Etiket arşivi: Kardeşlik

SLOGANLAR (ÖZLÜ SİYASAL TALEPLER) ve REKLAMCILIK…

portresiLütfü Kırayoğlu
ADD Gn. Bşk. Başdanışanı
Mühendis – Yazar

Tarihin tekerleğini, hep devrimci kitlelerin doğru eylemleri döndürüp ilerletti. Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana bu kural hiç değişmedi. İster doğru bir önderlik altında başlasın, ister kendiliğinden gelişsin, büyük kalabalıklar taleplerini (istemlerini) doğru bir zeminde ve özlü olarak ifade edebildiklerinde, devrimci kitlelere dönüşebildiler. Elbette, örgütlü bir toplumda devrimci önderliğin rolü tartışılmaz.

İşte haklı taleplerin olgunlaşarak kısa ve özlü olarak ifade edilmesine dilimize dışarıdan girmiş olsa da “SLOGAN” (savsöz) diyoruz. İlk çağlardaki büyük ve haklı isyanların sloganlarının neler olduğu konusunda yazılı tarihten çok bilgi alamasak bile en azından birkaç yüzyıllık tarihimizin bize ilettiği sloganları biliyoruz. Kendi tarihimize baktığımızda Osmanlı despotizmine karşı ayaklanan Şeyh Bedrettin’in “YARİN YANAĞINDAN GAYRI HER ŞEYDE, HER YERDE, HEP BERABER” sözü günümüzde bile kitleleri heyecanlandırıyor. Yine Osmanlı döneminde göçer Türkmen topluluklarına uygulanan baskı ve yıldırma politikalarına karşı, “FERMAN PADİŞAHIN, DAĞLAR BİZİMDİR” sözü yakın yıllara dek Ege dağlarını, Torosları isyancıların sığınağı haline getirdi. Alevilere uygulanan baskıya karşı Pir Sultan Abdal’ın “YÜRÜ BRE HIZIR PAŞA, SENİN DE ÇARKIN KIRILIR / GÜVENDİĞİN PADİŞAHIN, O DA BİRGÜN DEVRİLİR” sözü günümüzde de geçerli.

İngiliz devrimci (General) Cromwell’in İngiliz parlamentosunu ahıra benzetirken söylediği “ALTIN SİZİN TANRINIZ OLMUŞ”, ya da “ATIM KADAR BİLE DİNDAR DEĞİLSİNİZ” sözleri. 1789 yılı Temmuz ayında ayaklanan Fransız devrimcilerinin “EŞİTLİK, ÖZGÜRLÜK, KARDEŞLİK” sözlerinin 1908 devrimini yapan İttihatçıları etkileyerek II. Abdülhamit sultasını devirmiş olması, dahası, yakın zamana dek Abdülhamit yandaşı bir siyasal akımı savunan kadın liderin yeni kurduğu partisinin toplantılarında “MUSAVAAAT, MEŞVEREEET, ADALEEET” diyerek haykırması ilginç değil mi?

Ekim devrimi” dediğimiz 1917 Rusya’sındaki “BÜTÜN İKTİDAR SOVYETLERE” sözü ile Şubat devriminin karmaşasına nokta konması, bir sloganın, saatler süren ateşli bir nutuktan daha sonuç alıcı olduğunun kanıtı değil mi?

Yakın tarihimizde CHP’nin hatalı politikalarına karşı, tanınmış solcularımızı bile etkileyerek, “DUR” anlamına gelen el işareti ile “YETER. SÖZ MİLLETİNDİR…” sloganını kullanan Demokrat Parti’nin peşine taktığı kitleleri nerelere sürüklediği, günümüzü bile etkileyen ders alınması gereken bir örnektir.

Yine yakın tarihimizde, 1968 devrimci gençlik hareketinin binlerce genci peşinden sürükleyen etkili taleplerine ne demeli. Bütün Dünya gençliğini etkileyen “GERÇEKÇİ OL. İMKANSIZI İSTE…” sözü kadar bize ait olan “ALTINCI FİLO. DEFOL…!”, ya da “YAŞASIN TAM BAĞIMSIZ ve GERÇEKTEN DEMOKRATİK TÜRKİYE” sözü bugün unutturulmaya çalışılan, ancak halen geçerli olan temel slogan değil midir?

Daha dün denecek bir tarihte Gezi eylemleri sırasında, bütün halkı direnişe çağıran “HER YER TAKSİM, HER YER DİRENİŞ” sözü kadar, bu direnişin siyasal rengini ve hedefini koyan “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” sözü Anadolu’nun en baskıcı köşelerindeki üniversite öğrencileri kadar, “apolitik” olmakla suçlanan futbol seyircisinin de stadyumları inlettiği doğru bir hedef değil mi? Hele 12 Eylül 1980 sonrası Ordu içinde örgütlenen FETÖ’cü casus şebekesinin Kemalist subayları kumpas davaları ile zindanlara tıktığı, TSK içinde elde ettiği mevzilerle 15 Temmuz 2016 gecesi Amerikancı bir darbe tezgahladığı bir dönemde bundan daha anlamlı bir slogan olabilir mi?

YA İSTİKLÂL YA ÖLÜM…

Kuşkusuz Türk tarihinin en anlamlı sözü “İSTİKLALİ TAM TÜRKİYE” şiarı (ilkesi) ile yola çıkan Mustafa Kemal ve arkadaşlarının haykırdığı “YA İSTİKLAL YA ÖLÜM” sloganıdır. İşgal altındaki bir ulusu 14 günde Kocatepe’den İzmir rıhtımına çıplak ayakla ve savaşarak koşturan bu slogandır. Ve bu slogan, günümüzde neredeyse her gün yoksul Mehmetleri al bayrağa sarılı tabutlar içinde yoksul köy evlerine geri getirip, gözü yaşlı analara “VATAN SAĞOLSUN” dedirtmektedir.

SLOGAN ÜRETME DÖNEKLERİN TEKELİNE GEÇTİ

Dünyayı değiştirme ideali ile yola çıkan 1968 gençliği gözünü kırpmadan, idam sehpasına yürüyen kahramanlar üretti. Bugün 70’li 80’li yaşlarına karşın büyük bölümü şimdilerde gençliklerinin heyecanı ile mücadeleye devam ediyorlar (savaşımı sürdürüyorlar). Ne var ki bu kuşak hatırı sayılır miktarda dönek de üretti. Bunların bir kesimi çok satışlı gazetelerin köşelerini tutarak “biz de bir vakitler devrimciydik” ya da “Ben Paris’te kaldırım taşlarını polise fırlatırken…” şeklinde yazılar yazarak binlerce Dolar aylıklarla beslendiler. Aynı takım, “Güneşi zapt etmek” için çıktıkları yolun sonunda TV ekranlarını da zaptetti. Ve bu dönek takımının bir kesimi de 1980 sonrası çok geçerli hale gelen reklamcılık sektörüne hakim (egemen) oldu. Ne de olsa 1968 döneminde çok sayıda slogan üretmişlerdi. Biradan, çikolataya, prezervatiften, çocuk mamasına dek her şeyi en iyi pazarlayan sloganları onlar üretiyorlardı. İçlerinde bu konuda üniversitelerde ders verenleri, kürsü sahibi olanları da çıktı.

Artık siyaset de metalaşmıştı. Siyaset-Ticaret-Tarikat, Uğur Mumcu’nun deyişi ile el ele yürüyordu. Sıra siyaseti ve sözde siyasetçileri pazarlamaya geldi. Artık kitleleri kandırmak için afişlerin hangi renk olması gerektiğine psikologların da katıldığı bir kurul ile karar veriyorlardı. Nonoşların giydiği “NO…NO…NO… WELL MAY BE… YES” yazılı gömlekleri en ünlü siyasiler çekinmeden giyebiliyordu. Ecevit’in külüstür seçim otobüsünün yerini devasa sahneler ve beynimizi delen ses sistemleri almıştı. Elbette Bülent Ecevit’e seçim kazandıran “HESAP SORACAĞIZ”, “TOPRAK İŞLEYENİN SU KULLANANIN”, “ANAYASADAN ÖNCE DOĞA YASA VAR” sloganları da tarihe gömülecekti. Artık siyasiler sahne sanatçısıydı ve ünlü şarkıcılar kentlerin meydanına kurulan sahnelere üvertür olarak sahneye çıkıyor, miting meydanına gelen vatandaşlara köfte ekmek ve para zarfları dağıtılıyordu. İçeriği olmayan sloganlar, gereksiz polemiklerle günümüze geldik.

