Etiket arşivi: AB İlerleme raporu

ATATÜRK MODASI

Lütfü KIRAYOĞLU
Elektrik Müh. (İTÜ)
ADD Gn. Bşk. Başdanışmanı

Bir kavramın önüne Atatürk özel adını getirince ne denli de göz alıcı, göz boyayıcı oluyor. Hele bir de moda gibi ticaretin, sömürü düzeninin bir parçası olarak bayağılaştırılmış bir kavramın önüne Atatürk adını getirmek neleri gizliyor?

Son yıllarda ulusal birliği parçalanmış, kavramları tepetakla edilmiş ülkemizde ulusu birleştirebilen tek ad  tartışmasız Mustafa Kemal Atatürk. Ancak Atatürk ne bir ticari markadır ne de moda. Sözlükler Moda kavramını “belirli bir süre bir şeye karşı toplumca gösterilen aşırı yaygın düşkünlük” olarak açıklıyor. Burada anahtar sözcük kuşkusuz aşırı düşkünlüğün “belirli bir süre” ile sınırlı olmasıdır. Bu belirli süreyi, modayı ister siyasal, ister ticari (tecimsel), ister sosyolojik olarak kullansınlar, ortaya atanlar belirler. Süre ne denli kısa tutulur ve aşırı düşkünlük dozu yüksek olursa kazanç o denli çok olur.

YIRTIK PANTOLON ve YOKSULLUK

Öyle zamanlar olur ki, yoksulluktan yırtık, yamalı, soluk, yıpranmış giyinenler ile en pahalı markaları, en yüksek fiyattan alıp belirli bir süre kullananlar ilk bakışta birbirine karışır. Yoksullar için yırtıklarını gizleme kaygısı varken, varsıllar yırtıklarını sergileyerek “onurlanırlar”. Yoksullar, yırtık yerlerden eprimiş iç çamaşırları görünürse utanç duyarlar. Varsıllar için kimi kez yırtık yerlerinden iç çamaşırlarının gözükmesi ya da hiç giymediğinin anlaşılması ilgi kaynağıdır. Varsılların özel çabalarla yırtılmış giysiler, modası geçip çıkarılıp atılınca ilgi alanlarından çıkar. Varsıllar için modası geçen yırtık giysi yoksullar için modası geçmeyen bir giysidir. Varsıllar için 6 ay süren “Zühtü sarısı” gecekondu semtleri için modası geçmeyen bir renktir. Moda nedeniyle yırtık gezenler, zorunluluktan yırtık gezenleri hor görürler. Moda nedeniyle yırtık giyenler lüks araçlarıyla özel korumalı gettolarına dönerken, yoksullar halk otobüsleriyle ya da sıkışık dolmuşlarla gecekondu semtlerine dönerler. Gece olduğunda iki yan da kendi gerçeğiyle baş başadır.

Son dönemlerin “Atatürk Modası” da yırtık pantolon modası gibi gelişti. Üstte pahalı marka etiketleri gibi gösterişti unvanlar, kartvizitler, ama yırtığın altında asla terk etmeyecekleri ve “ne olur ne olmaz” diyerek görünmesini istedikleri asıl düşünce sistemleri ve onları güdüleyen sınıfsal yapıları…

Atatürk Modasına uyanlar kendilerine bir Osmanlı Paşası dede buldukları gibi, bir de Cumhuriyetin ilk yıllarından bir dede bulundururlar. Kimisi yakın tarihten de bir baba, amca ya da “dayı” bulundurur. Sıkı “Atatürkçüdürler” ama yeri geldiğinde Atatürk’e küfredenlerle olurlar. İnönücü’dürler ama “Kırkların Milli Şef faşizmi” nutukları atarlar. “Yeter söz milletin” sloganı da onlarındır. “Demokrat Parti diktatörlüğü” deyip 27 Mayıs’çı olurlar. “Kurtar bizi Baba” feryatlarının ardından 12 Eylül faşist darbesinin önderini herkesin ortasında şaaap diye yanağından öpüverirler. Çok geçmeden öpülme sırası Özal’a, Çiller’e, Erbakan’a, Karaoğlan’a, Erdoğan’a da gelir. Sistem tıkanıp geniş halk kesimleri gerçek önder Atatürk’e sarılınca onlar da bu kez Atatürk Modasına uyarlar. Öyle ya “iki ayyaş” diyenler, 2016 yılının 15 Temmuz gecesi başları sıkışınca, en büyük Atatürk posterini parti binalarına asıverirler.

Artık Atatürk rüzgârları esmektedir. Eskiden çok zorunlu durumlarda en çok, en çok Mustafa Kemal Paşa diyenler artık ağız dolusu GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK demektedir. İşin tuhafı, Atatürk’ün partisinde belli mevzileri ele geçirenler de Atatürk demekten vazgeçmiş, “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” ilkesini militarist (askercil) bulmaktadır.

YIRTIK PANTOLONUN ALTINDAN SIRITAN…

Hangi kökten gelirse gelsin moda olarak Atatürk diyenler kaçınılmaz olarak bir biçimde kendilerini ele vermektedirler. Yırtık pantolonun altından Batıcılık, Amerikancılık kendini göstermekte gecikmemektedir. Kimisi bu işin kuramını kurarken kimileri de çok araştırmadan parlak etiketlerin, unvanların (sanların) peşine takılarak bu sözde ideologların kötü birer kopyaları olarak Batıcılık sakızını çiğnemektedirler ve asıl tehlikeli ve zavallı olan bunlardır. Çünkü pek çoğu bizim kesimde görünmektedir. Atatürk’ün “Çağdaş uygarlık düzeyinin ötesine geçme” hedefi bunların dilinde “Batılılaşma” olarak dayatılmaktadır. Atatürk’ün bu konudaki net sözleri bu gibiler için hiç söylenmemiş, toprak altına gömülmesi gereken sözlerdir. Aynı kişiler 300 yıldır bütün yoksul ülkelerin yeraltı, yerüstü kaynaklarını silah zoruyla sömürüp pazarlarını ele geçirerek varsıllaşan vahşi (yabanıl) Batının kötülüklerini de gizlemek için aynı çabayı gösterirler. Üstelik Batılılar gerçek emellerini her fırsatta apaçık dile getirirler.

Atatürk’ün şu sözleri ne anlama geliyor?

  • “Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık,
    Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur.
  • Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler belirdi.
  • Halbuki, hangi istiklâl vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?…
  • Tarih, böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!”

Ulusal Kurtuluş Savaşının ateşi içinde söylenen şu sözlere ne demeli?

  • “Biz hakkımızı savunmak ve bağımsızlığımızı güvencede bulundurabilmek için,
    bizi yok etmek isteyen emperyalizm ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı
    bütün ulus olarak savaşmayı yerinde gören bir öğretiyi izleyen insanlarız.”

SULARIMIZA BİLE GÖZ DİKTİLER

Lozan görüşmelerinde istediklerini kabul ettiremeyen Lord Curzon‘un İsmet Paşa‘ya apaçık söylediği sözler ile Batı’nın bize her fırsatta uyguladığı baskı, ambargo ve dayatmalar ne denli de uyumludur. Ya da halkımızı yıllarca uyutan AB masalları sırasında önümüze konan tuzaklar çok açık değil midir? AB üyesi olma sevdası ile her yıl AB “müfettişlerinin” önümüze koyduğu raporları nasıl unutacağız? Salt 2004 AB İlerleme Raporu’nun 9. sayfasında yer alan şu dizeleri, bol unvanlı akademisyenlerimiz ile siyasilerimiz nasıl açıklayacak?

  • “Su, önümüzdeki yıllarda giderek stratejik bir konu olacak ve Türkiye’nin AB üyesi olması sonucu, su kaynaklarıyla Dicle ve Fırat üzerindeki barajlar ile sulama tesislerinin uluslararası yönetimi beklenebilir ve bu AB için büyük meseledir.”

Em. Büyükelçi ve ADD Danışma Kurulu Üyesi Dr. Onur Öymen bu konuda Cumhuriyet Gazetesinde 17 Ekim 2004 tarihli yazısında yukarıdaki alıntıyı kast ederek “..aynı cümlelerin içinde İsrail ve diğer ülkelerin adının geçmesini pek de hayra alamet değildir” diyordu. Ülkemizde her dönemde liberalizmin ve Batıcılığın sözcüsü olan Hürriyet Gazetesinde uzun yıllar Başyazarlık ve sonrasında CHP Milletvekilliği yapan Oktay Ekşi 19 Aralık 2004 tarihli “Fırat Dicle ve AB” başlıklı yazısında aynı konuda “Böyle bir niyet şu anda ancak bu kadar ifade edilebilir” diyecekti.

