Etiket arşivi: Cumhuriyet Devrimleri

YÜKSEK ÖĞRETİM SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ

Suay Karaman      

YÜKSEK ÖĞRETİM SORUNLARI VE ÇÖZÜM ÖNERİLERİ (*)

Değerli konuklar, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Yüksek öğretimin sorunlarına geçmeden önce, üniversite hakkında kısaca bilgi vermek istiyorum. Üniversite; yönetsel, bilimsel ve maddi özerkliğe sahip bir kurumdur. Bu kurum, devlet tarafından kurulan devlet dışı kurum kabul edilir. Bu özellikler, kamu adına, üniversite için vazgeçilmez özelliklerdir. ‘Üniversite’ adını taşıyan bir kurum bu nitelikleri taşımıyorsa, o kurum, adında ‘üniversite’ sözcüğü olan sıradan herhangi bir kurumdur. 

Üniversite kamu adına bilim üretir. Üretilen bilimin, doğru olabilmesi ve yayılabilmesi için, bilimi üreten kişilerin ve çalıştıkları kurumların akademik özgürlüğe ve özerkliğe sahip olmaları gerekir. Özerk ve özgür olma, her şeyden önce kişinin kendi iç dünyasına, devlete, hükümete, sermayeye ve herhangi bir toplumsal ya da örgütsel güce karşı gereklidir. Bu özelliklerinden ötürü gerçek üniversiteyi, ancak, kamu adına devlet kurabilir. Bu nedenle devletin kurduğu üniversite, devlet üniversitesi değil kamu üniversitesi olarak nitelendirilir. Bu yönüyle de üniversite devlet örgütünün dışında kalır. Devlet, kamu üniversitesine her türlü parasal ve kurumsal olanak sağlar; fakat bunlara karışmaz. Çünkü üniversitenin özerk ve akademik özgürlüğe sahip olması, kamu yararı açısından bunu gerektirir. 

Üniversite, akıl ve bilim kurumudur. İnanca dayanan dogmatik düşüncelerle ilgilenmez, önyargı ve hurafe (boşinan) üretmez; bunlara karşı durur, yaymaz ve savunmaz. Özerkliğe bunlar için de gereksinim duyar. Dolayısıyla üniversitede, dinsel, ırksal, mezhepsel ve öbür dogmasal düşüncelere sahip kişiler, kendi benliklerine karşı özerk ve özgür olamıyorlarsa, bunları yayıp savunuyorlarsa, çalışamazlar. Çünkü akademik özgürlük, ancak, bilimsellik niteliği taşıyan özgür düşünce için geçerlidir. 

Üniversitelerin, eğitim-öğretim vermek, araştırma yaparak bilgi üretmek ve bilgiyi topluma yaymak gibi temel işlevleri vardır. Üniversitelerin bu temel işlevlerini yerine getirebilmeleri, akademik ve idari (yönetsel) kadrolarının niteliği ile fiziksel koşullarının yeterli olmasına bağlıdır.. Üniversitelerin etkinlik kazanmaları toplum için çok önemlidir, çünkü üniversiteler toplumun ışığıdır, önünü açar ve aydınlatır. 

12 Eylül 1980 darbesinden sonra 6 Kasım 1981 tarihli 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu (YÖK) çıkarılmıştır. Çıkarılan bu yasa, Ocak 1981’de Şili’deki faşist cuntanın çıkardığı yasanın kötü bir kopyasıdır. YÖK yasasıyla birlikte üniversitelerde toplu tasfiyeler başlamış, akademisyenler susturulmuş, çağdaş ve özerk üniversite yok edilmiş, yöneticiler atamayla gelmiştir. YÖK Yasası ile bütün üniversitelerin programları ve ders içerikleri aynılaştırılmıştır. Üniversitelerin tümünün yatırım bütçeleri YÖK’e tahsis edilmiş ve yerleşke inşaatları YÖK tarafından ihale edilmeye başlanmıştır. Üniversite harçları artırılmış ve eğitimin özelleştirilmesinin yolu açılmıştır. Zaman içinde yasanın birçok maddesi değiştirilmiştir ama yasanın üniversiteler üzerindeki baskıcı havası 41 yıldır kırılamamıştır. Özellikle 2002 yılından sonra üniversitelerde liyakat (yaraşırlık) bitirilmiş, laik ve bilimsel eğitim yara almaya başlamıştır. 