Artık en devrimci sloganlar “HER ŞEY ÇOK GÜZEL OLACAK” (oysa bu sloganın önceleri açılım döneminde Abdullah Gül söylemişti) . “KURBAN OLURUM SANA” , “AZ KALDI. AZ KALDI” gibi içerikten yoksun, her renkten siyasi akımın bile rahatça söyleyebileceği sözler kalıyordu. “GELİYOR GELMEKTE OLAN” gibi hiçbir Türkçe kalıba sığmayan garip sözü ise hangi yabancı ülkede eğitim aldığını bilmediğimiz birileri üretmişti. Geriye en “devrimci” slogan olarak “HAK-HUKUK-ADALET” kalıyordu ki bunu da her siyasal akım söyleyebilirdi. Zira devrimci sloganlara gereksinim yoktu. Ya bir de böyle şeylere alışıp daha sonra lider sultasına da son veriverirlerse!

BİRAZ CESARET LÜTFEN…

Varolan siyasal iktidarı devirecek sloganlar aramaya ne gerek var! Nasıl olsa yaratılan ekonomik kriz (bunalım) ile siyasal iktidar günün birinde kendiliğinden devrilir, yerine de sizi oturtuverirler. Oysa kitleleri denetim altında tutamadığınızda sizlerin çok “militarist” bulduğunuz “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” sloganını kendiliğinden atıyorlar. Hiç değilse “NO…NO…NO… WELL MAY BE… YES” sloganı yazılı gömlek giyen siyasetçi kadar ya da Amerikan bayraklı bluz giyen Bakan eşi kadar cesaretli olun ve “MUSTAFA KEMAL’İN ASKERLERİYİZ” yazılı ya da Türk bayraklı gömleklerinizi giyip bulunduğunuz localardan halkın arasına inin.

IRKÇILIK KURAMLARI (TEORİLERİ) ÜZERİNE KISA NOTLAR…

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Vatandaş soruyor: “Hocam ırkçlık nedir? Kısaca anlatabilir misiniz?” Çok özet olarak anlatmaya çalışayım.
Irkçılığın kökenleri için tarihsel, biyolojik, dinsel ve kültürel birçok kanıt bulmak olasıdır. Ancak bilimsel olarak ırkçılık ideolojisi, 1789 Fransız Devriminden sonra yurtseverlik ve ulusseverlik fikirlerin çarpıtılması, bu kavramların eşitlik (Egalitè), özgürlük (Liberté) ve kardeşlik (Fraternitè) köklerinden ve özlerinden kopartılarak, giderek marjinalleştirilmesinden doğmuştur.

Bilindiği gibi, Fransız Devrimi ile birlikte feodal beylikler, teokratik krallıklar, çok kültürlü, çok dilli ve çok dinli imparatorluklar giderek yerlerini anayasal eşit yurttaşlık temeline dayalı parlamenter sistemle yönetilen demokratik ve laik ulus devletlere bırakmışlardır. Teokratik, ilahi hanedanlık, krallık, şahlık ve padişahlıkların siyasal egemenlikleri sona ermeye yüz tutmuş; onların yerine ulusal egemenlik rüzgarları esmeye başlamıştır.

Yeni kurulan ve kurulmakta olan ulus devletlerin anayasal eşit yurttaşlık anlayışı iki koldan tartışmaya açılmıştır.

1_ Ulus devletin sınırları içinde ve toprakları üzerinde yaşayan ve o devletin egemenliğini tanıyan, dil, din, mezhep ve hiçbir etnik ayrımcılığa dayanmayan, toprağa bağlı herkese eşit yurttaşlık hakkı verilmesi anlayışı. Bu durum yurt ya da vatandaşlık duygusuna dayalı eşit yurttaşlık (Compatriote) olarak adlandırılmıştır. Ülke toprakları, o toprak parçası üzerinde yaşayan tüm yurttaşların ortak yurdu kabul edilmiştir. Eşit yurttaşlık hakkı da aynı toprak parçası üzerinde bu ortak vatan anlayışından türetilmiştir .

Bu bağlamda, Kurtuluş Savaşından sonra ulus devlet anlayışı ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit yurttaşlık sistemini, Ulusal Önderimiz M. K. Atatürk,

  • “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”

diyerek, sosyolojik olarak, ırkçılığa değil kültürel ve siyasal toprak bütünlüğüne ve ortak ideallere dayalı, vatanseverliğe bağlı bir tanımlama yapmıştır. Zaten doğru akılcı ve gerçekçi olanı da budur. (AS: Anadolu halkına Uluslaşma çağrısıdır..)