“Medeni” Batının çok uluslu su şirketleri kaynak sularımızı şişeleyip satan su firmalarımızı ele geçirirken, arkalarındaki güç ise ülkemizin en büyük iki akarsuyunun peşine düşmüştü bile. Petrol savaşlarının yanına eklenen su savaşlarının odağına ülkemiz konuyordu.

UNUTKANLIK MI?

Batının bu açgözlü sömürü alışkanlığına pek çok örnek verilebilir. Son 25 yılda elden çıkarılan ya da yok edilen Cumhuriyet kazanımı işletmelerimizin durumuna ek olarak yüzlerce benzer örnek verilebilir. Ancak bizleri en çok üzen ve yaralayan “Atatürkçülük” görünümü altında Batı’nın sömürme alışkanlığını “Batılılaşma, medenileşme, demokrasiyle taçlanma” adıyla bizlere yutturulmaya kalkılması oluyor. Bu denli uzun bir giriş yapmam, bizim kesimde olanların yalın bir “hata” ya da unutkanlık ile böyle yaptıkları iyimserliği ve onları kazanabilme umudundan kaynaklanıyor.
***
Atatürkçü Düşünce Derneği tarafından yayınlanan “Atatürkçü Düşün Dergisi” nin Ekim, Kasım, Aralık 2022 tarihli ve Cumhuriyetin 100. Yılına özel 149. sayısında Doç. Dr. M. Burak Cop imzasıyla yayınlanan “Uluslararası Bağlamıyla Kemalizm” başlıklı yazı, giriş bölümündeki koyu Atatürk sosundan sonra tam bir Batı hayranlığı ile sürüyor. Yazının ortalarında “Dünyanın Birinci Ligine Katılmak” ara başlığından sonra şu ilginç cümleler yer alıyor:

“İşin aslı, 3. Selim döneminden Cumhuriyete uzanan modernleşme çabalarında da aynı motivasyon vardır: Modernleşmek emperyalizm çağında ayakta kalmak ve Avrupa uluslar ailesine (yani dünyanın 1. ligine katılmayı başarmak.”

Bu anlatımın yazarın düşüncesi mi yoksa değerlendirmesi mi olduğunu tam anlayamıyoruz.
Bu anlatımı ilerleyen satırlarda “Günümüzün sınırsız iktidar erki savunucularının Tanzimat reformcularıyla herhangi bir tarihsel özdeşlik kurmamaları, özdeşliği 2. Abdülhamit despotizmiyle kurmaları dikkate alındığında, ‘Batıcı’ ile ‘bağımsızlıkçı’ arasındaki bir ayrımın günümüzde ancak arkeolojik değeri olabilir.” biçimnde bulanık ama parlak sözleri sürdürüyor. Yani Batıcılık ile bağımsızlıkçılık arasında fark aramayı toprak altında kalmış arkeolojik bir öge olarak ele alıyor.

BAKLA AĞIZDAN ÇIKIYOR…

Yazar aynı yazının son paragrafında ağzındaki baklayı çıkartıyor:

  • “Türkiye hiçbir Ortadoğu ülkesiyle karşılaştırılmayacak kadar Batı’ya entegredir.
    Bu entegrasyonun tarihi bir derinliği var. Avrupa’da ve Türkiye’de kim ne derse desin,
    Türkiye Avrupa’nın bir parçasıdır. AB’nin kendi çalkantıları ve yaygın Türkiye karşıtlığından bağımsız olarak, AB üyeliği hiç gerçekleşmeyecek bile olsa hedef olmaktan çıkartılmamalıdır.
    Çok kutupluluğun pekişmesi küresel siyasetin yadsınamaz gerçeği. Ancak Rusya ve Çin gibi dolayımsız sermaye diktatörlükleri mevcut sosyal ve siyasal düzenleriyle Atatürk Türkiye’si için model değil ancak partner olabilirler. Sözün özü, Batı’ya karşın Batılılaşmaya devam!”

Yine de iyimserliğimizi elden bırakmayarak yanlış anladığımızı düşünelim.
En azından yazar, yazısının hangi yayın organında yayınlanacağını unutmuş olsun.

