AYASOFYA

AYASOFYA

Suay Karaman 

29 Mayıs 1453 tarihinde İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmet, onbir yüzyıldır Hıristiyanlığın en büyük kilisesi olan Ayasofya’yı, cami olarak ibadete açmış ve beş yüzyıl boyunca cami olarak hizmet vermiştir. 1453 yılında fethedilen İstanbul, 1918-1923 yılları arasında işgal edilmiştir. Son Osmanlı padişahı Vahdettin’in ülkesini bırakıp kaçmasıyla, Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesi son bulmuştur. Eşsiz liderimiz Atatürk’ün öncülüğünde kazanılan bağımsızlık savaşı sonrasında İstanbul, 6 Ekim 1923’te işgalden (AS: yaklaşık 5 yıl!) kurtulmuştur. 24 Kasım 1934 tarih ve 7/1589 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya müze olarak kullanılmaya başlanmıştır.

Ayasofya’nın müze yapılmasına yönelik ilk karşı çıkış, Said Nursi yandaşlarından Osman Yüksel Serdengeçti’nin çıkarttığı Serdengeçti adlı derginin Ağustos 1952 tarihli sayısındaki “Ayasofya” yazısıyla başlamıştır. Yazıda Ayasofya’yı müzeye dönüştürenlere ağır saldırılarda bulunulmasına karşılık, açılan dava sonucunda ceza verilmemiştir. Daha sonraları 1986-2016 arasında Zaman gazetesi ve 1994-2016 arasında Aksiyon dergisi bu konuyu gündeme getirmiştir. Bazı siyasal partiler de oy toplamak amacıyla Ayasofya’yı yeniden camiye dönüştürme propagandası yapmaya başlamışlar, Ayasofya’yı müzeye dönüştüren Bakanlar Kurulu kararının altındaki Atatürk’ün imzasının sahte olduğunu ileri sürmüşlerdir.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın cami olarak kullanılması için ilk olarak 2005 yılında Danıştay’a dava açarak, 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali ve yürütmenin durdurulmasını istemişti. Danıştay 10. Dairesi, 24 Haziran 2005’te söz konusu Bakanlar Kurulu kararının yürütmesini durdurma istemini reddetmişti. Daire, 31 Mart 2008’de ise Ayasofya’nın müze olarak kullanılmasında hukuka aykırılık bulunmadığına işaret ederek, davayı reddetmişti.

Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, 10 Aralık 2012’de, Danıştay 10. Dairesi’nin bu kararını onamıştı. Karar düzeltme isteği de 6 Nisan 2015’te reddedilmişti. Dernek, Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundu. 2018 yılında Anayasa Mahkemesi, Ayasofya’nın namaz kılınması için ibadete açılması yönündeki istemin reddedilmesi nedeniyle din ve vicdan özgürlüğünün ihlal edildiği iddiasıyla yapılan başvuruyu, “incelenmeksizin kişi bakımından yetkisizlik” nedeniyle kabul edilemez bulmuştu. Kısaca bugün Ayasofya’nın açılmasına neden olan kararın hukuksal sürecini başlatan bu Dernek, tüm davaları yitirmişti.

Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneği, Ayasofya’nın camiden müzeye çevrilmesine ilişkin 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının iptali istemiyle 20 Aralık 2016’da yeniden Danıştay’da dava açtı. Danıştay 10. Dairesinin, öncelikle süre ve kesin hüküm nedenleriyle esasa girmeden usulden reddetmesi gerekirken, eski kararlarının aksine bu kez davayı görüşmeyi kabul etti. 2 Temmuz 2020 tarihindeki duruşmada Cumhurbaşkanlığı, bu derneğin açtığı davanın reddedilmesi gerektiğini, konuyla ilgili önceki kararlara ve hukuka verdiği referanslarla savundu. Ancak Danıştay 10. Dairesi 10 Temmuz 2020 tarihinde Ayasofya’nın cami olarak açılmasına karar verdi. Böylece siyasal iktidar Ayasofya’nın cami haline getirilmesi için siyasal sorumluluk almak yerine, Danıştay’ı ileri sürdü. Danıştay da, bir skandala imza atarak, padişahın mülkü olduğu ve cami olarak vakfettiği gerekçesiyle Atatürk’ün imzası bulunan 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti.

  • Siyasallaşan yargının verdiği bu karar çok tartışılacaktır.
  • Çünkü yargı eliyle Atatürk Cumhuriyeti tasfiye edilmektedir.

İstanbul’u en son fetheden Mareşal Mustafa Kemal Atatürk olmasaydı, Ayasofya bugün kilise olarak hizmet verecekti. Danıştay’ın iptal ettiği 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının altında Atatürk’ün de imzası vardır ve iptal edilen aslında o imzadır. Sorunu ortaya iyi koymak gerekir:

  • Sorun ibadet değildir, siyasal İslam’ın Atatürk’le kapanmayan hesabıdır,
  • demokratik ve laik cumhuriyetten rövanş alma isteğidir.

AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan, 31 Mart 2019 yerel seçimlerinden önce 16 Mart 2019’da Tekirdağ’da düzenlediği mitingde Ayasofya’nın ibadete açılmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:

  • “Bu işin bir siyasi boyutu var, yanı var. Yan tarafta Sultanahmet’i doldurmayacaksın, ‘Ayasofya’yı dolduralım’ diyeceksin. Büyük Çamlıca Camii’ni yaptık, 4-5 tane Ayasofya eder. Bu oyunlara gelmeyelim. Bunların hepsi tezgâh. Biz ne zaman neyin nasıl yapılacağını çok iyi biliyoruz. Bu namussuzlar böyle dedi diye biz adım atmayız.”

    Yine seçim öncesinde gençlerle yaptığı televizyon programında şunları söylemişti:

  • “Ayasofya’nın belirli bir bölümünde namaz kılınıyor. Ayasofya’yı açmanın bir götürüsü var. O bizim için daha ağırdır. Ayasofya’nın açılmasını isteyenler, yurt dışındaki camilerimizin başına ne gelir hiç düşünüyor mu? Ben bir siyasi lider olarak bu oyuna gelecek kadar istikametimi kaybetmedim.”

Bu sözlerini unutan AKP genel başkanı Tayyip Erdoğan, Ayasofya’nın Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmesinin ardından yaptığı değerlendirme konuşmasında, 24 Kasım 1934 tarihli Mustafa Kemal Atatürk imzalı karar için “Tek parti döneminde alınan bu karar, tarihe ihanet olmanın yanında hukuka da aykırıydı.” ifadelerini kullanmıştır.

Ülkemizin kurtarıcısına, cumhuriyetimizin kurucusuna, eşsiz liderimiz büyük Atatürk’e hain diyenlerin aynaya bakmaları gerekir.

Her durumda uyuyan Türk Milleti, büyük kurtarıcımız Atatürk’ün ihanetle suçlanması karşısında tepki vermemeye ve sessizliğini korumaya devam etmektedir. Bunun yanında siyasal partiler, demokratik kitle örgütleri ve sendikalar da uyumaya ortaktırlar. Bu “hain” sözü için özellikle Cumhuriyeti kuran partinin yöneticilerinin yeri göğü inletmesi gerekirken, cılız tepkilerle geçiştirdikleri görülmektedir.

Bugün Atatürk‘ün imzaladığı kararnameyi iptal edenler, yarın Atatürk’ün imzaladığı başka kararları da iptal edeceklerdir. Atatürk’ün kurduğu fabrikalar kapatıldı, Atatürk’ün kapattığı tarikat ve cemaatler ardına dek açıldı. Yarın Danıştay, laik cumhuriyeti ve devrimleri iptal eden kararlar aldığında, Ayasofya kararına sevinenler ne yapacaktır? Ayasofya’yı egemenlik kullanımı olarak görenler, Ege Denizi’nde 18 adamızın Yunanistan tarafından işgal edildiğini bilmiyorlar mı? Sivil darbe yapanları alkışlayanlar, Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyeti yıkmak isteyen siyasilere yol verdiklerinin, destek olduklarının farkında mıdırlar?

Ayasofya’nın ibadete açılması Türkiye’ye ne kazandıracak? İbadet için cami eksiği mi var? Şimdi daha mı iyi Müslüman olundu? Türkiye’nin gündeminde bulunan ekonomik çöküş, açlık, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluk ve terör unutturulmak istenmektedir. Bunların yanında Atatürk ve laik cumhuriyete düşmanlık büyük boyutlardadır. Ayasofya’nın ibadete açılmasının ardından yurt dışında yaşayan milyonlarca Müslümanın ibadet ettiği camilerin kiliseye çevrildiğini görürsek, söyleyecek sözümüz olmayacaktır.

Ayasofya’da ilk namaz 24 Temmuz Cuma günü kılınacak. 24 Temmuz Türkiye Cumhuriyeti’nin eşit ve egemen bir devlet olarak tarih sahnesine çıktığı Lozan Antlaşması‘nın yıldönümüdür. Buradaki amaç bellidir: Cumhuriyetimizin kurucu belgelerine ve felsefesine meydan okunmaktadır. Muhalefeti ve Türk Milletini derin uykulardan uyandırmak için hepimiz el ele vererek, örgütlü çalışmalar yaparak, yeni yeni çoban ateşleri yakmalıyız. Yoksa artık Selanik’ten yeni bir harekât ordusunu beklemek hayalciliktir. (13 Temmuz 1920)

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“AYASOFYA” üzerine 2 yorum

  1. Cumhuriyete, ülke bütünlüğüne karşı irtica tehdidinin kritik adım sürecini vurguladığınız bu değerlendirmeniz için kaygılı bir yurtsever olarak teşekkür ediyorum,,,
    Atatürk’ün yitiminden günümüze aymazlık-çıkar güdüsüyle irticaya karşı tırnağını bile taşın altına koymayan başta CHP örgütü ve tüm diğer Cumhuriyet yanlıları, artık taşın altına baş koymanın dahi yetersiz kalabileceği karanlıklara çok yakın olduğumuzun ayırdına varmalı,,,
    CHP’nin tüm kadroları bireysel ikbal beklentilerini öteleyerek, bu yaşamsal ülke sorununu sırtlamalı tüm yurtsever güçleri harekete geçirerek her kulvarda etkin ve sürekli topyekün mücadeleyi başlatmalıdır,,, Bu mücadelenin yaşamsal olduğuna ve gecikmeye tahammül kalmadığına inanıyorum,,,
    Sağlık dileğimle ,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir