Kerbela: Müslümanların büyük utancı

Kerbela:
Müslümanların büyük utancı

Müftü A. Gani Aşık ile ilgili görsel sonucu

A. Gani Aşık
E. Müftü / Kayseri CHP Mv.
Cumhuriyet, 18.09.19
Kerbela, İslam tarihinde en kanlı, en vahşi ve en utanılası bir savaşın yapıldığı yerin adıdır. Halife Ömer’in Suriye Valiliği’ne atadığı Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, akrabası da olan Halife Osman’ı etkileyerek mensubu bulunduğu Emevi ailesinden pek çok kimseyi bürokraside önemli yerlere getirtti ve Osman’ın öldürülmesinden de Hz. Ali’yi sorumlu tuttu.
Bu, bir tertip ve iftiraydı. Çünkü Ali, Osman’ın ölümüne engel olmak isteyenlerin ve şehadetine üzülenlerin başında geliyordu. Muaviye’nin amacı ise, böyle bir yalan ve bahaneye sığınarak Ali ile kendi arasındaki uyuşmazlığı oğlu Yezid ile Ali’nin oğlu Hüseyin’e devreden, Cemel Savaşı’yla başlayıp Sıffin ve Kerbela’yla devam eden bir süreçte yüce peygamberin temiz neslini hile, gaddarlık ve vahşet yöntemleriyle ortadan kaldırmak ve hilafeti babadan oğula geçen bir monarşiye dönüştürmekti, bunu da başardı.
Hz. Ali’nin hilafetine genele yakın bir görüş birliği oluşmasına karşın Muaviye’nin başlattığı ve oğlu Yezid’in sürdürdüğü hilafet kavgası özü itibarıyla siyasal bir nitelik taşıdığı halde, olay dinsel bir görüntüye büründürülerek İslami inanç sistematiği planında çeşitli ekollerin doğmasına zemin yaratarak günümüze dek uzanan ayrılıklara neden olmakla kalmamış, Müslümanların vicdanlarında 14. yüzyılın kapatamadığı derin sosyal yaralar açmıştır.
Başta Atatürk, Cumhuriyeti kuran kadroların devletin çağdaş yasalarla yönetilmesi, inançların ise devlet düzenine müdahale etmeksizin kendi dünyasında özgür, bağımsız, engelsiz olmasını hukuksal sistemlere bağlamışlardır: “laiklik.”
Hz. Hüseyin’in yazgısı
Hz. Hüseyin’in Yezid’in hilafetini kabul etmediğini öğrenen Küfeliler, kendisine biat etmek üzere peygamber torununu davet ettiler. Abdullah bin Abbas, Küfe halkının babası Ali’ye yaptıklarını hatırlatarak Hz. Hüseyin’e “Sözüne güvenilmeyen bu insanların, davetini ciddiye almamasını ve Küfe’ye gitmemesini” tavsiye etmiş ise de, Hüseyin bu öğüdü dikkate almadı. Ailesi ve 70 dolayında taraftarıyla Küfe’ye doğru ilerlerken şair Ferezdak ile karşılaşan Hüseyin, O’na Küfe’deki ortamı sordu. Ferezdak’ın
“Halkın kalbi seninle ama kılıcı Beni Ümeyye -Emeviler- ile”
demesi de Hüseyin’i kararından caydıramadı, buna ancak yazgı denebilir. Küfe valisi Ubeydullah, Yezid’in talimatı gereği bin kişilik bir kuvvetle kafileyi izletiyordu. Hüseyin’in Kerbela’ya ulaştığını öğrenince sarp yerlere konumlanmasının engellenmesi, susuz ve savunmasız bir yere yönlendirilmeleri talimatını verdi ve Rey valisine de emrindeki kuvvetlerle Hüseyin’in üstüne yürüyüp işi bitirmesini söyledi.
Tam da bu sırada, döneklik ve kalleşliğin tarihine çok iğrenç bir yenisi eklendi. Şöyle ki; Hüseyin’i Küfe’ye davet edenlerin başında gelen Amr bin Haccac, Hüseyin’in kafilesinin su ile bağlantısını kesti. İşin vahametini fark eden Hüseyin savaşa başlamadan önce Yezid cephesinin önde gelenlerine “Küfelilerin davetiyle geldiğini 18 binin üstünde biat verenlerin sözlerinden caydıklarını” gerekçe göstererek “Bu nedenle bırakın dönüp gideyim.” teklifini Yezid’in vali ve komutanları aralarında tartıştıktan sonra reddettiler.
1339 yıldır yanan ateş
Güçlü ve donanımlı Yezid ordusunun karşısında Hz. Hüseyin safında yalnızca 23 süvari ve 40 piyade (kimi söylentilere göre bu sayı daha da az) bulunuyordu. Sinan bin Enes en Nehai (Allah’ın laneti üzerine olsun) cehennem sıcağından ve susuzluktan bitkin düşen askerlerinin başında kahramanca vuruşan Hz. Hüseyin’e bir harbe saplayıp atından düşürdü, önce saçlarını sonra mübarek başını kesti (10 Muharrem 61 – 10 Ekim 680), oğlu Zeynel Abidin’i kılıçtan Ömer bin Sa’d kurtardı.
Hüseyin’in kesik başı Şam’da Yezid’e iletildiğinde sahte üzüntü rolleri oynadığı kaynaklarda rivayet edilir. Kerbela şehitlerimizin naaşları ertesi gün Beni Esed mensuplarının ikamet ettiği Gadiriye köylülerince toprağa verildi.
1339 yıldır Alevisi-Sünnisi ile Müslümanların bağrında yanan bu ateşin küllenmemesinin temel nedeni; aslında siyasal nitelikli bir iktidar kavgasının topluma din ambalajıyla sunulmasıdır.
Vatanına bağlılıkta ve Cumhuriyete sadakatte öncü olan Anadolu Aleviliği,
Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının mevalisi durumundadır.
Devlet aygıtının (bürokrasisinin) önemli hiçbir pozisyonunda kendisine
yer bulamayışı yanında, Sünni inanç değil İslamın tümünü kapsayacak biçimde kurulduğu halde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda da temsil edilmeyişi,
Alevi-Muaviye kavgasının, Atatürk- AKP kavgası biçiminde sürdüğünü,
bunun da dini ve milli birliğimiz için riskler taşıdığını vurgulamak isterim.
İktidar 17 yıldan bu yana İhvancı ve Muaviyeci bir çizgide halk iradesiyle kendisinin sorumluluk duygusuna ve siyasal namusuna emanet edilen Cumhuriyet’le büyük bir kavga içinde ise de, yitirecek olan Cumhuriyet değil AKP’dir.
Bu politika eşyanın doğasına aykırı olup, sular sonsuza dek tersine akıtılamaz.
“Düştü Hüseyin atından

