” oldukları sözde halife padişah silsilesinden Vahdettin ise Türklere sahip çıkmak bir yana, tam tersini yaparak Türkleri, mezbahaya teslim edilen  “kurbanlık koyunlar” gibi,  düşmanın kanlı ellerine teslim etmiştir! Tamamen sahipsiz, biçare ve şaşkın kalan Türkler, bu yüzden “insanlık ve ahlâk dışı saldırılara, tecavüzlere ve ölümlere” maruz kalmışlardır… İşte o kapkaranlık ve çaresiz günlerde Türk Ulusunun imdadına Mustafa Kemal Paşa yetişmiştir.

Evet 23 Nisan 1920 günü, Türklerin karanlık dünyasına Mustafa Kemal Paşa’nın bir güneş gibi doğduğu, o kutlu gündür. Türk Ulusunun varlığını ve canını hiçe sayarak, kendi saltanatının derdine düşen, bu bağlamda işgalci düşmanlarla işbirliği içine giren son Osmanlı padişahı Vahdettin ve onun emrindeki Osmanlı hükümetinden tümüyle bağımsız, yalnızca ve yalnızca TÜRK MİLLETİNİN İRADESİNİ TEMSİL EDECEK ve TÜRKÜN KURTULUŞUNA REHBERLİK EDECEK OLAN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ işte o kutlu günde, Kutlu Kadim Türk Şehrimiz – Ankara’mızda açılmıştır. O tarihte ve o adeta olanaksız koşullarda, hatta en yakın silâh arkadaşlarının bile itirazları ve engellemeleri altında, söz konusu bu KUTLU TÜRK MECLİSİ’NİN açılabilmesi, tam anlamıyla, mucizevi bir MUSTAFA KEMAL PAŞA başarısıdır.

Bu yüzden 23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI’MIZ,  Büyük  Atatürk tarafından “TÜRKİYE’MİZİN umudu, geleceğimizin güvencesi olan Türk Çocuklarına” ve Türk Çocuklarının yanı sıra tüm dünya çocuklarına da armağan edilmiş en güzel – en anlamlı Ulusal Bayramlarımızın başında gelmektedir.  Bu BAYRAMDA İKİ ÖNEMLİ HUSUSUN özellikle altı çizilmiştir;

………………
………………………………
…………………….

Bu bağlamda Büyük Atatürk, “Kuran Âyetlerinin” TÜRKÇE açıklamalı olarak öğretildiğinde, bireylerin manevi dünyasına manevi güzellik ve güç katacağı görüşünü benimsemiştir. Bu amaçla O, İslâm Dinini, onun tek kaynağı Kuran’dan – Türkçe olarak – anlayarak – ibret alınarak öğretilmesini hedeflemiştir. Kuran’da Allah’ın istediği de tam budur: ÂYETLERİNİN ANLAŞILMASIDIR – ÂYETLER   ÜZERİNDE DÜŞÜNÜLMESİDİR – DERS VE İBRET ALINMASIDIR. (O’nun bu hedefi de, 1938 sonrasında maalesef engellenmiştir!)

Yani Büyük Atatürk’ün, “dine” değil, “dini saptırarak, kendi siyaset ve çıkarlarına alet eden takiyyeci siyasetçilere, yöneticilere, yobazlara, sahte şeyhlere, tarikatlara ve bunların uydurdukları hadislere, yalanlara, yasaklara ve hurafelere” karşı olduğunun bir kez daha altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorum.)

      Atatürk, Devrim İlkelerini ilgilendiren meseleler dışında, Millet Meclisi çalışmalarına karışmamıştır. Tartışmalar serbestti. Hele salı günkü parti toplantılarında yapılmadık eleştiri kalmazdı. Ben ömrümde Atatürk kadar tartışmalara katlanan bir devlet veya hükümet adamına rastlamadım. Çok genç yaşımdan itibaren devamlı Onun yanında bulundum, ben hiçbir düşüncemi Ondan saklamak ihtiyacı duymadım. Atatürk ile tartışmak için yiğit olmaya gerek yoktu.

