AYASOFYA’NIN KARA YAZGISI                               

Ertan URUNGA
E. Yargıç Albay, Antalya

Ayasofya, Ayasofya olalı böyle zulüm görmemiştir! Talihsiz ve dilsiz Ayasofya, eski adıyla Hagia Sofya (Kutsal Bilgelik)’nın tarihsel süreç içinde başına gelenlere serencamına bir göz atarsak eğer; bu yargıya varmamızın nedeni anlaşılacaktır.

Bilindiği üzere Ayasofya, Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun hüküm sürdüğü dönemde İmparator 1. Justinianus tarafından MS. (532-537) yılları arasında ve zamanına göre kısa sayılan Beş Yıl içinde Patrik Katedrali olarak yapılmış ve yaklaşık Bin Yıl (Milenyum) boyunca, amacına uygun biçimde kullanılmıştır. Sessiz ve sakin geçen bu süreçten sonra Osmanlı hükümdarı Fatih Sultan Mehmed-2’nin 29.05.1453 tarihinde Bizans’ı fethetmesiyle birlikte, zamanın en büyük yapısı ve Hıristiyanlığın da simgesi olan bu Kilisenin Cami’ye çevrilmesi, Fatih’in şanına ve Ehli İslam’ın inancına yaraştığı söylenemez sanırız.

Fatih Ne Yaptı?                                                                                                           

Hak dini İslam’ı benimsemiş olan Osmanlı İmparatorluğu’nun, her alanda büyük başarılar elde edip gücünün doruğa tırmandığı bir dönemde, Hıristiyan aleminin başkenti sayılan ve son derecede korunaklı bir konumda bulunan Bizans’ı, tüm engelleri de aşarak; dayanıklı surları yıkarak, gemileri tepelerden yürüterek, zincirleri kırarak   fethetmek başarısını gösteren Fatih’in, başka bir dinin kutsalı sayılan ibadet yerini camiye çevirme nedenini, kimi tarihçilerin ileri sürdüğü gibi bir ‘güç, gövde gösterisi’ olduğunu söyleyerek basite indirgemek olası değildir.   

Çünkü İslamiyet’in doğuşundan sonra, Osmanlı egemenliği altında bulunan Türk yurdu Anadolu ile çevre ülkelerde yayılmasının önüne geçmek için 1096 yılında Papa 2. Urbanus ve keşiş Pierre L’Hermit’in, bağnaz Katolik – Ortodoks Avrupa halklarını kışkırtmasıyla başlayan ve aralıklarla 176 yıl süren Haçlı Seferleri sırasında, başta Kudüs olmak üzere işgal edilen komşu ülkelerdeki İslam’a ait cami, mescit gibi kutsal yerlerin kiliseye dönüştürülmesi; din duygularını incitici böylesi uygulamaların zaman içinde olağanlaşmasının, İslam dünyasında haklı  infiale neden olduğunun kabulü, tarihsel gerçeklere uygun düşecektir sanırız. 

Bu tarihsel gerçeklik karşısında, Bizans’ı ele geçirmekle gücünü fazlasıyla kanıtlamış olan Fatih’in, Ayasofya’yı Cami’ye çevirmekteki amacının da ‘güç gösterisi’ yapmak değil; ancak Haçlıların işgal ettiği yerlerde Camileri kiliseye çevirme fırsatçılığına karşı bir ‘misilleme’ olduğunu söylemenin, akla uygun ve gerçekçi bir yaklaşım olacağı anlaşılmakta ise de Tarihçiler buna ne der bilmem!

Osmanlı Döneminde Ayasofya                                                                       

Sonradan mimari, sanatsal ve tarihsel özellikleriyle öne çıkan Ayasofya’nın, saçı başı yolunarak; heykeller sökülüp freskler (yaş sıva üzerine yapılan duvar resmi) ve mozaikler sıvanarak, tuğladan bir minare bir de beyaz mermerden mihrap eklenerek Camiye çevrilmesinden sonra, yaklaşık Beş Yüzyıl boyunca Osmanlı halkının (tebaasının) ibadet yeri olarak kullanılmış; iç isyanlar ve depremlerde meydana gelen kubbe ve duvar hasarları, sonradan Mimar Sinan tarafından onarılmış ve bir daha da büyük çapta bir onarım görmemiştir.

Ancak 1914- 1918 yılları arasında meydana gelen 1. Dünya Savaşı sonunda, Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken; ayakta kalmayı başaran Ayasofya’nın yazgısını da etkileyecek önemli bir gelişme olmuş; Osmanlının külleri arasından bir güneş gibi yükselen çağdaş Türkiye Cumhuriyeti 29.10.1923 tarihinde kurulmuştur. 

Çünkü Ayasofya, 1991 yılından itibaren Müslüman yurttaşlarca Cami olarak kullanıldığı, resmî bir imamının da bulunduğu gibi dünyada da Türk ulusunun Lozan’da elde ettiği egemenlik hakkını, bugüne kadar Antlaşmayı imzalamadığı için tanımayan ABD dışında, başkaca bir devletin bulunmadığı da bilinmektedir.

Cumhuriyet ve Ayasofya

Türkiye’de Cumhuriyet’in kurulup yeni bir dönemin başlaması üzerine, yaşama geçirilen devrimlerle birlikte yabancı ülkelerin Ayasofya’ya ilgisi de artmıştır. 1929 yılı haziran ayında dünyanın önde gelen zenginlerinden sekiz Amerikalı iş adamının İstanbul’a gelip, Bizans yapıtlarının onarılarak insanlığa kazandırılması amacıyla Bizans Enstitüsünü kurmalarından iki yıl sonraki 07.06.1931 tarihinde ABD’nin Ankara Büyükelçisi Joseph C. GREW’in de araya girmesiyle Ayasofya’nın üzerleri sıvanarak kapatılmış olan fresk ve mozaiklerin ortaya çıkarılmasına Cumhuriyet hükümetince izin verilmiştir.

03.02.1932 tarihinde Ayasofya’nın yeniden gün ışığına çıkarılan eski çehresine ve özgün kimliğine kavuşmasından sonra, uzun yıllar iki değişik dinin kutsal yeri, mabedi olarak kullanılması, iki büyük İmparatorluğun yapıtlarının da bulunması karşısında, değişen çağdaş anlayışa (konjonktüre) göre kilise ya da cami olarak kalmasının uygun olmayacağı gözetilerek, yeni kurulan TC. Devletinin barışçıl ve insancıl ilkeleri doğrultusunda, Ayasofya’nın insanlığın “ortak tarihsel mirası” olarak kabul edilmesinin doğru ve uygun olacağı görüşü benimsenmiştir.

Kaldı ki Osmanlı devletinin inkırazından (çöküntüye uğramasından) sonra, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarında, bu görüşe aykırı bir kuralın bulunmadığının anlaşılması üzerine, kurucu önder ve ilk Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün buyruğu üzerine çıkarılan 24.11. 1934 tarih ve 2/1589 sayılı Kararname ile Müze olarak kullanılmasına karar verilmiştir.           

