23 NİSAN’DAN GÜNÜMÜZE

23 NİSAN’DAN GÜNÜMÜZE

Suay Karaman

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kuruluşunun 100. yıldönümünü kutlarken, özgürlük ve bağımsızlığımızı borçlu olduğumuz ülkemizin kurucusu, Ulusal Kurtuluş Savaşımızın büyük başkomutanı, eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ü ve tüm silah (AS: ve dava) arkadaşları ile devrim şehitlerimizi en derin saygıyla, şükranla ve özlemle anıyoruz.

100 yıl önce açılan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin kökeni, Ulusal Kurtuluş Savaşı’na dayanmaktadır. Mustafa Kemal’in önderliğinde, dünyada ilk kez emperyalist devletlere karşı zafer kazanılmıştır. Bu meclis, hem ülkemizin kurtuluşuna, hem de yeni bir devletin kuruluşuna öncülük eden tarihi bir olguya sahiptir. Çürümüş ve yozlaşmış bir imparatorluktan yepyeni bir Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması, demokratik ve laik bir yönetim biçiminin gerçekleşmesi, çağdaş ve aydınlık bir yaşam biçiminin belirlenmesi ve bunun için yapılan tüm yenilikler, 23 Nisan 1920 tarihinde Mustafa Kemal’in liderlik ettiği Büyük Millet Meclisi’nin attığı adımlarla gerçekleşmişti.

23 Nisan 1920 Cuma günü Büyük Millet Meclisi törenle ve dualarla açıldı. Ertesi gün ilk toplantıda Mustafa Kemal Paşa oybirliğiyle Büyük Millet Meclisi başkanlığına seçildi. Yaptığı konuşmada “Büyük Millet Meclisi’nde beliren ulusal irade, yurdun yazgısına doğrudan doğruya el koymuş olup, onun üzerinde hiçbir güç yoktur.” dedi. Mustafa Kemal Paşa’nın bu konuşmasının özü kurulan yeni devletin diktayı ve tek adamlığı değil, hukuk ve çağdaş demokrasiyi hedeflediğini göstermektedir.

Mustafa Kemal Paşa’nın hazırladığı Halkçılık Programı, 18 Eylül 1920 tarihinde Büyük Millet Meclisi’nde okundu:

”1. Türkiye halk hükümeti ile yönetilmelidir,

  1. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur, yönetim yolu halkın doğrudan doğruya kendisi yönetmesi temeline dayanır,
  2. Büyük Millet Meclisi hükümeti, halkın karşı karşıya bulunduğu sefalet nedenlerini gidererek, mutluluk ve yaşam düzeyinin yükseltilmesini temel ilke sayar.”

Mustafa Kemal Paşa, cumhuriyetin ilanına giden yolda yaptığı her konuşmada, yeni yönetim şeklinin dayandığı ilkenin Halkçılık olduğunu, demokrasinin ve ulusal egemenliğin vazgeçilmez olduğunu ifade etmiştir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyetin ilan edilmesinin ardından kurulan genç Türkiye Devleti, az zamanda çok ve büyük işler başarmıştır.

Mustafa Kemal Atatürk, 1 Kasım 1930’da Büyük Millet Meclisi açılış konuşmasında şunları söylemişti: “Ülkenin yazgısında tek yetki ve güç sahibi olan Büyük Millet Meclisi, bu ülkenin düzeni için, iç ve dış güvenliğini sağlamak ve korumak için en büyük güvencedir. Büyük milli sorunlar şimdiye kadar ancak Büyük Millet Meclisi’nde çözümlendi. Gelecekte de yalnız oradan kesin önlemler sağlanabilecektir. Türk Milletinin sevgi ve bağlılığı her zaman Büyük Millet Meclisine yönelmiştir ve hep oraya yönelecektir.”

Ancak Atatürk’ün ölümünden sonra Halkçılık ilkesi de, ulusal egemenlik de gerçek anlamlarından uzaklaştırılarak, farklı konumlara çekilmiştir. Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından 90 yıl sonra 12 Eylül 2010 halk oylaması ile “ileri demokrasi” kandırmacasıyla, özgürlükler kısıtlanmış, yargı bağımsızlığı yara almıştır.

16 Nisan 2017 halk oylamasında, Yüksek Seçim Kurulu’nun son dakika golü  mühürsüz oy pusulalarının geçerli kabul edilmesiyle ile Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı verilen tuhaf bir sisteme geçilmiştir. Bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 100. yıldönümünde, Ulusal Kurtuluş Savaşını kazandıran ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olan Türkiye Büyük Millet Meclisi yönetimi yerine, siyaset biliminde benzeri olmayan Cumhurbaşkanlığı yönetiminin çok büyük olumsuzluklarını yaşamaktayız.

Cumhurbaşkanının partili olmasıyla, bu makam iç siyasette herkesi kucaklayıcı bir makam olmaktan çıkmıştır. Bugün, Türkiye Büyük Millet Meclisi fiilen etkisizleşmiştir. Yürütme erki Cumhurbaşkanı ve bakanlar, Meclise karşı sorumsuzdur. Demokrasinin olmazsa olmazı olan güçler ayrılığı ilkesi fiilen yok sayılarak, Anayasa Mahkemesi etkisizleştirilmiş, bağımsız yargı tümüyle yok edilmiştir. Ülkemiz artık Cumhurbaşkanlığı Kararnameleri ile yönetilmektedir.

  • Ülkemizde adı konmamış bir sivil darbe yaşanmaktadır.