(Ancak 1938 sonrasından günümüze kadar olan dönemden söz edersek, yiğit olmak bir yana, gözü kara büyük bir kahraman olmak gerekiyor! Ben Yüksek Lisans’a (Antalya’da) ve Doktora’ya (İstanbul’da) başlarken,   deneyimli arkadaşların bana yaptıkları uyarılarını hiç unutamam! Bana şöyle demişlerdi; “Aman sakın ha rengini belli etme – gerçek düşünceni söyleme; hocaların siyasetine uymayan şeyler söylersen, sorular sorarsan  hocalar sana takar; örneğin “filanca prof. hocanın dersinde sakın Avrupa Birliğini eleştirme, bununla ilgili gerçekleri anlatma; ya da filanca prof. dersinde Osmanlılar hakkında sakın olumsuz bir şey söyleme vs…”  gibi;  yani “konuşurken – yazarken çok dikkatli  ol,  yoksa  allâme  olsan (yani BİLGİN OLSAN) seni yıllarca süründürürler… unvanını vermezler!” diye uyarmak gereği duymuşlardı! Ben ise bu uyarılara gerçekten çok şaşırmıştım; kendi kendime burası siyaset meydanı mıdır, Osmanlı sarayı mıdır – yoksa bir bilim yuvası mıdır, aman Allah’ım ben nereye gelmişim diye kendime sordum!  Arkadaşlara “siz düpedüz bana “tiyatro yap, rol yap, bilimsel gerçeklerden söz etme” diyorsunuz! Burası tiyatro mu?, Ben rol yapamam ki, bilim ne söylerse, gerçek ne ise, kanaatim neyse ancak onu söyler ve onu yazarım” dedim ve öyle de yaptım. Evet gerçekte arkadaşlar haklı çıktılar; elbette onlar boşa konuşmuyorlarmış ve onların dediği gibi oldu! Ancak ben karakterimden ve bilimden asla ödün vermedim.

Bilimi – tarihi gerçekleri tamamen arka plana atmış, siyasi tavırda politikacıları bile geride bırakan, takiyye yapmakta adeta ustalaşan ve böylece kendine üniversitede saltanat kurmuş, keyfine bakan sözde hocaların önünde eğilip, el-pençe durmadım, onların yazılarını yazıp, çay ve kahvelerini yapıp, bardaklarını / fincanlarını yıkayıp, misafirlerini ağırlamadım! Ne acı ve düşündürücüdür ki, kendi vatanımda ve kendi vatanımın üniversitelerinde çok haksızlıklara, zorluklara ve sıkıntılara maruz kaldım! Ancak çok şükür ki bilimin yolundan şaşmadım. Bu bağlamda bilgime güvenim ve kendime saygım tamdır. Bunun içinde kendimle gurur duyuyorum.)

Bir tek parti devri iken ve yalnız o devirde, yolsuzluk yüzünden bakanlar Yüce Divan’a verilmiştir. (“Atatürk diktatördü – demokrasi yoktu – o devir tek parti rejimiydi vs…” gibi iftiralar atanlara duyurulur!) Bakanların yolsuzluğunu ispat hakkı  kullanılması,  çok partili devirde yasaklanmıştır (1945). (Demek ki keramet çok partili sistemde veya sözde kalan demokraside değilmiş!)

Atatürk sonrasında dinin, korkaklar ve cüceler elinde yozlaştırılmasına engel olamadık! Din, politikacıların oyuncağı haline geldi. Cahil ve kaba softanın kışkırttığı kalabalığın despotluğu ve gericiliği neredeyse bütün Türkiye’yi kaplamıştır. Ben 1932 yılında bir ramazan günü hanımlarla birlikte bir öğle yemeyi yemiştim. Bize bir yan bakan bile olmamıştı. Daha sonra (yani 34 yıl sonra geriye gidiş…), bu ramazanda (yıl 1966) Bursa yolundaki bir kasabada ilacımı almak için bir bardak su bile bulamadım! Turistler, Müslüman bile değilken hepsi aç kalmışlardı! Anayasa’nın “LAİKLİK İLKESİ” her gün ayaklar altında çiğneniyor…
…………………
……………………………….
………………………………………

 

Bu tarihsel gerçekleri bilmek ve Ulusal  Egemenlik  ve  Çocuk Bayramımızı” içimize sinerek kutlamak, nasıl olacaktır? )

Prof. Çetin Yetkin, 1945 – 1950 Karşı Devrim Kitabında şunları yazmıştır: “Karşı devrim Atatürk’ün ölümüyle eşzamanlı olarak gündeme gelmiştir. Atatürk’ün birçok eserini tersyüz eden, yıkan da İnönü’nün ta kendisidir. İmam Hatip okullarının, tekke ve zaviyelerin açılması ve okullara din derslerinin konması gibi birçok geriye dönüş İnönü zamanında gerçekleşmiştir.”