Bu akılcı, barışçı, insancıl olduğu kadar, Atatürk’ün devrimci karakteriyle de bağdaşan Karar, hiç kuşku yok ki kuruluş aşamasında başlatılan aydınlanma/çağdaşlaşma hareketinin bir sonucudur. Ne var ki bağnaz ve gerici odaklar, 80 yıldan beri Ayasofya’yı karşıdevrim hareketinin bir simgesi olarak kullanmışlar ve hala da kullanmaktalar!..

Bu anıtsal yapı, 01.02.1935 tarihinde insanlığın ortak tarihsel mirası olarak her dinden ve soydan insanın ziyaretine açılmış, birkaç gün sonra da Atatürk tarafından ziyaret edilmekle, yeni bir dönem başlamıştır.

Ne var ki bu kez de kararın çağdaş, insancıl ve evrensel boyutlarını idrak edemeyip, durumdan rahatsız olan siyasal İslamcı, gerici ve mukaddesatçı çevrelerin aralıklarla günümüze kadar süren tepkileri nedeniyle yeniden karanlığa bürünmüştür, talihsiz Ayasofya!

İnsanlık Sorunu

Burada yeri gelmişken şunu da belirtelim ki siyasal İslamcıların öteden beri dillerine doladıkları gibi ‘Ayasofya’nın sonsuza kadar cami olarak kalması’ Fatih Sultan Mehmet Han’ın, Fatih Vakfiyesinde (Vakıf Belgesi/Senedi) de yer alan vasiyeti olduğu ve bunun asla değiştirilemeyeceğini ısrarla ileri sürerken, yine ayni belgede yer aldığı söylenen Osmanlı devleti çöktüğünde vakfın mütevellisinin (yönetiminden sorumlu olanın) kurulacak yeni devletin yöneteni olacağına her nedense bir yanıt ver(e)medikleri gibi 1. Dünya Savaşı sonunda yenik düşerek, bütün varlığı ve birikimi (müktesebatı) ile tarihe gömülen Osmanlı devleti yasalarının da artık hukuken bir hükmü kalmadığı halde, Fatih’in vasiyetinden, vakfiyesinden  söz edilerek tartışılması hukuksal bir gaf olmaktan öte, tam bir rezalettir skandaldır.   

Geçenlerde Danıştay’ın siyasallaşan yargıçlarınca, çağdaş Cumhuriyet hukuku açıkça dışlanarak verilen 10.07.2020 tarihli Karardan sonra, zaten TC. Devletinin egemenliği altında bulunan ve 86 Yıl önce kurucu önder Atatürk’ün buyruğu üzerine müzeye çevrilen Ayasofya’yı yeniden fethedip, egemenliğin de yeniden kazanılmasıyla (!) bütün sorunların üstesinden gelindiği algısı yaratılarak, içine düştükleri aymazlığın ayırdına bile varamadıkları karanlık bir döneme girilmiştir.

Oysa Hıristiyan dünyasının simgesi sayılan Ayasofya, Türkiye’de devrim karşıtı siyasal İslamcı, mukaddesatçı odaklarca öteden beri ileri sürüldüğü gibi bir dinsel inanç ve ibadet özgürlüğü ya da ulusal egemenlik sorunu değil; ancak ahde vefa ve insanlık sorunu olarak, yeniden karşımıza çıkmıştır bugün.

Burada bir parantez açıp, şunu belirtelim ki bu yazımızın amacı; demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin çağdaş yasalarına göre karar vermekle yükümlü olduğu halde, padişah fermanlarıyla yönetilen ve artık tarihte kalan Osmanlı İmparatorluğu’nun -çağının diğer devletlere göre ileri düzeyde de olsa- bağlı olduğu dinin uhrevi kurallarını öne çıkararak, Cumhuriyet hukukunu dışlayan; ayrıca davacının yetkisizliği, hak düşürücü süre, daha önce kesin hükmün (kaziyeyi muhkemenin) varlığı gibi davanın esasına girmeden reddedilmesini gerektiren yöntem (usul) kurallarını da bugüne kadar sadece Ergenekon ve Balyoz gibi kumpas davalarında gördüğümüz bir umarsızlıkla yok sayan ve bu nedenle de yok hükmünde (keenlemyekun) bulunduğu açık seçik anlaşılan Danıştay Kararını eleştirerek zaman yitirmek olmayıp, ancak bu kararın kesinleşmesi ile Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler bağlamında yaratacağı olası sakıncalarını değerli okurlarla paylaşmaktan ibarettir.

Bilindiği üzere yüce önder Mustafa Kemal Atatürk’ün, 24.11.1934 tarihinde o eşsiz sezişi ve öngörüsü ile Ayasofya’yı Camiden müzeye çevirmekle, o günkü genel koşullar/konjonktür içinde en doğru kararı verdiğini; ancak sonradan gelen iktidarların ya siyasal getiri (rant) sağlamak ya da zora düştüklerinde gündem değiştirmek için Ayasofya üzerinden Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığı yaparak, bu kez ahde vefa ve insanlık sorunu yarattıkları anlaşılmaktadır.

Dünya Mirası Ayasofya(*)

İnsanlığın karşılaştığı dünyanın en büyük yıkımların/felaketlerin başında yer alan 2. Dünya savaşı, milyonlarca insanın ölümüne, insanlığın geleceği için büyük önem taşıyan tarihsel ve kültürel varlıkların da yok olmasına neden olmuştur.

Bu durumu gözeten ve üye ülkeler de elde kalan tarihsel ve kültürel varlıkları ‘dünya mirası’ kabul edip koruma altına alındığı ve geleceğe taşımak amacıyla 1945 yılında UNESCO (Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü) kuruduğu anlaşılmaktadır. Türkiye’nin de kurucuları arasında bulunduğu bu örgütün Kuruluş Sözleşmesi, 20.05.1946 tarihinde çıkarılan 4895 sayılı yasa ile onanmıştır. Böylece sevgili Atamızın On yıl önce Ayasofya için yaşama geçirdiği düşünceleri, çağdaş ülkelerce de benimsenerek dünyayı sarmış oldu. 

 Türkiye, bu örgüte danışmanlık yapan ve kökü 1964 yılına kadar giden İCOMOS (Uluslararası Anıtlar ve Sitler Konseyi) olarak anılan UNESCO için raporlar, bildiriler hazırlayan profesyonel bir örgüt daha var ki o da tarihsel ve kültürel varlıkların “Dünya Mirası Listesine” alınması gibi uzmanlık gerektiren teknik konularda danışmanlık yapmaktadır.

Yine UNESCO tarafından 1972 yılında kabul edilen Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme de Türkiye tarafından 14.04.1982 tarih ve 2658 sayılı yasa ile uygun bulmuştur. Bu sözleşme ile taraf devletler, dünyanın tarihi, kültürel ve doğal mirasını korumayı, bunları gelecek kuşaklara oldukları gibi bırakmayı, ‘Üstün Evrensel Değer’in korunmasını kabul ve taahhüt ederler.

