BAYRAMI OLMAYAN BİR 23 NİSAN (2020) (ULUSAL EGEMENLİK ???)

BAYRAMI OLMAYAN BİR 23 NİSAN (2020) (ULUSAL EGEMENLİK ???)

Güzide Filiz Tuzcu
Büyük Atatürk’ün siyaset bilimci ve tarihçi kız evlâdı

(AS: Sayın Tuzcu’nun uzun makalesi 12 sayfa olup, giriş, gelişme ve sonuçtan bölümler aktarılmıştır. Yazının tümüne erişmek için tıklayın.. Yazıdaki görüşler yazarını bağlamaktadır.)

23 NİSAN 1920 – ANKARA

Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Paşa liderliğinde Türk Ulusunun “kendi kaderini kendi eline aldığı, yani hayattaki varlığını ve bağımsızlığını ilân ettiği ve böylece  kendi vatanında yüzyıllarca süren esaretinin son bulduğu”, o tarihsel ve kutlu gündür. Aziz Türk Ulusunun kurtuluş ve özgür yaşam iradesini temsil etmek üzere – Ahi Türklüğünün Başkenti – Kutlu Ankara’mızda büyük umutlarla ve içten dualarla açılan Büyük Millet Meclisimizin açılışının 100’cü yılını gururla, ancak buruk kutluyoruz.  Nice 100 yıllara, hatta bin yıllara inşallah…

Evet 23 Nisan 1920 tarihi, bir ölüm ve kalım savaşı içinde kalmış, dehşete düşmüş Türk Milleti için tam bir dönüm noktası olmuştur. Dünyada bilinen en eski milletlerin başında gelen Türk Milleti, kendi vatan topraklarında yüzyıllarca her türlü haksızlığa ve baskıya maruz kalarak, ezilmiş, ulusal kimliğinden – kültüründen ve tarihi köklerinden kopartılmış, emeği – alın teri, malı, kanı ve canı son damlasına dek Osmanlılarca sömürülmüştür; hatta bunlar da yetmezmiş gibi Birinci Dünya Savaşı sonrasında vatan toprakları, topyekûn düşman kuvvetlerinin işgaline uğramıştır.

       Tüm bu korkunç olaylar olurken, Türklerin yüzyıllarca sadakatle bağlanarak, baş tacı ettikleri, hatta “kulu” oldukları sözde halife padişah silsilesinden Vahdettin ise Türklere sahip çıkmak bir yana, tam tersini yaparak Türkleri, mezbahaya teslim edilen  “kurbanlık koyunlar” gibi,  düşmanın kanlı ellerine teslim etmiştir! Tamamen sahipsiz, biçare ve şaşkın kalan Türkler, bu yüzden “insanlık ve ahlâk dışı saldırılara, tecavüzlere ve ölümlere” maruz kalmışlardır… İşte o kapkaranlık ve çaresiz günlerde Türk Ulusunun imdadına Mustafa Kemal Paşa yetişmiştir.

Evet 23 Nisan 1920 günü, Türklerin karanlık dünyasına Mustafa Kemal Paşa’nın bir güneş gibi doğduğu, o kutlu gündür. Türk Ulusunun varlığını ve canını hiçe sayarak, kendi saltanatının derdine düşen, bu bağlamda işgalci düşmanlarla işbirliği içine giren son Osmanlı padişahı Vahdettin ve onun emrindeki Osmanlı hükümetinden tümüyle bağımsız, yalnızca ve yalnızca TÜRK MİLLETİNİN İRADESİNİ TEMSİL EDECEK ve TÜRKÜN KURTULUŞUNA REHBERLİK EDECEK OLAN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ işte o kutlu günde, Kutlu Kadim Türk Şehrimiz – Ankara’mızda açılmıştır. O tarihte ve o adeta olanaksız koşullarda, hatta en yakın silâh arkadaşlarının bile itirazları ve engellemeleri altında, söz konusu bu KUTLU TÜRK MECLİSİ’NİN açılabilmesi, tam anlamıyla, mucizevi bir MUSTAFA KEMAL PAŞA başarısıdır.

Bu yüzden 23 Nisan ULUSAL EGEMENLİK VE ÇOCUK BAYRAMI’MIZ,  Büyük  Atatürk tarafından “TÜRKİYE’MİZİN umudu, geleceğimizin güvencesi olan Türk Çocuklarına” ve Türk Çocuklarının yanı sıra tüm dünya çocuklarına da armağan edilmiş en güzel – en anlamlı Ulusal Bayramlarımızın başında gelmektedir.  Bu BAYRAMDA İKİ ÖNEMLİ HUSUSUN özellikle altı çizilmiştir;

………………
………………………………
…………………….