Şimdi yükseköğretimin sorunlarına gelelim: Ülkemizde 129 kamu, 75 özel ve 4 Vakıf Meslek Yüksekokulu ile toplam 208 üniversitede 183.592 öğretim elemanı görev yapmakta ve 8,3 milyon öğrenci öğrenim görmektedir. Bu 208 üniversitenin kimisinde başta kütüphane olmak üzere, yerleşke (kampus), laboratuvar, yeterli derslik, yurt, kültür ve spor alanı gibi birçok temel alt yapıya sahip olmayan üniversitelerin bulunduğu bilinmektedir. 

Üniversitelerde yeterli akademik kadro, araştırma görevlisi, teknik eleman, memur ve hizmetli personel eksikliği vardır. Bunların yanında üniversitelerin bütçelerinin yetersizliği de ortadadır. 2022 yılında üniversitelere 58 milyar TL bütçe ayrılırken sadece Diyanet İşleri Başkanlığına 23 milyar TL bütçe ayrılmıştır. Üniversite araştırma fonlarının ve TÜBİTAK bütçelerinin yetersiz olması, yurt içi ve özellikle yurt dışı kongre ve toplantılara katılımın düşmesine neden olduğu gibi, bilimin gelişmesini de engellemektedir. Günümüzde öğretim elemanı kadrosu niteliği de çok tartışılmaktadır; son yıllarda öğretim elemanlarının yeterliliği ve niteliği oldukça düşmeye başlamıştır. Akademik kadrolar liyakate (yaraşırlığa) bakılmadan, eş, ahbap, tanıdık ve siyasal ölçütlere göre doldurulmaktadır. Bütün bu olgular birleşince birçok akademik personelin hevesi kalmamış, salt zorunlu yapmaları gereken dersleri yapmaktadırlar. Bu arada akademik ve idari (yönetsel) personelin aldıkları ücret, yoksulluk sınırına gerilemiştir. 

Çok sayıda paralı, sahte dergilerin, sahte kongrelerin ve sahte tez yazım bürolarının varlığı sayesinde kayırılan kimi kişilere, lisansüstü eğitim yaptırılmış ve sonrasında da doçentlik, profesörlük unvanları verilmiştir. Böyleleri üst yönetim görevlerine de getirilmiştir. Üniversite sınav sorularının şifrelenmesi ve çalınması, neredeyse rutin bir duruma getirilerek, insanların gelecekleri çalınmaktadır. 

Hızla sayısı artırılan yükseköğretim kurumlarının çok ciddi olarak nitelik sorunu vardır. Her ile ve ilçeye altyapısı olmadan üniversite açmak, eğitimin niteliğini düşürdüğü gibi, niteliksiz ama diplomalı işsizler ordusunu büyütmektedir. Birçok üniversitede kadrolu öğretim üyesi bulunmamaktadır. Öğrenciler araştırma görevlileri ile lise düzeyinde öğrenim görmektedirler.

  • Kimi ilçelerde yalnızca 2-3 öğrencisi bulunan Meslek Yüksek Okulları bile vardır. 

Öğrenciler açısından da bakarsak, barınma ve beslenme sorunları çok fazladır. Öğrenciler gerek büyük kentlerde, gerekse ilçelerde ulaşım sorunlarıyla da boğuşmaktadır. Üniversite öğrencilerinin çoğu okudukları kentlerden memnun (hoşnut) değildir. Kentte kendini güvende hissetme (duyumsama), eğlence, spor, gezi, sosyal (toplumsal), sanatsal, siyasal ve kültürel (ekinsel) etkinlikler ile sağlık sorunlarının çözümü gibi konularda da sıkıntı içindedir. Halkın ve esnafın öğrencilere karşı tutumu da olması gereken düzeyde değildir. Türkiye’de çok sayıda öğrenci yoksulluk nedeniyle okumakta zorluk çekerken, kimi öğrenciler de burs alamadığı, devlet yurduna yerleşemediği için öğrenimi bırakmak zorunda kalmaktadır. 

Eylül 2021’de ülkemizde 3-5 yaş arasında okul öncesi okullaşma oranı %38 ile düşük düzeydedir. Okullaşma oranları ilkokulda %93, ortaokulda %89, lisede %44, yükseköğretimde %45’tir. Bu oranlar gelişmiş ülkelere göre düşüktür. Bilimsel araştırmalar okul öncesi eğitimin, eğitimde ve yaşamda başarıyı etkileyen çok önemli bir etken olduğunu vurgulamaktadır. Eğitimin temel bir aşaması olan ve bütün çocuklara sağlanması gereken okul öncesi eğitim, eğitim-öğretim sisteminin temelidir. Anaokullarında ya da ana sınıflarında yeterli öğretmen, personel (çalışan), pedagog ve sosyal hizmet uzmanı bulunmaması, okul öncesi eğitimin en önemli sorunlarının başında gelmektedir. 