Benzer örgütlerin, Avrupa’da da bulunduğu ve Türkiye’nin üyesi olduğu, bunların son derecede geniş ve ayrıntılı düzenlemelerle, dünya kültür ve doğal varlıklarını korumak için üye devletlere kimi yükümlülükler getirdiği gözetildiğinde, 1985 yılından beri müze olarak Dünya Mirası Listesinde yer alan Ayasofya’nın camiye çevrilmesi yüzünden, listeden çıkarılması durumunda, ne yazık ki Türkiye’nin zarara uğraması bir yana, Balkanlar’da bulunan Camilere misilleme yapılmasının da  gündemden hiç düşmeyeceğini söyleyebiliriz.     (Uzmanından daha geniş bilgiye aşağıdaki link/erişke’den ulaşabilirsiniz)

Zafer Dedikleri…

Ancak Türkiye’de din bekçiliğine soyunan devrim karşıtlarınca, Ayasofya’nın cami yapılmasını egemenlik hakkının bir gereği sayıp bunu her fırsatta siyasal iktidarlara, onlar da devlet olanaklarını kullanarak vesayeti altına aldıkları yargı erki dahil, bütün bir topluma dayatarak geçtiğimiz günlerde Danıştay kararının kesinleşmesi bile beklenmeden, ivecenlikle Camiye çevrilmesi için Diyanete devredildiği ve buna da ‘zafer’ dedikleri, esefle ve şaşkınlıkla görülmüştür.

Bu çakma zaferin, Türk ulusunun istilacı devletlere karşı giriştiği Kurtuluş savaşı sonunda düşmanı denize dökerek kazanması üzerine, savaşa katılan taraf devletlerce 24.07.1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış Antlaşması’nın 97. Yıldönümüne isabet eden, 24 Temmuz Cuma günü törenlerle, şölenlerle, toplu namazlarla kutlanacağını medyadan öğreniyoruz. Tesadüfün güzelliğine bakın!

Anlaşılan o ki, o gün hem bağımsızlığı ve egemenliği resmen kazandığımız günün 97. Yıldönümünü, hem de Ayasofya’nın yeniden camiye çevrilip ibadete açılmasıyla egemenliği yeniden kazandığımızı günü kutlayacağız! O zaman sormazlar mı adama, “Türk ulusu, direnerek ya da savaşarak kazandığı egemenliğini hangi savaşta kaybetti de neyi kazanacak” diye?

Karşıdevrim Hareketi

Bu durum da gösteriyor ki bağımsızlık ve egemenlik, bir Kilise/Müze’nin camiye dönüştürülmesi ya da bir caminin Kilise/Müze’ye çevrilmesi gibi basit yönetsel uygulamalarla değil; ancak direnerek veya savaşarak kazanılır ya da kaybedilir. Kaynağı da iç hukukta anayasalar, dış hukukta uluslararası antlaşmalardır.

Atatürk’ün Ayasofya’yı müze yapmasıyla “…milletin egemenliğini çiğneyerek millete ihanet ettiğini…” hiç utanmadan dile getiren siyasal İslamcılar; devlet geleneğinde yeri olmayan bu salvolarından vazgeçerler mi bilinmez ama, Ayasofya’nın camiye çevrilmesiyle egemenliği yeniden kazandıkları düşü ile kutlamaya hazırlandıkları 24.07.2020 tarihinin, Türkiye Cumhuriyeti’nin şanlı Tarihine ‘Karşıdevrim Hareketi’ olarak geçeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Çünkü Türkiye’de Ayasofya’yı camiye çevirmesini bilen siyasal iktidarın, bunun bir karşı devrim hareketi olduğunu bilmediği söylenemez; söylense de kabul görmez.

SONUÇ : Biz de o gün, Lozan Barış Anlaşması’nın 97. Yıldönümünü kutlamak ve yüce önder Atatürk ve silah arkadaşlarını her yıl daha da artan özlem ve saygıyla anıp, şükranlarımızı sunmak için bayraklarımızla yine alanlarda olacağız elbet!

Ancak bu arada olur ya, egemenliğimizi yeniden kaybedebiliriz diye, başımızı göğe erdiren günü şimdiden kutlayalım: Lozan Barış Antlaşması’nın 97. Yılı Türk Ulusuna Kutlu Olsun! Yaşasın Tam Bağımsız ve Egemen Türkiye Cumhuriyeti!

(*) https://www.turkishnews.com/tr/content/2020/06/10/yasofya-muzesinin-statusunu-degistirilmesi-pulat-tacar/

19 Mayısları Unutmamak

19 Mayısları Unutmamak

Batılılaşma ne demek?..(TAMAMI) - Aydınlık Gazetesi

Doç. Dr. Hüner TUNCER
Cumhuriyet, 19 Mayıs 2020

Mustafa Kemal’in, 1919 mayısında Anadolu’ya ayak bastığında kararı şuydu: Ulusal egemenliğe dayalı tam bağımsız bir Türk devletinin kurulması. Temel ilke, Türk ulusunun onurlu bir ulus olarak yaşamasıydı. Bu da, ancak tam bağımsız olmakla sağlanabilirdi. Bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamazdı. Mustafa Kemal’in sözleriyle, yabancı bir devletin güdümüne girmeyi istemek, güçsüzlüğü ve uyuşukluğu benimsemekten başka bir şey değildi.

Mustafa Kemal, 1927 yılında kaleme aldığı Nutuk’a şu sözlerle başlar*:

“1919 senesi Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım. Genel vaziyet ve manzara: Osmanlı Devleti’nin dahil bulunduğu grup (İttifak Devletleri), Harbi Umumi’de (Birinci Dünya Savaşı) mağlup olmuş, Osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir mütarekename (ateşkes antlaşması) imzalanmış, Büyük Harbin uzun seneleri zarfında, millet yorgun ve fakir bir halde. Millet ve memleketi Harbi Umumi’ye sevk edenler, kendi hayatları endişesine düşerek, memleketten firar etmişler. Saltanat ve hilafet mevkiini işgal eden Vahdettin, soysuzlaşmış, şahsını ve yalnız tahtını temin edebileceğini tahayyül ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın riyasetindeki kabine; aciz, haysiyetsiz, korkak, yalnız Padişah’ın iradesine tabi ve onunla beraber şahıslarını koruyabilecek herhangi bir vaziyete razı.