Bu bağlamda Büyük Atatürk, “Kuran Âyetlerinin” TÜRKÇE açıklamalı olarak öğretildiğinde, bireylerin manevi dünyasına manevi güzellik ve güç katacağı görüşünü benimsemiştir. Bu amaçla O, İslâm Dinini, onun tek kaynağı Kuran’dan – Türkçe olarak – anlayarak – ibret alınarak öğretilmesini hedeflemiştir. Kuran’da Allah’ın istediği de tam budur: ÂYETLERİNİN ANLAŞILMASIDIR – ÂYETLER   ÜZERİNDE DÜŞÜNÜLMESİDİR – DERS VE İBRET ALINMASIDIR. (O’nun bu hedefi de, 1938 sonrasında maalesef engellenmiştir!)

Yani Büyük Atatürk’ün, “dine” değil, “dini saptırarak, kendi siyaset ve çıkarlarına alet eden takiyyeci siyasetçilere, yöneticilere, yobazlara, sahte şeyhlere, tarikatlara ve bunların uydurdukları hadislere, yalanlara, yasaklara ve hurafelere” karşı olduğunun bir kez daha altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorum.)

      Atatürk, Devrim İlkelerini ilgilendiren meseleler dışında, Millet Meclisi çalışmalarına karışmamıştır. Tartışmalar serbestti. Hele salı günkü parti toplantılarında yapılmadık eleştiri kalmazdı. Ben ömrümde Atatürk kadar tartışmalara katlanan bir devlet veya hükümet adamına rastlamadım. Çok genç yaşımdan itibaren devamlı Onun yanında bulundum, ben hiçbir düşüncemi Ondan saklamak ihtiyacı duymadım. Atatürk ile tartışmak için yiğit olmaya gerek yoktu.

(Ancak 1938 sonrasından günümüze kadar olan dönemden söz edersek, yiğit olmak bir yana, gözü kara büyük bir kahraman olmak gerekiyor! Ben Yüksek Lisans’a (Antalya’da) ve Doktora’ya (İstanbul’da) başlarken,   deneyimli arkadaşların bana yaptıkları uyarılarını hiç unutamam! Bana şöyle demişlerdi; “Aman sakın ha rengini belli etme – gerçek düşünceni söyleme; hocaların siyasetine uymayan şeyler söylersen, sorular sorarsan  hocalar sana takar; örneğin “filanca prof. hocanın dersinde sakın Avrupa Birliğini eleştirme, bununla ilgili gerçekleri anlatma; ya da filanca prof. dersinde Osmanlılar hakkında sakın olumsuz bir şey söyleme vs…”  gibi;  yani “konuşurken – yazarken çok dikkatli  ol,  yoksa  allâme  olsan (yani BİLGİN OLSAN) seni yıllarca süründürürler… unvanını vermezler!” diye uyarmak gereği duymuşlardı! Ben ise bu uyarılara gerçekten çok şaşırmıştım; kendi kendime burası siyaset meydanı mıdır, Osmanlı sarayı mıdır – yoksa bir bilim yuvası mıdır, aman Allah’ım ben nereye gelmişim diye kendime sordum!  Arkadaşlara “siz düpedüz bana “tiyatro yap, rol yap, bilimsel gerçeklerden söz etme” diyorsunuz! Burası tiyatro mu?, Ben rol yapamam ki, bilim ne söylerse, gerçek ne ise, kanaatim neyse ancak onu söyler ve onu yazarım” dedim ve öyle de yaptım. Evet gerçekte arkadaşlar haklı çıktılar; elbette onlar boşa konuşmuyorlarmış ve onların dediği gibi oldu! Ancak ben karakterimden ve bilimden asla ödün vermedim.

Bilimi – tarihi gerçekleri tamamen arka plana atmış, siyasi tavırda politikacıları bile geride bırakan, takiyye yapmakta adeta ustalaşan ve böylece kendine üniversitede saltanat kurmuş, keyfine bakan sözde hocaların önünde eğilip, el-pençe durmadım, onların yazılarını yazıp, çay ve kahvelerini yapıp, bardaklarını / fincanlarını yıkayıp, misafirlerini ağırlamadım! Ne acı ve düşündürücüdür ki, kendi vatanımda ve kendi vatanımın üniversitelerinde çok haksızlıklara, zorluklara ve sıkıntılara maruz kaldım! Ancak çok şükür ki bilimin yolundan şaşmadım. Bu bağlamda bilgime güvenim ve kendime saygım tamdır. Bunun içinde kendimle gurur duyuyorum.)