Şehid-i Kerbela’ya.
Cibril, yetiş haber ver
Sultan-ı Enbiya’ya.”

Başbakan Davutoğlu’nun Cumhuriyet’e “Bedeli olur” Sözü Üzerine


Başbakan Davutoğlu’nun Cumhuriyet‘e “Bedeli olur” Sözü Üzerine..

Musa Kart çizimi, 17 Ocak 2015, Cumhuriyet

Musa_Kart_cizimi_17.1.15

Hem Prof. Dr. Ahmet Davutoğlu‘na, Boğaziçi Üniversitesinden bir Profesör olarak,

Hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin Başbakanı olarak yazıklar olsun…

Çifte teessüflerimizi bildiriyoruz Davutoğlu’na..

“Bedeli olur..” diye hiç sıkılmadan Cumhuriyet Gazetesi‘nin kişiliğinde basın özgürlüğüne apaçık tehdit savuracağına, tam da ters konumda yer almalıydı..

Sınırları belirsiz, mayın gibi bir kavram olan “Dince kutsal değerler” e saldırmak,
saygısızlık etmek aklı başında hiçbir aydının, bu arada en başlarda da Cumhuriyet Gazetesi‘nin yapacağı iş değildir. Biz Aydınlar, insanların sorgulayıcı akıl sahibi olmasını ve
her şeyi sorgulamasını, yaşamı eleştirel akılla kavramasını dileriz.

Saygın Immanuel Kant haykırıyordu :

“SAPERE AUDE”; Aklını kullan!

Tüm insanların kökeni – türü ne olursa olsun hurafelerle akıllarının tutsak edilmesine
karşı çıkarız.

AYDINLANMA Çağı ile bu yüzyılların saygın uğraşını, can alan – deri yüzen uğraşını doruğa çıkartıp (Hallac-ı Mansur’a “En’el Hak” dediği için bin selam olsun!),
sınırsız – ölçüsüz – zalim – vicdansız – despot eli kanlı ve de
İsa’ya ihanet eden inanç sömürgeni Kilise‘nin çağ ve akıl dışı iğrenç saltanatını yıkmıştık.

İrticanın bıraktığ binlerce suç kanıtından yalnızca birkaçı Paris Carnavelle Müzesinde :
İNSAN DERİSİ İLE KAPLI ANAYASALAR!
*****

Başbakan Davutoğlu “Bedeli olur” diye apaçık Cumhuriyet‘i tehdit eder ve
ülkemizin milyonlarca mütedeyyin kitlesini de ardına aldığını hesaplayarak (?)
Yüzyılların aleti Dince kutsal değerler aforizması ardına sığınarak
İnsanlığın Aydınlanma tarihinde kendisine nasıl bir yer hazırladığını hiç düşünüyor mu acaba?

Geçelim Davutoğlu’nu, Türkiye’de basın – düşünce – fikir özgürlüğünün sınırlarını
nereden geçireceksiniz? Son kırıntıları da, bir kez daha soralım;:

“Dince kutsal değerler”
 kalkanını dayayıp silip süpürecek, duvara mı yapıştıracaksınız?
*****

Hz. Muhammet
yaşa idi eleştirilmesine ne derdi?
Yaşamında iken sahabe ile topladığı meşveret toplantıları ne anlama gelmektedir?
O’na en büyük saygısızlığı hatta ihaneti öldüğünde cenazesini yerde bırakarak
halifelik kavgasına girişenler yapmadı mı??

Hz. Ali, kendisini bu mide bulandıran kavgaların dışında tutup kuzeni,
eşi Fatıma’nın babası da olan Peygamberi kendisi bizzat defnetmedi mi?

Sonra da Peygamberin yerine “sözde” geçirilen 4 Halife‘den 3’ünü öldürmedi mi Müslümanlar?
“Sözde” diyoruz çünkü Peygamber Tanrı’nın Halifesi değildi, “Tebliğ edicisi” idi;
Vekili değildi, “Elçisi” idi. Nerden çıkarıldı Tanrı’ya yeryüzünde vekalet? İnsaf edin!

Uydurma Halifelik icat etmek ve sonra da Halifeliği; eli kanlı Alevi katili – soykırımcısı
Osmanlı Padişahı Yavuz Selim ile birlikte, Mısır’da Memluklardan gaspedilen
Halifelik yetkilerini 1517 sonrasında Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi / Zıllullah makamına
çirkin siyaset adına çıkarmak ve saltanatını iyice erişilmez – dokunulmaz, mutlak (saltık) kılmak,
haşa Tanrı katına çıkarmak… din içi midir; Allah’a şirk koşmanın ta kendisi günah-ı kebair (büyük günah) midir ?

Tüm bunları ve daha nice utandırıcı ve hesabı verilmemiş, verilemeyecek ama özeleştirisi de yapılmamış günah dolu eylemleri unutacak / unutturacak (!?), sonra da Charlie Hebdo‘nun birkaç karikatürü yüzünden kan dökecek (DİB Başkanı Prof. Ali Görmez “Yalnızca 12 ölüm” diyebiliyor!?) ve ülkemizi zaten sansürden – baskıdan boğulurken iyice cendereye sokacaksınız..

Yok, yok.. O denli uzun değil Bay RTE ve Başbakan Davutoğlu ve de tutsak alınmış
300’ü aşkın vekilden oluşan muazzam, kadir-i mutlak AKP grubu..

Avrupa Parlamentosu‘nun da uyarılarına kulak verin..
Dince kutsal duyguları asıl istismar eden ve siyasete alet eden sizlersiniz..
Bir de suret-i haktan görünmeye çalışıyorsunuz.
Böylesi orta oyununu bu halk da, bunca kuşatılmışlığına karşın yemez..
Lütfen kendinize gelin ve ateşle oynayarak 3-5 oy hesabı yerine ülkemizi
çok tehlikeli gerilimlere sürüklemeyin!
*****

Sizin hiç vicdanınız yoksa bile aklınız da mı bunca kıt ey din bezirganları??
Ülkeyi 2 çift sözle rahatlatmak varken, bu yangın körükle gitmek niye?
Seçim yaklaştı, uçan kuştan medet mi umuluyor?
Softa siyasetiniz batsın!
Niçin unutursunuz; siyaset de dahil din de, her şey ama her şey insan mutluluğu için değil mi?

Yoksa siyaset yaptığınızı mı düşünüyorsunuz hala, üstelik burnundan da kıl aldırmadan!?
Güldürmeyin, o yaptığınızı zannettğiniz süreç sizi hücrelerinize dek tutsak almış!

Kısa bir mola alıp, olup bitene biraz da dışından bakmak ve hep yapageldiklerinizden
bir parça farklı şeyler yapmaya ne dersiniz??

Albert Einstein de benzer şeyler öneriyor, sanılmasın ki öneri biz fakirindir…

Büyük ATATÜRK‘ün, Batı pozitivizminden, Aydınlanma Devrimi birikiminden de esinlenerek bıraktığı altın öğüdü (22.09.1924, Samsun öğretmenleriyle konuşmasından);

  • “ Dünyada her şey için, uygarlık için, yaşam için, başarı için,
    en gerçek gösterici bilimdir, tekniktir. Bilim ve tekniğin dışında yol gösterici aramak aymazlıktır, cehalettir, sapkınlıktır.”

    Haa.. Cumhuriyet Gazetemize gelince…
    O, böylelerini çok gördü, geçirdi.. Öyle çok deneyimli, birikimli ki, bağışık neredeyse..
    Sizin anlayacağınız deyimle “afsunlu”!.. Boşa uğraşmayın, fena çarpılırsınız efendiler..

    Sevgi ve saygı ile.
    17.01.2015, Ankara

    Dr. Ahmet Saltık
    www.ahmetsaltik.net

ADALETLE HÜKMETMEK..


ADALETLE HÜKMETMEK..