  • Ordunun elinden silahları ve cephanesi alınmış ve alınmakta…

İtilaf devletleri, mütareke hükümlerine riayete lüzum görmüyorlar. Birer vesile ile, İtilaf donanmaları ve askerleri İstanbul’da. Adana vilayeti Fransızlar; Urfa, Maraş, Ayıntap (Antep), İngilizler tarafından işgal edilmiş. Antalya ve Konya’da İtalyan askeri kıtaları; Merzifon ve Samsun’da İngiliz askerleri bulunuyor. Her tarafta yabancı subay ve memurları ve özel adamları faaliyette. Nihayet, söze başlangıç kabul ettiğimiz tarihten dört gün evvel, 15 Mayıs 1919da İtilaf devletlerinin rızasıyla Yunan ordusu İzmir’e çıkarılıyor.

Bundan başka memleketin her tarafında, Hırıstiyan unsurlar gizli, açık, özel emel ve maksatlarının elde edilmesinin teminine, devletin bir an evvel çökmesine mesai sarf ediyorlar.”

İşte, Mustafa Kemal Atatürk’ün devraldığı ve üzerine yepyeni bir Cumhuriyet’i kurduğu Türkiye’de, 1919 Mayısı’ndaki durum budur!

BİR TÜRK DEVLETİ DOĞUYOR

19 Mayıs 1919, yeni bir Türk Devleti’nin doğmakta olduğunun simgesidir. 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntıları üzerinde yeni bir Türk Devleti’ni kurma amacıyla Mustafa Kemal Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmış ve geri dönüşü olmayan bir süreci başlatmıştır.

Ulusal Kurtuluş Savaşımız, 19 Mayıs 1919’da başlatılmış; Atatürk‘ümüzün liderliği altında yürütülen bu mucizevi savaşı, yine mucizevi nitelikteki devrimler izlemiştir. Atatürk’ün amacı, yalnızca bir savaşı kazanmak değildi; bu büyük insanın asıl savaşı, çağdaş, uygar nitelikteki devrimlerle yepyeni bir Türkiye yaratmak yolunda olmuştu.

Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı, onun yönergeleri doğrultusunda hareket etmeyi kabul etmiş olan kendisine sadık arkadaşlarıyla birlikte kazanmış; ancak, devrimleri tek başına yaşama geçirmiştir. Onun en yakınında bulunanlar bile, zaman zaman bu büyük insanın adımlarına ayak uyduramamış; onun gerisinde kalmıştır. Mustafa Kemal, 1919 yılında toplanan Erzurum Kongresi’nde zaferden sonra hükümet şeklinin Cumhuriyet olacağını dile getirmiş; ancak arkadaşları, onun bu düşüncesini paylaşmaktan çok uzak kalmıştı.

TERSİNE GİDİŞ

Şu gerçeği göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum: 1950 yılından bu yana, ülkemizde Atatürk Devrimi’ne karşı bir süreç başlatılmış ve günümüze değin süren bu süreçte iktidara gelen hükümetlerin çoğunluğu, din öğesini istismar etmek suretiyle, halkımızın büyük çoğunluğunu bu karşıdevrim sürecine inandırma yolunda çaba harcamıştır. Öte yandan ülkemizi yöneten kadrolar, genellikle iktidarlarını sürdürebilmek amacıyla, Atatürk Devrimi’ni kendi dünya görüşleri çerçevesinde yorumlama yoluna gitmiş ve özellikle cahil ve eğitimsiz kitleleri etkileri altına almayı başarmıştır.

Ancak biz Atatürkçü aydınlar, büyük önderimizin bize 1919’da gösterdiği yoldan azimle ve sabırla ve bütün engellemelere karşı gelerek yürümeyi sürdürecek ve Atatürk Devrimi’ni ulusumuza benimsetmeyi, o büyük insana olan sevgimizin, saygımızın ve vefa borcumuzun bir göstergesi olarak başlıca görevimiz sayacağız.

Büyük Atatürk! Bizler, senin hedeflediğin çağdaş Türkiye’yi yaratmadaki kudreti damarlarımızda akan kanda bulacağız!

* Gazi Mustafa Kemal, Nutuk, Kaynak Yayınları, Ankara, Kasım 2016, s. 3

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken
EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

Nazım MUTLU
Ulusal Eğitim Derneği ve Öğretmen Dünyası Dergisi adına
17.09.2018, Ankara

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yeni öğretim yılına, göreve 8 Temmuz günü atanan “Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’tan Beklentiler Yılı” desek yanlış olmaz.

Kimi toplantı ve televizyon izlencelerindeki konuşmalarıyla, basına verdiği demeçlerle böyle bir sonucun oluşmasını sağlayan Sayın Selçuk, en son 8-9 Eylül günleri İstanbul’daki “2023’e Doğru Türk Eğitim Sistemi” konferansında yaptığı açış konuşmasındaki Eğitimde kıyameti koparmamız lazım çıkışı ses getirmişti. Bu konuşmasının başlığının “Yusuf’un hakkını vermek” olduğunu söyleyen Selçuk, “Bizim Yusuf’un hakkını vermemiz  lazım. Eğitim meselesini çok uzun yıllardır dava edinmiş, üzerinde düşünmeyi görev addetmiş birisi olarak Yusuf’un hakkını çok önemsiyorum.” da dedi.

Bu toplantının adına “Bulma Konferansı” dediklerini de ekleyen Milli Eğitim Bakan Selçuk, bunun asimetrik bir düşünce olması için yapılmadığına dikkat çekerek, “Bu toplum Katip Çelebi’den beri arıyor. 1610’lardan beri arıyor. Artık bulalım..” dileğinde de bulundu.

“Araştırma, sorgulama akıl ve kalp için buradayız. Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir. Eğitim sadece ‘eğitim’ değildir. Sadece eğitim olursa kısır kalır. (…) Bir şey yapmak lazım. Dahi sayısı, üstün zekalı sayısı bizim ülkemizin nüfusu kadar olan ülkeler var dünyada. Başka bir rekabet var. Başka bir bilim ve teknoloji var dünyada. Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde. ‘Bir şey yapmak lazım’ın ötesinde kıyameti koparmamız lazım.”

Öyleyse Sayın Selçuk’un burada özetlenen saptama ve dileklerine katkıda bulunalım.

“Kıyameti koparmak” hakkında

Sayın Selçuk, şimdi sizin oturduğunuz koltukta daha önce oturan kişiler zamanında eğitimle ilgili irili ufaklı sayısız kıyamet kopmuş, koparılmış; ancak özellikle Cumhuriyet Devrimlerinden, Aydınlanma düşüncesinden, bilim ve sanattan intikam alma güdüsüyle yola çıkan ve tam bir militan iştahıyla güç zehirlenmesi yaşayan bu kişiler kulaklarına beton dökmüş, gözlerine kara perde çekmiş, dolayısıyla o sırada kopan kıyamet çığlıkları bir kulaklarından girip öbüründen çıkma şansı bile bulamamıştır.

Erkan Mumcu’yla başlayıp Hüseyin Çelik’le hızlanan, bugüne dek ara verilmeksizin sürdürülen, yandaş sendika üyesi ya da tarikat-cemaat militanı olma dışında hiçbir liyakat ölçüsüne bakılmaksızın yürütülen kadrolaşmaya karşı kaç kez kıyamet koptu, sizinkiler oralı bile olmadı.