Bir tek parti devri iken ve yalnız o devirde, yolsuzluk yüzünden bakanlar Yüce Divan’a verilmiştir. (“Atatürk diktatördü – demokrasi yoktu – o devir tek parti rejimiydi vs…” gibi iftiralar atanlara duyurulur!) Bakanların yolsuzluğunu ispat hakkı  kullanılması,  çok partili devirde yasaklanmıştır (1945). (Demek ki keramet çok partili sistemde veya sözde kalan demokraside değilmiş!)

Atatürk sonrasında dinin, korkaklar ve cüceler elinde yozlaştırılmasına engel olamadık! Din, politikacıların oyuncağı haline geldi. Cahil ve kaba softanın kışkırttığı kalabalığın despotluğu ve gericiliği neredeyse bütün Türkiye’yi kaplamıştır. Ben 1932 yılında bir ramazan günü hanımlarla birlikte bir öğle yemeyi yemiştim. Bize bir yan bakan bile olmamıştı. Daha sonra (yani 34 yıl sonra geriye gidiş…), bu ramazanda (yıl 1966) Bursa yolundaki bir kasabada ilacımı almak için bir bardak su bile bulamadım! Turistler, Müslüman bile değilken hepsi aç kalmışlardı! Anayasa’nın “LAİKLİK İLKESİ” her gün ayaklar altında çiğneniyor…
…………………
……………………………….
………………………………………

 

Bu tarihsel gerçekleri bilmek ve Ulusal  Egemenlik  ve  Çocuk Bayramımızı” içimize sinerek kutlamak, nasıl olacaktır? )

Prof. Çetin Yetkin, 1945 – 1950 Karşı Devrim Kitabında şunları yazmıştır: “Karşı devrim Atatürk’ün ölümüyle eşzamanlı olarak gündeme gelmiştir. Atatürk’ün birçok eserini tersyüz eden, yıkan da İnönü’nün ta kendisidir. İmam Hatip okullarının, tekke ve zaviyelerin açılması ve okullara din derslerinin konması gibi birçok geriye dönüş İnönü zamanında gerçekleşmiştir.”

(Atatürk’ün, “Türk Milletinin menfaatleri ve güvenliği için tesis ettiği ilkelerine, devrimlerine – milli politikalarına ve bin bir emekle tesis ettiği VATANIN TAM BAĞIMSILIZĞINA” en ağır darbelerin vurulduğu, ABD ile, ABD’nin talepleri ve menfaatleri doğrultusunda, Türk tarafının hiçbir kaydı ve itirazı olmaksızın yapılan “İKİLİ ANTLAŞMALARIN” yapıldığı, Milli Eğitimimizin, yani Türk Milletinin geleceği Türk çocuklarının ve gençlerinin eğitim ve öğretiminin  Amerikan elçisine teslim edildiği dönem, evet bunların hepsi de 12 yıl içinde 11 Kasım 1938  ile 1950 arasında gerçekleşmiştir!

Bu tarihsel gerçeklerin sayısız kanıtları ve belgeleri elbette vardır. Biz de o bilgi ve belgelere dayanarak konuşuyor ve yazıyoruz.  Bazıları İnönü’ye sempati duyuyor diye ya da babası – dedesi ondan nemalandı diye, tarihsel gerçekleri gizlemek – örtbas etmek vicdan sahibi hiçbir insana yakışmaz, hatta bir bilim insanına hiç yakışmaz. O halde her Türk Vatandaş silkinip, kendine gelecek, tarihsel gerçeklerle yüzleşecek, ezberlerini bozacak, kişileri ve olayları sorgulayacaktır. Eğer kandırılmak ve aymazlık (gaflet) içinde uyutulmak istemiyorsa!)

 Sn. Cüneyt Arcayürek’in son sözleriyle yazımızı bitiriyoruz:

“TÜRKİYE’NİN NEREYE GÖTÜRÜLMEK İSTENDİĞİNİ ANLAMAK VE BUGÜN GELİNEN NOKTANIN SORUMLULARINI ARAMAK GEREKİRSE, ŞÖYLE 1945’LERE VE ONDAN SONRAKİ YÖNETİMLERİN YAPTIKLARINA BAKMAK… YETER DE ARTAR BİLE.“

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir