Abdulhamit Han beklerken bakarsınız ATATÜRK çıkagelmiş

Bize gelen bir e-ileti…

Abdulhamit Han beklerken bakarsınız ATATÜRK çıkagelmiş!

ÜMİT            
Mustafa ACER
macer@ttmail.com, 27. 10. 2017

(AS: Bizim katkımz yazının altındadır..)

Sayın Prof. İlber ORTAYLI,

  • Bir tarafta Abdulhamit Han beklerken, bakarsınız ATATÜRK çıkagelmiş diyor.

Siz Osmanlı dönemi özlemleri çekerken, bir de bakmışsınız ki M. K. ATATÜRK’ün fikir ve düşüncelerine hakim olan bir yönetim geleceğimize sahip çıkar.

Ülkenin geleceği ve çağdaş uygarlık düzeyine erişmesi; ancak Atatürk İlke ve Hedeflerine bağlı kadroların iktidara gelerek “Mustafa Kemal gibi düşünmesi ve yapması” ile mümkün olacaktır.

  • Atatürk İlke ve Hedeflerini silmek için uğraşan,
  • Ülke içinde ayrımcılık yaratarak toplumu geren,
  • Hırsızlık ve yolsuzlukları ayyuka çıkmış olan,
  • Egemen Dış güçlerin etkisinde ülkeyi bölmeye,
  • Totaliter Din devleti kurma yolunda değişim uygulamaya çalışanlardan

    kurtulmanın tek yolu kendi özümüze dönmektir.

Türk Milleti’nin gerilimden uzak, ortamı normalleştirmesinin yolu,
Atatürk İlke ve Hedeflerinde birleşmektir.

Türkiye’nin Huzura erişmesi için, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası (CHP)’nin, kurucu değerlerine dönmesi kaçınılmazdır.

CHP’nin; Konfiçyus’un “Ya bir yol bul, ya bir yol aç, ya da yoldan çekil” sözü gereğince, bir çözüm bulmak, Atatürk İlke ve Hedeflerine inanan kadroları yönetime getirerekMevzubahis Vatansa, gerisi teferruattır” diyerek ülkenin geleceğine sahip çıkması kaçınılmazdır.

  • Bugün CHP yönetimi Egemen Dış güçlerin etkisi altında kuşatılmış durumdadır.

Ülkenin içeride ve dışarıda birikmiş çok büyük sorunları bulunmaktadır. Bu sorunlar ancak Atatürk gibi düşünen ve yapan kadrolarla aşılacaktır.

Sayın Prof. Ümit Kocasakal Başkanlığında Atatürk İlke ve Hedeflerine sahip çıkan kadroların Yönetime gelmesi durumunda, Türkiye geleceğe Ümit ile bakacaktır.
=======================================
Teşekkürler Sayın Mustafa Acer..

Prof. Ortaylı’nın saptama ve uyarıları Dikkate almaya değer..

– AKP’si malum, Atlantik ötesinin proje partisi
– Bahçelisi malum, AKP stepnesi..
– HDP’si malum, PKK’nın siyasal uzantısı olmaktan kendini soyutla(ya)madı..
– İYİ Parti daha doğarken Atlantikçi – NATO’cu..
– CHP yönetimi ne yazık ki belli ölçülerde kuşatma ve işgal altında..

İş gene başa düşüyor..
Çizmeleri giymenin zamanı geldi.
Mustafa Kemal’in kutsal emanetinin bekçileri “davranmak” zorundalar..

Anadolu’da gene ve bir kez daha AYDINLANMA kazanacak..
Hiç kimse tersine bir hedefe boşu boşuna kilitlenmesin..

Cumhuriyetimizin 94. yaşı bitiyor..
Kutlu ve mutlu olsun!
O’nu sonsuza dek yaşatacağız; hem de başı dik ve onurlu..
Mustafa Kemal Paşa boşuna söylemedi; “hedefe ok attı”!

  • ..Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır..

    Sevgi ve saygı ile. 27 Ekim 2017, Ankara

    Dr. Ahmet SALTIK
    Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
    www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

Prof. Dr. Kemal Arı : 23 NİSAN…


Dostlar,

Ulusal tarihimizin en önemli dönemeçlerinden olan bu kutlu ve mutlu günde,
gönül dolusu coşku ile Ulusumuzun ve Ulus çocuklarımızın haklı gururlarının ürünü Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımızı kutluyoruz..

İzmir’den dostumuz Sn. Profç Dr. Kemal ARI’ın bu gün için birbirinden güzel 2 yazısını sizlerle paylaşıyoruz..

AYDINLANMA kazanacak!

Sevgi ve saygı ile.
23 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

================================================

23 NİSAN…

portresijpg

Prof. Dr. Kemal Arı

Ulus tarih sahnesinde yerini aldı ve haykırdı:
“Ben varım, ben!”
Yarın 23 Nisan…
Hepimizi kaynaştıracak ulusal bayramlar zincirinin ilk halkası…
23 Nisan 1920’de ulus, kendi istenciyle egemen olduğunu kanıtlayarak,
Büyük Millet Meclisini topladı.