Sizin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınız döneminde, Avrupa Birliğine üye olma heveslerinin zirve yaptığı “yalan rüzgârı” sıralarında görücüye çıkarılmış kız gibi ülkeyi birilerine beğendirmek amacıyla ve ‘kopyala yapıştır’ yoluyla, yerli-yabancı ortaklar eliyle üç ayda çırpıştırılan “küreselleşme” odaklı sözde ders programları (müfredat) konusunda ne kıyametler kopmuştu bilseniz… Ama ne siz duydunuz o yıllardaki “güç bizde artık” çılgınlığı içinde ne de o günkü amirleriniz duydu.

2012’de açık edilen “dindar-kindar nesil” amacına uygun, yamalı bohça örneği 4+4+4 düzeneği hazırlanırken gerek TBMM’de gerekse sokaklarda, okul önlerinde kopan kıyametler “arşı âlâ”yı buldu, ama Cumhuriyete, bilime, laik eğitime karşı ezelden şerbetli öncülleriniz o sırada akşam yemeklerinde buluşup zaferlerini kutlama partileri arasında bunları duymadılar, duyamadılar.

Geçen yıl yürürlüğe konan bilimsiz, Atatürksüz, sanatsız, hurafe ve safsatalarla şişirilmiş sözde ders programlarına karşı kopan kıyametler çok taze. Siz şimdi Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir” diyorsunuz ya, bu dediğinizi sözle, yazıyla binlerce kez anımsattık ama selefiniz İsmet Yılmaz, yaptıklarını “dünyanın en bilimsel ders programı” diye tanımlayıp çıktı işin içinden. Bununla ilgili kıyamet koparma süreci hâlâ bitmiş değil. Siz şimdi Bakansınız, yetki sizde, buyurun, kaldırın bu “müfredat”ı, kıyameti koparmakta içtenlikli iseniz…

“Yusuf’un hakkı” hakkında

 “Yusuf’un hakkını vermek gerek” diyorsunuz. Bu “hak” konusunda verilecek çok örnek var ama sözü unutmamak için bir tanesiyle yetinelim. Şu tablo, MEB’in 2017-2018 verilerinde yer aldı:

 Ne acıdır ki MEB, 16 yıldır bu ve buna benzer verilere hiç bakmadı, başarısızlığı bağıra bağıra anlatan sayıları önüne koyup bir güne bir gün “Bu ne iştir, biz ne yapıyoruz?” demedi. Bu tabloya iyi bakın ve şimdi başında bulunduğunuz köklü kurumun hangi politikalarla 1 milyon 675 bin çocuk ve genci okul dışında tutmayı başardığını bulun, bulmakla yetinmeyip onları okulla buluşturun Sayın Selçuk. “Yusuf’un hakkı” da “Ayşe’nin hakkı” da böyle bir kararlılıkla ödenir ancak.

Buna ek olarak, toplumsal yaşamın doğal gerekliliği nedeniyle bir bütünü oluşturan Yusuf ile Ayşe’nin aynı okulda, aynı sınıfta eğitilmesine savaş açıp “karma eğitimi” hedef tahtası yapan Ortaçağ artıklarına karşı da az kıyamet koparmadık, ama dinleyen kim! En yetkili makamın sahibi olarak bu ilkelliğe bir çift sözünüz olmaz mı acaba?

“Kâtip Çelebi’den beri” hakkında

“Bulma Konferansı”nızda “Bu toplum Kâtip Çelebi’den beri arıyor” diyorsunuz ya… Elbette “aramak”, yaşamın gerektirdiği sürekli bir eylemdir. Bilimde “iyi”nin, “doğru”nun sonu yoktur. Hep öyle olacaktır. Ama örneğin, dönüp kendi eğitim tarihimize baksanız bir… Baksanız ve neleri, bırakalım kendimizi, dünyaya örnek olmuş ne modelleri bulmuş, uygulamışız, bunları görseniz. Görseniz, bunların Karşıdevrim iktidarlarınca nasıl yok edildiklerini söyleseniz, sonra da “Olan olmuş, bundan sonra bütün deneyimlerimizden yararlanarak daha iyisini bulacağız” diyebilseniz keşke…

Sonuç olarak…

Eğitimde içinde bulunduğumuz durumu anlatmak için verilecek çok örnek var. Madem bir “bulma” derdimiz var, bulunacak en temel varlığın “gerçek” olduğunu, yıllardır üretilmiş yalanlarla görünmez olan “gerçek”i bulmamız gerek önce. Okula başlayan yaklaşık 25 milyon çocuk ve gencimiz için önce “gerçek”te buluşalım Sayın Bakan, sonra “doğru”ları hep birlikte, “bilimin kılavuzluğu”nda bulalım.

  • Hurafenin, dinsel inançların, buna destek için de paranın merkeze alındığı bir bakışla eğitimde ne gerçeği bulabiliriz ne doğruyu.
  • Dolayısıyla sözünü ettiğiniz kıyamet de kopmaz.

Öğrencilerimizin, öğretmen ve velilerimizin yeni öğretim yılını bu düşüncelerle kutlarız.
=================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği ve sürdürümcüsü (abonesi) olduğumuz Öğretmen Dünyası Dergisi adına, sırasıyla Genel Başkan ve Genel Yayın Yönetmeni sıfatlarını kullanmadan bu makaleyi yazan çok değerli dostumuz, on yılların yetkin, özverili ve yürekli Eğitim emekçisi Sn. Nazım Mutlu‘yu kutluyoruz.

Sn. Bakan Selçuk’a verilen krediler henüz tükenmedi, umutlar sürüyor ihtiyat içinde. Göreceğiz. Çok zaman almaz, Sn. Mutlu’nun bu makalesinde dillendirdiği alanlarda Bakan Selçuk’un alacağı tutum turnusol kağıdı işlevi girecektir.

Ne var ki; tepedeki adam Erdoğan tek ve mutlak belirleyici!

Sorunların sonsuzluğu karşısında ne ölçüde hepsine egemen olabilir ve inisiyatifi Bakanlara -gerçekte Sekreterlerine- bırakmak zorunda kalır, onu da göreceğiz. Bakan Selçuk’un arkasında oluruz gerçekten “Eğitimde kıyamet koparacak” ama ÇAĞCIL – BİLİMSEL adımlar atarsa. Değilse biz Aydınlanmacılar “Eğitimde kıyamet koparacak” savaşımımızı (mücadelemizi) sürdüreceğiz. Çünkü biz hem haklıyız hem de hancı!

Şimdiden balonları uçurmak düş kırıklığına yol açabilir..

Bu arada; anababalar da çocuklarının LAİK – BİLİMSEL – AYDINLANMACI – AKILCI – SORGULAYICI… eğitim alabilmeleri için “kıyameti koparmalı”!

