EEY İŞSİZ – GÜÇSÜZLER !!!

Konuk yazar : Duran AYDOĞMUŞ
E. Dışişleri Bakanlığı Uzmanı
22.05.2008 Ankara
EEY İŞSİZ -GÜÇSÜZLER !!!
(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..) 
Şu araştırmacı gazetecinin yazdığı gerçeklerden haberiniz yok mu sizin?! Tıklayın şu aşağıdaki bağlantıyı, bir okuyun da anlayın, bakın ne iş yerleri açılmış meğerse de, sizin haberiniz yok!
Bakın, devletimizin ilgilileri ne iş yerleri açmış, hem de bakanlar, başbakan ve cumhurbaşkanı bile açmış bu iş yerlerini de sizin haberiniz yok, veya iş beğenmiyorsunuz! Yazıklar olsun size(!)
 
Bakın size bir gerçeği söyleyim mi? Yıllarca Avrupa’nın en gelişmiş ülkelerinde (İtalya, Almanya, İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya) bulundum. Yıllarca TV yayınlarını vs. izledim, basını takip ettim, o ülkelerde tek bir bakanın, başbakanın, Cumhurbaşkanının, Kralın bizdekine benzer açılışlar yaptığına, kurdela kestiğine rastlamadım, duymadım… Yapılan her şey vatandaşın vergisinden oluşan bütçeden ödendiği ve o yapılan fabrikanın-tesisin de yapılması gerektiği için yapılmaktadır, yapılmıştır. Bizdeki gibi siyasi gösteriye, oya çevirmeye gerek duyulmuyor… Çünkü, işbaşındaki iktidarlar, eksik olan her şeyi yapmış tamamlamışlar…
Avrupa ülkelerinin hiçbirinde yapılmış köprüler, alt-üst geçitlerin vb. yapılış tarihlerini de görmedim. Gören varsa lütfen yazsın… Kimse çıkıp da, “şunu yaptık, bunu yaptık” demiyor…
Bizde bu yapıtlara girerken, adını ve yapılış tarihini görürsünüz. Hepimiz biliyoruz ki, siyasiler bu yaptıklarını bile siyasette kullanıyorlar! Tarih yazılsın ki, o tarihte hangi hükümetin yaptığı belli olsun diye! Bunu ilk kez Başbakan iken Merhum Süleyman Demirel dile getirmişti değil mi?!
Sonuç olarak, bizdeki toplu ya da tek açılışlara bakıyoruz ki, işte Yılmaz Özdil yazmış onları! 
Hepimizin beklentisi odur ki, bir tane de ağır ya da hafif sanayi fabrikası, bir üretim tesisi olsundu. Neden mi? 
Yine biliyoruz ki, ülkemizdeki bütün fabrikalar, tesisler, kurumlar, limanlar bankalar, petrol istasyonları hem de yabancılara satılmış! Garip olan şu ki, bizim ülkemizde, kurduğumuz tesislerde bizim insanlarımız çalışıyor ama, yıl sonunda kazanılan bütün kazanç, mal sahibi yabancı ülkeye gidiyor! Yazık, yazık!
Sebep şu mudur diye düşündüm: Bu saydığım ülkelerde -bizdeki gibi- iş arayan pek yok. İşi olmayana da devlet, uygun iş buluncaya kadar -yasa gereği- işsizlik parası veriyor. Ne ki, işsizlik maaşı alanlar da “nasıl olsa işsizlik parası alıyorum, boş ver, kaçak iş bulup oradan da alacağımla geçinir giderim” diye düşünmüyor. Bu konuda devlet de, işçi de hakkaniyetlidir…
NOT : Avrupa için bu yazdıklarım yanlışsa, Sayın ÖZDİL lütfen bu konuda da yazabilirler
(ANILARIMDA 5 ÜLKE kitabımda bu ve benzer konuları da yazdım).
Ne diyelim, kendimiz ettik, kendimiz bulduk..
Merhum ozanımız Neşet Ertaş demiş ya :
“Karadır bu bahtım kara
 Sözüm kar etmiyor yare
 Yüreğimi yaktı nara (Eyvah Ey…) 

 Kendim ettim kendim buldum
 Gül gibi sararıp soldum
 Ey vah ey vah ey….”
 
Saygılarım ve kaygılarımla. 17.08.2017
=======================================

Dostlar,

Sayın Duran Aydoğmuş dostumuz, olgun bir beyefendi ve Cumhuriyet terbiyesi almış bir devlet memurudur. Uzun yıllar değişik ülkelerde Dışişleri Bakanlığı kadrolarında ülkemizi temsil etmiştir. Yukarıda saydığı 5 Ülkedeki gözlemlerini kitaplaştırmıştır. Bu yazısı ve öbür değerli katkıları içi kendisine şükran borçluyuz.