2 _ Irkçılık kuramları (teorileri) ise:

a) Irkları siyah ırk, sarı ırk beyaz ırk ve melez ırklar gibi sınıfsal hiyerarşiye (derecelendirmeye) tabi tutarak beyaz ırkları öbürlerinden üstün saymak. Siyah ve sarı ırkların beyaz ırklar tarafından yönetilmesini meşru, olağan ve hatta olması gereken gibi göstermek. İnsanların, iklimler ve coğrafi koşullardan dolayı oluşan derilerinin rengini biyolojik ve siyasal bir üstünlük olarak kabul ettirmek. Ancak bu düşüncenin günümüzün insanlık ve çağdaşlık değerler anlayışında yeri yoktur.

Bu akıl ve bilim dışı düşünce tarzı İki yüzlü sömürgeci Batı ülkelerince sömürgeleştirmeye karşı bir gerekçe yapılmış, siyah ve sarı ırklara mensup toplumların toprakları, bu kapitalist ve emperyalist devletler tarafından kolonileştirilerek sömürülmüştür.

b) Beyaz ırk dahil, tüm ırk kümelerinin kafatası çaplarının (hacım büyüklüklerinin) ve beyin kortekslerinin yapısındaki farklılıkların temel alınarak bir “ÜSTÜN IRK” kuramı kurmak. Irklar arasında bir hiyerarşik skala (AS: katmanlı ölçek), üstünlük ve aşağılık dereceleri oluşturmak. Bu ikinci tür ırkçılığın somut örneği ise Hitler’in Alman halkının duygularını okşayarak onları bu safsata üstün ırk kuramına inandırmasıdır.
Bu düşünce, ll. Dünya Paylaşım Savaşının çıkmasına, 60 milyondan çok insanın ölümüne, milyonlarca Yahudi kökenli Almanların gaz odalarında ölümlerine ve fırınlarda yakılmalarına neden olmuştur.

Kıssadan hisse                            :

Hangi dine mezhebe, ırka, soya, etnik yapıya sahip olursa olsun, bir insanın kendi yurdunu, bayrağını, devletini, toplumunu sevmemesi büyük bir ahmaklıktır. Fakat bu sevgisini başka ülke ve uluslara karşı kine, nefrete ve düşmanlığa dönüştürerek yansıtmak daha da büyük bir ahmaklıktır. Yaşamsal zorunluluklar dışında, başka uluslarla ilişkiler düşmanlıklar üzerine değil, dostluklar üzerine yürütülür.

Ayrıca kendi devleti ve toplumu içindeki etnik ve azınlık grupları, nedensiz ve gerekçesiz olarak ayrımcılığa tabi tutmak ve düşmanlaştırmak ahmaklıktan öte, olsa olsa hainlik olabilir. Çünkü ulusal, siyasal ve kültürel birlikler, ayrıştırıp düşmanlaştırarak değil, farklılıkları birleştirip kaynaştırarak olur.

Işık Kansu : Kanmıyoruz!

Kanmıyoruz!

Işık KANSU

Rıza Zelyut : Aleviler HDP’ye oy vermez

Aleviler HDP’ye oy vermez

Aleviler HDPye oy vermez

Rıza Zelyut
rizazelyut@gmail.com

AYDINLK, 01 Nisan 2015

Uluslararası emperyalist güçlerin içimizdeki uzantıları, Türkiye’yi parçalayacak olan
Çözüm Süreci’ne 7 Haziran seçimleri ile bir yasallık kazandırmaya çalışıyor.
Bunun için de HDP’ye baraj atlatarak, “Bakın millet bunların arkasında!” demek istiyorlar. Büyük sermaye medyası bu iş için kolları sıvadı. Bunlar Alevileri HDP’ye yönlendirmek için yalan haberler üretip programlar yapıyor.

Herkes biliyor ki, şu sıralarda devrimci gibi gösterilen HDP, PK0K terör örgütünün siyasetteki elidir.

PKK ise 1970’lerin ortalarından itibaren Türk ve Kürt devrimcilerini bölmek üzere
ortaya çıkartılmış bir proje olmuştur.

HDP devrimci ilkelere göre değil Kürtçülük üzerinden siyaset yapan bir partidir.