Kitaplar, ödevler, çocuktaki gelişim… dikkate alınarak;

  • Resmi okul müfredatı karşısında etkin bir ev – aile eğitimi seçeneği yaşama geçirilmeli..
  • Gönüllü eğitim kooperatifleri kurularak buralarda eğitimdeki gerici – yobaz – dinci karşıdevrime direnilmeli. Eğitim sendikaları halkımıza bu süreçte öncülük etmeli..

Sevgi ve saygı ile. 19 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Ulusal Eğitim Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

BOZ BULANIK BİR ORTAMDA 82. DİL BAYRAMINI KUTLUYORUZ!

BOZ BULANIK BİR ORTAMDA 82. DİL BAYRAMINI KUTLUYORUZ!
Sevgi Özel 
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
http://www.dildernegi.org.tr/TR,281/82-dil-bayramini-kutluyoruz.html, 26.9.14
(Ve Cumhuriyet, 26.9.14, sayfa 2)
26 Eylül 1983’te, Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nda 51. Dil Bayramını kutlamıştık. Atatürk kurumunun çatısı altında “son” bayramdı bu. Kurum yöneticileriyle üyeleri gibi törene katılan herkes kırgındı, üzüntülüydü. Işıklar içinde uyusun, sevgili Jülide Gülizar ertesi gün Cumhuriyet’teki yazısına “Buruk Bir Dil Bayramı” başlığı atmıştı. 31 yıldır buruk bir coşkuyla Dil Bayramını kutluyoruz.
Atatürk’ün ölümünden sonra yıllar yılı perde arkasında, 1950’deki Demokrat Parti iktidarıyla da açıkça, devlet desteğiyle örgütlenen karşıdevrim, sürekli Türk Dil Kurumu’na saldırdı. Üniversitede, basında ve politikada köşeleri tutan birileri kurumu uydurukçulukla, dili bozmakla, geçmişle bağı koparmakla suçluyor; komünistlerin kalesi olarak gösteriyordu. “Gök konuksal avrat, dumansal tütüngeç…” gibi gülünç sözler üreterek yeni sözcüklerle alay ettiler. Bu saçmalıklar yıllar yılı yinelendiği için çokları inandı; 2000’lerin akademik sanlı bakanları, kimi aydınlar da akılları sıra eleştiri yapıyormuş gibi Atatürk kurumu üstünden Atatürk’ü karalamak için kullandılar.
12 Eylülü izleyen günlerde gerici bir gazete her gün tam sayfa ayırarak Türk Dil Kurumu’na saldırıları yoğunlaştırdı. Yazılan hiçbir şey yeni değildi; yazanlar da… Suçlamaların ne ussal ne bilimsel dayanağı vardı; tümü siyasaldı.
Dil de din gibi siyasanın aracı yapılıyordu. Harf ve Dil Devrimleri üstünden asıl hedef hep Atatürk’tü. Yüzyıllarca Arap abecesi kullanılmış; yobazlar, halkın kullanamadığı bu abeceye dinsel anlam yükleyerek yoksul ve bilgisiz halkı sömürmüştü. Halk, yüzyıllarca ne mektubunu yazabilmiş; ne de devletle ilişkisinde Arap abecesini ve Osmanlıcayı kullanabilmişti.
Hak aramak için dilekçe yazamamış; gördüğü eski yazılı her kâğıdı dinsel bir şey sanmış, sürekli kandırılmıştı. Açlıktan, yoksulluktan, aldatılmaktan, hastalıklardan kurtulmanın umarı olarak yobazların “muska”sına bel bağlamıştı. Bilgisizliğin yol açtığı acıları ilk görendi Mustafa Kemal Atatürk! Harf ve Dil Devrimleriyle din ile dil bağını koparmıştı.
1983’teki son Dil Bayramında üzüntümüz yeni değildi; çok öfkeliydik. Çünkü Atatürk’ün 12 Temmuz 1932’de dernek olarak kurduğu Türk Dil Kurumu (TDK) gibi, TDK’den bir yıl önce kurulan Türk Tarih Kurumu da hukuk dışı bir yolla kapatılmıştı. Hukuk tanımaz beş generalin oluşturduğu Danışma Meclisinden çıkarılan yasa 17 Ağustos 1983’te Resmi Gazetede yayımlandığında iki Kurum, Başbakanlığa bağlı birer devlet dairesine dönüştürülmüş; adlarıyla birlikte tüm varlıklarına el konmuştu. Asıl ahlak ve hukuk dışılık, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün eliyle yazdığı “vasiyetname”nin çiğnenmesiydi. Atatürk iki derneğe gelir bırakmış, böylece onları “vasiyetname”siyle güvence altına almıştı. Ne ki silah zoruyla başa geçen uydum akıllı generaller, karşıdevrimcilerle işbirliği yaparak ne “vasiyetname” tanıdılar ne hukuk…
Mustafa Kemal’in cumhuriyeti niçin gençlere emanet ettiğini, “vasiyetnamesi”yle
Türk Tarih ve Dil Kurumlarına niçin gelir bıraktığını bugün daha iyi anlıyoruz.
“Gençliğe Seslenişi”ni yeniden okuduğumuzda, onun 1920’lerden geleceği okuyup kaygılarını görebiliyoruz. Söylev’ini bitirirken şöyle diyor:
  • “Baylar, bu Söylevimle ulusal varlığı sona ermiş sayılan büyük bir ulusun, bağımsızlığını nasıl kazandığını; bilim ve tekniğin en son ilkelerine dayanan
    ulusal ve çağdaş bir devleti nasıl kurduğunu anlatmaya çalıştım.
    Bugün ulaştığımız sonuç, yüzyıllardan beri çekilen ulusal yıkımların yarattığı uyanıklığın ve bu sevgili yurdun her köşesini sulayan kanların karşılığıdır.
Bu sonucu, Türk gençliğine emanet ediyorum.”
Özeleştiri yapmamız gerekirse, bu emaneti gerektiği gibi koruyamadık!
Bu ulus yalnız yayılmacıyla değil, içerdeki işbirlikçisiyle, yobazlarla da savaştı.
Benim kuşağım, yayılmacının maşası olan hainlerle ve “Kuvayımilliyeciye bir tas su veren kâfirdir” diyen yobazlarla da savaşan dedeleri, nineleri tanıdı. Yunan ordusu Ankara’nın 80 km yakınına geldiğinde, Duatepe’nin az ötesindeki köyümüzden top sesleri duyuluyormuş; ama kadınlar çeyiz sandıklarını açmış, perdeleri indirmiş, askere her kumaştan çamaşır dikmiş. Bir yandan bazlama, yufka yapmış; yumurta, süt, peynir; bakla, nohut; nesi varsa cepheye taşımış. Hiç görmedikleri Mustafa Kemal’e öyle inanmış ki ürettiğini gece karanlığında askere ulaştırırken ne uyku ne korku düşmüş yüreklerine…
Mustafa Kemal de ulusa çok inanmış; kırık kaburgasıyla at üstünde çıktığı Duatepe’den dürbünüyle aslında geleceğe bakıyormuş. Samsun’a çıkışından sonraki günlerde savaşın utkuyla biteceğine, yeni bir devlet kurulacağına, zulmün biteceğine halkı da inandırmış.
Kurtuluş Savaşını doğru yorumlayabilmek için dönemin ulaşım-iletişim güçlüğünü; ulusun yoksulluğunu düşünelim. Kara trenden, lastiği olmayan beş on otomobilden; kağnıdan, attan eşekten başka ulaşım olanağı yok! Radyo televizyon yok; gazete yok! Olsa da okuyacak olan yok!
Yüzyıllar boyu padişahlar rahat yaşasın, çevresi har vurup harman savursun diye ezilen, bitip tükenmez savaşlarda ölen ulusu düşünelim. Yılda birkaç kez silahlı külahlı kapıya dayanarak halkın emeğini, askerlik çağındaki oğullarını toplayıp giden;
dini kullanarak kadını erkeği ağızsız dilsiz koyan; çağın yeniliklerini, uygulayımını izleyemediği için “hasta adam” diye anılan bir imparatorluğu düşünelim. Yüzlerce yayılmacı okuluna göz yumup eğitim sistemini, çocuklarının geleceğini satan;
kendi açtığı okullarda hangi dille eğitim vereceğini bilemeyen; “vatan, özgürlük” diyeni sürgüne, ölüme gönderen bir imparatorluğu düşünelim. “Kapitülasyon” belasıyla