Sayın Aydoğmuş sade yazımı ile önemli bir gerçeğe ışık tutuyor. Bizim gibi Doğu toplumları törenselliğe (ritüele) çok önem veriyor.. Maneviyat ve mistisizm çok ağır basan değerler.. Oysa Batı Kültüründe egemen – baskın değer Akılcılık – Rasyonalim – Rasyonalite.. Bu sayede Bilimsel Keşifleri başardılar (Galile, Kepler, Copernicus..) ve Batı Aydınlanma felsefesinin temellerini attılar.. Diderot, JJ Rousseau, Montesquieu, Voltaire, Kant

– Zorunlu – kaçınılmaz olarak laik – seküler düzene geçtiler ve Sanayi Devrimi ile dünyayı sömürgeleştirdiler… Bilime sırtını dönen Osmanlı’yı parçaladılar.
Biz hala dincilik – mistisizm batağında inatla debeleniyoruz..
Yetmiyor, CB Erdoğan ”Dindar ve kindar nesiller yetiştireceğiz..” diyor,
ulusal eğitim sistemini çökertiyor..
Bir Mustafa Kemal ATATÜRK çıkardık, dünya tarihinde eşsiz – benzersiz.. Osmanlı yüzünden birkaç yüzyıl gecik(tiril)en Anadolu Aydınlanması (dinde Reform + Rönesans) devrimlerini başlattı ancak hem ömrü kısa oldu hem de Anadolu’daki karşıdevrimci – molla – yobaz – gerici – dinci çelik çekirdek pek çok nedenle tasfiye edilemediği için bir ”geri tepme” (counter revolution?) olgusu – dalgası yaşıyoruz. Osmanlı din – tarım toplumu kısır döngüsünü 21. yy. şafağında hala aşabilmiş değiliz. AKP vb. siyasal hareketler bu dinamiklerin ürünü.. Ancak bu ”peryodun” da geride kalacağı tarihsel diyalektik yasa gereği.
Az eğitimli kitleler deneme – yanılma ile (musibetle demek haksızlık mı olur?) öğrenmekte. O halde kitlelerin bilimsel eğitimi yaşamsal 1. öncelik.. Öte yandan yaşadıklarını anlamlandırmak için gündelik yaşamda örnekler üzerinden halka aydın rehberliği sunmak gerek.
Böylelikle, toplumsal – siyasal olgunlaşmayı hızlandırmak ve deneyim – öngörü yeteneği kazandırmak için ödenecek bedelleri hafifletmek olanaklıdır. Bu 2 kulvarda başarılı olmanın anahtarı öncelikle siyasal partidir. Ardından yaygın yatay – dikey örgütlü toplumdur.. Sendikasıyla, derneği – vakfıyla..
Siyasal katılma, geri kalmışlık çemberini kırmada temel anahtar..
Sevgi ve saygı ile. 17 Ağustos 2017, Tekirdağ

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTIRDI ??

KÖY ENSTİTÜLERİNİ KİM KAPATTIRDI??


(AS : Bizim katkımız ve YSK’nın yok hükmündeki halkoylaması kararı ile bağlayışımız
yazının sonundadır.. Okunmasını dileriz..)

Sevgi ve saygı ile. 17 Nisan 2017, Ankara
Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net  profsaltik@gmail.com
=====================================
Sevgili Dostlar,

Bilindiği gibi Köy Enstitüleri, ilkokul öğretmeni yetiştirmek üzere 17 Nisan 1940 tarihli ve
3803 sayılı yasa ile açılmış okullardır. Tümüyle Türkiye’ye özgü olan bu eğitim projesini
28 Aralık 1938 tarihinde Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Ali YÜCEL ve Genel Md.
İsmail Hakkı TONGUÇ yönetmişlerdi. Kapatıldığı 1954 yılına dek Köy enstitülerinde 1.308 kadın ve 15.943 erkek, toplam 17.251 köy öğretmeni yetişmişti. Bütün -7 bölgede 21 okul- 1954’te kapatılarak “İş için, iş içinde eğitim” uygulamasına son verildi.
Kapatılmasında suçlanan(lar) İnönü / ağalık (aşiret) düzeni deniyor?!

Dr. Mehmet UHRİ’nin Köy Enstitüleri hakkında aşağıdaki aktardıkları okumaya değer.
Konu, Köy Enstitüleri ne idi ne değildi, niçin kurulmuştu, kimler niçin kapattırdı?
Bu konuda ne yazık ki o okullardan mezun olan öğretmenler bile ikiye bölünmüşlerdir.
Bir yan diyor ki ;

“Köy Enstitülerini OY uğruna Cumhurbaşkanı İsmet İnönü kapattırdı,
engel olabilirdi ama olmadı.”
* Öteki yan ise; “OY uğruna Demokrat Parti-Başbakan Menderes- kapattırdı.”