Son sözü dostlara söyleyelim    :

  • Altınızda göstermek istemediğiniz bir şey varsa, yırtık pantolon modasına uymaya kalkmayın.

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’dir!

Atatürk Türkiye Cumhuriyeti’dir!

Ahmet Tan

Hepimizin malumu ki “Saygı duruşu, sap gibi durmaktır!” diyen zihniyetin iktidarından bu yana Atatürk’e “rahat uyu” demenin manası yok.

Çünkü, o zihniyetin asıl hedefi dindar-kindar nesiller yetiştirmekti, Atatürk’ü ve kurduğu Cumhuriyeti uykusunda boğmaktı.

Milletin ve devletin on sekizinci yılından yemeye başladıkları halde bunu hâlâ başaramadılar.

Öyle ki okullara din dersi-ahlak dersi hocası bile bulamıyorlar.

Kindar nesil” ise kendi yıllanmış çevreleriyle sınırlı kaldı.

Mustafa Kemal yerine keşke Yunan galip gelseydi!” diyenlerle çaresiz bir dayanışma içine girmek zorunda kaldılar.

Atatürk düşmanlığı konusunda FETÖ’den de Batı’dan da örtülü destek gördüler. Örneğin 2009 yılı AB İlerleme Raporu, “Atatürk’ü Koruyan Yasa”nın kaldırılmasını öngörüyordu. Bu yasa “ifade özgürlüğüne sınırlama” getiriyormuş!

O günlerde AKP iktidarı “yetmez ama evetçiler” ve “örtük FETÖ’cüler” ile kol kola idi. Atatürk’e husumet ittifakı ne kadar geniş olursa, laik Cumhuriyeti dönüştürmek o kadar kolay olacaktı. Ölümünden sonra Atatürk’ün büst ve heykellerine saldırılar başlamıştı.

Merhum Başyazarımız Nadir Nadi, 10 Kasım 1949 günkü Cumhuriyet’te “Sırtlanlar aslana saldırmak için ölümü beklerler diye yazmıştı.

Atatürk’e saldırıların artması üzerine DP iktidarı, “Atatürk Aleyhine İşlenen Suçlar Hakkında Kanun Tasarısı”nı hazırladı.

Dönemin Meclisi, Atatürk’ü günahı kadar sevmeyenlerle dolu olduğu için Celal Bayar– Adnan Menderes yönetimi yasayı kabul ettirmekte çok zorlandı. CHP içinde bile “Kişiye özel yasa olmaz!” diyenler çıktı. Bunun anayasaya aykırı olduğunu savunanlar vardı. (Bağımsız İzmir Milletvekili Halide Edib Adıvar da bunlardan biri idi. Nitekim çekimser oy kullandı.)

Bunun üzerine DP iktidarı, dönemin Nazi Almanyası’ndan kaçıp Türkiye’ye sığınan ünlü Alman hukukçusu Profesör Ernst Hirsch’ten görüş istedi. Prof. Hirsch’in mütalaası bugünlere bile ışık tutacak açıklıktaydı:

    • “Atatürk adında bir şahıs, hukuki anlamda artık mevcut değildir. Dolayısıyla ona yasa yoluyla bir imtiyaz sağlanması konu olamaz. Söz konusu tasarıda ceza hukuku normlarıyla korunması öngörülen varlık ve şahıs Atatürk değildir. Burada korunmak istenen Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuna karşı Türk milletinde genel olarak yaygın bulunan hayranlık ve saygı duygusudur.Yine de DP içinde itirazlar durmadı.

Bunun üzerine Cumhurbaşkanı Celal Bayar, milletvekillerine sert çıkmakla kalmadı, rest çekti:

  • Bu benim de zaruri gördüğüm kanun engellenirse veya maksadından saptırılırsa, banisini (kurucusunu) koruyamayan Cumhuriyetin başkanlık görevine devam etmem mümkün değildir. Bu takdirde TBMM’nin de partimizin azası da kalamam. Cumhurbaşkanlığından, milletvekilliğinden ve partimizden istifa edeceğim. Davamı, tek başıma, milletimin huzuruna getirerek mücadeleyi orada başlatacağım.”

Bunun üzerine, DP’li vekiller tıpış tıpış gidip yasaya evet oyu verdiler. 25 Temmuz 1951 günü kabul edilen yasanın gerekçesi şöyledir ve o gerekçe halen geçerlidir:

  • “Atatürk, Cumhuriyetin ve inkılaplar rejiminin sembolü olması hasebiyle hatırasına, eserlerine ve onu ifade eden varlıklara vaki tecavüzler, bilvasıta Cumhuriyete ve inkılaplar rejimine tevcih edilmiş bir mahiyet arz etmektedir.

Bugün saat 09.05’te tüm ülkede ve Anıtkabir’de “sap gibi duracak” on binler, yüz binler, milyonlar arasında Recep Tayyip Erdoğan da olacaktır.. Çünkü Reyiz, Atatürk’ün yaptıkları sayesinde ülkede on sekiz yıldır hüküm sürdüğünü bilecek kadar feraset sahibidir. Dileyelim makamında oturduğu o mübarek insandan Fatiha’yı esirgemesin.

Mustafa BALBAY : AB Raporunun Anımsattıkları…


Dostlar,

Yandaş basın AB İlerleme Raporu‘nu balık bellekli ve okuma alışkanlığı olmayan yığınlara yine allayıp – pullayarak  sundu ve özellikle “Demokratik açılım” (!?) politikalarının onandığı biçiminde sundu.. Basın olarak görevini yapmadı, iktidarın borazanlığını yaparak halkı kandırmaya yöneldi..

Çok yalın bir soru     : 14 Kasım 2002’den bu yana AKP 11 yıldır iktidarda.
2 tane Ulusal Program (!?) kabul etti ve yüzlerce mevzuat düzenlemesi yapıldı.
{ İlk “Ulusal Program”ı (!?) 57. koalisyon hükümeti olarak Ecevit – Yılmaz – Bahçeli sunmuşlardı AB’ye; 24 Mart 2001 tarih ve 24352 Mükerrer sayılı Resmi Gazete, http://www.abgs.gov.tr/index.php?p=112, 22.10.13 } “AB Bakanlığı” adıyla Bakanlık bile kuruldu. Türkiye, AET’ye ortaklık için 31 Temmız 1959’da başvurdu. Aradan 54 yıl geçti.. Bu arada kimler kimler AB’ye Tam Üye olmadı ki? Üye sayısı 28’e yükseldi. Bütün bunlar aslında AKP hükümetinin AB’ye tam üye olmada gerçekten istekli olmadığını, “mış” gibi yaptığını, kendince iç ve dış kamuoyunu oyalamaya -nafile- çabaladığını kanıtlamıyor mu? Örn. ilkokulunda kara çarşaflıöğretmenleri olan bir Türkiye’yi AB içine tanm üye alır mı? Ham hayal.. artık halkımızın ve özellikle
AKP’ye oy veren kitlenin mutlaka bu ikiyüzlü oyunu gömesi gerek..

Balbay yazısının sonunda ne diyor ?

  • Bu tablo sürdürülebilir değil.

“RTE’nin ve AKP’si – AKP’nin RTE’si” alemi kör ve sersem mi sanıyorlar; yoksa ??

Sevgi ve saygı ile.
22.10.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

==================================

AB Raporunun Anımsattıkları…

Silivri'de hapis

Mustafa BALBAY

AB İlerleme Raporu, Türkiye’nin 10 yılda model üreten ülke olmaktan yönünü arayan ülke haline geldiğini gösterdi.

 

2003 yılında AB’ye ilişkin rapordan zirve toplantısına kadar her şey
“AB’ye tam üyelik” göstergesi sayılırdı. 2005 yılına kadar, yılda ortalama iki kez AB’ye girerdik.

Aynı dönemde Kıbrıs’ta da “çözüm yılına” girmiştik. 2004, “kesin çözüm yılıydı.”
O yıl olmayınca “ertesi yıl mutlaka” demeçleri verilirdi.
2014’te Kıbrıs’ta çözüm yılına girişin 10. yılını kutlayacağız. Geçen hafta,
“galiba bu sefer olma olasılığı var” haberleri gazete sayfalarını süslüyordu.
Bayramın ikinci günü açıklanan AB İlerleme Raporu’nun ve raporun hazırlanış sürecindeki kulis bilgilerinin özü şuydu:

Türkiye’nin yönünün AB’ye dönük olmasını sağlayacak bir metin olsun yeter.
2003 yılında, “2013-2014 tam üyelik için en geç takvim” yorumları yapılıyordu.
O gün bunun gerçekçi olmadığını söyleyenler “AB karşıtı”, “statükocu” ilan ediliyordu. Bugün ortada takvim bir yana, yön tayini arayışı var.