(Atatürk’ün, “Türk Milletinin menfaatleri ve güvenliği için tesis ettiği ilkelerine, devrimlerine – milli politikalarına ve bin bir emekle tesis ettiği VATANIN TAM BAĞIMSILIZĞINA” en ağır darbelerin vurulduğu, ABD ile, ABD’nin talepleri ve menfaatleri doğrultusunda, Türk tarafının hiçbir kaydı ve itirazı olmaksızın yapılan “İKİLİ ANTLAŞMALARIN” yapıldığı, Milli Eğitimimizin, yani Türk Milletinin geleceği Türk çocuklarının ve gençlerinin eğitim ve öğretiminin  Amerikan elçisine teslim edildiği dönem, evet bunların hepsi de 12 yıl içinde 11 Kasım 1938  ile 1950 arasında gerçekleşmiştir!

Bu tarihsel gerçeklerin sayısız kanıtları ve belgeleri elbette vardır. Biz de o bilgi ve belgelere dayanarak konuşuyor ve yazıyoruz.  Bazıları İnönü’ye sempati duyuyor diye ya da babası – dedesi ondan nemalandı diye, tarihsel gerçekleri gizlemek – örtbas etmek vicdan sahibi hiçbir insana yakışmaz, hatta bir bilim insanına hiç yakışmaz. O halde her Türk Vatandaş silkinip, kendine gelecek, tarihsel gerçeklerle yüzleşecek, ezberlerini bozacak, kişileri ve olayları sorgulayacaktır. Eğer kandırılmak ve aymazlık (gaflet) içinde uyutulmak istemiyorsa!)

 Sn. Cüneyt Arcayürek’in son sözleriyle yazımızı bitiriyoruz:

“TÜRKİYE’NİN NEREYE GÖTÜRÜLMEK İSTENDİĞİNİ ANLAMAK VE BUGÜN GELİNEN NOKTANIN SORUMLULARINI ARAMAK GEREKİRSE, ŞÖYLE 1945’LERE VE ONDAN SONRAKİ YÖNETİMLERİN YAPTIKLARINA BAKMAK… YETER DE ARTAR BİLE.“

Ulusal Eğitim Derneği Cumartesi Konferansı : ÇOCUK ve GENÇLİK ŞARKILARI


Ulusal Eğitim Derneği Cumartesi Konferansı :
ÇOCUK ve GENÇLİK ŞARKILARI


Dostlar
,

Bizim de üyesi olduğumuz ama son haftalarda yoğunluğumuz nedeniyle katılma keyfini yaşayamadığımız geleneksel Cumartesi konferansları sürüyor..

14 Mart 2015 gününün konusu

  • EĞİTİMİN YAŞAM PINARI:
    ÇOCUK VE GENÇLİK ŞARKILARI

Sunucu ise, Müzik öğretmeni dostumuz Refik Saydam..

Sayın Saydam aynı zamanda Müzik Eğitimcileri Derneği Başkanı bir örgütçü..

Duyuru posteri aşağıda..

ULUSAL EĞİTİM DERNEĞİ

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Etkinliğe emek verenlere / vereceklere başarı dileriz.
Ancak, toplantı günü 14 Mart gibi özel bir güne denk düşüyor..
Gönül isterdi ki ülkemizin çooooook ciddi / ağır / tıkanmış / duvara dayanmış….
SAĞLIK SORUNLARI gündeme alınsın..
(11 Mart 2015 sabahı 09:00 09:45 arasında Ulusal Kanal’da katıldığımız program,
yaşamın gerçekleri ile örtüştüğünden olsa gerek, çok ilgi çekti; http://youtu.be/lNGeWe0HFy8 ..)
13 Mart’ta (Bu gün) sağlık çalışanları GREV yapıyor..
Arkadaşlarımızın gözünden kaçtı belki de..
Biz de rahatsız etmeyelim, yanlış anlaşılmayalım diye karışmak istemedik..

O zaman yeri gelmişken önerelim :
18 Nisan’da mutlaka ULUSAL EGEMENLİK konu edinilmeli.
25 Nisan’da, 28 Nisan Dünya İş Sağlığı Günü nedeniyle

DÜNYADA ve TÜRKİYE’de İŞİ SAĞLIĞI – İŞ GÜVENLİĞİ

konu edinilmeli… önerimizi paylaşmak isteriz…
Ülkemizdeki İŞÇİ CİNAYETLERİ katlanılmaz boyutlara ulaştı..

Takdire sunarız…

Bir de, Derneğin uygun bir logosu olsa ve onun da duyurularda kullansak??

Sevgi ve saygıyla.
13.3.2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

ADALETLE HÜKMETMEK..


ADALETLE HÜKMETMEK..

22.05.2008 Ankara

Duran Aydoğmuş

 

 

Değerli Dostlar,

Tarih derslerimizden anımsayalım; Hz. Peygamber’den sonraki Dört Halife Devri’nin
(Hülafa-yı Raşidin) ardından Suriye ve Irak’ta kurulan iki devlet vardı :
Emevi ve Abbasi Devletleri.

Bunları kısaca anımsayalım; sonra da zamanımıza gelelim, ders çıkaralım…

*****

Bilindiği gibi, Peygamber düşmanı Ebu Süfyan’ın oğlu I. Muaviye, Halife Ömer döneminde 641’de Şam valisi olmuş ve Suriye’yi denetimi altına almış, Şam şehrini Emevi Devleti’nin başkenti yapmıştı.

Muaviye, 656’da başa geçen Hz. Ali’nin halifeliğini tanımamış, O’nu yani Ali’yi 3. Halife Osman‘ın öldürülmesine engel olamamasından ve katillerinin bulunamamasından
sorumlu tutmuştu. Ancak, gerek Muaviye ve gerekse kendisinden sonrakilerin yaptıkları adaletsizlikler vs. yüzünden, MS 750’de Bağdat merkezli Abbasi Devletine yenilmiş
ve İspanya’ya kaçarak orada Endülüs Emevi Devletini kurmuşlardı.

Peygamber’in amcası Abdul Muttalib’in oğlu Ebul Abbas, Şam merkezli Emevi Devleti’ne MS 750’de son verdikten sonra, Abbasi Devletini kurmuş, başkenti Şam’dan Bağdat’a taşımış; ancak, Orta Asya Türklüğünü kılıç zoruyla Müslüman etmiş,
1258’de Abbasi Devleti de tarihe karışmıştır.

İşte yaklaşık 150 yıl Şam’da hüküm süren Muaviye (Emevi) Devleti’nin başı I. Muaviye zamanındaki adaletin ne durumda olduğunu anlatan buradaki kısa öykünün bize anlattığı;

  • “Adaletle hükmetmeyen devlet ve başındakiler ne kadar güçlü olursa olsun bir gün gelir yıkılır; ama, olan da o devletin milletine olur!!!”

Saygılarımla. 21.07.2014

**********

Sumru N. Akgür sumruakgur@………. şöyle yazdı : 16.7.14)

Bilinen bir fıkra ama, güne uygun..

Bir gün Hz. Ali‘nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den (Irak) bir Arap,
devesiyle Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri O’na yanaşmış :

– “Ver o dişi deveyi bana!” demiş. Tartışma büyümüş, Küfe’den gelen adam,

– “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye’ye yansımış.

Halk meydanda toplanmış… Muaviye, Küfe’den gelenle Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış :

– Bu dişi deve Şam’lınındır!

Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş :

– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Cemaat hep birlikte bağırmış:

– Şam’lınındır!

Küfeli şaşkınlıkla, devesinin ardından bakakalırken, Muaviye O’nu yanına çağırmış :

– Ey Küfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir.
Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki:

“Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, O ne derse evet diyen
10 bin adamı var! Ayağını denk al!”

