MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ ve BAZI GÜNCEL SORUNLAR

Dostlar,

Yetkin kamu hukuku öğretim üyesi Sn. Prof. Dr. Rona AYBAY, bizimle çok değerli bir çalışmasını paylaştı. 9 Eylül Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisinde yayınlanan (cilt 21, syf. 2729-2742, özel sayı, 2019)

MONTRÖ BOĞAZLAR SÖZLEŞMESİ ve BAZI GÜNCEL SORUNLAR” başlıklı makale çok yol gösterici olsun ülkemize. Özellikle iktidara ve Erdoğan’a..

Makaleyi okumak için aşağıdaki erişkeye (linke) tıklamak ve pdf dosyasını (14 sayfa) indirmek gerekiyor..

RONA-AYBAY-1

Prof. Aybay, kapsamlı makalesini şöyle bağlamakta :

SONUÇ

Montrö Sözleşmesi ile kurulan düzen, Türkiye tarafından 80 yılı aşan bir süredir sorumlulukla yürütülmektedir. Dışişleri Bakanlığımızın diplomatları bu süre içinde; askeri yetkililerle, hukukçularla ve denizcilik alanındaki teknik uzmanlarla işbirliği içinde, konunun gerektirdiği ciddiyetle çalışmışlardır. Böylece hem Türkiye’nin ulusal çıkarları korunmuş hem de uluslararası yükümlülüklerin gereği yerine getirilmiştir. Süresi, 1956’da (yani yarım yüzyılı aşkın bir süre önce) sona ermesine karşın Montrö Sözleşmesinin hala yürürlükte kalmasında, hiç kuşkusuz, bunun da önemli etkisi vardır. Özetle şu 2 saptamayı yapabiliriz:

(i) İkinci Dünya Savaşı gibi bir felaket dönemini de kapsayan 80 yılı aşkın süre içinde; Sovyetler Birliği’nin, savaş sırasında Alman gemilerinin Sözleşmeye aykırı geçişlerine göz yumulduğu savlarına dayanan ve sonuç vermeyen; sonradan zımni olarak geri aldıkları tehditleri dışında ciddi bir diplomatik çekişmeye yol açılmamış olması Türkiye açısından övünç verici bir durum olmuştur.
(ii) 1936’dan sonra, Boğazlardan geçen gemilerin sayısındaki ve hacimlerindeki büyük artış; özellikle akaryakıt tankerlerinin karıştığı deniz kazalarının yol açtığı can kayıpları, maddi zararlar ve çevre felaketleri karşısında; Türkiye Boğazlardan geçişte güvenlik sağlamaya yönelik önlemler alma gereksinimi duymuştur. Bu alanda gösterilen çabalar başarıya ulaşmış; Türk yetkililerince hazırlanmış Boğazlar Tüzüğü, sonuç olarak uluslararası Denizcilik topluluğu ve IMO tarafından kabul edilmiştir. Bunun sonucu olarak, Boğazlardaki deniz kazalarının sayısında apaçık belirgin bir azalma sağlanmıştır. Montrö Sözleşmesindeki “geçiş serbestliği” ilkesinin gerek Türkiye’de yaşayan insanların, gerek Boğazları kullanan yabancı bayraklı gemilerdeki insanların güvenlikleri ve genel olarak çevre kirliğinin önlenmesi gibi amaçlar bakımından en uygun biçimde yorumlanması; sonuç olarak insanlığın yararınadır.”
***

Bilindiği gibi söz konusu sözleşme, İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerinde Lozan Andlaşmasında sağlanamayan egemenliğin kurulmasına elveren stratejik önemde bir uluslararası sözleşmedir. Mustafa Kemal ATATÜRK, son derece yetkin diplomatik çabalar ve sabırla egemenliğimizi sınırlayan bu ciddi sorunu çözmüştür. Sözleşme’den en çok rahatsız olan ülke ABD ve NATO’sudur. Rusya öbür kritik muhataptır. Karadeniz’de savaş gemisi bulundurma hak ve yetkisi, büyük ölçüde kıyıdaş (sahildar) ülkelerle sınırlandırılmaktadır. ABD – NATO ise, Rusya’nın burnunun dibine dek askeri tehdidi uzatmak isteklisidir. ABD yanlısı (haydi güdümünde demeyelim..) AKP iktidarı, 2 arada bir derede kalmış sayılabilir.

Bu gibi diplomatik açmazlarla başetmek üzere Mustafa Kemal Paşa bizlere, hala geçerli altın dış politika ilkeleri bırakmıştır. Bunların başında uyduluk değil TAM BAĞIMSIZLIK gelmektedir. İçişlerine karışmama – karıştırmama, dışişlerinde karşılıklılık ve özellikle büyük devletlerle ilişkilerde denge politikaları..

ABD’ye olağanüstü bağlı (uydu!) ve NATO üyesi Türkiye, Atlantik ötesinden gelen bu bağlamdaki sınırların kaldırılması istemleri karşısında dengelemede bocalamaktadır.

KANAL İSTANBUL da bu ikilem bağlamında değerlendirilebilir. Montrö Boğazlar Sözleşmesi uluslararası hukuk açısından tarafları bağlayıcıdır. O yüzden, deyim yerinde ise, bu Sözleşme “by pass” edilmek istenmektedir Kanal girişimiyle. Oysa Montrö Boğazlar Sözleşmesi, savaşta ve barışta, Türkiye’nin savaşa girmesi / girmemesi durumlarında salt İstanbul ve Çanakkale Boğazlarından geçebilecek savaş gemilerinin sayısı – silah donanımı.. ile ilgili değildir. Ek olarak bu gemilerin Karadeniz’de kalma süreleri de sınırlandırılmıştır. Bu bakımlardan Kanal İstanbul, ABD – NATO’nun tüm “dertlerine” (!) yeterince deva olamayabileceği gibi, değiştirilemez kadim kuzey komşu Rusya’yı karşımıza almak sonucunu da doğurabilecektir.

  • Dimyat’a pirince giderken eldeki bulgurdan olmayalım..

Ne var ki, AKP iktidarı “fena halde” ABD – NATO bağımlısı – bağlısı olup, Atlantik ötesinden verilen “büyük direktif“e karşı koyma istenci (iradesi) gösterememektedir. Tüm toplumsal karşı çıkmalara, olağanüstü ekonomik sıkıntılara, salgın için bile yeterli para bulunamamasına karşın birkaç on milyar Doları birçok açıdan çok tehlikeli bu projeye ayırmayı göze almasına ne denebilir? Kimbilir, Atlantik ötesi, kritik önemi nedeniyle koşullu finansal destek vaadetmiştir!?