22.05.2008 Ankara

Duran Aydoğmuş

 

 

Değerli Dostlar,

Tarih derslerimizden anımsayalım; Hz. Peygamber’den sonraki Dört Halife Devri’nin
(Hülafa-yı Raşidin) ardından Suriye ve Irak’ta kurulan iki devlet vardı :
Emevi ve Abbasi Devletleri.

Bunları kısaca anımsayalım; sonra da zamanımıza gelelim, ders çıkaralım…

*****

Bilindiği gibi, Peygamber düşmanı Ebu Süfyan’ın oğlu I. Muaviye, Halife Ömer döneminde 641’de Şam valisi olmuş ve Suriye’yi denetimi altına almış, Şam şehrini Emevi Devleti’nin başkenti yapmıştı.

Muaviye, 656’da başa geçen Hz. Ali’nin halifeliğini tanımamış, O’nu yani Ali’yi 3. Halife Osman‘ın öldürülmesine engel olamamasından ve katillerinin bulunamamasından
sorumlu tutmuştu. Ancak, gerek Muaviye ve gerekse kendisinden sonrakilerin yaptıkları adaletsizlikler vs. yüzünden, MS 750’de Bağdat merkezli Abbasi Devletine yenilmiş
ve İspanya’ya kaçarak orada Endülüs Emevi Devletini kurmuşlardı.

Peygamber’in amcası Abdul Muttalib’in oğlu Ebul Abbas, Şam merkezli Emevi Devleti’ne MS 750’de son verdikten sonra, Abbasi Devletini kurmuş, başkenti Şam’dan Bağdat’a taşımış; ancak, Orta Asya Türklüğünü kılıç zoruyla Müslüman etmiş,
1258’de Abbasi Devleti de tarihe karışmıştır.

İşte yaklaşık 150 yıl Şam’da hüküm süren Muaviye (Emevi) Devleti’nin başı I. Muaviye zamanındaki adaletin ne durumda olduğunu anlatan buradaki kısa öykünün bize anlattığı;

  • “Adaletle hükmetmeyen devlet ve başındakiler ne kadar güçlü olursa olsun bir gün gelir yıkılır; ama, olan da o devletin milletine olur!!!”

Saygılarımla. 21.07.2014

**********

Sumru N. Akgür sumruakgur@………. şöyle yazdı : 16.7.14)

Bilinen bir fıkra ama, güne uygun..

Bir gün Hz. Ali‘nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den (Irak) bir Arap,
devesiyle Şam’a gelmiş. Şam sokaklarında dolaşırken biri O’na yanaşmış :

– “Ver o dişi deveyi bana!” demiş. Tartışma büyümüş, Küfe’den gelen adam,

– “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir” diye itiraz etmişse de anlaşamamışlar. Konu Muaviye’ye yansımış.

Halk meydanda toplanmış… Muaviye, Küfe’den gelenle Şam’da deveye sahip çıkan yerliyi dinledikten sonra, kararını açıklamış :

– Bu dişi deve Şam’lınındır!

Sonra toplananlara dönmüş ve sormuş :

– Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Cemaat hep birlikte bağırmış:

– Şam’lınındır!

Küfeli şaşkınlıkla, devesinin ardından bakakalırken, Muaviye O’nu yanına çağırmış :

– Ey Küfeli, dinle! Sen de ben de biliyoruz ki, bu deve senindir ve dişi değil, erkektir.
Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki:

“Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, O ne derse evet diyen
10 bin adamı var! Ayağını denk al!”

========================================

Dostlar,

Sevgili ve çok birikimli arkadaşımız Sn. Duran Aydoğmuş’a
sitemizde bizimle paylaştığı iletisi için teşekkür ederiz..

Yazıda “hükmetmekten söz edilmekte ve bunun “adaletle” olması gerektiği belirtilmekte.
Artık bu “hükmetme” sözcüğünü de sorgulamalı.
Geçelim doğrudan – yarı doğrudan demokrasileri, temsilli demokrasilerde bile
artık “Hükümet” sözcüğünü bırakmak gerek. Batı’daki “Government” sözcüğü de Arapça “hükmetme” anlamında değil. “Çekip çevirme, yönlendirme” (Governing) anlamında.
Bu işi (Governing) yapan kişi de “Hükmeden” değil! Orkestra şefi..
Bakanlar (belli işlerden sorumlu olanlar, o işe bakanlar) Kurulu’nun orkestra şefi.

Günümüzde siyasal rejim biçim, işleyiş ve teknik olarak doğrudan – yarı doğrudan demokrasi olmasa bile; temsilli demokrasilerde bile kamuoyunun yönetime – hükümete giderek daha çok katılabildiğini izliyoruz. Türkiye’de biçimsel (formel) medyaya ne yazık ki büyük ölçüde AKP iktidarınca “hükmedilmekle” birlikte; özellikle sosyal medya ve “direnen medya” üzerinden kamuoyu, dileklerini Bakanlar Kurulu’na – Kabine’ye ulaştırabilmekte ve belli ölçülerde baskı kümeleri epey işlevsel olabilmektedir.