Köy Enstitüleri hakkında kitap yazanlar, kitaplarında ve benim konuştuklarım aynı savdalar.
Ben şunu merak ediyorum : Yıllardır hepimiz biliyoruz ki, TBMM’den çıkıp yayımlanmak üzere (AS: “üzre” değil!) Cumhurbaşkanına giden yasaları VETO etme hakkı yalnızca 1 kezdir. Vetolu yasa TBMM’ne iade edilip aynı biçimde tekrar Köşke (AS : şimdilerde Saray’a!) gönderildiğinde 2. kez veto hakkı olmadığı için, yanlış ve yararsız da bulsa C. Başkanı
aynı yasayı onaylamak zorundadır. Resmi gazetede yayınmlanıp yürürlüğe girmektedir.
(AS: 1940’larda 1924 Anayasası yürürlükte idi).

İşte bu usule dayanarak diyorum ki; acaba 1940’larda KÖY ENSTİTÜLERİni kapatma yasası ilk kez kendine geldiğinde VETO edip, 2. kez geldiğinde ONAYlamak zorunda mı idi Cumhurbaşkanı İnönü? Bunu bilen varsa lütfen açıklayabilir mi? Aşağıdaki yazışmalar
çok önemlidir. Bu konudaki yazışmalar daha uzun idi. Ben en önemlisini paylaşıyorum sizinle.

Saygılarımla. 21.01.2014
Duran Aydoğmuş
===============================
18 Ocak 2014 23:11 Cumartesi Ziran ÇELİK <zirancelik@……….> şöyle yazdı:

VUR ABALININ SIRTINA, VUR CHP’NİN GEÇMİŞİNE.

SEVGİLERLE

Köy Enstitülerini İnönü kapattırdı diyenlere…!


1- 
“KÖY ENSTİTÜLERİNİ BEN KAPATTIRDIM.. KİNYAS KARTAL”
YORUMSUZ..
Köy Enstitüleri neden kapatıldı? CEVAP, kapattıranlardan biri,
(KİNYAS KARTAL)’DAN GELİYOR.
.”Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var. Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar.” Kinyas Kartal  Bir gazete yazarının dönemin Van milletvekili Kinyas KARTAL ile yaptığı bir röportaj :***
 Köy enstitüleri KOMÜNİST YETİŞTİRDİĞİ için mi kapatıldı?

– 
HAYIR. Beni babam MOSKOVA ÜNİVERSİTESİ’NDE OKUTTU komünizmin ne olduğunu ben gayet iyi biliyorum. Köy enstitülerinde komünizmi bilen kimse yoktu.

– Peki, KARMA EĞİTİMDEN dolayı mı kapatıldı?
– HAYIR. Bu da değil bütün dünyada okullar karma eğitim kız – erkek birlikte okuyor.
– Peki ya neden?
– Ben kapattırdım köy enstitülerini. Ben toprak ağasıyım. 200’e yakın köyüm var.

Bu köylerdeki halk bana tapar. Ne işi varsa bana sorar. Evlenecek, boşanacak, askere gidecek, mahkemesi nesi varsa gelir bana danışırdı. Ama Köy Enstitüleri açıldıktan sonra 5 köyüme KÖY ENSTİTÜSÜ MEZUNU GELDİ ve bu köylerden artık KİMSE BANA GELİP DANIŞMAMAYA BAŞLADI. Ben düşündüm 200 köyümün hepsine köy enstitüsü mezunu  gelirse BENİM AĞALIĞIM NE OLUR, SIFIRA DÜŞER!

Böyleyse benim harekete geçmem  gerekir dedim ve DOĞUDAKİ BÜTÜN AĞALARA telefon ettim onları topladım. Bir de Batı’dan buldum ESKİŞEHİR’den EMİN SAZAK. Sonra MENDERES’LE PAZARLIĞA GİTTİK. (Yıl 1950 seçimlerin olacağı zaman) Dedik ki;

“Köy Enstitülerini KAPATIRSAN şu gördüğün doğudaki tüm toprak ağaları ve batıdan Emin Sazak’ın oyları sana. KAPATMAZSAN OY YOK” ve Menderes’te 1950’de iktidara gelir gelmez köy enstitülerinin temelini sarsmaya başladı.
*****
Demokrat Parti iktidara geldikten sonra 27 OCAK 1954’te çıkarılan kanunla KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILARAK günümüze ve geleceğe ışık saçacak güneşimiz resmen batırıldı. 