on yıllar sonra doğacak bebeleri bile borçlandıran halife padişahları düşünelim.
Yakın tarihin ana kaynağı olan Söylev’i yeniden okuyarak Mondros’la, Sevr’le
tarihten silinmek üzere olan bir ülkeyi, ayağa kaldırıp utkuya yürüten Mustafa Kemal’i
ve silah arkadaşlarını düşünelim. Bugün yaşadıklarımızı da…
Kurtuluş Savaşı bugün başlayıp yarın bitmedi. Halk, imparatorluğun son on yılını, bunun da yarısını savaşlarda, işgal altında zulüm görerek yaşadı. Mustafa Kemal, daha öğrenciyken halkı ve yurdu düşünmeye başlamıştı. Kurtuluş için halka güvendi ve yanılmadı; kararlarını en yakınındakiler kuşkuyla karşılarken yılmadı. Söylev, onun direnme gücünü belgeler. Söylev’ini Osmanlıca yazmıştı. Mustafa Kemal’le ve cumhuriyetin değerleriyle hesaplaşanlar, Söylev’in günümüz Türkçesiyle çocuk ve gençlere okutulmasını istemez; çünkü Atatürk, ölümünden sonra karanlık yuvasından başını çıkaran gericilerin öncüllerini anlatmış; gelecek kuşakları uyarmıştır.
Uyarısına şöyle başlar:
  • “Ey Türk gençliği! Birinci görevin, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuzluğa dek korumak ve savunmaktır.”
2014 Türkiyesinin gençlerine, Mustafa Kemallerin ardıllarına, “Varlığının ve geleceğinin biricik temeli budur. Bu temel, senin en değerli hazinendir” demekte çok haklıdır.
Bugün bu “hazine” darmadağın olmak üzeredir. Mustafa Kemal, tıpkı Duatepe’den olduğu gibi, 1927’de kürsüden de geleceğe bakmıştır. Cumhuriyet kurulmuş, onca devrim yapılmışken niçin, “Gelecekte de seni bu hazineden yoksun etmek isteyecek yurtiçi ve yurtdışı düşmanların olacaktır” deme gereksinimi duymuştur?
Niçin, “Bir gün, bağımsızlığını ve cumhuriyeti savunmak zorunda kalırsan, göreve atılmak için içinde bulunacağın durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceksin” demiştir?
Mustafa Kemal, yaşamının hiçbir döneminde fildişi kulelere sığınmamış; “içinde bulunduğu durumun olanak ve koşullarını” doğru görmüş; en önemlisi aydınları,
yönetim kadrolarını, gücü eline geçirecek olanların ileride neler yapabileceğini doğru değerlendirmiştir. Örneğin Dil Devrimini “Türk rönesansı” diye alkışlayan, sonra
yok edilmesi için çabalayan Fuat Köprülüler; 18 yıl Türkçe okunan ezanın, yeniden Arapçaya dönmesine onay veren Hamdullah Suphiler, devrimleri eğitimle geliştirmek yerine Anayasayla korumaya kalkan Celal Bayarlar… Öğretmen kurultayında Atatürk’e saygı duruşu yaptırmayan Adnan Adıvarlar ve tarihin tozlu yapraklarına gömülen pek çokları Atatürk’ün çok yakınında bulunmuş kişilerdir. Devrimlerin nasıl yapıldığına tanık olanların gelecekte nasıl dönekleşeceğini ilk gören Atatürk’tür; bu nedenle gençleri uyarmıştır.
Bugün tarih, O’nu bir kez daha doğrulamıştır. İçine saplandığımız bu karanlık dönemde Gençliğe Seslenişteki her tümce, Atatürk’ün ne denli uzak görüşlü bir devrimci olduğunu kanıtlıyor. İşte Ata’nın, 1927’den çektiği 2014 Türkiyesinin fotoğrafı:
“Bu olanaklar ve koşullar çok elverişsiz bir durumda belirebilir. Bağımsızlığına ve cumhuriyetine göz koyacak düşmanlar, bütün dünyada benzeri görülmedik bir zaferin temsilcisi olabilirler. Zorla ve hile ile kutsal yurdunun bütün kaleleri alınmış, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve yurdun her köşesi açıkça işgal edilmiş olabilir. Bütün bu koşullardan daha acıklı ve korkunç olmak üzere, yurt içinde iktidara sahip olanlar, aymazlık ve sapkınlık ve hatta hainlik içinde bulunabilirler. Dahası
bu iktidar sahipleri, kişisel çıkarlarını istilacıların siyasal emelleriyle birleştirebilirler.
Ulus yoksulluk ve sıkıntı içinde harap ve bitkin düşmüş olabilir.”
Cumhuriyet kurumları gibi değerleri, hatta dereler tepeler satılık… Ulus yoksul!
Türk Devrimi Atatürk’ün belirlediği yolda, onun manevi kalıtı olan “akıl ve bilim”le beslenerek gelişseydi bu sesleniş, tarihsel bir metin olarak kalabilirdi. Seslenişi, doğru okumayı sürdürerek yürürdük. Cumhuriyetin değerlerinden koparılarak karanlık bir geleceğe yürütülüyoruz.
Atatürk’ün “vasiyetnamesi” rastlantıyla çiğnenmedi; uydum akıllı generaller kurumları bilinçsizce kapatmadı. Atatürk’le toplum bağının koparılması, Atatürkçü olma kimliğinin zedelenmesi, Atatürkçü düşüncenin engellenmesi gerekiyordu. Karşıdevrimin maşaları, eliyle yazdığı “vasiyetname”yi çiğneyerek Atatürk’e ve Atatürkçülere meydan okudular. Bunda büyük ölçüde başarı da sağladılar. Dil Devrimiyle kazanılan sözcükler yasaklandı; bir bütün olan Türk Devriminin her aşaması bilimdışı tartışmalarda masaya yatırıldı. Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının ortak iletişim aracı olan Türkçe, niçin ortak (resmi) dil; niçin çok dilli eğitim yapılmıyor gibi sorularla eğitim ve gelir düzeyi inişte olan toplumun kafası karıştırılıyor.
Atatürkçü düşüncenin özü laik eğitimdir; ancak laik eğitim 1950’den bu yana, özellikle 80 sonrası karşıdevrime verilen ödünlerle yara aldı; bugün tümden yok edilmiş durumda. Toplumun gözü önünde olan politikacılar, sözde aydınlar Osmanlılık düşü kuruyor; dinsel eğitimi öne geçirenler eski dil ve yazıya dönüş için işbirliği içinde çabalıyor. Osmanlılık düşü kuranlar, nedense Osmanlının 16. yüzyıldan sonraki dönemini, çöküşe neden olan gerçekleri yok sayarak “Fatih projeleri”yle çocuk ve gençleri avutuyor.
Ne yazık ki görüntü Osmanlının son dönemindeki gibi… Herkes Türkçe konuşuyor; ama kimse kimseyi doğru anlayamıyor. Üniversite, yargı kurumları, sözde toplum öncüleri laik cumhuriyetin üstüne çöreklenen karanlığı görmezden geliyor.
İşte böyle bir ortamda 82. Dil Bayramını kutluyoruz. Öfkeliyiz; ama yılgın değiliz. Laik cumhuriyetimizin Atatürkçü düşünceyle yeniden ayağa kalkması için ne kavgadan kaçarız ne tartışmadan! Kavgadan amaç, Atatürk gibi davranabilmek, onun gibi ödünsüz, kararlı olabilmektir! Tartışmadan amaç, doğru bildiklerimizi, ussal ve bilimsel olanı halka anlatabilmektir! Yolumuz ve yönümüz aydınlanmadan yanadır!
Atatürk’ün Gençliğe Seslenişini hep birlikte yüksek sesle haykırmanın günü gelmiştir! Birinci görevimiz, Türk bağımsızlığını, Türk cumhuriyetini, sonsuzluğa dek korumak ve savunmaktır! Bugün, bağımsızlığımızı ve cumhuriyeti savunmak zorundayız, bu görevi üstlenmek için içinde bulunduğumuz durumun olanaklarını ve koşullarını düşünmeyeceğiz!
82. Dil Bayramını bu duygularla kutluyoruz!
Dil Derneği Yönetim Kurulu Başkanı
Sevgi Özel
** Başkanın, 26 Eylül 2014’te kutladığımız 82. Dil Bayramı için ÇTD
Eylül 2014 sayısında yayımlanan yazısı.