Bu bakımdan “hükmetme” yerine “yönetme, yönlendirme, ortak yönetim” hatta
belli çekincelerle “Yönetişim” (Prof. Peter Drucker, Governance, 1970’ler) sözcüklerini kullanmalıyız.

  • Çağımızda kimse kimseye “hükmetmemeli”, hükmedeMEmeli”..

– “Hukuk içinde yönetim” 
– “Gün ışığında yönetim” (Prof. İl Han Özay)
– “Katılımcı yönetim”..

özlemlerimizi dileklerimizdir. Rejim tümden doğrudan – yarı doğrudan” demokratik yapıya dönüştürül(e)mese de, eldeki teknik olanaklar sıklıkla ve pek çok konuda geniş kitlelerin hızla, güvenle ve yüksek olmayan bedellerle görüşlerinin alınmasına olanak vermektedir.
Cep telefonlarının halkoylamalarında (referandum, plebisit) kullanılması olanaklıdır.

Nitekim partiler, kurumlar sıklıkla kamuoyu yoklamalarına (public opinion) başvurmaktadırlar. Geliştirilen istatistiksel yöntemler, kamuoyu yoklamalarının yeteneklerini artırmıştır. Oldukça yüksek güven düzeyi ile (%90, 95, 99 veya 99.9) olabildiğince küçük bir sapma ile dar bir güven aralığı içinde kestirimler yapılabilmektedir. Üstelik 3 bini bile bulmayan örneklem (sampling) kümeleriyle..

Belli bir süre için hukuk içinde seçimle yönetime gelenlerin çağın olgularını dikkate alarak
elden geldiğince “ulusal egemenlik” ilkesine bağlı ve sadık kalmaları beklenir ve gerekir.

  • “Ulusal Egemenlik öyle bir nurdur ki; onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, mahvolur. Ulusların tutsaklığı üzerine kurulmuş kurumlar
    her tarafta yıkılmaya  mahkumdur.” “Yeni Türk Devleti’nin yapısal özü
    Ulusal Egemenliktir.”  
    (1 Nisan 1923) (Gazi Mustafa KEMAL)

Sevgi ve saygı ile.
22 Temmuz 2014, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

63 AKİL ADAMA KRİTİK SORULAR..

Dostlar,

Sayın Cüneyt Ülsever 3 ay önce  63-2 Akil adama birtakım sorular yöneltti..
Acı mizah da katarak..

Bildiğimiz ölçüde Sayın Ülsever “adam yerine konup” (!) muhteremlerce (63-2 Akil!) yanıtlanmadı.

Ama bu akil / sakiller bize göre yanıtlarını raporları ile verdiler..

Sayın Ülsever’in anlayacağı dille : “Al sana yanıt!” (!) dediler..

Aşağıda sorular..
Hazır AKİLLER RAPORU haşmetlü Başvekilimize sunulduktan sonra..

Onun da altında 83 milyonluk Türkiye’ye “al sana” yanıtı..

Son söz de Hz. Ali‘den olsun.. (yazının en sonunda..)

Sevgi ve saygı ile.
11.7.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

===============================

63 AKİL ADAMA KRİTİK SORULAR..

Akilli adamlara ilk dilekçemi geçen Pazar günü verdim. Şu ana dek cevap alamadım ama hiçbir kırgınlığım yok. Dilekçe ellerine ulaşalı ancak 48 saat oldu. Daha vakitleri çok. Beni münafık addetseler de T.C. vatandaşı olarak ciddiye alıp, dilekçeme
cevap vereceklerinden eminim.

Dedem “akıllı adam buldun mu aklını bandıra bandıra kullan!” derdi.

Ben de dedemin nasihatini tutup, aklıma gelen soruları “63 akilli adam”a sormaya devam ediyorum. Hangisi cevap verirse versin, fark etmez! Bazıları başkan falan oldular ama onlar eşit seviyede akıllılar! Hatta bu soruları dilekçeme ekleyip,
toptan cevap da verebilirler.

Aklıma takılanlar şunlar:

***

Bugüne dek ben “barış süreci” hakkında çok az bilgi sahibi olabildim.

Bildiklerim şöyle:

1)Sürece destek verenler iyi, süreci şüphe ile karşılayanlar kötü insanlar!

2)Ülkeye barışın gelmesi için ateşkes lazım.
Ateşkesin olması için de PKK’lıların sınırdan dışarı çıkması gerekiyor.

a)PKK’lıların sınırdan çıkması için Meclis kararı alınmayacak. Ancak, son anda
“barış süreci” ile ilgili olarak TBMM’de Araştırma Komisyonu kurulmasına karar verildi. Anayasa’nın 98. maddesi ise Meclis araştırması, belli bir konuda bilgi edinilmek için yapılan incelemeden ibarettir” diyerek sadece “bilgi edinmeye” izin veriyor.

b)Sınırdan çıkışa yasal düzenleme yapılmayacak ama PKK’lılar Başbakan’ın
son kararına göre silahlarını gömerlerse ellerini kollarını sallayarak
sınırdan çıkabilecekler. Hiç suç işlememişler doğrudan köylerine gidecekler.