Erdoğan’ı, canhıraş bir biçimde Kanal İstanbul’u savunmaya mahkum eden tablo çok açık!

Umar, diler ve uyarırız ki; AKP = RTE, bir Cumhurbaşkanlığı Kararı / Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile ya da TBMM üzerinden bile olsa böylesine bağışlanmaz, fahiş bir tarihsel çılgınlığa / ihanete girişmez..

Türkiye AKP = RTE‘nin çiftliği değildir ve olmayacaktır!

Montrö’yü tartışmaya açmak bile Türkiye için bir sağkalım (beka) sorunudur!

Sevgi ve saygı ile. 28 Mart 2021, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK MD, MSc, BSc
Hekim, Kamu Yönetimi – Siyaset Bilimci (Mülkiye)
Sağlık Hukuku Bilim Uzmanı, Anayasa Hukuku PhD Öğrencisi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Büyük Atatürk’ü Anmak Yetmez; O’nu İyi Anlamak Gerekir..

Büyük  Atatürk’ü Anmak Yetmez;
O’nu İyi Anlamak Gerekir..

G. Filiz Tuzcu

(AS: Bizim kapsamlı katkımızı yazının altındadır..)

Büyük Atatürk’ü bir gün, ya da bir kaç gün değil, her gün anmak, her gün takdir etmek ve minnet duymak  için yüzlerce nedenimiz var… Çünkü O Büyük Ruhlu İnsana  o kadar çok şey borçluyuz ki … Onun, hepimizin üzerinde o kadar çok “kul hakkı” var ki…

O halde Onu gerçek devasa boyutlarıyla – yani gerçek değeriyle;  düşünce ve ilkeleriyle, Aziz Vatanımıza ve Dinimiz İslâm’a yaptığı üstün – kahramanca hizmetleriyle, Türk Milletini “kula kul olmaktan kurtarıp”, özgür, saygın ve onurlu bireyler yapmasıyla” tanımak ve tanıtmak, bu kutsal vatan topraklarında yaşayan her birimizin  vicdan, namus ve şeref borcudur kanaatindeyim.

Aksi takdirde Ona olan sevgimiz ve saygımız, samimi olmaz ve sadece sözde kalır!

Ben yıllardır tarih araştırmaları yapıyorum, tarih ile ilgili yerli ve yabancı yüzlerce kitap okudum; ve  o zaman anladım ki “Büyük Atatürk” Türkiye’de gerçek boyutlarıyla tanınmamış, tanıtılmamış, ya da kasten tanıtılmamış!

Oldukça düşündürücü  olan  ve dikkat çeken ise  şudur; önyargısız – dürüst yabancı araştırmacılar, gazeteciler, bilimden başka hiçbir kaygısı olmayan akademisyenler, Büyük Atatürk’ün gerçek değerini keşif etmişler ve Onu, Türkiye’de  yaşayan pek çok aydından  daha iyi tanımışlar ve tanıtmışlardır. Bir başka deyişle söz konusu bu yabancılar, Büyük Atatürk’ün tarihi hakkını, Ona teslim etmişlerdir.  Bu da bizlere açıkça gösteriyor ki,  Büyük Atatürk, kendi vatanında – kendi milletine doğru tanıtılmamıştır!  (Tıpkı Kuran’ın tebliğ ettiği İslâm Dininin de tanıtılmadığı gibi…) Biz Türklerin,  şöyle bir durup, iyice düşünmemiz ve bu durumu sorgulamamız gerekmez mi?

Şöyle ki 79 yıl sonra dahi Büyük Atatürk’ün Türk Milletine sağladığı bu özgür vatanı ve yaşamı halâ takdir etmeyenler varsa;

Büyük Atatürk’e ve laikliğe halâ “dinsizlik  iftirası atanlar” varsa;

Din tüccarları, sahte şeyhler, şıhlar, tarikatlar vatanımızda cirit atıyorsa; 

Cumhuriyetin faziletleri millete halâ doğru anlatılmamışsa;

İslam dininin “güzel ahlâk” olduğu, Yüce Allah’ın “sarığa, cüppeye, türbana, şekle ve göstermelik “Arapça” ibadetlere değer vermediği” millete halâ öğretilmemişse,

Burada “Ben Atatürkçüyüm, Türkiye laiktir – laik kalacak, Atatürk’ün izindeyiz, Atatürk’ün düşüncelerini anlatıyoruz – yaşatıyoruz” diyen bazı kurumlar,  makam ve unvan sahibi pek çok aydın, demek ki  79 yıldır görevlerini doğru yapmamışlar ve milletini aydınlatamamışlar demektir.  En büyük eksiğimiz – ya da yanlışımız “öz eleştiri” yapmamak ve “doğru konuşanları” susturmaktır!

Ben şuna inanıyorum ki, 1938 sonrası herkes – “siyasetçisi, milletvekili, gazetecisi, öğretmeni, akademisyeni vs…”  herkes – sözüne  ve ettiği yemine sadık kalsaydı, Atatürk ile ilgili sözleri ve eylemleri birbirini tutsaydı, bugün Türkiye bu halde olmazdı.

O halde 10 Kasım’da bu hayati hususu bir kez daha düşünelim ve sahte Müslümanlara, sahte demokratlara, sahte cumhuriyetçilere, sahte bağımsızlara, sahte bilim insanlarına ve  illâ ki sahte Atatürkçülere  geçit vermeyelim…

Atatürk’ü samimiyetle seven – takdir eden, vatanını da sever ve korur; Vatanını samimiyetle seven – koruyan,  Atatürk’ü de sever, Onun düşüncelerini yaşatır  ve  hedeflerini  hayata geçirir…

Gerçek Müslümana gelince, asla “nankör olmaz, iki yüzlü olmaz ve mutlaka kul hakkı gözetir”; Böyle bir Müslüman da, Büyük Atatürk’ün onca emeğini görür, takdir eder, Ona sevgi, saygı  ve minnet duyar.

Büyük Atatürk’ü iyi tanımak ve tanıtmak, O’nun aydınlık izinden gitmek ve O’nu her gün anmak dileğiyle, tüm vatanseverlere selâmlar…
==========================================

Dostlar,

Yurtsever kardeşimiz Sn. Güzide Filiz Tuzcu hanımefendiye, Büyük ATATÜRK hakkında içtenlikli çağrısı ve nesnel saptamaları için teşekkür etmekteyiz.. Evet, Mustafa Kemal ATATÜRK’ü anmak yetmez, O’nu, görkemli TÜRK Devrimi üzerinden anlamaya çaba göstermek gerekir. Yeryüzünün en kansız devrimi…

Saltanat’ın buru kanatılmamış, Vahdettin kendisi 22 Kasım 1922’de İngiliz Malaya zırhlısı ile bu ülkeye sığınarak İstanbul’dan kaç(ırıl)mıştır.. Çünkü aynı gün Meclis Saltanatı kaldırmıştı.. Hiçbir Osmanlı hanedanı üyesi hapsedilmemiş, gözaltına alınmamış, kötü işlem – davranış görmemiş ancak yurtdışına çıkarılmışlardır. Suçlama vatan hainliğidir, gerekçesi ise yurdun işgal ve parçalanmasına olanak sağlayan Sevr Anlaşması‘na son Osmanlı padişahı Vahdettin’in Saltanat Şurası’nın onay vermesidir.

Rus Devrimi son derece kanlıdır..
Fransız Devrimi son derece kanlıdır..
Çin Devrimi son derece kanlıdır..
Amerikan Devrimi son derece kanlıdır… İç savaşta 1860’larda 600 bini aşkın insan ölmüştür..

Türk Devrimi ise, İstiklal Mahkemelerinde 2500 dolayında insanı asker kaçağı – ırz düşmanı – vatan haini.. suçlamasıyla idam kararı vermiştir.

Mustafa Kemal Paşa‘nın örgütlediği ve yönettiği, görkemli bir başarıya ulaştırdığı Kurtuluş Savaşımız, tam anlamıyla bir özgürlük – bağımsızlık – yaşama hakkı (beka) savaşıdır ve yerin 7 kat dibinden göğün 7 katına dek meşru ve uluslararası hukuka uygundur. Bu gerçeklik 24 Temmuz 1923’te bize yenilen 7 düvel tarafından da kabul edilerek Lozan Andlaşmasıyla belgelenmiş, bu metin ülkemizin adeta tapusu ve tabusu olmuştur (İsmet Paşa‘nın gerçek kahramanlığıyla!) .

En azından bu yakın ulusal tarihimizin bütün kuşaklara, özellikle çocuk ve gençlerimize öğretmek ve ulus bilincini pekiştirmek zorundayız.

AKP’li  CB R.T. Erdoğan, 10 Kasım 2017 günü sarayında gene toplama kalabalıklara seslenirken, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” demesinin yadırganmasını anlamadığını belirtti!? Eğer bu kişinin adı “Gazi Mustafa Kemal Atatürk” ise, böyle demesinden daha doğal ne olabileceğini sordu! Doğrusu şaştık kaldık… Madem böyleydi de neden en azından 15-20 yıldır “Atatürk” sözcüğünü ağzınıza almıyordunuz; salt “Gazi Mustafa Kemal” diyordunuz? Biz de buna çooooook şaşırıyorduk.. Ne çabuk unuttunuz o dönemleri? Belleğinizde bir sorun mu var, halkın çooooook mu unutkan olduğunu düşünüyorsunuz?? Ne oldu size?? Her 10 Kasım’da ya hastalanıyordunuz ya da rastlantı bu ya, yurtdışı gezileriniz denk düşü(rülü)yordu!?

Başınıza %51 kayaları düştü korkarız..
“Allah ile Aldatmak” (merhum Prof. Yaşar Nuri Öztürk bunun kitabını yazdı!) dönemi bitti, sıra “Atatürk ile aldatma”ya mı geldi? 2019 seçimlerini de böylelikle almayı mı tasarlıyorsunuz?

Hani 10 Kasımlarda sap gibi ayakta durmanın gereği ve anlamı yoktu??

Öyle çok sabıkalısınız ki; sizlere inanmak, içtenlikli olduğunuzu düşünmek asla olanaklı değil! Israr edecekseniz inanmamız için attığınız yüzlerce dinci – gerici adımı geri almaya başlayın hemen.. Bakalım siz, yıkıp – harap ettiklerinizi kaç onyılda onarabileceksiniz..

Gördünüz mü, tarih ve Ulusumuz haklı ATATÜRK davasında direndi ve sizleri “takiyye” ile bile olsa boyun eğmek zorunda bıraktı..

  • “Beni inkâr edeceksiniz hatta bühtanla yad edeceksiniz. Hint’e, Yemen’e ve Mısır’a giden fikirlerim, orada filizlenerek gelip sizi boğacaktır.”
    demişti Yüce ATATÜRK.. “Kehaneti” (!) doğru mu çıktı yoksa?? Rüyalarınıza mı giriyor? Çankaya Köşkü’nde bu nwdenlerle mi kalamadınız??

Gene de kör kör inadı – sadırıyı bırakmak iyidir, sizin de hayrınızadır. Zararın neresinden dönülürse kârdır.. Haydi görelim sizi, alkışlamak isteriz sizi.

Sevgi ve saygı ile. 12 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

PKK’nın Elindeki En Tehlikeli Silah ABD’den Hediye!

 

PKK’nın Elindeki En Tehlikeli Silah ABD’den Hediye!

Operasyonların devam ettiği Doğu ve Güneydoğu’da PKK’nın elindeki
en tehlikeli silah olarak gösterilen ABD üretimi Zagros‘lar
en çok şehit vermemize yol açan silah oldu.

PKK'nın Elindeki En Tehlikeli Silah ABD'den Hediye

Türkiye yalnızca bir terör örgütüyle mücadele etmiyor.
Kanıtı, teröristlerin arasındaki yabancılar ve kullandıkları silahlar.

  • En çok şehit vermemize yol açan silah ise ABD‘nin PKK‘ya hediyesi Zagros‘lar.

Sur ve Cizre‘de hendek kazıp barikat kuran teröristlere yönelik operasyonlarını sürdüren güvenlik güçleri, aynı zamanda birçok yabancı güçle de mücadele ediyor.
Polis ve askerleri şehit eden teröristlerin ‘Zagros‘ olarak bilinen ABD özel üretimi suikast tüfeği kullandığının ortaya çıkması, Türkiye‘nin yalnızca PKK’ya karşı değil, bebek katillerine silah ve mühimmat gönderen dış güçlere karşı savaş verdiğini
bir kez daha gözler önüne serdi.