Meclisin kuruluşunun 100. yılında ulusal egemenlik, tam bağımsızlık bitirilmiş, Halkçılık ilkesi yok edilmişken, 23 Nisan 1920’de kurulan Büyük Millet Meclisi, anılarımızda yaşamaktadır.

Cumhuriyetin 100. yılına girerken, genel durum ve görünüm hiç iyi değildir. Ulusun kendi kendini yönettiği ulusal egemenlik kavramı uzun yıllardan beri yok sayılmaktadır.

  • Demokrasi bitmiş, yerine tek adam diktatörlüğü getirilmiştir.

Ancak her durumda mücadeleye devam etmek gerekmektedir. Ulusal egemenlik, tam bağımsızlık, emperyalizm karşıtlığı ilkelerinde birleşerek, Kemalist ilke ve devrimleri özümseyenlerin bir araya gelerek yapacağı mücadele sonunda, bu karanlık gidişten aydınlığa çıkmak olasıdır.

Suay Karaman : SAYGI DUYMAK


SAYGI DUYMAK

 portresi_gulumseyen

Suay Karaman

 

 

 

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ardından AKP iktidarı çatırdamaya başlamıştı. Ancak muhalefetin seçim sürecinde yaptığı yanlışlar sonucunda ve siyasal iktidarın çeşitli hileler karıştırmasıyla, 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden zaferle çıkan AKP iktidarı, şimdi Cumhurbaşkanlığı seçimine kilitlenmiştir.

Şu anda yine ülkemizin gündemi çok yoğunken, ülkemizi bölme senaryoları
açık açık konuşuluyorken, ekonomik bunalım kapıdayken, işsizlik, yolsuzluk, vurgun, talan, seçim hileleri, siyasi iktidarın hukuk dışı tutum ve davranışları en üst düzeydeyken her şey bir yana itilmiştir, yalnızca cumhurbaşkanlığı seçimi konuşulmaktadır.

Hukuktan hoşlanmayan, kendi hukukunu yaratmak isteyen siyasal iktidar,
yargının verdiği kararlara saygı duymamaktadır.

Başbakan, Anayasa Mahkemesi’nin “Twitter”ı açma kararına sert çıkarak şunları söylemişti:

“Hukuka uymak zorundayız ama saygı duymak zorunda değiliz. Saygı duymuyorum.”

“Twitter” kararı için Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç;

  • “Anayasa Mahkemesi’nin kararı düzeltilmelidir. Böyle bir özgürlük hayvanlar aleminde bile yok!” açıklamasını yapmıştı.

Hukuktan yana olması gereken Adalet Bakanı Bekir Bozdağ; “Anayasa Mahkemesi sınırları aştı. Bu kabul edilmez” çıkışını yapmıştı. Anayasa Mahkemesi’nin Başkanı Haşim Kılıç ise; “Biz yetkiyi anayasadan aldık” sözleri ile yüksek yargıçlar adına tepkisini açıklamıştı. Ancak başbakan: “Tarih sizi affetmez” diyerek, bu konuda
son noktayı koymuştur.

AKP iktidarının 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna karşı yargıya yönelik olarak getirdiği Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) düzenlemesi,
daha TBMM’nin gündemindeyken çok eleştiri almıştı. Anayasaya aykırı olduğu bilinerek yasalaştırılan bu düzenleme, AKP’nin Çankaya’daki noteri tarafından da,
yine anayasaya aykırılığı bilinerek onaylanmıştı (AS: yayımlanmıştı).
CHP’nin başvurusuyla Anayasa Mahkemesi, bu düzenlemenin Adalet Bakanı’na
geniş yetkiler veren bölümünü iptal etti. Bu iptal kararının hükümetin yaptığı atamalardan önce alınması gerekirdi. Çünkü Anayasa Mahkemesi kararları geriye doğru yürümediği için, aradan geçen sürede  Adalet Bakanı HSYK’de çeşitli
(AS: çokkapsamlı!) atamalar yapmıştır.

Başbakan, Anayasa Mahkemesi’nin HSYK kararı için;

Karara uyduk ama saygı duymuyorum. Anayasal kurum çıkıyor, milletin haklarını savunacağı yerde uluslararası şirketlerin ticari hukukunu savunuyor.
Herkes konumunu bilecek, sınırlarını bilecek.
” şeklinde açıklama yapmıştır.

Acaba kendisi ve yakın çevresi konumunu, sınırlarını biliyor mu?
Türkiye Cumhuriyeti’ni hukuksuzluk ülkesi yaparak, aldıkları tuhaf kararlarla
dış dünyaya rezil edenlerin, kendi konumlarını ve sınırlarını sorgulamaları gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi de, öbür yargı organları da, siyasal iktidarın çıkarttığı her yasayı ya da yaptığı her şeyi onaylayan makamlar değildir. Beğenmediği kararlara saygı duymayan bu kişilere ve varlıklarına, saygı duymak olanaksızdır. Bunlardan hangisi Cumhurbaşkanı olursa olsun, saygınlığı olmayacağı gibi, Cumhurbaşkanlığı makamını dolduramayacaktır ve o yüce makama yakışmayacaktır.

– Hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunan,
– yolsuzluğa ve rüşvete bulaşan,
– haram yiyen,
– sürekli gerilim politikasıyla toplumu bunaltan,
“gaflet, dalalet ve hatta hıyanet” içindeki şeriatçı bir diktatöre de,

Kemalist ilke ve devrimlere inananlar olarak, bizler saygı duymuyoruz.
(İlk Kurşun Gazetesi, 14 Nisan 2014.)