Bildiğim kadarı ile salt Başbakan’ın “olur” parafı ile PKK’lıların silahlı-silahsız sınırdan çıkmaları hukuka uygun değildir!

***

Münafıklık ettiğim “barış süreci” ile ilgili bilgim bu kadar!

Sağa sola sordum, fazlasını bilen yok!

Açıkçası neye münafıklık ettiğimi bile doğru dürüst bilmiyorum.

***

Sayın Akıllılar! Lütfen, “barış süreci”ni halka detaylı olarak anlatınız.
Vatandaş olarak A’dan Z’ye neler planlandığını bilmek istiyoruz.
Siz de bilmiyorsanız Başbakan’a sorun. O size anlatsın, siz de bize anlatın!

Türkiye tarihinin en önemli süreçlerinden birisine girmişken devletlûlarımız muhakkak ki bir plan hazırlamışlar, ona uygun strateji geliştirmişler, taktik detaylara girmişlerdir.

Biz ise sadece PKK’nın silah bırakması ihtimali konusunda yarım yamalak
bilgiye sahibiz. Silah bırakma karşılığı PKK ne alacak, hiç bilmiyoruz!

Bizim belki de “barış süreci”ni ayakta alkışlayan ABD Dışişleri Bakanı John Kerry kadar bilgiye sahip olmamıza gerek yok ama bari ana başlıkları açıklayın.

Ana başlıkları bile açıklayamazsanız, merak ettiğimiz şu konularda hiç olmazsa
tüyo verin:

1)30 yıldır savaşan PKK hiçbir şey almadan silah bırakacak kadar enayi mi?

2)PKK’lıların sınırdan çıkışı hukuka uygun olmazsa guguka mı uygun olacak?

3) Eğer sınırdan çıkış guguka uygun olacaksa, siz hukuka saygılı akıllı adamlar
buna itiraz edecek misiniz? Pazar günkü dilekçemde belirttiğim gibi Başbakan’ı uyaracak mısınız? Sizi yine de iplemezse “akilli adamlık”tan istifa edecek misiniz?

4)Genel af çıkacak mı, çıkmayacak mı?

5)Apo dışarı çıkacak mı, çıkmayacak mı?

6)Hangi isim altında olursa olsun, “özerklik”ten anladığınız nedir?
Hangi özerklik şartları kırmızı çizginizdir? Hangi noktada beyninizin tası atar?

7)Başkanlık Sistemi barış sürecinin bir parçası mıdır?
Eğer parçası ise“olmaz böyle pazarlık!” deyip, akillilikten vaz mı geçeceksiniz?

Kestane kebap! Acele cevap!

Lütfen:

1)“Genel af / özerklik / başkanlık sistemi falan bizi aşar,
biz sadece Başbakan’ın izin verdiği kadar barış isteriz.”
 demeyiniz.

2) “Biz halkın değil, Başbakan’ın akillisiyiz, halktan akıl alıp Başbakan’a vermeyiz,
sadece Başbakan’dan akıl alıp halka veririz!”
de demeyiniz!

Dr. Cüneyt Ülsever
(9.4.13, Yurt Gazetesi, 
Odatv.com)

=======================================

AKİLLER RAPORUNUN ANA MADDELERİ..

Yerel parlamentolar olmalı, Eyalet sistemi olmalı..

Anadilde eğitim istenmekte!

“Lozan’dan günümüze kadar Kürt halkı kandırıldı, kandırılmaya çalışıldı.
Artık kandırılmak istemiyoruz. Kürtlerden ziyade Türkler ikna edilmeli.” denmekte.

“Öcalan’ın serbest bırakılması” istenmekte!
(metinde Öcalan 7 kez geçiyor)

Genel af istenmekte..

PKK 7 kez metinde geçmekte ve
PKK ve silahlı güçler muhatap alınmalı… denilmekte

Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılması istenmekte..

“İttihat ve Terakki’den bu yana Kürt sorunu Kürtleri zabt u rabt altına alma sorunudur. Her seferinde Kürdistan‘a yeni fetihler düzenledi.” denilmekte.
(Temmuz 2013)

===============================================

  • “Akıl aya, bilim yıldızlara; bunları kullanma becerisi de güneşe benzer!.. 
     Kullanma becerisi edinmediğiniz akıl ve bilim, size yıldızlar kadar uzaktır…”

    Hz. Ali

ALLAH SAYIN BAŞBAKAN’DAN RÂZI OLSUN


ALLAH SAYIN BAŞBAKAN’DAN RÂZI OLSUN

portresi

Prof. Dr. M. Kerem Doksat

Pek Muhterem Başbakanımız öyle şeyler yapıp, öyle lâflar ediyor ki,
millî dayanışmayı ve bütünlüğü perçinliyor vallahi de billahi de.