Ulusal bayramlar zincirinin ilk halkası…
Öyle ya, o gün başlayan yolculuk, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilan edilmesiyle sonuçlanacak; ardından da toplumsal temelde köklü devrimlere başlanacaktı…

23 Nisan 1920’de ulus, kendi istenciyle egemen olduğunu kanıtlayarak,
büyük millet meclisini topladı.
İş o noktaya gelmişti ki; artık ne saltanatın dediklerinin önemi vardı,
ne halifelik makamının…
Ulus, kendisi için idam fermanlarını yazanlara ve buna dinen fetva hazırlayanlara karşı öyle bir duruş sergiledi ki:

“Hey, dur bakalım dur!
Sen kim oluyorsun ki?
Yedi bin yıllık tarihim var benim…
Köklerimde Oğuzlar, Bilge Kağanlar, Dede Korkutlar, Sultan Alparslanlar, Fatihler; Kanuniler var benim!
Dur bakalım dur, çekil aradan! Sen kim oluyorsun ki?
Tahtlar, taçlar uğruna koca bir ulusu tarihin çöplüğüne atamazlar; sen de ona aracı olamazsın. Bana bunu reva görenler için de diyorum ki ‘İşte ben varım’… Meydanlardayım. Ya ölüm, ya kalım davasıdır artık bu… Savaşsa ölümüne savaş…

Madem beni tarihten silmek istiyorsunuz uygarlık, hak, hukuk ve adalet adına;
ey emperyalizm, savaştan başka yolu yok bunun… Büyük bir hesaplaşma olmadan, benim tarihsel varlığıma son veremezsin. Bunu istiyorsan, son bir hesaplaşmaya da hazır ol! İşte giydim kefenimi ortadayım; buyur gel, savaşsa savaş…

  • Ya bağımsızlık, ya ölüm!”

Onun bu haykırışı karşısında, onu o zamana değin küçük görüp aşağılayanların yapacağı ne vardı ki? Ancak ihanet edercesine, ulusun üzerine ordularını sürebilirlerdi.
Sürdüler de…
Ali Galipler, Anzavur Ahmetler orada burada kışkırtılan insanların kütleler halinde çıkardığı iç ayaklanmalar

Derken Hilafet Orduları; Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşlarının öldürülmelerinin
“dinen vacip”; yani dinsel bir görev olduğuna ilişkin fermanları…
Bütün bu kötülükler, yollara döküp, Anadolu’yu kasıp kavurmaya başlamıştı bile…
Kardeşin kardeşle kavgasına göz yumacak kadar davayı bel altına indirmeyi başarmıştı emperyalizm…

Binbaşı Noel bununla yetinmiyor; doğuyu batının üzerine kışkırtarak,
iç savaşı daha da cehennemi bir boyuta ulaştırmak için çırpınıyordu.
Kışkırtıcı ajanlar, casuslar, işbirlikçiler ve bozguncular sarmıştı her yanı…

  • Tek bir hedefleri vardı;
    – Meclisi dağıtmak,
    Mustafa Kemal’i ipte sallandırmak;
    – Ulusun iradesini ortadan kaldırmak…

Ulus, bir ölüm savaşına girerken, ona tepeden bakanlar onu “sürü” olarak görüyorlardı. Ulus sürüyse, kendilerinin de “çoban” olduğunu düşünüyorlardı.
Kendileri yoksa başsız ve çaresiz ulusun hiçbir şey yapamayacağını düşünüyorlardı.

Ancak, hayır!
Ulus tarih sahnesinde yerini aldı ve haykırdı: “Ben varım, ben!”
Ve hiç beklenmedik bir anda ulus şahlandı.
O artık çağlayandı; bendine sığmayacak kadar büyük bir nehirdi…
Seylap olmuş, içindeki bütün kötücülleri arındırarak temiz bedeninden,
tarih önünde Misak-ı Milli sınırları içinde yayılıyordu.

Bu gücün karşısında kimse duracak gibi değildi.
Ulus tarihin bu kritik evresinde, nice ulusal kahramanları yaratmayı başarmıştı.
Ve Atatürk de Türk Ulusu’nun bağrından çıkan basit (AS: Basit değil bize göre!)
bir birey olarak, bunlardan yalnızca bir tanesiydi.

Ortam hazırdı; iklim koşulları oluşmuş ve maya tutmuştu.
Bu mayayı ve kıvamı yakalayan ulus bıkmadı, korkmadı, çekinmedi, irkilmedi
ve yedi düvelle savaştı.
Ya yok olacaktı, ya başaracaktı…
Ve başardı.
Ordusu için ulus, varını yoğunu ortaya koymuştu:
1922 yılının 9 Eylülü’ydü.
O gün İzmir’e Türk Orduları ve Yüzbaşı Şerafettin, göğsünden çıkardığı,
kanının bulaştığı al bayrağı iki arkadaşıyla birlikte (Teğmen Hamdi ve Ali Rıza)
İzmir Hükümet Konağı’na astı.
Yaralı haliyle O, bayrağına bulaşmış al kanına bakarak şunları söylüyordu:

  • “Al bayrağıma, kanım bulaşmış.
    Ağlıyorum.
    Şimdi de gözyaşlarım bulaşıyor.
    Öpüyorum, Öpüyorum, Öpüyorum.
    Ölsek ne gam! İzmir’e ilk ulaşan bizlerdik ya!”

Sanki rüzgarın oğullarıydı onlar…
Türk Ulusu, yedi bin yıllık tarihinden gelen güçle büyük bir rüzgar olmuş;
savurmuştu çocuklarını bağrından çıkarıp o şanlı hedefe doğru.
Ve rüzgar olup, Anadolu bozkırlarını, o sıcakta, o zor koşullarda dokuz günde aşarak
ve aynı zamanda savaşarak, İzmir’e ulaşmışlardı.
Çünkü, Gazi Mustafa Kemal Paşa, 30 Ağustos 1922’den sonra,
ünlü buyruğunu vermişti:

  • “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!”…

O ordular; Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordularıydı…
O başkaldırışın başında, Meclis bulunuyordu.
Atatürk bile Meclisin buyruğundaydı.
Çünkü Meclis çalanın, çırpanın; millete yalan söyleyenlerin,
beyin uyuşturmayı hüner sayanların yeri değildi ki?

Doruk Bey vardı örneğin.
Düşman Sakarya Savaşı’nda Ankara önlerine geldiğinde;
Ankara’nın boşaltılmasını önerenlere;

“Biz buraya ölmeye geldik!.. Kaçmak da ne?” diyordu.

Ve Fevzi Paşa düşmanın ölümüne ilerleyişine bakıp tanıyı çoktan koymuştu:

“İlerleyen düşman, mezarına geliyor”.

Atatürk ise Hacianestis’e sesleniyordu:

“Hey, Hacianestis; gel de ordularını kurtar!”

Bugün kimileri 23 Nisanı küçümsüyor; çarpık çurpuk, kazınmış, artık hallerine bakmadan.
Varoluşlarının en büyük nedenlerini yadsımayı demokratlık sayıyorlar.
Nereden çıktı bunlar; neyi, kimi temsil ediyorlar, anlamak güç.
Derin derin tarih yazıyorlar, övünerek…
Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’yı, o büyük kalkışmada, vuruşmada,
tarihsel hesaplaşmada saygıyla anmalarını beklemiyoruz artık da;
bir tavuk kümesine saklanacak denli korkak gösterecek üslup kullanmaktan
geri kalmıyorlar.

Hatta çıktılar; Atatürk’ün 23 Nisan’ı Türk çocuklarına bayram olarak armağan etmediğine dek götürdüler iftiralarını… Himaye-i Eftal Reisi’ne bağlayıverdiler işi…
Devletin başında Cumhurbaşkanı ve yürütme erkinin başında Atatürk varken;
Çocuk Esirgeme Kurumu Başkanı’nın böyle bir iradesi nasıl olabilir?
Düşüncesi varsa da Himaye-i Etfal Cemiyeti başkanının;
o günün bayram olmasını sağlayan kim ey saftirikler?

Benim, senin, onun; hepimizin ne düşünceleri var. Biz düşünüyoruz diye,
her düşündüğümüz şeyi gerçekleştirebilecek yetki ve görevlerimiz mi var?
Tarihe nasıl bu kadar şaşı bakıyorsunuz; kör oldunuz artık kör!
Siz kimsiniz, nereden çıktınız; kime hizmet ediyorsunuz; davanız ne?

Ancak, gerçek değişmiyor ki! Gerçek olduğu kadar gerçektir.
Halep orda ise, Arşın da buradadır.
Yalan, gerçeğin yüzüne vurulduğunda, o çirkin haliyle ne kadar orada kalabilir ki?

  • Tek bir belge koyabildiler mi;
    Vahdettin’in ulusal mücadeleye yardım ettiğine ilişkin?

Koyamazlar… Çünkü yalan üzerine, doğrunun binası yapılamaz…
Güneş balçıkla sıvanmaz.
O nedenle diyoruz ki: Yaşasın Millet; soylu ve asil Türk Milleti;
Yaşasın onun tek tecelligahı olan Türkiye Büyük Millet Meclisi;
Yaşasın Türk Ordusu;
Ve yaşasın, bütün bunları bize doğuşumuzda, varoluşumuzda, yarınlarımızda
tek önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Yaşasın Aydınlık Türkiye…
Çok işimiz var daha, çok!

ADD İsparta Şubesinden Vali’ye açık mektup..


Dostlar.

  • ADD İsparta Şubemiz,
    yöresinde son derece zorlu bir aydınlanma savaşımı içinde.

Yürekli başkan Sayın Mahmut Özyürek,
kelle koltukta ATATÜRK DEVRİMLERİNİ savunuyor.

Yönetim Kurulu ve İsparta’nın aydınlık çevreleri de O’nun arkasında.

  • Kendisini yıpratmak için olmadık işler yapılmakta.