KÖY ENSTİTÜLERİ KAPATILMASAYDI;

– Fırsat ve olanak eşitliği sağlanırdı.
– Ezberleyen öğrenci değil de okuyan, üreten, düşünen öğrenciler başarılı olurdu.
Öğrenciler okullarına cep harçlıklarıyla değil emekleriyle “katkı” yaparlardı.
– Demokrasi yalnızxa kitaplardaki tanımlarda değil yaşamın ta içinde olurdu.
– Daha nitelikli öğretmenler yetişirdi.
– Öğrenciler verilenle yetinmez, araştırır, bulur ve tartışırlardı.
– Boş zamanlarını MÜZİK DİNLEYEREK DEĞİL ENSTRÜMAN ÇALARAK;
takım fanatikliği ile değil spor yaparak değerlendirirlerdi.

Biz şu an yalnızca matematik problemlerini hızlı çözen çocuklar yetiştiriyoruz.
Hepsi bu. Ötesi yok…

  • “Köy Enstitülerinin bütün günahı omuzlarıma, sevabı başkalarına olsun.
    O kurumların günahı bile bana yeter.”

Hasan Ali Yücel
Maarif Vekili
========================================
2 – ZEYTİNİN TERİ (Bir Köy Enstitüsü öyküsü)  

Arabamız su kaynatmasa durmayacaktık, o sıcak yaz günü Balıkesir’in Savaştepe ilçesinde.  Yola çıkmadan önce arabaya bakım yaptırmış, hararet sorunu olduğunu söylememe rağmen arıza bulamamışlardı. Dağda su kaynattıktan sonra motorun soğumasını bekleyip ancak Savaştepe’ye kadar gidebilmiştik.

Birlikte yolculuk ettiğim eşim ve kızımın da canı sıkkındı. Günlerden pazardı ve her yer tatildi. Sanayi sitesinde arabaya baktıracak birilerini aradık, bulamadık. Can sıkıntısı ve çaresizlik içinde söylenirken tamirci aradığımızı duyan birileri aracılığıyla tanıştık Hüseyin amcayla. Elinde küçük bir alet çantası vardı. Yardımcı olmak istediğini söyledi. Motora yaklaştı, sesini dinledi. Kontağı kapatıp tekrar açtı. Hiçbir yere dokunmadan uzun uzun motoru ve çalışmasını izledi. “Motorun soğutma sisteminde sorun görmediğinden”
söz etti. Bir süre daha bakındı. Sonra “buldum galiba” diye haykırdı.

“Her şey normal görünüyor ve su kaynatıyor ise araba su eksiltiyor demektir. 
Muhtemelen kalorifer peteği delinmiş, su kaçırıyordur.
O takdirde döşemelerin ıslak olmalı.”
 dedi.

Gerçekten de onca uzmanın çalıştığı servisin bulamadığı sorunu kısa sürede görmüştü.
Arabanın kalorifer sistemi su kaçırıyor, eksilen soğutma suyu yüzünden araba hararet yapıyordu.  Kalorifer sistemini devre dışı bırakıp geçici bile olsa su kaçağını önleyip sorunu çözdü, Hüseyin amca. Teşekkür edip borcumu sordum. Arabanın camındaki tıp armasını gösterdi;
– Doktor musun?
– Evet.
– Bizim hanımın yıllardır geçmeyen ağrıları var. Gelip bakarsan ödeşiriz. Ben de hanıma doktor götürmüş, gönlünü almış olurum. Hem de çayımızı içer soluklanırsınız. Hep birlikte Hüseyin amcanın evinde yaşamı öğrendik ve öğretmen olup yaşamı öğrettik çocuklara.
– Yani elinizden çok iş geliyor.
– Köy enstitülerinde bilmeyi, öğrenmeyi, düşünmeyi soru sormayı, aklını kullanmayı öğretiyorlardı. Zaten bu yüzden yaşatmadılar ya…

Bu arada çaylar geldi. Çayın yanında ekmek peynir ve zeytinden oluşan kahvaltı da hazırlamıştı Hüseyin amcanın hanımı.  Emekli olduktan sonra zeytinciliğe başladığını sofradaki zeytinin de kendi ürünleri olduğundan söz etti.

– Zeytinin hikmetini bilir misin?  Meyveleri ile karnımızı doyurmuş, yağını çıkarmışsınız. Kandillerde yakıp aydınlanmışız, odunu ile ısınmışız. Giderek ona benzemişiz.
– Nasıl yani?
– İnsan da doğanın meyvesi değil mi? Sofradaki zeytin çanağından aldığı zeytini ışığa doğru tutup; Doğup büyüdüğünde zeytin tanesi gibi acı, yeşil bir meyve insan. Çoğunu sıkıp, yağını çıkarıp, posasını da sabun yapıyoruz.
– Yani heba olup gidiyor.
– Bir kısmını sofralık ayırıyor, selede tuza yatırıp, acı suyunu atmasını, buruşup bu hale gelmesini sağlıyoruz. Veya salamura yapıp olduğundan daha şişkin gösterişli hale getiriyoruz. 