2022’de yapılan üniversite sınavına 3.008.287 öğrenci katıldı. 96.518 aday sıfır alırken, 40 soruluk Temel Matematik testindeki ortalama doğru yanıt 7, Türkçe testinde 18 olurken, 20 soruluk Fen Bilimleri testindeki ortalama doğru yanıt 3, Sosyal Bilimler testinde 8 oldu. Böylece üniversiteye kayıt yaptıran öğrencilerin yaklaşık %8.0 kadarının nitelikli bir yükseköğretim programını okuyacak temel akademik bilgiye sahip olmadığı anlaşılmaktadır. 

Yükseköğretimdeki sorunları çözmek için ulusalcı, vatansever ve cumhuriyet devrimlerini özümsemiş kadrolara gereksinim vardır. Öncelikle her alanda ulusal eğitim yapılmalıdır. Ulusal eğitim; ulusun kendi eğitimcileri tarafından hazırlanmış, kaynakları, yöntemleri, planları, olanakları ve uygulamaları ulusal olan eğitimdir. Bütün öğretim kademelerini (basamaklarını) içine alan bilimsel, laik, demokratik ve çağdaş eğitime inananlardan oluşan bir komisyon (kurul) ile köklü bir eğitim reformu yapılmalıdır. Üniversitedeki tüm sorunların temelinde, ülkemizde benimsenmiş bir bilim politikası olmaması ve buna bağlı olarak üniversitelerin de kendi politikası olmaması yatmaktadır. Bu nedenle yeni bir yükseköğretim yasası zorunludur. 

Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) kaldırılarak, üniversitelerin bilimsel özgürlük ve yönetsel, maddi (akçalı) özerkliklerini koruyacak biçimde, eşgüdümü sağlamakla yükümlü yeni bir üst kurul oluşturulmalıdır. Bu üst kurulun temel işlevi yükseköğretim planlaması yapmak, yükseköğretimde eşgüdümü sağlamak ve yükseköğretim ile istihdam ilişkisini planlayarak güçlendirmektir. Bu üst kurulun tüm üyelerini üniversiteler seçmelidir. Bugünkü YÖK merkeziyetçiliği içindeki tüm yetkiler, demokratik biçimde oluşturulan kurullara devredilmelidir. 

Kamu üniversitelerinin sayıları azaltılmalı, nitelikleri artırılmalıdır. Yalnızca büyük kentlerde üniversite açılmalı, küçük illerde ve ilçelerde üniversite olmamalıdır. Özel vakıf üniversiteleri kamulaştırılmalıdır, cumhuriyet devriminin toplumsal politikalarına dönerek eğitimin kamu hizmeti olması sağlanmalıdır. 

Eğitim sistemi sınav temelli değil, öğrenme temelli olmalı; ezbere değil, düşünmeye ve sorgulamaya dayanmalıdır. Nitelikli bir üniversite eğitimi için öğrencilerin temel fen bilimleri ve matematik bilgisi yanında felsefe, mantık, sosyoloji, psikoloji, sanat tarihi, tarih, coğrafya bilgilerine sahip olması için çalışmalar yapılmalıdır. Farkındalığı yüksek, duygusal zekâ, soyut, analitik (çözümleyici) düşünme ve sorgulama beceresi kazandırılması gerekir. Bunun için ortaokul ve liselerde bu eğitimler verilmelidir. 

Üniversitelerin finans (akçal) kaynaklarının kamusal ağırlıklı olmasına ve genel bütçeden sağlanmasına özen gösterilmelidir. Finansmanın kamusal ağırlığı, üniversitenin asli işi olan bilime daha çok yoğunlaşmasını sağlayacaktır. 

Üniversitelerde eğitim dili resmi dil ile yapılmalıdır. Ancak öğrencilerin bir ya da daha çok yabancı dil öğrenmeleri için gerekli çalışmalar da yapılmalıdır. 

Üniversite, neyi öğreteceğine, neyi araştıracağına, öğretim ve araştırmanın kimin tarafından yapılacağına kendisi karar vermelidir. Bilimsel özgürlükler kullanılırken, toplumun gereksinimleri ve öncelikleri temel alınmalı, araştırma alanları bilimsel gelişmeler doğrultusunda seçilmeli, eğitim ve öğretim programları ile ders içerikleri akademik gelişmelere uygun olarak düzenlenmelidir. 