Kendisini belki 15 yıldır tanırız. Bu denli uzun süre hep seçimle Başkan kalabilmeyi başarmış ender dava arkadaşlarımızdandır. Sanırız rekor, Bandırma Şubesi Başkanımız Sayın Melih Çınar‘dadır ve 18+ yıldır özgür demokratik seçimlerle Şube başkanlığını özveri ile yürütmektedir. Ancak Bandırma’nın görece demokrat bir kimliği vardır.

Fakat İsparta öyle mi?

Sayın Mahmut Özyürek ile İsparta ve ilçelerinde onlarca aydınlanma konferansları yaptık. Kendisinin arabası ve şoförlüğü ile, kendisinin cebinden benzin ödemesi ile yaptık bunları.

İsparta ULUSAL GÜÇLER BİRLİĞİNİ kurduk, ADD Genel Başkan Yardımcılığı dönemimizde.

Mahmut bey tarih öğretmenidir, emeklidir ve tüm enerjisini derneğe vermektedir.

Yağız bir Anadolu insanıdır, sözü serttir ama merttir.

  • O giderse İsparta ADD de çöker..

Dolayısıyla O’nu anlamak ve hak ettiği desteği vermek herkesin ödevidir.
Başta kendi üst örgütünün..

29 Ekim 2012 kutlamaları nedeniyle İsparta Valisi’ne yazmak zorunda kaldığı açık mektup okunduğunda, iklimin (ahval ve şeraitin) ne denli vahim olduğu çok daha iyi anlaşılacaktır.

Lütfen, acı gerçekleri cesaretle tarihe not düşen bu açık mektubu okur ve
paylaşır mısınız??

ISPARTA_VALISI_MEMDUH_OGUZ’A_ACIK_MEKTUP2_28.10.12

Merak edenler için, yaklaşık 4,5 ay önce aynı valiye yazılan 1. açık mektubu da ekliyoruz.

ISPARTA_VALISI_MEMDUH_OGUZ’A_ACIK_MEKTUP1_15.6.12

Saygıdeğer, yürekli, özverili dava arkadaşımız ADD İsparta Şubesi Başkanı

Sayın Mahmut Özyürek’e ve O’na omuz veren tüm çalışma arkadaşlarına, aydınlık İspartalılara teşekkür ediyor, dayanışma duygularımızı belirtiyoruz
.

AYDINLANMA KAZANACAK!

Sevgi ve saygı ile.
28.10.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
ADD Eski Genel Başkan Yard.
www.ahmetsaltik.net

 

“Ben artık bu toplumun sosyal ve manevi bir üyesi değilim”

Dostlar,

Sayın Prof. Dr. Ali Demirsoy hocamızın, Silivri tutsaklarından Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun trafik kazasında (??) ölen oğlu Emir’in cenaze törenine katıldıktan sonra yazdığı yazıyı sitemize o gün (16.10.12) koymuştuk.

“Ben artık bu toplumun sosyal ve manevi bir üyesi değilim”

Sonra da yorum bölümünde kendisine aşağıdaki eleştirimiz olmuştu :

=======================================
Değerli hocam,

Yazınızı okudum ve web siteme koydum.

Lütfen bakar mısınız??

Sizden önce de Fatih hoca için 2 yazı yazmıştım web sitemde..

Her şeye karşın teslim olmak yok!..

Aydın sorumluluğu işte böyle kurşun gibi ağır..

Çaresiz, son nefesimize dek omuzlayacağız.

Daha nitelikli bir toplum için..

Başka öneriniz var mı vatandaşlıktan / toplum üyeliğinden istifa dışında ??

Bu dizeleri web siteme, yazınıza yorum olarak da koyacağım..

Not : Bize de yolladığı, metnini yukarıya koyduğumuz e-iletisine karşılık olarak yollanmıştır..

Sevgi ve saygı ile.
17.10.12

Dr. Ahmet Saltık
http://www.ahmetsaltik.net

==============================================================

Ali Demirsoy hocamız bir ileti ekinde yazısını güncellemiş.
Tam da kendisine yakışanı yapmış, sağolsun, bizi de dikkate almış :

Sevgili Ahmet Bey Kardeşim,

Yazımdaki eksikliği bir paragrafla giderdim.

Umutsuzluk aydına yakışmaz.

Sitenize bu gönderdiğim yeni yazıyı koyunuz.

Teşekkür ediyorum.

Prof. Dr. Ali Demirsoy
Hacettepe Üniversitesi, Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümü Emekli Öğretim Üyesi
Beytepe/ANKARA
Telf: 0312.297 80 40 (aynı zamanda faks)

=======================================================

Sayın Demirsoy’un yazısı yeni içeriğiyle aşağıda..

Eklenen paragraf şöyle :

    * Bu yalnızlık güçsüzlüğe, çaresizliğe düşmemin değil, pusulasını yitirmiş bir toplumu aydınlığa çıkarmayı hedef olarak gören çabamın kamçısı oldu. Çok şeyi az kişiyle başarmanın da mümkün olacağını göstermenin zamanı geldi.

Teşekkürler Ali hocam,

Buna inanın AYDINLANMA KAZANACAK

Daha doğrusu AYDINLANMA GENE KAZANACAK..