Kürtleri Türklere ve Türkiye’ye düşman etmek temelinden yürüyen bu tür partilere Kürt kökenli yurttaşlarımızın çoğu oy vermemiştir.

Tarihleri boyunca barışı ve insan sevgisini temel alan Alevilerin şiddet üzerinden
siyaset üreten bir anlayışa oy vermesi düşünülemez.

OSMANLI’NIN KILICI OLDULAR

Alevilerin HDP zihniyetinden uzak durmasının bir de tarihsel sebebi vardır.
HDP’nin işbirliği yaptığı Kürt egemen kesimi, tarihte Osmanlı Devleti ile birlik olarak Alevilerin katledilmesinde görev yapmıştır. 1514’teki Çaldıran’da ve sonrasında

Kürt egemenleri Yavuz Sultan Selim ile birlikte Kızılbaş diye kötüledikleri Türkmen Alevileri katlettiler.

Bunların zulmünden kaçan Aleviler Tunceli dağlarına sığındılar. Bugünkü Tunceli Alevileri, büyük ölçüde işte Osmanlı-Kürt katliamından kaçan o Türkmenlerin torunlarıdır.
Bu işbirliği Kanuni Sultan Süleyman zamanında ve sonraki padişahlar döneminde de devam etti.
Osmanlı adına Alevilere kılıç çalan Kürt derebeyleri ile ilgili belgeleri kitaplarımda yayımladım.

İSLAM BAYRAĞI İSTEDİLER

Bugün HDP’nin de başı sayılan Abdullah Öcalan, 2013 Nevruz mektubunda AKP’ye,
“İslam bayrağı altında birleşelim!” diye mesaj göndermedi mi?

Aynı şeyleri 1514’te Kürt derebeylerinin temsilcisi Bitlisli Şeyh İdris de bir çırpıda
40 binden fazla Alevi’yi katlettiren Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim’e teklif etmedi mi?

Bugün AKP ile HDP arasında kurulan ittifakın 500 sene önce Alevilere karşı
Osmanlı Padişahı Yavuz ile Kürtler arasında kurulan ittifaktan ne farkı vardır?

Boğaz’a yapılacak 3. Köprü’ye Yavuz Sultan Selim adının verilmesi boşuna mıdır sanıyorsunuz? PKK’nın Kandil’deki elebaşıları “AKP’yi biz iktidar yaptık!” diye
günümüzün Yavuzlarını desteklemekle övünmüyorlar mı?

TARİKATÇILARLA EL ELE

Bugün sahte devrimciler ve siyasette bir köşe kapmak için olmadık taklalar atanlar tarafından HDP, devrimci bir parti gibi gösteriliyor. Herkes bilir ki, Devrimci teoride temel çelişki
emek-sermaye çelişkisidir. Halbuki HDP’nin baş teorisyeni Öcalan bu çelişkiyi aldı Kürt-Türk çelişkisi haline getirdi. Böylece Öcalan bin yıllık Türk-Kürt kardeşliğini yıkmaya uğraştı, uğraşıyor. HDP işte bu sakat teorinin ürünlerinden sadece birisidir.

HDP şimdi Doğu’daki Nakşibendiler ve Nurcularla işbirliği başlattı.

Bunlar Alevilerin kanını içmeyi ibadet sayan gerici ortamlardır.

Aynı HDP’liler, Cumhuriyet’e kafirlik diyen, bu rejime bağlı olanları kâfir ilan edip
onların canını bile helal sayan Şeyh Said’in heykellerini dikmeyi namus borcu belliyorlar.

Şimdi bu gerici ideolojinin üstünü kapatmışlar;
Alevilere HDP ve Selahattin Demirtaş üstünden şirin göstermeye çalışıyorlar.

KESTİĞİNİ YEMEDİLER

Bu anlatacağımı Tunceli halkı iyi bilir            :

HDP’lilerin heykelini diktiği Şeyh Said, Cumhuriyet rejimine isyan etmeden önce üç adamını Tunceli’nin o zamanki en güçlü derebeyi olan Seyit Rıza’ya yolladı.
Bu elçiler; Seyit Rıza’yı da isyana katılmaya davet ettiler. Seyit Rıza, bunlarla konuşup anlaştı ve misafirlerine koyun kestirip sofra çıkardı. Ama Şeyh Said’in adamları gelen yemeklere ellerini sürmediler; izin isteyip gittiler.

O gizli toplantıdaki aşiret reisleri bu duruma içerlediler.
“Bunlar bizim kestiğimizi yemediklerine göre yarın öbür gün başımıza gör ki ne işler açarlar!” deyip Şeyh Sait ayaklanmasına katılmaktan vazgeçtiler.

İşte HDP; “Alevilerin kestiği yenmez!” diyenlerin heykelini dikiyor.

GEZİDE NEREDEYDİLER?

AKP’nin ağır zulmüne ve ülkeyi geriye götürmesine tepki olarak dalga dalga yayılan
Gezi eylemleri sırasında HDP neredeydi?
Şu devrimci Selahattin Demirtaş, gezi eylemlerini darbecilerin işi göstermedi mi?
“Buradan bir darbe çıkarmak isteyenlerle birlikte olmayız biz..” diyerek
tam Tayyip Erdoğan ağzı ile konuşmadı mı? Bu sözü ile, Gezi eylemlerinde ölen
Alevi gençlerini açıkça karalamadı mı? Böyle bir politikacı aldığı Alevi oylarını yarın
Tayyip Erdoğan’ın saltanatı için kullanırsa kim engelleyebilir ki?

Peki bu HDP Tayyip Erdoğan’ın mezhepçi politikasına, Alevileri hedef göstermesine
bir tepki verdi mi?

Alevilerde kaç-göç, yani kadın-erkek ayrımı yoktur.
İyi de bu HDP; kadınların cariyeleştirildiği şu sürece tek eleştiri getiriyor mu?

Okullarda tek mezhepçi eğitime hiç eleştiri getirdi mi HDP?
Devrimlerin temel hedefi olan laik düzene ve laik eğitime sahip çıkıyor mu?

Cumhuriyeti hep kötülerken Alevileri kılıçtan geçiren Osmanlı dönemine neden tek laf etmiyor bu HDP ve devrimci (!) Selahattin?

ABD emrindeki medyanın propagandası boşunadır…

Osmanlı zulmünden kurtularak eşit vatandaş olmasını
Kemal Atatürk’e ve Cumhuriyet rejimine borçlu olduğunu iyi bilen Aleviler

bu iki temel değere kökten düşman olan HDP’ye asla oy vermeyecektir.

==================================

Dostlar,

Sayın Rıza Zelyut‘un yukarıda yazdıklarını bütünüyle paylaşıyoruz..

Barış, kardeşlik, AYDINLANMA, eşitlik, özgürlük, ATATÜRK DEVRİMLERİ IŞIĞINDA insanca bir yaşam bu topraklarda yaşayan herkesin vazgeçilmez temel hakkıdır.

İnsanlar arasında hiçbir ayrımcılık yapılmasın istiyoruz..

Emperyalizmi lanetliyor ve asla ona alet olmamak için çoook ama çok özenli olmaya çağırıyoruz insanlarımızı, yöneticilerimizi..

Sevgi ve saygı ile.
02 Nisan 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

“ELİMDE KALDI YAZIK!”

Dostlar,

Değerli meslektaşımız Dr. Alper Akçam‘dan (son olarak Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Başkanı) düşündürücü bir yazı daha.. Ulusal takımın Gaziantep’te Fransa’ya 4-1 yenilmesinin çağrışımları..

Diyalektik düşünmeye çağrı, insana değer vermeye özlem dolu..

Teşekkürler sevgili Akçam..

Sevgi ve saygı ile.
8.7.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=================================
“ELİMDE KALDI YAZIK!”

 portresi

Dr. Alper AKÇAM

 

Elimizde kalan “çiçeklerimle mendil” değil…

Yıllardır birlikte yatıp kalktığımız, hayatımızın en orta noktasına koyup  umutlar bağladığımız futbolda ve demokraside yaşanan düş kırıklıkları…

Demokrasiyi de, futbolu da, bir “takım oyunu” olarak göremedik bir türlü.

Karpuz sergisinde bağırır gibi “Seçmece bunlar!” diye ünleyip etrafı
sese boğmakla olmuyor iş…

Milli iradeyi dört beş yılda bir oy kullanıp “seçmece” kişilere hayatımızı emanet etmek diye tarif ettik;

Futbol oyununu, şuradan buradan seçilmiş oyuncuları yan yana getirince oynanır sandık.

Diyalektik düşünemedik! Ağaca bakarken ormanı göremedik.