URANYUMLU MERMİ

Star‘da yer alan habere göre; PKK‘nın Suriye‘deki kolu PYD, IŞİD‘le mücadele bahanesiyle ABD‘den silah yardımı alıyor. PYD, bu silahların bir bölümünü teröristlere gönderiyor. PKK‘nın elindeki en tehlikeli silah ise ABD özel üretimi Zagros‘lar.
ABD ordusunun özel kuvvetlerinde yaygın olarak kullanılan bu silahlar, zırh delici özelliğe sahip, mermileri ise uranyumla zenginleştirilmişABD ordusunun
özel kuvvetlerinde yaygın olarak kullanılan bu silahlar, balistik mermi de atabiliyor.


4 KİLOMETRE ETKİLİ

Uygun hava koşullarında 4 km’ye dek etkili olan özel üretim olan Zagros‘ların ABD tarafından PKK‘nın Suriye‘deki kolu PYD‘ye verildiği ve bu silahların 18’inin Türkiye‘ye getirildiği belirlendi. Normal uçaksavar ağırlığının çok altında olan
ve bir kişinin rahatlıkla taşıyabileceği silah 8 kg. Şarjörü bulunmayan silahın her kezinde tek mermi atabiliyor. Son haftalardaki şehitlerin bu silahtan çıkan kurşunlarla verildiği öğrenildi.

ABD’NİN İHA’SI SİLOPİ‘DE BULUNMUŞTU

Teröristlerden temizlenen Silopi‘de yapılan arama çalışmalarında PKK‘ya ait ABD yapımı insansız hava aracı (İHA) bulunmuştu. RQ-20 Puma modeli olan İHA’nın
ABD tarafından PYD‘ye yapılan askeri yardımlar arasında olduğu,
Suriye‘den de PKK tarafından kullanılmak üzere Türkiye‘ye getirildiği belirlenmişti.

======================================

Dostlar,

1. Emperyalizmin kucağında, onun maşası olarak ÖZGÜRLÜK SAVAŞI verilebilir mi?

2. Emperyalizmin ağababasının silahıyla kendi ülkesinin askerini – polisini öldürerek
hangi saygın – kutsal dava savunulabilir??

3. Sözde uğruna özgürleştirme – özerklik – özyönetim – federasyon ve sonunda Türkiye’den ayrılma savaşımı verdikleri Kürt yurttaşlarımızın kendisini ülkemizin güvenlik güçlerine karşı rehin alan – canlı kalkan olarak kullanan bir taşeron – emperyalizme vekaleten Türkiye ile savaşan bir bölücü – lejyoner örgütten
Kürt yurttaşlarımız ne bekleyebilir??

4. Emperyalizm, doğası gereği, bir halkın özgürleşmesine katkı verebilir mi;
yoksa tarihsel karakterine ve misyonuna ters midir böylesine bir katkı?

5. Emperyalizmin en azından son yüzyıldaki tarihinde herhangi bir milleti
özgürlüğüne kavuşturduğu görülmüş müdür? Tek 1 örnek gösterilebilir mi?

6. Kendini sözde sol hatta Marksist – Leninist olarak tanımlayan PKK‘nın tam da
karşıt ideoloji ABD – AB emperyalizmi ile işbirliği içinde Türkiye’ye savaş ilanı devrimci namus ve ahlaka sığar mı??

*****

6 tane zıpkın gibi soru…
Hangi sosyalist, devrimci, solcu, Marxist – Leninist altından kalkabilirse buyursun..

Bu ABD – AB taşeronluğu ve vekaleten savaşa artık bir son vermek gerek.
Mazlum Kürt yurttaşlar bölgede PKK’ya destek vermek bir yana, onun zulmünden kurtulmak için evlerini barklarını terk ederek göçe zorlanmaktadır..
Hiç yoktan canlarını kurtarmak için..
Emperyalizmin lanetli taşeron örgütü PKK‘nın elinden kurtulmak için
en ağır bedelleri ödeyerek göç etmektedirler ülkemizin daha güvenli ve
PKK’nın sataşamayacağı başka yerlerine. Hatta PKK tarafından güvenlik güçlerine karşı canlı kalkan yapılmak üzere rehin alınmaktan kurtulabilmek için..

Şuraya dikkat      : Ülkemizin bölücü olmayan Kürt kökenli yurttaşları kardeşlerimiz,
hemen güneydeki Irak Bölgesel Kürt Yönetimi bölgesine, Barzani hazretlerine sığınmıyorlar! Özlemleri bir Kürt devleti ise neden o bölgeye geçmek için
sınıra yığılmıyorlar?

Bay Barzani sınırı açar ve “Kürt yoldaşlarını” bölgesine kabul eder mi acaba??

O halde nedir Türkiye Cumhuriyeti ile derdiniz?
Üstelik içinden çıktığınızı savladığınız ve haklarını savunmak için uğruna savaştığınız (!)
Kürt kökenli yurttaşlarımzı perişan ve kurban ederek..

Artık bu lanetli senaryonun bitirilmesi gerek. Çok uzadı ve çooook pahalıya mal oldu.
1978’den 2016’ya PKK 38 yaşına girdi. Bu tür bölücü kalkışmaların hiçbiri bu denli uzun
ömürlü olmadı. Başlıca 2 örnek olmak üzere ne IRA ne de BASK..

Bölme – bölünme amacıyla terörü araç olarak kullanan örgütleri önce tüm silahlarını
devlete teslim ettiler. Hatta içlerinden suça karışanları da, örn. IRA, İngiliz hükümetine
teslim etti suç işleyen militanlarını. Bu insanlar yargılanıp cezalarını aldılar.
Hükümet ve terör örgütü ise ancak bu koşullarla masaya oturdu ve sonunda
İngiltere de İspanya da bölünmedi..

Şu 2 noktayı da anımsamak ve hiç uutmamak gerek        :

1. Self determinasyon hakkı uluslararası hukukta “ulus topluluklara”
(nation community) tanınmıştır. Türkiye’de hiçbir etnik kümenin böylesi bir statüsü, dolayısıyla “Self determinasyon hakkı” yoktur. Yalnızca, Lozan Andlaşması gereği Müslüman olmayan (Gayrı Müslim) Türk yurttaşlarından Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler “azınlık” olarak tanımlanmıştır. Bu topluluklar aynı zamanda bir “nation community” dirler ve uluslararası hukuka göre self determinasyon hakları vardır.