İnsanlara da böyle yapmıyor muyuz?  Okullarda okutup okutup, yaşama hazırladığımızı sanıyor ya şişiriyor ya da buruşturup atıyoruz insanları.
 – “Sizin Köy Enstitülerinde yaptığınız da böyle bir şey değil miydi?” diye soracak oldum. Hanımına baktı gülüştüler.
– Hurma Zeytini’ni bilir misin?
– Bilmem. Hiç duymadım.
– Egenin kimi yerlerinde olur. Ağaç aynı ağaçtır ama her yıl Kasım ayı sonu gibi denizden karaya esen rüzgar ile zeytin ağaçlarına bir mantar bulaşır. Bu mantar, zeytinin terini giderir, acısını dalında alır. Dalında olgunlaşır zeytinler. Toplandığında yemeğe hazırdır anlayacağın.
– Eeee.
– Köy Enstitüleri de böyleydi.  Dalında olgunlaşan zeytinler gibi insanları oldukları yerde yetiştirmeye, onların bilgilerini de öte insanlara bulaştırmayı amaçlamıştı. Doğup büyüdüğü ortamda olgunlaştırıyorlardı insanı. Yaşama hazırlıyorlardı. Bugün olduğu gibi, doğdukları yere, özlerine, birbirlerine yabancılaşacakları, geri dönmeyecekleri bilinmezlere dağıtılıp, koparılıp, kaybedilmiyorlardı.
– Sustuğumu görünce, Hanımından boşalan bardakları doldurmasını rica etti.
– “İşte bu yüzden, Öğrendiklerimin Zekatını Vermek, Zeytinin Terini Hatırlatmak için buradayım doktorcuğum, unutulsun istemiyorum.” dedi.
 
Kitaplığından çıkardığı iki kitabı kızıma hediye etti. Vedalaştık.
Arkamızdan bir tas su döküp, uğurladılar.

Dr. Mehmet Uhri

Not : Bu yazı, emekli öğretmen Hüseyin Kocakülah ve Köy Enstitülerine
emek verenlerin anısına, toprak olanlarının da..
======================================
Dostlar,

Köy Enstitülerinin kuruluşu 17 Nisan 1940 idi.. Aradan 77 yıl geçmiş..
Kapatıldıklarında 14. yılında idiler, yıl 1954 idi.
Açanlara selam olsun.. Büyük ATATÜRK düşünsel temellerini atmıştı.
İsmet İNÖNÜ Cumhurbaşkanı ve Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı iken bu dev proje gerçekleştirildi ve 14 yıl yaşatıldı. Dünyaya örnek oldu.. Demokrat geçinen bir parti, adı Demokrat Parti olan bir parti tek başına iktidarda idi. İsmet İNÖNÜ ve CHP ülkemizi çok partili yaşama geçirmiş, DP 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidar olmuştu. Karşıdevrim başlatmış, hemen Ezanı Arapçaya döndürmüş, Anayasanın dilini eskiye çevirmiş, Halkevlerini ve Halk Odalarını kapatmıştı.. 1954’e gelindiğinde ise Van Milletvekili
Köy ağası Kinyas Kartal‘ın insan olanı utandıran Meclis konuşmasının ardından
Köy Enstitülerini de kapatmıştı!

Kinyas Kartal köylülerin kendi marabası (toprak kölesi) olarak kalmasını istiyordu!
Yani “feodal köleci” idi.. Oysa Kölelik ABD’de çoooooooooook  kanlı içsavaş sonrası Başkan Abraham Lincoln’ün de yaşamına mal olarak 1865’te kaldırılmıştı. Birleşmiş Milletler ise 10 Aralık 1948’de İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ile köleliği kaldırmıştı.

  • Demokrat Parti iktidarı ve Başbakan Adnan Menderes, KÖY ENSTİTÜLERİ gibi
    kırsal kalkınma – Aydınlanmada bir mücevher pırıltısı saçan güzelim okulları kapattılar..

Kapatılmasa idiler, belki de günümüzde “AKP gibi bir parti” ülkemizde kurulmayacaktı!?
Köy Enstitülüleri kapatılmasaydı Türkiye dün, 16 Nisan 2017’de olduğu gibi
demokrasiyi yok etmeyi hedefleyen akıl dışı bir halkoylamasına sürüklenip mahkum edilebilir miydi?