Yığılı bilginin bilince dönüşmesi, seçilenlerin seçenler ve geride kalanlarla bir takım oluşturabilmesi için, paylaşmanın, dayanışmanın,
insana saygının ve sevginin önde tutulması gerektiğini bilemedik;
at gözlükleri takmıştık çünkü.

Seçmek ve seçilmeyi yeterli görüp cep doldurmaya baktık.

“Prim” havucunu uzatınca futbolcunun başarılı olacağını, millet malını hamutla götürüp bir kısmını da kömür, makarna, yoksulluk yardımı,
iftar sofrası olarak dağıtınca, herkesin arkamıza takılacağını umduk… Onurun çocuklara konan bir ad olmaktan öte, bir insanlık bilinci olduğunu, gerçekten kendini insan olarak duyumsayanların özgürlükleri ve onurları uğruna ölümü bile göze alabileceğini hiç anlayamazdık zaten.

Halkı, kutsal inançlarını kullanıp kandırarak yürüttük gemilerimizi…   

“FUTBOLDA GELECEK KARANLIK” diye başlık koymuş
05 Temmuz 2013 günü bir gazete. Yoksul oyunculardan oluşmuş Özbekistan ve Irak’ın ilerleyip gittiği 20 yaş altı şampiyonada,
milyon dolarlık geleceklere aday yazdığımız oyunculardan oluşmuş takımımız nal topladı. Fransa’dan dört gol birden yedi…

YEŞİL BURUN KIRMIZI SURAT diye manşet atmış aynı gün,
bir başka gazete. Yazı şöyle:

“Birçoğumuzun yerini bilmediği Coparverde (Yeşil Burun Adaları) FIFA sıralamasında 8 basamak üstümüze çıktı. ‘Eşik Atlatma’ hedefiyle göreve gelen Abdullah Avcı başa geçtiğinde 28. Sırada yer alan Türkiye 57. liğe düşerek tarih yazdı.”

Avcı’nın bir araya getirdiği “seçmece”lere baktım bir gün.
Yarısı yurtdışından, farklı farklı takımlardan toplanmış. İki pas arka arkaya yapamıyor… Kimse bir diğeriyle birlikte olmamış takımda;
oyun sürecini zamana yayarak paylaşmamış…

  • Demokrasiyi dünyanın egemenlerinin dümen suyunda gidip halka
    oy alabileceğimiz, içinde bol yalan bulunan nutuklar atarak, hayatını özgürce yaşamak isteyen, ağacına, parkına, ormanına, deresine sahip çıkanlara karşı
    bizi seçenleri kışkırtarak yürütmeyi yeğledik…

Bugün Mısır’da, Suriye’de olduğu gibi kardeşin kardeşe düşman olmasını, dökülen kanları umursamadık, her şeyi emperyalist tekellerin çıkarlarına ve siyasal geleceğimize peş keş çekmeyi hüner saydık.

Cumhuriyetimizin kurucusunun “Zeki, Çevik ve Efendi”sini sevdiği sporculardan para için ve yalnızca onun için “çevik” olanları toplayıp
zeki ve efendi olmak gerektiğini hesaba katamadık. 20 yaş altında takımın bir maçında izledim. Kendi yaptığı ters hareketle yere düşen, “alçak dağları ben yarattım” havasındaki  afilli bir oyuncumuz,
elini uzatarak yardımcı olmaya çalışan karşı takım oyuncusunu
“s..tir git!” diye kovaladı. Utancımdan yerin dibine girdim; izlediğim yerde.
O terbiyesiz beni nasıl temsil edebilirdi?

Formaların üstündeki işaretleri ve adları kapatın; yine de kolayca tanırsınız bizim futbolcuları. En çok şımarıkça hareketler yapanlar, hakemlerle didişenler, her şeye itiraz edenler bizim oyunculardır!

Faşizmin “üstün insan” metoforundaki yanılgısıdır, üstün olanı seçme,
ya da üstünlüğün verdiği ayrıcalıkla seçilme ile başarılı olunabileceğini sanma…

“Seçmece bunlar” ile olmuyor demek.

Kardeşlik,
– dayanışma,
– paylaşma,
– ortak değerler için direniş,
– onurlu olma ve
– insana saygı duyma gerek…

“ELİMDE KALDI YAZIK!”

(6.7,2013, Alper AKÇAM)

karpuz.jpg