========================================

Dostlar,

Sevgili ve çok birikimli arkadaşımız Sn. Duran Aydoğmuş’a
sitemizde bizimle paylaştığı iletisi için teşekkür ederiz..

Yazıda “hükmetmekten söz edilmekte ve bunun “adaletle” olması gerektiği belirtilmekte.
Artık bu “hükmetme” sözcüğünü de sorgulamalı.
Geçelim doğrudan – yarı doğrudan demokrasileri, temsilli demokrasilerde bile
artık “Hükümet” sözcüğünü bırakmak gerek. Batı’daki “Government” sözcüğü de Arapça “hükmetme” anlamında değil. “Çekip çevirme, yönlendirme” (Governing) anlamında.
Bu işi (Governing) yapan kişi de “Hükmeden” değil! Orkestra şefi..
Bakanlar (belli işlerden sorumlu olanlar, o işe bakanlar) Kurulu’nun orkestra şefi.

Günümüzde siyasal rejim biçim, işleyiş ve teknik olarak doğrudan – yarı doğrudan demokrasi olmasa bile; temsilli demokrasilerde bile kamuoyunun yönetime – hükümete giderek daha çok katılabildiğini izliyoruz. Türkiye’de biçimsel (formel) medyaya ne yazık ki büyük ölçüde AKP iktidarınca “hükmedilmekle” birlikte; özellikle sosyal medya ve “direnen medya” üzerinden kamuoyu, dileklerini Bakanlar Kurulu’na – Kabine’ye ulaştırabilmekte ve belli ölçülerde baskı kümeleri epey işlevsel olabilmektedir.

Bu bakımdan “hükmetme” yerine “yönetme, yönlendirme, ortak yönetim” hatta
belli çekincelerle “Yönetişim” (Prof. Peter Drucker, Governance, 1970’ler) sözcüklerini kullanmalıyız.

  • Çağımızda kimse kimseye “hükmetmemeli”, hükmedeMEmeli”..

– “Hukuk içinde yönetim” 
– “Gün ışığında yönetim” (Prof. İl Han Özay)
– “Katılımcı yönetim”..

özlemlerimizi dileklerimizdir. Rejim tümden doğrudan – yarı doğrudan” demokratik yapıya dönüştürül(e)mese de, eldeki teknik olanaklar sıklıkla ve pek çok konuda geniş kitlelerin hızla, güvenle ve yüksek olmayan bedellerle görüşlerinin alınmasına olanak vermektedir.
Cep telefonlarının halkoylamalarında (referandum, plebisit) kullanılması olanaklıdır.

Nitekim partiler, kurumlar sıklıkla kamuoyu yoklamalarına (public opinion) başvurmaktadırlar. Geliştirilen istatistiksel yöntemler, kamuoyu yoklamalarının yeteneklerini artırmıştır. Oldukça yüksek güven düzeyi ile (%90, 95, 99 veya 99.9) olabildiğince küçük bir sapma ile dar bir güven aralığı içinde kestirimler yapılabilmektedir. Üstelik 3 bini bile bulmayan örneklem (sampling) kümeleriyle..

Belli bir süre için hukuk içinde seçimle yönetime gelenlerin çağın olgularını dikkate alarak
elden geldiğince “ulusal egemenlik” ilkesine bağlı ve sadık kalmaları beklenir ve gerekir.

  • “Ulusal Egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar
    her tarafta yıkılmaya  mahkumdur.” “Yeni Türk Devleti’nin yapısal özü
    Ulusal Egemenliktir.”  
    (1 Nisan 1923) (Gazi Mustafa KEMAL)

Sevgi ve saygı ile.
22 Temmuz 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI : 19 Mayıs 2014!


ADD_logosu

 

 

 

 

 

 

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ BASIN AÇIKLAMASI : 19 Mayıs 2014!

19 MAYIS “YAS”LA GELDİ. 19 MAYIS, YIKILMIŞ, YABANCILAR TARAFINDAN
FİİLEN İŞGAL EDİLMİŞ BİR ÜLKENİN KURTULUŞU İÇİN İLK ADIMIN ATILDIĞI GÜNDÜR..