Üniversite yönetiminde, en küçük akademik birimlerden başlayarak, üyelerin katılımıyla oluşan kurullarca yönetilmesine olanak sağlanmalıdır. Demokratik süreç ve katılımcı temsil biçimleri, akademik birimlerden başlayarak üniversite geneline egemen kılınmalıdır. Üniversite yöneticileri, rektör, dekan, enstitü ve yüksekokul müdürleri ile bölüm başkanları seçimle gelmelidir. Ancak bu seçimlerde nitelikli çoğunluk aranmalıdır. 

Akademik yükseltme ve öbür değerlendirme ölçütleri fen, sağlık, sosyal bilimler ve güzel sanatlar alanlarının özgünlükleri göz önünde tutularak hazırlanmalıdır. Bu bağlamda, yükseltmelerle ilgili kesin ölçütler konulmalı ve bunlara kesinlikle uyulmalıdır. 

Uluslararası ilişkiler teşvik edilmeli, birimlerin düzenleyecekleri sempozyum, konferans gibi etkinlikler için parasal kaynak sağlanmalıdır. Öğretim elemanlarının ulusal ve uluslararası sempozyum, konferans, sergi, festival, çalıştay vb. etkinliklere katılması akçalı olarak desteklenmelidir. 

Demokratik süreçlerin işletilmesinde, kamu çıkarı ve liyakat (yaraşırlık) ilkelerinden ödüne asla izin verilmemelidir. Kamusal çıkarlar ve yaraşırlık ilkesi temelinde bir kurumsallaşma hedeflenmelidir. Kadro alımında akademik birimlerin gereksinimleri, tercihleri ve en önemlisi yaraşırlık göz önünde bulundurulmalıdır. Ülkemizin gereksinimine göre yeni bölüm ve birimlerin açılmasında yeterli nitelik ve sayıda insangücü ve altyapının varlığına dikkat edilmelidir. 

Bilim yapan kurumlar olarak tanımlanan üniversitelerde, eğitimin niteliği çok önemlidir. Üniversitede kimin öğrenim görmesi gerektiği, kimin ders verebileceği, neyin ve nasıl öğretilmesi gerektiğinin belirlenen ölçütlere göre sağlanması, başarının temeli için çok önemlidir. Özellikle öğretim elemanı niteliğinin giderek düştüğü günümüzde, üniversitelerde hak edilmemiş unvan (san) ve görevler vardır. Akademik yükseltmeler mutlaka bilimsel yaraşırlık temeline göre düzenlenmeli ve saydam biçimde yapılmalıdır. Böylece üniversite saygınlığı her aşamada en üst düzeyde sağlanarak, toplumun üniversiteye olan güveni sarsılmamalıdır. 

Üniversiteler bağımsız olmalıdır. Bağımlı ortamda bilim yapılamaz. Ancak üniversite özerkliği, kötüye kullanılmaya olanak vermeyecek biçimde ve hukuk denetimine açık olmak üzere düzenlenmelidir. Eğer üniversite ve bilim, siyasal iktidarın güdümüne girerse, üniversite özerkliğinden söz edilemez. Özerklik olmadığı zaman, bilim de olmaz. Üniversitelerin yönetim süreçlerinde saydamlık, hesap verebilirlik ve katılımcılık ilkelerine göre davranmaları güvence altına alınmalıdır.  

Tüm bilimsel araştırmalara ve Ar-Ge çalışmalarına daha çok kaynak ayrılmalıdır. Üst düzey bilimsel araştırma yapılması ve nitelikli öğretim elemanı yetiştirilmesi için gerekli destek sağlanmalıdır. 

YÖK ilk çıktığı zamanlarda yeterince doçent ve profesör atanamayan yeni kurulmuş üniversiteler için getirilen yardımcı doçentlik kadroları şimdi doktor öğretim üyesi olarak yenilenmiştir. Ancak bu kadrolar, yetkili kişilere ya da yetkili kişinin destekledikleri kişilere oy sağlamak amacıyla kullanılır duruma gelmiştir ve birçoğunda yaraşırlık aranmamaktadır. Doktorası biten akademisyenlerden gerekli koşulları sağlayanlara doçentlik kadrosu verilmelidir. 

Doçent ve profesör kadrolarına atanacak olanların her unvan basamağında öbür üniversitelerde (gelişmekte olan) birer yıl zorunlu hizmet yapmaları sağlanmalıdır. 