=====================================

Dostlar,

Biraz uzun ama önemli bir yazı..

Dil Derneği Başkanımız Sn. Sevgi Özel‘e teşekkür ediyoruz..

Sevgi ve saygıyla.
27.9.2014, Yozgat

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net

Emre Kongar : Davutoğlu’nun İki Şifresi


Davutoğlu’nun İki Şifresi 

portresi

Emre Kongar

Erdoğan ve Davutoğlu, AKP içinde, düşüncelerini açıkça ifade eden birkaç kişi arasındadır.

Erdoğan kendini konuşarak ifade ederken, Davutoğlu Stratejik Derinlik adlı kitabıyla düşüncelerini yazarak açıklamış bir politikacıdır…
Genel Başkanlığı ve Başbakanlığı belirlendikten sonra yaptığı teşekkür konuşmasında söyledikleri de aslında kitabında savunduğu düşüncelerin bir özetidir.
Yeni Başbakanımızı daha iyi tanımak için önce kitabına, sonra da konuşmasına bakalım.

***

1) Stratejik Derinlik kavramı: Hoş geldin Huntington!
Davutoğlu kitabında Türkiye’nin dış politikasını, tarih ve coğrafya bağlamında, toplumsal, kültürel ve siyasal yapısı açısından irdeliyor.
Bunu yaparken de, medeniyet ve medeniyete dayalı siyaset kavramı üzerinde duruyor ve bunu Almanya ve Rusya örnekleriyle, esas olarak din faktörüne (AS: etmenine) dayıyor:

Samuel P. Huntington’un dinler ve
 mezhepler üzerinden oluşturduğu “Medeniyetler Çatışması” kuramının tam bir yansıması.

İşe böyle başlayınca, elbette, Huntington’un İslam ve Türkiye hakkındaki beklentilerinin uzantıları olarak devam ediyor:
Türkiye’yi (ve dolayısıyla dış politikasını) belirleyen ana etmen, Sünni İslamdır; Cumhuriyet dönemi, bu çizgiden ayrıldığı için tarihe ve coğrafyaya karşı yanlış bir uygulama içine girmiştir.
Anımsayalım, Huntington da Türkiye’nin Batılılaşma çabalarının, Atatürk devrimlerinin yanlış ve başarısız olduğunu, Türkiye’nin yüzünü artık Arap-İslam âleminin liderliğine çevirmesi gerektiğini söylüyordu!
Davutoğlu da, aynen Huntington gibi bu durumun tarihsel ve coğrafi bir zorunluluk olduğunu söylüyor; yani ikisi de determinist!

***

2) “Restorasyon”un Türkçesi: Cumhuriyet bağlamında “Karşıdevrim”!
Davutoğlu’nun teşekkür konuşmasında kesintisiz olarak devam edeceğini söylediği “Restorasyon”, Batı dillerinde siyasal anlamda, değiştirilmiş olan
monarşik bir rejimin yeniden kurulması demek.
Bu çerçevede, “Restorasyon”un, değiştirilmiş olan Selçuklu-Osmanlı rejiminin yeniden kurulması anlamını taşıdığı açık.
Zaten kitabında da Türkiye’nin “Stratejik Derinliği”nin arkasında yatan Sünni İslamın köklerinin, Selçuklu-Osmanlı tarihinden geldiğini söylüyor.

***

Huntington’un tezlerine uygun olarak ABD’nin geliştirdiği “Ilımlı İslam” projesinin, Ortadoğu ve Kuzey Afrika ile dünyayı ne hale getirdiği açık…
Davutoğlu’nun tezleri ile Türkiye’nin ne hale düştüğü de!

***

ABD yanlışını anladı ve bu yanlış yoldan döndü…
Darısı bizimkilerin başına!

Cumhuriyet portalı, 27.8.14

==========================================

Teşekkürler Sayın Kongar…

Sevgi ve saygı ile.
27.8.2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net