Mersin’e toplu açılış törenine katılmak üzere geldiği Adana Havalimanı’nda azıcık bir partili tarafından karşılanınca kısa bir konuştu ve dik durun, diklenmeyin dedi.

Protestolar sırasında sosyal medyada kendisine yönelik yazılara da değinerek,

“Onlar bu ülkenin Başbakan’ına küfür edecek kadar alçaktırlar.”
 dedi.

“Dik dur eğilme, Adana seninle”
 şeklindeki müthiş yaratıcı sloganlar devam ederken,

“Hiç endişeniz olmasın, siz bizimle beraber yürüdüğünüz sürece, milletin rotasında dimdik ayakta duran bir Ak Parti iktidarı vardır. Başbakanınız, Genel Başkanınız olarak bu can bu tende olduğu sürece şunu bilesiniz ki, hiçbir şeyden Allah’ın izniyle yılmaz. Bizim bu dünyada sadece Rabbimize bir can borcumuz var, kimseye değil.” dedi;

Buradaki rabbimize mi yoksa Rab’bimize mi karışık tabii…

Bugüne kadar hep “Gâzi” veya “Gâzi Kemâl” derken, dili sürçtü ve “Atatürk Kültür Merkezi’nin üstünde o paçavralara niye göz yumdunuz?
Asılanlar neydi terörist. İllegal görünen legal örgütler.
Başbakana hakaret içeren paçavralar. Anıt’ta bölücülerin posteriyle Türk bayrağı ve Atatürk’ün posteri yan yana. Niye bunu seyrettiniz?”
 diye sordu.

Bu sefer de Lima sendromu söz konusu galiba.
Yâni yavaş yavaş Atatürk ve arkadaşlarının bu memleketi kurarken kullandıkları zihniyete yaklaşıyor. Aman bu yazıyı O’na göstermeyelim de, haklı olduğuna inandığı yolda “yoldaşlarıyla beraber yürümeye” devam etsin.

RTE_ol_de_olelim

Kalktı, “Onlar milyonlarca tivit atsınlar, bizim bir besmelemiz hepsine yeter.” dedi.
Bence Ayet-el Kürsî de makbuldür.
Hâttâ kutsal amaçlı bir tivitle bütün yandaşlara da
anda iletilebilir…

Eh, sen misin bunu yapan?

İsrail Parlamentosu Knesset’in Başkan Livni, Taksim’deki Gezi eylemcilerine
destek vererek, İbrani radyosunda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın düşmesi için dua etti; radyodan canlı verilen duasında,

“Türkiye’deki gösterilerin Erdoğan düşene kadar devam etmesi için dua ediyoruz.
Kendisi İsrail’in düşmanı; O’nunla barışmamıza ve resmî özür sunmamıza rağmen
bize karşı da düşmanca bir tavrı var.”
 dedi.

Eh, acaba Sünnî – Hanefî – Selefî – Vehhabî duası mı tutar yoksa en kadim
İbrahimî dinin mensubununki mi, göreceğiz…

Bunlar bana tıbbiyede okurken kafası karışan Remzi’nin (Remzi, remzî yâni sembolik bir isimdir) hâlini hatırlattı. Gençlik işte, birbirimize “moruk” derdik.
Remzi, kasaba kökenli ve mütedeyyin bir aileden gelen, bir gün Komünistlerle birlikte “fruko taşlamaya” gider (o zamanlarda toplum polislerinin taktığı başlıklar, zamanki Fruko marka şişelere benzerdi de), o Cuma da öğle namazına iştirak ederdi.

Sonunda tereddüdünü şöyle aşmıştı: Bana geldi, “Moruk, bugün Allah’ın olmadığını anladım.” dedi.

Tir tir titriyordu, tam bir heyecan ve helecan içindeydi.
“Anlat baklayım moruk.” dedim.

Bak moruk, bugün Cuma’ya gittim ve şu anda gördüğünden çok daha perişan bir hâlde, ağlayarak yakardım: Allah’ım, eğer sen varsan, şu câminin ışıkları bir an için sönsün dedim ama hiçbir şey olmadı.
Anladım ki Allah yok”
!

Bir yandan da ne diyeceğim diye bana bakıyor…

Moruk” dedim, “ya senin kadar hulus içinde bir başka kararsız ‘Allah’ım, eğer sen varsan, bu câminin ışıkları sakın sönmesin’ diye dua ediyorsa, Allah ne yapsın”?

Senle konuşulmaz moruk” diye homurdanarak ve posbıyıkları altından da gülümseyerek uzaklaştı.

Sonra bir uyanık çıktı ki sormayın gitsin.

Benden 5 TL borç aldı albüm çıkaracağım diye, neredeyse yarım asır geçti,
hâlâ ödeyecek.
Bunu yasal faizden tahsil etsem yedi ceddim rahata erer ama ben ona kıyamam.
Bilmem kaç tane by pass olmuş, çocukları var…

12 Eylül faşizminin dayattığı mecburî hizmetten yırttı.

Nasıl mı?