Bir başka örnek Kıbrıs olabilir.. Orada Türkler ve Rumlar 2 ayrı “ulus topluluklardır”
(nation community). Dolayısıyla, dilerlerse self determinasyon haklarını kullanabilirler.
Ama Ada Türkleri ya da Rumları arasında başkaca hiçbir etnik kümenin böyle bir
hakkı yoktur. İngiltere’de geçen yıl yapılan İskoçya’nın ayrılması referandumu da aynı bağlamdadır. İskoçya geçmişte bağımsız devlet olmuştur ve İskoçlar İngilizlerden farklı bir millettirler.. İngiliz “Milletler topluluğu” üyesi olarak gönüllü birlik içindedirler.

2. Türkiye’de “çatışan taraflar” söz konusu değildir. Bu terminoloji özel bir
uluslararası hukuk terimidir ve bilerek ya da bilmeyerek, büyük olasılıkla bilerek
hatalı kullanılmaktadır. Türkiye’de bir ayrılıkçı – bölücü kalkışma söz konusudur
ve Devlet de meşru savunma hakkı çerçevesinde silah kullanma tekeli ayrıcalığı ile
kesin olarak dış kökenli ve kışkırtmalı, Kürt yurttaşların bereket ezcici çoğunluğunun desteklemediği bu isyanı bastırmaya çabalamaktadır.

Üstelik bütün gücüyle HUKUK DEVLETİ sınırları içinde kalarak!

“Çatışan taraflar” statüsü, PKK’ya uluslararası hukuk zemininde bir meşruluk sağlayabilmek için özellikle gündeme taşınan hile ya da tuzaklardan biridir.
Özellikle basın ve uluslararası hukuka yabancı aydınların söylem ve yazılarında
çok özenli olmaları beklenir..

*****

AB – ABD’nin Suriye’deki kara gücü PYD ve Türkiye’deki uzantısı PKK el bebek –
gül bebek 38 yıldır tam destekle Türkiye ile vekaleten savaşa sürülmüşlerdir..
Düşük yoğunluklu çatışma, orta yoğunluk aşamasına tırmandırmıştır. ABD yapımı
çok özel ZAGROS silahları bile verilerek PKK militanlarına.. Hatta İHA bile..
Ve de Yurt içinde kimi satılık kalemler, bu çok özel ABD yapımı yüksek teknoloji ürünü Zagroslar için “el yapımı” bile diyebilmişlerdir!
(SÖZCÜ‘de Yılmaz Özdil‘in 2 Şubat 2016 günkü ZAGROS başlıklı yazısının okunması dileğiyle. (http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/yilmaz-ozdil/zagros-1070955/)

Türkiye’ye karşı bölücü hücumun ağırlaştırıldığı izleniyor.. BOP için artık
ABD – AB – İsrail 3’lüsünün çok sabrı kalmadı.. Rusya Federasyonu ve Çin, İran…
daha çok güçlenmeden Büyük İsrail’e geçiş dönemi olacak Büyük Kürdistan kurumalıdır.
Hedeflenen budur!

Bay RTE – AKP, AÇILIM ihaneti ile son 4 yıldır güneydoğunun bölücü isyana
cesaret edilebilecek düzeyde silahlandırılmasına bilerek ve isteyerek göz yummuşlardır.
Bu acı durum kendi itiraflarıyla belgeli ve sabittir. Suç açıktır, yargılanacaklardır.

Uçurumun eşiğine dek gelmişken, TSK’nın çok ciddi uyarıları ve yoğun diretmesi ile Bay RTE ve AKP, başka çıkar yol kalmadığı için güvenlik operasyonua razı olmak zorunda kalmışlardır. Ya da 2016 ilkbaharında çok daha şiddetli bir serhildan
(Kürt isyanı), intifada
ile boğuşmak zorunda kalacaktı Türkiye..

Uçurumun kıyısında durulmuştur!

Ancak bu tablo, Bay RTE ve AKP‘nin aylardır süren sıcak çatışma – isyan bastırma sürecinde yitirilen canlardan sorumluluklarını asla kaldırmaz, hafifletmez..

“Sıcak dönem” aşıldıktan sonra elbette bu korkunç politik hataların
çok ağır bedellerinin de hesabı yargıda sorulacaktır.

Türkiyemiz, bu “AKP Fetret devrini” de aşacak ve Büyük Atatürk‘ün öngördüğü
çağdaş uygarlık düzeyini de aşmak üzere emin adımlarla geleceğe yürüyecektir.
Üstelik halkımız, demokrasi sürecinde iyice deneyimlenmiş, “pişmiş” olarak..

Etnik ya da inanç temelinde politika yapmanın utanç verici olduğunu öğrenerek..

Büyük ATATÜRK‘ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına
Türk milleti denir..”
tanımını iyice kavramış olarak..

Yüce Önder‘in 29 Ekim 1933 günü 10. Yıl Söylevi’nde vurguladığı üzere

“..İmtiyazsız sınıfsız, kaynaşmış bir kitle olarak..”

Daha iyi bir reçetesi olan var mı??
Ulus devlet dışında, 80 milyonu kaynaştırarak herkes için 1. sınıf bir demokrasi ile
ekonomik olarak da güçlenmek, sanat – bilim – kültürümüzü geliştirmek,
bir erinç ve gönenç ülkesi olmak!

Onurlu, başı dik, tam bağımsız ve uluslararası toplumun eşit – egemen – saygın
bir üyesi olarak.. Bölünüp parçalanma durumunda ise Yeni SEVR ve yok oluş!!

Türk Ulusu, engin sağduyusu ve öngörüsü ile hiç kuşku yok,
tarihsel stratejik doğruyu seçecek ve uygulayacaktır..

Sabır, dayanç göstererek ve ulusu örgütleyip önderlik ederek..