  • Dünkü halkoylamasında Türkiye demokrasisini katleden EVET oylarını kullananlar, 
    Köy Enstitülerinin aydınlanmasından yoksun bırakılanların torunlarıdır.

    İşte fatura böylesine ağır ve kuşaklar boyunca olmuştur, olmaktadır.
    *****
    YSK’nın, kendi kararıyla çelişen, 2,5 milyonu bulan mühürsüz oy pusulası ve zarfları “geçerli” sayması, Seçim Yasasının ilgili maddeleri karşısında YOK HÜKMÜNDEDİR.
    Tam kanunsuzkluktur ve mutlak butlanla mahkumdur. Sonuç tersine döndürülmüştür böylelikle. YSK’nın bu hukuk tanımaz kararı halkoylamasını yalnızca yasaya aykırı kılmakla kalmamış, meşruluğunu da tartışmaya açmıştır. Olumsuz yansıması çoooook ağır ve uzun yıllar boyunca yaşanacaktır.. Ağır ve kaldırılamaz bir vebaldir.. Yol yakınken

  • YSK Halkoylamasını yenilemek zorundadır..
    yenilemek zorundadır halkoylamasını YSK!

     

    Sevgi ve saygı ile. 17 Nisan 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net   profsaltik@gmail.com

YAZ OKULLARI VE KAÇAK KURAN KURSLARI…

Dostlar,

Değerli okurumuz, dostumuz, deneyimli diplomat Sayın Duran Aydoğmuş‘tan bize ulaşan
çok önemli bir sunuyu paylaşmak istiyoruz..

  • YAZ OKULLARI VE KAÇAK KURAN KURSLARI…

İzlemek için lütfen tıklayınız.. ve
Türkiye’nin AKP – RTRE eliyle hangi felaketlere sürüklendiğini bir kez daha görünüz..

YAZ_OKULLARI_VE_KACAK_KURAN_KURSLARI_19.12.16   (1,1 MB, 33 yansı)

Bu gidişin mutlaka durdurulması gerek..

Sevgi ve saygı ile.
20 Aralık 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net

profsaltik@gmail.com

BÜTÇE AÇIĞININ NEDENİ EMEKLİLER DEĞİL; BÜTÇEYİ YAPANLARDIR !

22.05.2008 Ankara
Duran AYDOĞMUŞ

Değerli Dostlar,

Aşağıdaki gerçekler, Nükleer Fizik uzmanı Sayın Prof. Dr. D. Ali ERCAN hocamıza ait.

Ali Hocamız bilim adamı olduğu ve böyle konuları da çok iyi bildikleri için, çok gerçekçidirler. Bu gerçekleri okuyunca benim aklıma da Avrupa ülkelerinde asgari ücretler geldi. Bir kısa araştırmanın sonucu için aşağıdaki bağlantıyı tıklayın. Liste İngilizce olduğu için önemlileri Türkçesi ile şöyle verelim :

* Montly minimum wage (EUR) : Aylık asgari ücret (Avro)
* GNI : Gross National Income : Brüt milli gelir
* GNI Per Capita : Fert başına brüt milli gelir
NOT : * Listede Türkiye’de asgari ücret : 518 Avro/ay olarak verilmiş
* Listede Türkiye’de asgari ücret : 1.647 TL/ay olarak verilmiş(?)
* Listede UK (İngiltere)’de asgari ücret : 1.300 Avro/ay, (1.170 £)

Bu listedeki ücretler Ocak 2016’dan beri olan ücretler miş(?) (Vikipedia)
https://en.wikipedia.org/wiki/List_of_sovereign_states_in_Europe_by_minimum_wage

Asgari ücreti düşük olan ülkelerde piyasa fiyatları da bu ücretlere uygun olduğu için, onlar bizim asgari ücretliler gibi sıkıntıda değillerdir. Bu ülkelerin memur, işçi ve emeklileri her yıl ailece tatillerini istedikleri bir başka ülkede geçirebildiklerini sizler de bilirsiniz. Tatil mevsiminde bunları kolayca görebilirsiniz. Ya bizimkiler?! Ailece denize gidebiliyorlar mı her yıl? Sokaktaki insanlara sorduğumuzda bunun yanıtını almak olası…

Saygılarımla. 20.10.2016
—————
20 Ekim 2016, Prof. D. Ali Ercan <daliercan@gmail.com> şöyle yazdı:

BÜTÇE AÇIĞININ NEDENİ EMEKLİLER DEĞİL; BÜTÇEYİ YAPANLARDIR !

portresi, Gülümseyen


Prof. Dr. D. Ali ERCAN

Değerli arkadaşlar,

Maliye Bakanlarının dillerinden düşürmedikleri bir konu Türkiye’deki emekli maaşlarıdır. Ellerinden gelse emekli maaşlarını tümden kesecekler. Zaten son 10 yıldan beri enflasyon dengeleyici zam oranlarını kısa kısa maaşları kuşa çevirdiler.