Çünkü AYDINLANMA hep kazanıyor.. Tarihe bakın..

Sevgi ve saygı ile.
17.10.12

Dr. Ahmet Saltık
http://www.ahmetsaltik.net

================================================

Ben artık bu toplumun sosyal ve manevi bir üyesi değilim

Prof. Dr. Ali Demirsoy

16.10.2012 tarihinde tanık olduğum bir merasimde, bu toplumun ulaşmış olduğu kimliğin artık benim kimliğimle aynı olamayacak kadar farklılaştığını anladım. Eğer siz toplumun yaklaşımını ve anlayışını anlayamıyorsanız, o toplumun bir bireyi olmaktan uzaklaşmışısın demektir ya da o toplum, sizin, içinde rahat hareket edemeyeceğiniz ya da benimseyemeyeceğiniz kadar değişmiş demektir. Tanık olduğum şu sürecin üzerinde, ön yargılarınızı bir tarafa bırakarak bir insan olarak, ama sadece bir insan olarak düşünmenizi istiyorum.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu, Almanya’da ve Hacettepe Üniversitesinde dâhiliye uzmanı olmuş, başhekimlik, dekanlık yapmış ve İnönü Üniversitesinde Gastroenteroloji kliniğini kurmuş ve iki dönem İnönü Üniversitesi Rektörlüğünü yapmıştır. Rektörlüğünün çok başarılı geçtiğini, üniversiteye önemli tesisler kazandırdığını, çok sayıda bilimsel toplantıya destek olduğunu ve on binlerce ağaç diktirerek üniversitenin kıraç arazisinde neredeyse orman kimliği kazanacak bir koruluğu bu bölgeye kazandırmıştır.

Tanıdığımız Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu, cumhuriyete, laikliğe, bilimsel düşünceye sözde değil özde inanmış ve sahip çıkmış bir meslektaşımızdı. Bu yolda da cesur çıkışları olmuş bir yöneticimizdi.

Şu anda çeşitli suçlamalarla Silivri Cezaevinde, yaklaşık 4 yıldan bu yana tutuklu olarak (kesinleşmemiş bir suçtan dolayı değil) yatmaktadır ve bilebildiğimiz kadarıyla da ağır seyreden karaciğer kanserinden dolayı yaşamı tehdit altında olduğu söylenmektedir. Eğer varsa, suçunun ne olduğunu, bağımsız, hukuka ve adalete saygılı, insan haklarını ön planda tutan yüce mahkemelerimiz kuşkusuz kanıtlarıyla birlikte bu topluma kararlarıyla duyuracaklardır. Yargılama aşamasındaki bir davaya fikir beyan etmenin, görüş açıklamanın ve serzenişte bulunmanın hukuka aykırı olacağını bildiğim için bu konuyu burada kapatmalıyım.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu’nun iki oğlu vardı. Biri Armağan, şu anda Amerika’da eğitimdeymiş, diğeri Emir; benim de yakinden tanıdığım yakışıklı, saygılı, yüzünden güzellik akan, aydınlık yüzlü bir gençti ve Başkent Üniversitesi Hukuk Fakültesinde dördüncü sınıfta okuyordu. Her hafta sonu yalnız kalan anasını, babasını görmek üzere Silivri’ye götürüyor, onunla iki gün kalarak geri dönüyordu. 13.10.2012 tarihinde çok kötü bir trafik kazasında yaşamını yitirdi.

Emir’in cenaze ve defin törenine birçok insan gibi ben de katıldım. Benzer durumlarda yaşanan hüzün doğal olarak bu törenlerde de yaşandı. Hepimizin gözlerinden yaşlar aktı. Buna benzer hüzün veren olaylar dünyanın her yerinde ve ülkemizde de sıkça yaşanmıştır. Ancak bu süreçte yer alanların acıklı durumları, çizilen bu tabloya yerleştirildiğinde, belki de dünyanın en kahredici, üzücü ve düşündürücü bir sahnesi sahnelenmiş oldu.

Dünya güzeli oğlunu yitiren ana, başından itibaren; özellikle mezarın başında eridi bitti; bir ananın dramını bütün çıplaklığıyla görüyorduk. Belki, onu, kendisi bir hekim olan kocası teselli edebilecekti; acılarını bir nebze de olsa dindirebilecekti Gözlerimiz kocanın üzerindeydi. Ancak kocayı, yanında, arkasında, önünde, -her halde- yıllarca kucağına almış, sevmiş, öpmüş, koklamış yavrusunu son seyahatinde yalnız bırakarak kaçmasın diye en az görebildiğimiz 6 kolluk görevlisi çembere almıştı. Zaten 4 yıl tutukluluk ve ağır hastalığı nedeniyle neredeyse bitme aşamasına gelmişti. Bir zamanların saygın doktoru, saygı yöneticisi Prof. Dr. Fatih Hilmoğlu’nun gözlerindeki -çok az kimsenin anladığını düşündüğüm- acı ifade birçoğumuzun kalbine kurşun gibi oturdu. Hiç kimseye, yaşayan oğluna, üzüntülerin en büyüğünü yaşayan eşine bile yardım edecek durumda değildi. Belli ki sadece bir töreni yerine getirmek için izinli çıkmıştı.