DÜNYADA EMPERYALİZME KARŞI KAZANILAN İLK BAĞIMSIZLIK ŞAVAŞININ BAŞLANGICIDIR.

ULUSUN EGEMENLİĞİ İÇİN, AYDINLIK, ÇAĞDAŞ, DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE İÇİN YOLA ÇIKILAN GÜNDÜR.

NE VAR Kİ, GEÇEN 95 YILDA; ÖNCE ATATÜRK DEVRİMİNİN İLKELERİ YOZLAŞTIRILARAK İÇİ BOŞALTILMIŞ, SONRA 12 EYLÜL DARBESİ İLE YERİNE; TÜRK-İSLAM SENTEZİ İDEOLOJİ, KÜRESELLEŞMENİN GETİRDİĞİ
İNSAN HAKLARINI YOK EDEN NEO-LİBERAL SİSTEM EKONOMİ, ETNİK-DİNSEL AYRIŞTIRMA VE TERÖR DE SİYASETEN DEVREYE SOKULMUŞTUR.
SONUÇLARI İSE BUGÜN BÜTÜN ÇIPLAKLIĞI İLE ORTADADIR;

KÜRESEL SERMAYE VE ONUN YERLİ UZANTILARININ İKTİDAR YAPTIĞI
BİR SİYASAL PARTİ, KENDİSİNE VERİLEN GÖREVİ YERİNE GETİRMEKTE,
KENDİ “ÖZEL” GÜNDEMİ NOKTASINDA BAZI AYRILIKLARI OLSA DA
BU PROGRAM YÜRÜTMEKTEDİR.

TÜRKİYE, KÖTÜ DE İŞLESE ULUSAL BİLİNÇTE VAR OLAN DEMOKRASİ GELENEĞİNDEN HIZLA UZAKLAŞMAKTA TEK KİŞİNİN KEYFİ, FAŞİZAN YÖNETİMİ ALTINDA BİR YANDAN;

HER TÜRLÜ İNSANLIK DIŞI  RANT VE KAR ODAKLI BİR ÇALIŞMA DÜZENİ İÇİNDE SENDİKASIZLAŞTIRILMIŞ SÖMÜRÜ  DÜZENİ İLE HALK FAKİRLEŞTİRİLEREK SADAKAYA MUHTAÇ EDİLİP SOSYAL DEVLET NİTELİĞİ BİLİNÇLİ OLARAK
YOK EDİLMEKTE, ÖBÜRR YANDAN; LAİK-ÇAĞDAŞ TOPLUM VE HUKUK YAPISI İĞDİŞ EDİLEREK KARANLIĞA, ORTAÇAĞA VE FİİLİ BİR BÖLÜNMEYE DOĞRU,
HER TÜRLÜ İNSAN HAKLARI İHLALLERİYLE VE HIZLA YOL ALMAKTADIR.

BÖYLE BİR DÜZENDE, KURULAN İNSANLIK DIŞI BİR ÇALIŞMA ORTAMINDA MEYDANA GELEN SOMA KATLİAMI KİMSEYİ ŞAŞIRTMAMALIDIR.
BU, SON 10 YILIN BİLANÇOSUDUR. SORUMLUSU BELLİDİR; İKTIDARDIR.

BU İKTİDAR HALKIN DEĞİL, HALKI SÖMÜRENLERİN YANINDADIR.
ONLARLA BİRLİKTE HALKI SÖMÜRMEKTEDİR. BU ÇALIŞMA DÜZENİNİ
SON 10 YILDA BU İKTİDAR KURMUŞTUR.

İNSAN HAKLARINI AYAKLAR ALTINA ALAN BU İKTİDARDIR.
İŞÇİYİ SENDİKASIZLAŞTIRAN, ULUSLARARASI İŞ GÜVENLİĞİ ANTLAŞMASINI SERMAYEYİ KORUMAK İÇİN İMZALAMAYAN, İŞÇİSİNİ ÖLÜME BİLEREK ATAN
BU İKTİDARDIR.

İŞ KAZALARINDA TÜRKİYE BUGÜN AVRUPA’DA BİRİNCİ, DÜNYADA ÜÇÜNCÜ SIRADA YER ALIYORSA BU, İKTİDARIN SERMAYE ODAKLI, RANT ODAKLI,
EMEK KARŞITI POLİTİKALARI NEDENİYLEDİR.

TÜRKİYE BU EMEK DÜŞMANI POLİTİKALARDAN, KÜRESEL SÖMÜRÜ DÜZENİNDEN ÇIKMADAN NE ULUSAL BAĞIMSIZLIĞINI KAZANABİLİR,
NE DE BİRLİK VE BERABERLİĞİNİ YENİDEN KURABİLİR.

BU KOŞULLAR ALTINDA BİR 19 MAYIS KUTLUYOR OLMAMIZ ÜZÜNTÜ VERİCİ.

AMA HALK GEÇ OLSA DA GERÇEĞİ GÖRMÜŞTÜR, MÜCADELEYE
KARAR VERMİŞTİR ARTIK KARARLI BİR ŞEKİLDE  MÜCADELE ETMEKTEDİR.

İKTİDAR İSE HER TÜRLÜ HUKUK DIŞI YOLLA, HUKUKU DOLANARAK
İKTİDARINI SÜRDÜRMEKTEDİR. AMA YOLUN SONUNA GELMİŞTİR.

BUGÜN TÜRKİYE’MİZDE HUKUKEN, SİYASETEN VE AHLAKEN MEŞRU BİR HÜKÜMET YOKTUR. YASAL ZORLAMALAR VE HİLEYE AÇIK BİR SİSTEMLE
ELDE EDİLEN %43 OY HUKUKSUZLUĞU  ÖRTMEZ.

“ULUSUN EGEMENLİĞİNİ” KURMAK İÇİN 95 YIL ÖNCE YOLA ÇIKAN TÜRK MİLLETİ, 95 YIL SONRA EGEMENLİĞİNİ ELİNDEN ALANLARLA MÜCADELE ETMEK İÇİN YENİDEN YOLA ÇIKMIŞTIR VE BU YOL BİR NEHİR GİBİ BAŞARIYA, AYDINLIĞA DOĞRU ENGELLENSE DE ENGELLERİ DE YIKARAK GİDECEKTİR VE MÜCADELEMİZ, YENİDEN ULUSUN EGEMENLİĞİ, YENİDEN ULUSAL EGEMENLİK KAZANILMADAN SONLANMAYACAKTIR.

YAŞASIN YENİDEN “TAM BAĞIMSIZ TÜRKİYE”
YAŞASIN “ULUSUN EGEMENLİĞİ.”

ATATÜRKÇÜ DÜŞÜNCE DERNEĞİ
G
ENEL MERKEZİ

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Çocuk Sağlığı ve Hakları


Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nda Çocuk Sağlığı ve Hakları

Dostlar,

Sayın Dr. Rıfat Yücel‘in sunduğu “Merhaba Sağlık”ta bu hafta
çocuklarımızın hakları ve sağlığı değerlendiriliecek.

ULUSAL KANAL‘da Programda yanıtı aranacak sorular şunlar :

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızın
94. yılında çocuklarımızın hakları ve sağlığı ne durumda?

– Ülkemizde çocuk sağlığı… Temel sorunlar neler?

– Çocuk sağlığı alanında dünyadaki yerimiz… Temel istatistikler neyi gösteriyor?

Çocuk hakları kavramı neyi ifade ediyor?

Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi neleri içeriyor?

Uluslararası Çalışma Örgütü – ILO Sözleşmeleri ve “Çalıştırılan çocuklar“…

Çocuk istismarı ve çocuğa yönelik şiddet nasıl önlenebilir?

– Çocuklar; Eğitim, Sağlık ve ULUSAL EGEMENLİK ilkesinden hareketle
çağdaşlık – çağdaşlaşma ilişkisi…

Konuk olacağımız “Merhaba Sağlık” prgogramı,
bu Pazar günü, 20 Nisan 2014’te, saat 13.30’da canlı yayınla Ulusal Kanal‘da…

23 Nisan 2014, TBMM’nin açılışının 94. Yılında
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kapsamında..

İlgi ve bilginize sunarız..

Ulusal_Kanal_Cocuk_Sagligi_ve_Haklari_Ulusal_Egemenlik-Çocuk_Bayramında

 

Sevgi ve saygı ile.
20 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net