Türkiye genelinde nüfusun yarısına yakını Yoksulluk sınırı altında yaşıyor (adam başı günlük 10 $ gelir). Emekliler kesiminde ise bu oran daha yüksektir.

Displaying

Türkiye’de 65 yaş üstü insan sayısı (%8) 6,4 milyondur ki, bunların ancak üçte ikisi emekli maaşı alabiliyor, geri kalan üçte bir eşinin emekli maaşına bağımlı durumdadır; yani 65 yaş üstü maaş alan “gerçek emekli” sayısı 4 milyon dolayındadır. Oysa Türkiye’de SSK dahil, emekli maaşı alanların toplam sayısı yaklaşık 11 milyondur; demek ki, Türkiye’de 7 milyon kadar 65 yaş altı insan “erken” emekli konumundadır…

Devlet bu insanlara iş veremiyor, emekli ediyor, sonra da emekli aylıklarının çokluğundan, bütçeye olan yükünden yakınıyor Maliye Bakanları… Efendiler; bu 7 milyon insana verdiğiniz aylık “Emekli aylığı” değil, “İşsizlik yardımı”dır… Bütçe açığını kapatmak istiyorsanız, bu 7 milyonu yük olmaktan çıkarın, üretim ekonomisinde istihdam edin, sorun kalmaz…

Emeklilik sahnesinde bir başka garabet, emekli Milletvekilleridir. Milletvekilliği bir “meslek” olmadığı halde Türkiye’de en muteber (AS: saygın) meslek durumuna getirilmiş ve tabii bizzat kendilerinin çıkardıkları yasa ile kendilerine ömür boyu en üst dereceden “hakk-ı huzur” tanınmıştır.

Türkiye’de 2 bin kadar emekli (!) Milletvekiline 1 yılda ödenen maaş 70 milyon dolardır. Devlete 40 yıl hizmet ederek, 65 yaşında en üst dereceden emekli olmuş bir bürokratın emekli maaşı, 2 yıl TBMM’de oturarak emekli olmuş 40 yaşındaki bir Milletvekilinin emekli maaşının ancak dörtte üçü kadardır.

Mecliste “görev” yapan, henüz emekliye ayrılmamış Milletvekillerinin maaşları ise zaten apayrı bir çirkinlik, bir adaletsizlik örneğidir. Türkiye’de Milletvekili Maaşı (yılda yaklaşık 80 bin dolar), Ülke ortalama gelirinin 8-9 katıdır. Oysa bu oran gelişmiş Ülkelerde 1-3 arasındadır… Bu maaşı gönül rahatlığı ile hazmeden Milletvekillerinin doldurduğu bir Meclisten Ülke için adalet, esenlik getirici yasaların çıkmasını beklemek salaklıktır.

PARLAMENTONUN GEÇİM KAPISI OLARAK GÖRÜLDÜĞÜ BİR ÜLKEDE DEMOKRASİ’DEN SÖZ EDİLEMEZ…

Sevgilerimle. æ
20.10.2016
=======================================
Dostlar,

Dostlarımız Sayın Duran Aydoğmuş’un ve Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan’ın yazdıkları ve hesapladıkları nesnel gerçekliklerdir. Türkiye’nin, geri kalmış / geri bıraktırılmış bir ülke olarak hazin çelişkilerindendir. Ya da tersinden söylemek gerekirse, bunca hazin ve derin çelişkisi olan bir ülke kalkınmış bir ülke olabilir mi??

TÜRK-İŞ Araştırmasının Eylül 2016 ayı sonucuna göre;
(file:///C:/Users/user/Downloads/r0qk50Ghxe5x%20(3).pdf)

Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı (açlık sınırı) 1.386,22 TL,
Gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt), ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamaların toplam tutarı ise (yoksulluk sınırı) 4.515,37 TL olmuştur.
Bekar bir çalışanın aylık yaşama maliyeti ise 1.711,50 TL olarak gerçekleşmiştir.

Öte yandan :

  • 2016 yılında 30 milyarder Türk
  • Toplam servetleri 45,4 milyar $Gelir dağılımını iyileştirmeden (adilleştirmeden) ve başlıca bu yolla yaygın (yatay) ve derin (dikey) yoksulluğu olabildiğine sınırlamadan Türkiye’nin çağdaşlaşması, uygarlaşması olanak dışı!