*** 
Biraz daha geriye gittiğimizde, 1991’de Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından
tarih sahnesine çıkan Balkanlar, Doğu Avrupa, Orta Asya ve Kafkaslar’daki ülkelerin
her biri bulundukları coğrafyanın koşullarına uygun olarak kendilerine yeni bir gelecek aradılar.

Balkanlar’daki iç savaş koşulları 1991’den 2010’lara dek sürdü. Bosna Hersek’in ardından Kosova’da da yeni dengeler kuruldu. Bosna Hersek, 15 yılda aldığı mesafeyi 2014’te Brezilya’da yapılacak Dünya Futbol Şampiyonası’na katılmaya hak kazanarak gösterdi.

Doğu Avrupa ülkelerinin tümü 1990’lı yıllarda NATO’ya, 2000’li yıllarda da
AB’ye üye olarak yönünü netleştirdi, iç ve dış düzenini kurdu.

Orta Asya ülkeleri 1995’te Şanghay Beşlisi adıyla kurulan, daha sonra genişleyip Şanghay İşbirliği Örgütü adını alan bölgesel yapılanmanın parçası oldular.
AB ve ABD dışında kalan küresel iddiaya sahip 5 ülke de ayrıca bir ortaklık oluşturdu.

Brezilya (B), Rusya (R), Hindistan (İ), Çin (C), Güney Afrika Cumhuriyeti (S) BRICS
adı altında örgütlendiler.

“Dünya devletiyiz” demeçleri verirken mangalda kül, tespihte püskül,
edebiyatta fasikül bırakmıyoruz ama halimiz keşkül!

Gelinen noktada İslam Konferansı Örgütü ile bile aramızda ittifaktan çok nifak var.
Uzun yıllar Batı ile her düzeyde sorun yaşayan İran da en son Birleşmiş Milletler zirvesi ile birlikte yeni bir yöne girdi. Cumhurbaşkanı Ruhani’nin attığı her adım karşılık buldu.

*** 
Yukarıda özetlediklerimizin hemen tümü AKP iktidarı döneminde oldu.
Bu dönemde Türkiye uluslararası alanda ne kadar yol aldı?
AB raporu bunun özetidir.
Alınan yol ileriye değil, geriye doğrudur.
Bu gidiş mehter yürüyüşü ile de tarif edilemez; bir ileri iki geri değildir.
Bir ileri iki yana, iki geri üç ters yana diye tarif edebileceğimiz bir yönsüzlüktür
aldığımız yol.

En kararlı siyasetimiz Suriye konusunda. O kadar kararlı ki, sorunu adım adım içimize doğru çekiyoruz. Suriye’den gelen sığınmacı sayısı bu gidişle milyonu bulacak.
Komşu bir ülkede masum insanların ölmesine elbette sessiz kalamayız.
Ancak izlenen politika kanın durmasından çok, ne pahasına olursa olsun taraflardan birinin kazanmasına dönük.

Ne yönümüzü görebiliyoruz ne önümüzü.
Bu tablo sürdürülebilir değil.

(Cumhuriyet, 21.10.13)

Rifat SERDAROĞLU : Çıldırtan raporlar

Çıldırtan raporlar
Rifat SERDAROĞLU
rifatserdaroglu@superonline.com 01 Kasım 2012 
Hiçbir şeyden çekmedi dünyada, nasırdan çektiği kadar, der rahmetli
Orhan Veli Kanık.Başbakan Erdoğan da, hiçbir şeyden çekmedi bu raporlardan çektiği kadar.
AB İlerleme Raporu- Uluslararası Gazetecileri Koruma Komitesi Raporu-Uluslararası Kredi Değerlendirme Kuruluşları Raporları.
Raporlar, raporlar, raporlar…

Başbakan Erdoğan’ın, işi çok zor. Bir taraftan Avrupa Birliğine girmek için çabalıyor görünüyor, diğer taraftan da Anayasanın 90. maddesi gereği,
uluslararası antlaşmaların ve AB kuruluşlarının araştırmaları ile karşı karşıya kalıyor.Tam da sakal-bıyık hikâyesinde olduğu gibi. Ne Avrupa ile oluyor, ne de Avrupasız.