Sevgi ve saygı ile.
4 Şubat 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yazımızın pdf biçimi: ABD_AB_ISRAIL_EMPERYALIZMI_PKK_UZERINDEN_VEKALETEN_SAVASI_TIRMANDIRIYOR_BOP_ICIN_ACELE_VE_ORTA_YOGUNLUKTA_CATISMA

AKUT “ERMENİ SOYKIRIMI” YALANLARINA KARŞI TÜRK ULUSUNU GÖREVE ÇAĞIRIYOR

Dostlar,

Türkiye, gündem ile acımasızca oynanan ve asıl sorunlarını tartışmasına, yeri geldiğinde kendisini etkili biçimde savunmasına olanak bırakılmayan bir  ülke..

Bu olguya dikkat…

Bu bağlamda, AKUT’un alağıdaki çağrısı ve basın açıklaması da hak ettiği gibi değerlendirilmedi. Biz sitemizden paylaşmak istiyoruz.
Yurtsever AKUT yönetimine ve başkanı Sn. Nasuh MAHRUKİ‘ye teşekkürlerimizle..

Başbakan R.T. Erdoğan‘ın konuya ilişkin 23 Nisan 2014 Ulusal Egemenlik gününe nasılsa denk getirilen ve anında AB-D kaynaklarınca “tarihsel” (!) olarak nitelenen “taziye mektubunun” ne denli yersiz ve hatalı ve de …….. olduğunun takdirini sizlere bırakıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
27 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

=========================================

AKUT Arama Kurtarma Derneği

AKUT “ERMENİ SOYKIRIMI” YALANLARINA KARŞI
TÜRK ULUSUNU GÖREVE ÇAĞIRIYOR

http://www.akut.org.tr/basin-bulteni/3/akut-ermeni-soykirim-yalanlarina-karsi-turk-ulusuna-cagri 

“Ermeni Sorunu, Ermeni ulusunun gerçek çıkarlarından çok,
dünya kapitalistlerinin 
(emperyalistlerinin) ekonomik ve politik çıkarlarına göre çözümlenmek istenmiştir.” / Mustafa Kemal (1919)

Aziz ve Yüce Türk Milleti,

İçinde bulunduğumuz yıllar, tarihin çok acı bir döneminin, yakın coğrafyamızda yer alan öbür devletler ve milletlerle birlikte1914 – 18 arasında 9 ayrı cephede savaşarak,
bizim de yaşamak zorunda kaldığımız 1. Dünya Savaşı çılgınlığının çeşitli dönem ve olaylarının 90. yıldönümlerine denk gelmektedir.

Anımsayacağınız gibi, yine AKUT’un ve öbür pek çok sivil inisiyatif sahibi grubun ve yurtseverin öncülüğünde, 2004 yılının Aralık ayı sonlarında, “90. Yılda Sarıkamış Şehitlerini Anma Etkinlikleri”, Türkiye’nin dört bir tarafından gelen yurttaşların desteğiyle, bugüne dek hiç olmadığı kadar geniş bir katılım ve sahiplenme ile gerçekleştirildi. Türk askerinin hiçbir zaman unutmadığı aziz şehitlerimiz,
90 yıldır ilk kez sivil yurttaşların da yoğun katılımıyla layık oldukları şekilde anıldılar.

1915 yılı, o güne dek dünyanın gördüğü en güçlü donanmayı 18 Mart 1915’te Çanakkale Boğazı’nda durduran yiğit Türk askerini ve ardından dünyanın en kanlı savaşlarından birinin yaşandığı Gelibolu Savaşları’nda, askeri strateji, deha ve cesaretini, dünyanın en güçlü ordularına kabul ettiren o günün genç subayı, geleceğin devlet kurucusu Mustafa Kemal’in ve emrindeki göğsümüzü her zaman kabartan Türk askerinin şahlandığı yıl olarak, bir daha hiç unutulmamacasına belleklerimize kazındı. 90 yıl öncesinin bu kahramanlık destanını ve bu vatan uğruna kendini feda eden o kahramanları anmak için, bu yıl 18 Mart 2005 tarihinde, hepimiz tek bir yürek ve tek bir ses olarak Çanakkale’de düzenlenecek etkinliklere katılmak için AKUT ailesi olarak orada olacağız.

Benzeri şekilde bu yıl, hepimizi yakından ilgilendiren, ancak ne yazık ki henüz tam olarak çözemediğimiz uluslararası ölçekte bir sorun karşımıza çıkmak üzere gün sayıyor. Ermeni diasporası, Türk Milletini dünya kamuoyunda özellikle son 30 yıldır rencide etmekte ve aşağılamaktadır. Tarihsel gerçekleri yalnızca kendi çıkarları için saptırarak, bizleri bir soykırım uygulayıcıları olarak dünyaya tanıtmaya çalışmakta, hatta çeşitli politik ve ekonomik baskılarla bu yalan iddiaları için Batılı devletlerin parlamento ve bölge meclislerinden hiçbir anlamı olmayan onaylar ve yasalar çıkartmaktadır. Son derece fütursuzca, ama bugün için ciddiye alınarak bütün kaynaklarımızla mücadele edilmesi gereken bir ölçekte yalanlarını güçlendirmeye ve kendi lehlerinde bir dünya kamuoyu yaratmaya çalışmaktadırlar.

24 Nisan 1915’i sözde Ermeni Soykırım Günü ilan eden Ermeni diasporası,
bu yıl 90. anma törenlerine hazırlanmaktadırlar. Oysa anılan gün, 1. Dünya Savaşı sırasında, Doğu Cephesi’nde Ruslarla savaşan Osmanlı Ordusu’nu her fırsatta arkadan vurarak ve casusluk yaparak devlet aleyhine faaliyette bulunan ve korumasız Müslüman köylerini basarak masum insanları katleden 2345 Ermeni komitecinin tutuklandığı gündür.

24 Nisan 2005’ten başlayarak bizi, değil yapmak, aklımızdan bile geçirmediğimiz bir soykırım iddiası ile bütün dünyaya karşı küçük düşürme girişiminde bulunacak olan diaspora Ermenileri, iddialarını tanıtma, kabul ettirme ve en sonunda da Türkiye Cumhuriyeti’nden tazminat ve toprak talep etme planlarını da en güçlü şekilde karşımıza çıkartacaklarını söylemektedirler.