Dr. Ahmet SALTIK
Halk Sağlığı – Toplum Hekimliği Uzmanı
AÜTF Halk Sağlığı AbD
Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

 

Cenaze taşıyıcısının öyküsü….

Cenaze taşıyıcısının öyküsü….

Sevgili Dostlar,

Bu yaşanmış öyküde insanın aklına şu geliyor insanca ve ilerici düşünenler için :
Bu Ayşe kız, Avukat dedikleri için nişanlandığı genç adamın cenaze taşıdığını gördüğünde keşke medenice düşünse de, o gençle bu konuyu konuşsa ve ona göre bir karara varsaydı belki daha hayırlı olabilirdi. İnsan daha kötüsünü düşünüyor; şöyle ki, Ayşe kız iyi ki aşiret kültürü ile düşünüp
Benim gururumla oynadın, bana yalan söyledin, …al sana… deyip kurşunlasaydı ne olacaktı ya?
Yine de ehven-i şer sayıp böyle yapmamış, yeniden nişanlanıp evlenmiş.
Vatansever genç avukatın gerçek vatanseverliği anlaşılıyor ki, işgal altında vatan için
ne yapmak gerekiyorsa, 
baban da olsa şüphe edecek ve işi sağlama bağlayarak ilerleyeceksin. Avukatın son sözlerinden de bu anlaşılıyor değil mi?
Bu kutsal vatan için hayatını vermiş ve vereceklere selam olsun kucak kucak…
Saygılarımla. 06.07.2015

Duran Aydoğmuş
(Kurtuluş Savaşı Gazisi’nin oğlu)
—————
6 Temmuz 2015 5:45 Pazartesi tarihinde Mehmet Ayhan <mehmetayhan@……….> şöyle yazdı:n üstün duygudur, VATAN SEVGİSİ !

Cenaze taşıyıcısının öyküsü….

Bir hanımefendi anlatıyor                :

1919 yılı idi. İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı.
Liseyi yeni bitirmiştim. Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar.
Biri avukatmış, gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı,
beğendim. Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum. Mutlu bir yuva kurmak hevesi
ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler
hazırlıyordum. Ama çok geçmedi ki, mahallede bir dedikodu yayıldı.
(Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden
tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş..) dediler.
Alt üst oldum. Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu
…Yıkıldım. Nişanı atıp, ayrıldık.
 Aradan 5 yıl geçti. Evlenmiştim, Bir de çocuğum olmuştu. 1924 yılıydı.
Artık ülkemiz özgürdü. Bir gün Beyoğlu’nda rastladım O’na. Oğlum
yanımdaydı. Beni görünce titredi, çeketini düğmeledi.
Saygı göstererek durdu önümde.
Vaktiniz varsa size bir çay ikram etmek isterim, dedi.
– Olur, dedim. Bir büroya girdik. Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda
adı yazıyordu. İçeride yardımcıları çalışıyordu.
– Siz gerçekten avukat mısınız? dedim.
Evet, dedi.
– Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz? diye sordum.
Durdu, başı öne eğildi.
Beni affedin, dedi. İstanbul işgal altındaydı, Her taraf İngiliz askeri
kaynıyordu. Her şeyi didik didik arıyorlardı. Biz de Anadolu’ya,
Milli kuvvetlere ancak, 
cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.
Bu ülke için yaşamsal bir işti. Bunu size bile söyleyemezdim!… 
*****

BU VATANI, CANLARINI ve AŞKLARINI FEDA EDEBİLENLERE BORÇLUYUZ. BİR DE ŞİMDİNİN İNSANLARINI DÜŞÜNÜN…

====================================

Dostlar,

Ne yapmalı??

Eğitim öncelikle ULUSAL olmalı!

Bu tür vazgeçilmez – yaşamsal önemde değerleri tüm yurttaşlara kazandırmalı..

Yetmez, ULUSAL EĞİTİM;

– Akılcı,
– Bilimsel,
– Sorgulayıcı – eleştirel,
– Laik,
– Karma,
– Uygulamalı
ve
Devletin kaliteli okullarında ÜCRETSİZ olmalı…

Bu okulları bitirenler kendilerini ülkeye – vatana hizmet için “aşk” içinde bulmalı..

O zaman zorunlu hizmete gerek kalır mı??

En önemli kamusal hizmetlerin başında,
SAĞLIKLI TOPLUMDAN sona eğitimli – kültürlü toplum geliyor..

Böylesi bir toplum geri kalanını da kendi inşa eder..

Adaletli bir düzen de kurar, iç ve dış güvenliği de sağlar..
Politik ve ekonomik demokrasiyi de yaşama geçirir..

Sevgi ve saygı ile. (Bir EĞİTİM-İŞ Üyesi olarak)
06 Temmuz 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com