Yasalar neredeye kadar izin veriyor, nasıl veriyor bilemem; hukukçu değilim. Ancak Prof. Dr. Fatih Hilmoğlu’nun geniş bir koruma çemberi içinde Ankara’ya getirilip, evinde kalmasına izin verilmeden, geceyi Sincan Cezaevinde geçirmek, defin töreninin ardından (aynı gün mezarlıkta bu tören yaklaşık saat 16.00’da bitti) saat 19.00’da 4 yıldır tutuklu olduğu Silivride’ki koğuşuna götürülmek üzere izin verilmiş. Yani evinde çocuğunun ruhuna okunacak duaya bile âmin diyecek şans tanınmamıştı. Eşiyle birlikte yıllarca yavruları üşümesin diye yorganını örttükleri odaya, son bir kez birlikte bu yorganı katlamak için bir şans bile tanınmadı. Sanki Silivri kaçıyordu.

Bu yazıyı kaleme alırken ananın mezarı başındaki yok oluşunu, babanın gözlerindeki acı ifadeyi, bu durumu toplumun bir kara bahtı olarak görerek gözlerinden sicim gibi boşanan insanları bir türlü unutamıyorum. Anayasanın bile sık sık çiğnendiği bir ülkede, bir ailenin tarif edilemez bir acısına merhem olmamayı neden en katı yasalara bağlıyoruz? Biz bu kadar mı insanlık duygularımızdan uzaklaştık?

Eve ulaştığımda her şeyimle bütünleştiğimi düşündüğüm bu toplumun artık tarif edilen bir üyesi olmadığımı anladım. Bu kadar kin, bu kadar garez, bu kadar acımasızlık, bu kadar nefret, bu kadar gaddarlık benim mensup olacağım topluluk olamaz. Eğer geleneğimiz buna izin veriyorsa, ben bu gelenekten değilim, eğer kültürümüz buna izin veriyorsa ben bu kültürden değilim, eğer milli duygularımız buna izin veriyorsa, ben bu milletten değilim, eğer dinimiz buna için veriyorsa ben bu dinden değilim. Eğer insanlık bu ise ben insan bile değilim. Belli ki kalabalığın içinde yalnız kalmış birkaç insandan biriyim. Bu yalnızlık güçsüzlüğe, çaresizliğe düşmemin değil, pusulasını yitirmiş bir toplumu aydınlığa çıkarmayı hedef olarak gören çabamın kamçısı oldu. Çok şeyi az kişiyle başarmanın da mümkün olacağını göstermenin zamanı geldi.

Prof. Dr. Fatih Hilmioğlu rektörlüğü sırasında birçok bilimsel toplantıya tam anlamıyla destek oldu. Beğensek de beğenmesek de tasvip etsek de etmese de o dönemde yöneticilik yapmış, birçok bildiriye ortak imza atmış, birçok kararı birlikte almış arkadaşlarını da gözlerimiz aradı. Onu yalnız bırakmayan politikacılarımız, bilim adamlarımız, bir zamanların yöneticileri vardı; ancak gözlerimizin aradığı çok kişiyi –en az bu acı olayda yanında olma ve ona manevi destek verme için bile- göremedik. İnsani bir görev için bile orada değillerdi. Belli ki sele kapılmış çok insanımız var.

Katılanları bu yazıyı yazarken şöyle bir tekrar gözden geçirdim. Nitelikli bir grubun olması, bir devrin özelliğini tanımlıyor gibiydi. Sele kapılanların gelmemiş olmasını daha hayırlı gördüm. Çünkü bir Azerbaycan atasözünde der ki:

    Sel geldiği zaman ilk olarak çer-çöp gelir.

Prof. Dr. Ali Demirsoy
16.10.2012

Değerli Kardeşim,

Bir völümünüzün bu toplumun artık bir üyesi olamayacak denli farklılaştığını söyleyebilirim. Bunlardan bir de benim ve yargıya bugün kesin olarak vardım.

Bu kez kısa olan bu yazımı kesinlikle okumanızı diliyorum.

Saygılarımla. 17.10.12

Ağlanacak halimize zil takıp oynuyoruz..