İçinde bulunduğumuz şu günlerde, Türkiye’yi sıkıntıya sokan, herhangi bir belgeye dayanmayan ve yalnızca iddia boyutunda kalan soykırım suçlamaları karşısında
daha dikkatli ve birbirimize daha bağlı olmamız gereken bir sürece giriyoruz.
Türk düşmanlığını bir geçim kaynağı haline getiren ve varlıklarını sürdürebilmek için, her gün yeni yalanlar ve sahte belgelerle dünya kamuoyunu yalan – yanlış yönlendiren diaspora Ermenilerine karşı yapmamız gerekenler şunlardır:

1-     1. Dünya Savaşı yıllarında bu tür bir soykırımın yapılmadığını, ancak Doğu Cephesi’nde savaş sırasında Rus ordusuyla birlikte Ermeni çetelerinin Müslümanlara saldırması ve onları katletmeleri sonucu, Osmanlı Devleti tarafından uygulanmasına karar verilen tehcir (göç ettirme) sırasında, daha önceki Ermeni saldırılarından kurtulan, çoğunluğu Kürt Aşiretlerinden oluşan bölge halkının intikam almak üzere Ermenilere saldırması, göç sırasındaki bulaşıcı hastalıklar, yiyecek sıkıntıları ve o günün koşullarının ağırlığı gibi sebepler sonucunda, asla planlı bir soykırım uygulaması olmayan, ama savaş koşullarının getirdiği ve tüm tarafların yaşamak zorunda kaldığı acı olaylar olduğu her türlü platformda savunulmalıdır.

2-     Birleşmiş Milletler’in 1948’de kabul ettiği ve Türkiye’nin de 1950’de kabul ederek yürürlüğe koyduğu “Soykırım Yasası” özetle, “hiçbir ayrılıkçı hareketi olmayan, silahlı örgütlenme ve devlete karşı çatışmaya girmeyen masum bir ulusal, etnik ya da dini bir grubun, yalnızca o guruba ait olduğu için kısmen ya da tamamen egemen devletin hükümetince ortadan kaldırılması” biçiminde tanımlanmıştır. Bu tanıma en uygun örnek de, Nazi Almanyası’nın hükümet politikası olarak, devletin örgütlü gücü ile yahudilere karşı uyguladığı planlı, organize soykırımdır ve bütün dünyada da bu şekilde kabul edilmektedir. Doğu Cephesi’ndeki savaş sürecinde Kürtlerle – Ermeniler arasında yaşanan karşılıklı katliam ile soykırım kavramının birbirine karıştırılmaması anlatılmalı, 1918’de göç ettirilen Ermenilerin eski yerlerine geri dönmeleri için çıkarılan yasa sonucu Türkiye’ye kendi istekleriye dönmeyen ve şimdi diaspora Ermenisi adını alan kitlenin bu tutarsız iddiasının ardında, Mustafa Kemal’in o yıllarda dediği gibi, Doğu Anadolu üzerinde oynanan emperyalist çıkarlar aranmalıdır.

3-      1918’de İstanbul’da kurulan Divan-ı Harp’te yargılanarak tutuklanıp Malta’ya sürülen Ziya Gökalp başta olmak üzere çok sayıda kişi, İngiliz Kraliyet Savcısı’nın soykırıma ilişkin bir belge bulamaması ve olayları “karşılıklı katliam” olarak nitelemesi sonucu serbest bırakılmışlardır. Ayrıca, İttihat ve Terakki Hükümeti’nin başlattığı soruşturmayla, tehcir sırasında gerekli önlemleri yeterince almayan çok sayıda idari görevli, idam cezası dahil çeşitli cezalara çarptırılmıştır. Özetle, Ermeni olaylarına ilişkin tüm sorunlar Cumhuriyet kurulmadan önce, uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde sonuçlanmıştır.

4-     Bu konularda çalışma yapan resmi, özel, sivil, askeri, akademik, profesyonel veya gönüllü her gruba ve kişiye destek verilmelidir. Bu destek için de en önemli ve olmazsa olmaz koşul, öncelikle doğruları öğrenmek ve öğretmektir.

5-     Olayların üzerinden daha ancak bir insan ömrü kadar süre geçmesine ve her türlü bilgi ve belgesi hala mevcut olmasına karşın, özelde 1. Dünya Savaşı sürecini yaşayan dedelerimize, genelde ise ulus olarak bütün Türk Milletine karşı yapılan tüm bu yalan iddiaların ve haksız suçlamaların tam tersine, gerçek insan sevgisi ve hoşgörü duygusu üzerine kurulmuş olan Türk Kültürünün hiç haketmediği bu hakaretlerden bir an önce kurtarılması sağlanmalıdır.

6-     Son aşamada da, en az 30 yıldır hepimizi huzursuz eden, tereddüte düşüren, öbür devletler ve milletler karşısında küçük düşüren ve olmadık yerlere anıtlar diktirerek onurumuzu kıran bu süreci yaşamamıza neden olan ve destek veren bütün kişi,
kurum ve devletlerden, uluslararası hukuk kuralları doğrultusunda tazminat talep edeceğimizi dünya kamuoyuna duyurmak olmalıdır.

7-     Nitekim, Ermeni soykırım iddialarını kanıtlamak üzere Haziran 2005’te Viyana’da yapılacak toplantıya belge sunacağını açıklayan Ermenistan, soykırım belgesi bulamadığı için toplantıya katılmaktan vazgeçmiş bulunmaktadır.
Böylece soykırım iddialarının kendi kaynağından çürütüldüğü de tüm dünya kamuoyuna duyurulmalıdır.

8-     Unutmamak gerekir ki; 2. Dünya Savaşı çılgınlığında, Nazi Almanya’sı işgali ve baskısı altında 20 dolayında Avrupa devletinde 15.000’den çok Yahudi Toplama Kampı’nın kurulduğu ve neredeyse bütün Avrupa’nın Yahudi öldürme veya olanlara seyirci kalma çılgınlığına giriştiği bir süreçte bile, Türkler merhamet ve zorda olana yardım etme duygularını yitirmemişlerdir. Öyle ki; bu soykırımdan kurtarabildikleri kadarını kurtarmak için, o günün koşullarının bütün elverişsizliğine karşın kendi canlarını bile tehlikeye atarak her türlü zorluğa ve baskıya direnmişlerdir. Bugün bizi barbar veya soykırım uygulayıcısı olarak suçlayanlara karşı yapmamız gereken tek şey,
bu ve daha pek çok benzeri gibi kendi geçmişlerinin insanlığa sığmayacak kirli uygulamalarını gözler önüne sermek olmalıdır.