Hâlbuki Erdoğan Türkiye’de işi ne güzel idare ediyordu. Basının %95’i emrinde idi. Kalan %5’inin ise, dağıtımı mümkün olabildiğince engelleniyordu. Resmi dairelerin- THY gibi kuruluşların %5’lik gazeteleri alması, yasaklanmıştı. Muhalif yazarlar gazetelerinden atılmıştı. Direnenlerin bazıları cezaevinde yıllardır tutukluydular. Bazı çok satan gazetelerde ve bazı büyük holdinglerde maliye müfettişleri ve vergi inceleme memurları kamp kurmuşlar, sahiplerinin bu baskılar karşısında dilleri tutulmuştu.
  • Ulus Devlete, üniter yapıya, ülkenin bağımsızlığına ve bölünmezliğine inanmış, terörle ve teröristlerle canı pahasına mücadele eden subaylar, bilim adamları, gazeteciler cemaatin elemanları tarafından hazırlanan sahte dijital delillerle içeri atılmışlar, yargılanmaları ve tutuklulukları yıllardır sürüyordu.
Devlet bürokrasisinin direnme gücü tamamen kırılmış, en önemli makamlara Erdoğan’ın has adamları yerleştirilmişti. Yasama tamamen Erdoğan’ın emrinde idi. İstemediği kanunun gündeme gelmesi mümkün değildi. Yürütmede yani Bakanlar Kurulunda, Erdoğan’ın dediğinin aksine görüş belirtecek tek kişi yoktu.
Yargı; Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun önemli koltuklarına Adalet Bakanlığının memurlarının getirilmesiyle kontrol altına alınmıştı.
Yasama-Yürütme-Yargı- Basın demek tek kelime ile Recep Tayyip Erdoğan demekti. Sanki Türkiye’de demokrasi değil, tek adam yönetiminde faşist bir rejim yaşanıyordu!
İçeride her şey iyi giderken, her gün “üç-beş memed’in” şehit olmasını,” beş-altı memedin” sakat kalmasını, Cumhuriyeti ve Atatürk’ü savunan milyonların her türlü engellemeye rağmen gerçekleştirdikleri yürüyüşlerini saymazsak(!) ortalık güllük-gülistanlık iken, zırt diye bir rapor çıkıyor ve Erdoğan’ın sinir katsayısı tavan yapıyordu.
Neymiş efendim, Türkiye gazeteci tutuklamakta dünya birincisi olmuş da, bu çok ayıpmış da, Eritre denen gariban ülkeyi bile geçmişiz de bir sürü laf.
Bu bitmeden AB İlerleme raporu. Reformlar yapılmıyormuş da, insanlar haksız ve kanunsuz şekilde hapse atılıyormuş da, tutuklamalar cezadan beter hale gelmiş de, cezaevlerinde ölümler oluyormuş da neler, neler…
Bunları unutturmak için “18 yaşındaki gençler Başbakan-Bakan olsun”, “kışladaki askerler tüfek ve kasatura ile oy kullansın” diye milletin kafasını karıştırmışken, bu arada tam da Suriye’ye girip Şam’da namaz kılmayı planlarken,

Rusya Başkanı Putin telefonda;

  • Suriye’ye atılacak tek kurşunu bile, Moskova’ya atılmış sayarım” deyip telefonu çat diye kapatınca dünyası alt-üst olmuştu.
Nihayetinde o da bir insandı. Bir taraftan çıldırtan raporlar, bir taraftan Putin, bir taraftan Esed, bunlar yetmezmiş gibi bir de Ahmedinecat, üstüne üstlük Eşbaşkan Obama’nın sıkıştırması, toplumda patlayan Atatürk sevgisi, cezaevlerindeki açlık grevleri gerçekten çıldırmak işten değildi.
Ya o alttan-alttan çalışan Kayseriliye ne demeli? Besle kargayı, oysun gözünü…
Kendisini kimin oraya gönderdiğini unutarak, iki başlılık yaratıyordu.
Hâlbuki Büyük Baş varken, ona gerek mi vardı?
En iyisi, bir Almanya yapıp, Merkel’e çatmak ve demokrat rolünü tekrar oynamaktı. Tabii ki yerlerse, yemezlerse gargara yapsınlar.
Haydi, Ya Allah Bismillah.