Üstad Levent Kırca.. ülke sana çook borçlu.. 10 parmağında 10 hüner.. İnanılmaz yetenekli bir tiyatro sanatçısı.. Adeta tiyatro ile soluk alıp veriyor.. Köşe yazısı yazıyor.. Aydın hareketlerine öncülük yapıyor.. Bravo Levent Kırca..
Levent Kırca gibi yaratıcı beyinler üreten bir toplumun sırtı yere gelmez.
OLACAK O KADAR oyunlarını izlemeye gidelim, insanları götürelim..
Ulusal Kanal’a çoook teşekkür ederiz bu tarihe mizahi tanıklıkları ekrana taşıyarak ölümsüzleştirdiği için..
AYDINLANMA KAZANACAK..
Sevgi ve saygı ile. 3.8.12, Ahmet Saltık, www.ahmetsaltik.net
Ağlanacak halimize zil takıp oynuyoruz

LEVENT KIRCA

Büyüklük makamla, parayla, pulla olmaz. Büyüklük hoşgörüdür. Büyüklük; vatan sevmek, insan sevmek ve dinimizin de buyurduğu gibi, canlıya işkence etmemektir. Hele öğretmenlerimize işkence, en büyük günahtır. En büyük halkımız, başka büyük yok. Yoksa tuvalette de var; küçük, büyük Yeni bir oyuna başladım, ismi “AZINLIK”. Yer yer çok komik, yer yer çok sert.. Yerse. Henüz sekiz oyun oynadım. Benim için adeta sekiz oyunluk bir bebek, oyunum. Pek çok şeyi dile getirdiğim ve bunları cesaretle söyleyebildiğim için hoşuna gidiyor insanların. Bir bakıma insanların içindekini, söyleyemediklerini söylüyorum. Turnedeyim ve ilgiden anladığım kadarıyla uzun sürecek turne.
Tek başıma oynuyorum ama masal ya da fıkralardan oluşmuyor oyun. Allah’ına kadar gerçekleri söylüyorum korkmadan. TV’de susturulduk, programımız yayından kaldırıldı, inandıklarımı bildiklerimi şimdi tiyatroda söylüyorum.

Ekip, tekniğiyle birlikte 12 kişi. Sahnede ise 3 oyuncu arkadaşım var. İyi oyuncular bunlar.
Ama onları konuşturmuyorum. Ha bire kostüm değiştirip, değişik kostümleriyle bol bol antre yapıyorlar. Onların yerine de ben konuşuyorum. İlginç bir durum çıkıyor ortaya. Hem oyun statik olmaktan kurtuluyor, hem de bir hareket kazanıyor. Daha sekiz oyunda duymuş seyirci duyacağını. İstek telefonlarının ardı arkası kesilmiyor.

“-Bizim şehrimizde / kasabamızda da oynar mısınız?”

-Oynarız.

Salondaki seyirci oyunun nabzı. Türkiye’nin bugünkü durumuna yürekleri yanıyor, hem de ne yanmak. Gelen reaksiyonlardan anlıyorum bunu. Hep birlikte ağlıyoruz, gülüyoruz memleketin haline. Gerçekleri dillendirdiğim ve de iyi bir oyun çıkarttığım için mutluyum.

Neden devlet büyüğü

Hükümetin üst düzey yöneticilerine neden “Devlet Büyüğü” denir? Bu büyüklük nereden gelir?
Büyük denilen bu insanlar gerçekten büyük müdür? Bunlar büyüklüklerini, sorumluluklarını
müdrik midir?

“Büyük” sözü çok iddialı bir söz. Fiziksel büyüklüğün dışında, büyüklük: Olmuşluk; ermişlik;
erdem sahipliği; hoşgörülü olmak; kültür sahibi olup da bu kültürle ona buna caka satmamak; bağışlayıcı olmak; dostları unutmamak; küçüğü-büyüğü kollamak; sevgili ve saygılı olmak;
paraya pula değer vermemek ve insana değer vermek. Bu niteliklerin hangisi devlet büyüklerinde var? Bana bir kelime öğretenin kulu kölesi olurum demiş peygamberimiz. Peygamberimiz öyle demiş ama
en kutsal varlıklarımız öğretmenlerimiz, yan yana gelmiş 4’lerden oluşan molla yetiştirme sistemine karşı yürüdükleri için coplandılar, gaz sıkıldı yüzlerine, panzerlerden boyalı su fışkırtıldı, sürüm sürüm süründürdüler İzmir asfaltlarında öğretmenlerimizi. Devlet Büyüğümüz Başbakan’ın vicdanı sızlamadı. Gerçek büyüklerimiz öğretmenlerimize uygulanan bu şiddet karşısında,
“Polis görevini yaptı” dedi Başbakan.

Anamız ağladı, analarımız tabut başlarında saçlarını yoldu yitirdikleri evlatları için.
Altmış yıldır ben de bu ülkede yaşıyorum. Hiç bu kadar “Ana” ağlamamıştı. Gerçek büyüklerimiz analarımızı, cennetin ayaklarının altında olan analarımızı, Devlet Büyüğümüz Başbakan
“Askerlik yan gelip yatma yeri değildir..” diyerek bir kez daha ağlatmadı mı? Paralılar paraları ödeyip şehitlik mertebesinden tüyerken; ölen fukara gençler, gerçek büyüklerimiz değil mi?
Bu düzeni kurgulayan, milletin anasını ağlatan, Devlet Büyüğümüz Başbakan değil mi?
Okumuş, kendini yetiştirmiş, kitap kurdu olmuş insanlar az mı büyük? Mürekkep yalamışlık;
okuyarak dirsek çürütmüşlük az birşey mi? Bilgisiyle bilgilendiren, kitleleri aydınlatan
bu insanlar için dememiş mi peygamberimiz, “kulunuz köleniz olurum” diye?
Peki Devlet Büyüğümüz Başbakanımız ne buyurmuşlar;

“Ben okumadım, okuyanların halini görüyorsunuz. Ben okumadığım halde Başbakan oldum,
büyüdüm büyüdüm Devlet Büyüğü oldum. Sadece Devlet Büyüğü olmadım, ekonomik olarak da
dostlarımla beraber büyüdüm. Okumasanız da olur..” demedi mi buyruğunda?

Büyüklük makamla, parayla, pulla olmaz. Büyüklük hoşgörüdür. Büyüklük; vatan sevmek, insan sevmek ve dinimizin de buyurduğu gibi, canlıya işkence etmemektir. Hele öğretmenlerimize işkence,
en büyük günahtır. En büyük halkımız, başka büyük yok. Yoksa tuvalette de var; küçük, büyük. Fiyatları da farklı farklı. Ben gerçek büyükleri; fındık ile fıstık ile, badem ile beslerim.

Oyuna çıkarken

Sahneye girmeden dua ederim; gelmişime geçmişime ve de ustalarıma. Duam bitmeden de antremi yapmam. Bitince bismillah derim ve başlarım oyunuma. Ben bu duaları Türkçe okuyorum. Türkçe okuduğum için yerine ulaşmıyor mu yoksa? Şimdi beni de kuşkuya düşürdüler; her şeyi bilen yüce Rabbimizin
Türkçe bilmemesi mümkün mü? Diyanet işleri başkanımıza soruyorum, ben Türkçe duaları
boşuna mı okuyorum?

Şehit olmak isteyenlere müjde

Hükümetimiz de, artık bazı iş ve meslek kollarındaki kişilerin şehit olabileceklerinin müjdesini verdi. Artık hükümet şehit olabilecekler için bir liste hazırlıyor. Parayı bastırıp askerden kaçtığınız için üzülmeyin. Size bu fırsat, bu imkân hükümetiniz tarafından sağlanacak.
Ben Müslüman bir ailenin çocuğuyum. Annem ramazanlarda eve hoca çağırıp hatim indirirken,
hocayı Kuran-ı Kerim’den takip ederdi. Hoca yanlış yaptı mı düzeltirdi onu. Herhangi bir satırı atladı mı uyarırdı. Ben de iyi bir Müslüman olduğuma inanıyorum ve Allah’ın her dilden ibadeti kabul ettiğine de inanıyorum. Ayrıca dinin kimsenin tekelinde olmadığına da inanıyorum.
Bugüne kadar kimseye eziyet etmedim. Polisle halkı karşı karşıya getirenler, insanların elinden özgürlüklerini alanlar, yetim hakkı yiyenler, insanlara eziyet edip ah alanlar ve anamızı ağlatanlar düşünsün.

Olaylar doruk noktasında

Oyunum “Azınlık”a turnede, halk ve gençler koşa koşa geliyor. Valiler, kaymakamlar, açıkçası
“Mülk-i Erkan” gelmiyor. Belki de gelemiyor. Belki de orada gözükmek istemiyor.

Biga Üniversitesi’nde konuşmacıydım iki gün önce. Salon hınca hınç doluydu.
Bir tek profesör vardı, diğer konuklar öğrencilerden oluşuyordu. Çoğu kızımızın da
başı örtülüydü üstelik. Ama okul yönetiminden bir kişi dahi yoktu. Zira okul ele geçirilmişti.
Beni dinleyen o profesörün de defterini dürmüşler. Savaşta düşmeyen Çanakkale ve Biga,
özellikle Biga, bu kez düşmüştü
.
Televizyonlarda durum

Durumu müdrik bazı gazetelerin dışında bu yazdıklarım çıkmıyor, çıkamıyor. Devletin televizyonları ve diğer yandaş kanallarda millet, şakkıdı şukkudu oynuyor. Pop müzik yıldızlarımız, starlarımız, megalarımız gaflet uykusunda. Şık giysileriyle kendilerinden küçük ya da büyük sevgililerini kucaklayıp “Drink” yapıyor. Pembe lüks otomobillerinde toz pembe yaşıyorlar. Gençlerimiz de
onlara alkış tutuyor ve “Yetenek Sizsiniz Türkiye” yarışmasını izliyor. Bir köpek yarışmanın birincisi olmuş. Bir karikatür gördüm geçen. Bu birinci gelen köpek de şaşmış bu işe,
şöyle diyor: “Yakında bunlar beni milletvekili de seçerler”.

Eskiden ağlanacak halimize gülerdik, şimdi zil takıp oynuyoruz.

(AYDINLIK ve İLK KURŞUN, 5 Nisan 2012)

====================================================

Sevgili Levent Kırca,
(Ve de saygıdeğer izleyicilerimiz..)

Bağışlayın geciktiğim için siteme almada..
Ama hala güncel ve tokat gibi değil mi, hatta “jilet” gibi..

Eline, yüreğine sağlık üstad Kırca..
Üretim dolu uzun bir yaşam diliyorum..

Sevgi ve saygı ile.
2.8.12, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net