Tarihleri boyunca Partlar’ın, Selefküsler’in, Ruslar’ın, Persler’in, Araplar’ın, Bizanslılar’ın ve Romalılar’ın yönetimleri altında sürekli baskı ve din değiştirmeleri için işkenceye uğrayan Ermeniler, Selçuklu İmparatorluğu’nun yönetiminde tarihlerinde ilk kez rahat bir yaşam sürdürme olanağına, Fatih Sultan Mehmet zamanında 1461’de özgürce ibadet edebilmeleri için Patrikhanelerine kavuşmuşlardır. Ermeniler,
900 yıl Türklerin yönetiminde uyum içinde yaşamış ve 20 bin Ermeni, Osmanlı Devleti’nin çeşitli katmanlarında kamu görevi yapmışlardır. Cumhuriyet’in kurulmasıyla, Lozan Andlaşması çerçevesinde azınlık statüsü elde eden ve bugün için sayıları 70.000’in üstünde olan Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı Ermenilerin, günümüzde
Türkiye sınırları içinde açık durumda 33 kilise, 16 okul, 11 dernek ve 8 gazeteleri bulunmaktadır.

Ermenistan 1991’de bağımsızlığına kavuştuğunda toplam nüfusu 3.6 milyon iken,
Batılı ülkelere göç nedeniyle şimdilerde ancak 1.6 milyon nüfusa sahip bir ülkedir. Gerek 1918’de gerekse 2. kez 1991’de bağımsızlığına kavuştuğunda, bir devlet olarak onu ilk tanıyan ve yardım eden Osmanlı hükümeti ve Türkiye Cumhuriyeti hükümeti olmuştur.

Bu konuda yorumunu size bırakmak üzere, Amerikalı tarih profesörü Justin Mc. Carthy’nin “Sürgün ve Ölüm – Osmanlı Müslümanlarının Etnik Temizliği – 1821 / 1922” kitabında geçen bir cümleyi de sizlerle paylaşmak istiyoruz:

“Eğer 15. yüzyıl Türkleri o kadar hoşgörülü olmasaydı,
19. yüzyıl Türkleri bu denli  acı çekmezdi.”

AKUT ailesi olarak, her şeyden daha çok değer verdiğimiz devletimize, milletimize ve kültürümüze yapılan bu ağır hakaretlere karşı bu çağrıyı yapmayı, Türkiye’nin en etkin ve güçlü sivil toplum örgütlerinden biri olma bilinci ve sorumluluğu ile,
üzerimize düşen bir görev olarak değerlendiriyoruz. 

Çağrımızın hepimize dostluk ve barış getirmesi dileğiyle,

Saygılarımızla,

AKUT

BU MESAJ, “ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI”nın SEMBOLİK TARİHİ OLAN
24 NİSAN 2005 TARİHİNE DEK AKUT WEB SAYFASINDA KALACAKTIR.

SEVR’CİLER VE “OSMANLICILAR” LOZAN BOZGUNU’NA YAZGILIDIRLAR!


SEVR’CİLER VE “OSMANLICILAR” LOZAN BOZGUNU’NA YAZGILIDIRLAR!

portresi


Prof. Dr. Özer OZANKAYA

Toplumbilimci

Çağdışı kalıp yarı-sömürgeye dönüşmesi yüzünden I. Dünya Savaşı’na sürüklenen Osmanlı Halife-Sultan yönetimi, 10 Ağustos 1920’de, sömürgeci uşağı bir sözde halife-sultan hükümeti olarak kalmak karşılığında, Türk Ulusu’nun bağımsızlığına son verip onu binlerce yıllık yurdu olan Anadolu’dan silip atmayı amaçlayan

Sevr Andlaşması’nı Saltanat Şurasında onaylayıp imzalamıştı.

Bu, Osmanlı Devleti için doğal bir sondu.

Çünkü Osmanlı Devleti Orta Çağ ölçülerine göre en güçlü durumda iken,
16. yüzyıldan başlayarak

– Batı Avrupa’da düşünce ve inanç özgürlüğü yolunu açan
Rönesans ve Reformasyon devinimlerinin,
coğrafi keşifler ve bilimsel buluşların,
Sanayi Devrimi‘nin tümden dışında kalma aymazlığını sergilemiş
,

böylece Batı’daki ulusal toplum ve ulusal devlet olma gereğini de ıskalamıştı.

Bu yüzden de Osmanlı yönetici sınıfı, asıl dayanağı olan Türk Ulusu’nun bağımsızlık ve gönencinden sorumlu, ona karşı hesap vermekle yükümlü bir devlet olma bilincine
hiç ulaşamamıştı.

Bugün de “Ecdadım Osmanlı!” diyen ve Lozan’ın 90. yıldönümünü bile anmaktan uzak duranların, aynı nedenlerle, yani Rönesans ve Reformasyon devinimlerinin anlamını hâlâ kavramamış ve bilimsel yönteme dayalı düşünüş yapısına
hâlâ ulaşmamış
, ona hâlâ karşıt kalmış olmaları nedeniyle, “ulusluk” ve “yurtseverlik” bilincinden de yoksun kaldıkları, “milletim!” derken Orta Çağın “ümmet”ini kastettikleri, “yurt (vatan)” kavramından yoksun oldukları için “yurd”u sömürgecilere ve
onların maşası bölücü eşkıyaya pe şkeş çekmekte duraksamadıkları,
İngiltere Kraliçesini Ankara’da kabul etmek yerine, İstanbul’u işgal etmenin ve
Sevr’i dayatmanın simgesi olan İngiliz savaş gemisinde ziyaret ettikleri … görülmektedir.

Oysa “Sevr”, Mustafa Kemal’in deyişiyle:

  • “… Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış bü­yük bir yok etme eylemini tamamladığı sanılan” bir antlaşmaydı ve 90 yıl önce, yüreğinde
    ulusal bilinci ateşlenmiş Türk ulusunca, Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal utkunun eseri olan Uluslararası Lozan Andlaşması’yla çökertilmişti.”

Sevr’i hortlatmak isteyen ve bunun için Türk Ulusal Bağımsızlık ve Aydınlanma Devrimi’ne düşmanlık güden sömürgecilerle, Vahdettin’leri “ecdatları” sayan işbirlikçileri, kötücül ereklerine ulaşamayacaklar; Türk ulusu, 76 milyonu bir ve
birlik olarak, Lozan’da elde ettiği yaşama hakkına saldırmak isteyenleri
her zaman bozguna uğratacaktır.