Kalktı, Öğrenci İşleri’ndeki bir hatunu tavladı, zaten hazır bekleyen diplomayı yürüttüler ve bizler paşa paşa iki sene giderken, o ihtisas yaptı.
Arada karşılaştığımızda, o zamanki Adana Numune Hastanesi’ndeki karanlık dehlizlere dalarak ortadan kayboluyordu.

Bu anlattıklarımdaki şeyler tamamen hayal mahsulü olup,
gerçek hayattaki benzerlikler tamamen “Jung’ien” mânidar tesadüflerdir.

***

Malum, yarım buçuk kan İzmirliyim.
İzmir, Atatürk’ün “ilk hedefiniz Akdeniz’dir ileri” dediği şehirdir.
Ticari ve ekonomik rüzgârlara da kolay adapte olur İzmirliler.

Mesela Demokrat Parti döneminde silme liberal olmuşlardır.
Hâlâ da Liberal İzmirliler” diye bir e-grubunda hararetle tartışıyorlardı.
Beni de üye yapmışlardı, sessiz sedasız ayrıldım çünkü liberal değildim.
Ama şimdi İzmirliler yekpare oldular, hepsi tek hedefe kilitlendi ve ayrı gayrı kalmadı.
Hepsi dua ediyorlar.

***

Demin kızım Ayşe Cânan aradı, o’nun şöyle bir öz ve soygeçmişi var:
Annesinin babası İstanbullu ve asil bir ailedendir ama Kıbrıs’a göçüp, mücahit hareketine de katılmıştır. Annesinin annesi de Kıbrıslı asil bir ailedendir, o da mücahit hareketine katılmıştır. Ne zaman ki evlenmişler, ancak o zaman Rahmetli Rauf Denktaş
sırrı açıklamış ve ağlayarak birbirlerine sarılmışlardır.
Orası böyle kurtulmuştu!

Neyse, bu gece uçakalanından gelecek (orada öyle derler) ama bana şunu anlattı:

“Babacığım, buradaki yaşlılar, yâni eski soykırım günlerini hatırlayacak kadar yaşlı olanlar çok korkuyorlar. Buna mukabil, birkaç sene öncesine kadar Türkiye’den kopan ve âdeta yabancılaşan bütün gençler şimdi ‘gitsin, biz Türkleri rahat bıraksın’ diye haykırıyorlar” dedi.

Yâni şimdi, Sayın Başbakan sayesinde, KKTC ile T.C. de tekrar kaynaşmakta.

Dualara bir de Kıbrıslılarınki eklendi.

ABD’liler dua ediyor, AB’liler dua ediyor.

Faiz lobisi, münafık içki lobisi, FED Bankası lobby’si dua ediyor.

Eh, sonsuz adaleti olan Yüce Allah herhâlde demokratik bir tercih yaparak,
çoğunluğun talebini tercih eder, bilemem!

Haddimi aşmayayım…

***

Bu arada, her iki Facebook hesabımı da birileri gözden geçirdi;
birisi Ankara’dan. Öbürü ABD’denmiş, öyle ihbar aldım.
İlâhî mi yoksa, merkezî mi bilemiyorum.
Zâten bunlar acayip karışmış vaziyette.

***

Şimdi Oğuz kardeşimden bir fıkra geldi:

Bir gün Hz. Ali’nin taraftarlarının yoğun olduğu Küfe’den biri devesiyle Şam’a gelmiş, dolaşırken biri yanaşmış:

-Ver o dişi deveyi bana!

Tartışma büyümüş, Küfeli: “Bu deve benimdir, üstelik dişi değil, erkektir.” demişse de anlaşamamışlar, iş Muaviye’ye yansımış.
Halk meydanda toplanmış, Muaviye, Küfeli ile Şam’a da, deveye sâhip çıkanı dinledikten sonra, kararını açıklamış:

-Bu dişi deve Şamlı’nındır!

Sonra toplananlara dönmüş:

-Ey cemaat, bu dişi deve kimindir?

Hep birlikte bağırmışlar:

-Şamlı’nındır!

Küfeli şaşkın şaşkın, giden devesinin ardından bakakalırken Muaviye,
Küfeli’yi yanına çağırmış:

-Ey Küfeli, dinle!
Sen de ben de biliyoruz ki bu deve senindir ve dişi değil, erkektir.
Ama sen Küfe’ye dönünce gördüklerini Ali’ye anlat ve de ki:

-Ey Ali, Muaviye’nin, dişi deveyi erkekten ayırt edemeyen, o ne derse evet diyen
10 bin adamı var!
Ayağını denk al!

***

Sözlerime son verirken, size çok kısa bir fıkra anlatacağım.

Bir daha anlatayım mı?

Bir daha anlatayım mı?

Bir daha anlatayım mı?

Gerek yok…

Bülent Arınç Beyefendi’yi dinleyin yeter.

Gülmekten ölebilirsiniz.

Onun için önce dua edin!
(23.6.13)