Yüksek lisans yapmak isteyenlerde 4 üzerinden 3 not ortalaması, doktora yapmak isteyenlerde 4 üzerinden 3,5 not ortalaması koşulu getirilmelidir. Böylelikle lisansüstü çalışma yapanların da, akademisyen olmak isteyenlerin de nitelik sorunu çözümlenebilecektir. 

Yükseköğretimde açılacak bölümler, istihdam olanaklarına göre planlanmalıdır. Özellikle meslek yüksekokullarının sayıları ve açılacak programlar ülkenin gereksinimlerine göre belirlenmelidir. Meslek yüksekokullarının donanım ve kadroları, yeterli düzeye getirilerek, niteliklerini geliştirmek gerekmektedir. Meslek yüksekokullarının etkinliği, nitelikli ve yeterli sayıda akademik ve yönetsel kadroların görevlendirilmesiyle artırılarak, gençlerin bu okulları tercih edilebilir kurumlar durumuna getirilmesi sağlanmalıdır. 

Akademik ve yönetsel çalışanlar arasında işbirliğini geliştirmek ve eşgüdümü sağlamak için, yönetsel çalışanlara yönelik eğitim programları düzenlenmelidir. Üniversitenin kurumsallaşması ve demokratik katılımın sağlanmasının temel araçlarından biri olan örgütlenmenin desteklenmesi gerekir. 

Üniversitelerin tüm bölümlerinde ve hastanelerinde döner sermaye adı altında yapılan işlere son verilmelidir. Aynı biçimde ikinci öğretim adıyla yapılan ücretli eğitime de son verilmelidir. Üniversite öğrencilerinin estetik, sanatsal ve kültürel (ekinsel) bir formasyon  (donanım) kazanmasına yönelik olarak, yaratıcı drama, sanat ve müzik tarihi, uygarlık tarihi, felsefe, psikoloji, sosyoloji, mantık gibi dersler özendirilmeli ve spor olanakları geliştirilmelidir. Üniversite eğitimi, öğrencilerin eleştirel ve sorgulayıcı düşünmeyi öğrenmelerini sağlarken, yaratıcılıklarının geliştirilmesine yardımcı olması bakımından da önemlidir. 

Öğrencilerin gelişimi açısından ekinsel, toplumsal ve spor etkinliklerine yer verilmeli ve bahar şenlikleri, kültür (ekin) şenlikleri düzenlenmelidir. Öğrenci temsilcileri hem fakülte, hem de üniversite yönetim kurullarına, öğrencilerle ve öğrenim politikaları ile ilgili konularda oy hakkıyla katılmalıdır. 

Öğrenci yurtlarının kapasitesi ve niteliği artırılarak, barınma ile ilgili bütün sorunlar çözülmelidir. Dengeli ve yeterli beslenme sorunu da çözüme kavuşturulmalıdır. Tüm üniversite yerleşkeleri, öğrencilerin ve çalışanların günlük gereksinmelerini rahatlıkla karşılayacak biçimde düzenlemelidir. Kent merkezi ile yerleşkeler arasında ulaşım yeterli ve ücretsiz servislerle sağlanmalıdır. 

Ülke genelinde eğitim ve sağlık gibi hizmetlerin, mutlaka devlet tarafından ve ücretsiz sağlanması ön koşul olarak gerekmektedir. Öğrenciyi ‘müşteri’ olarak gören özel üniversiteler, kamulaştırılmalıdır. Eğer özel üniversite olması bir zorunluluksa, özel üniversitelerde alınacak ücret, asgari ücretin üç-beş katı arasında olmalıdır. Yerleştirme puanları ise, kamu üniversitelerindeki aynı bölümün en çok on-onbeş puan altında olmalıdır. Böylece bilgisi olmayan ama parası olanın, istediği üniversiteye girerek, fırsat eşitsizliği yaratmasının yolu kapatılmış olur. 

Fizikçi Richard Phillips Feynman (1918-88); öğrencilerin, okula gelmek ve öğrenme sevgilerini büyütmek için onları heyecanlandıracak mutlu öğretmenleri olması gerektiğini söylemiştir. Yani öğrencilerin mükemmel değil, mutlu öğretmenlere gereksinimi vardır. Çünkü mutsuz öğretmen, aynı zamanda öğrencilerin de mutsuzluğu demektir. Mutsuz öğrenci ise başarısızlığı getirir. 

Üniversite, gençlere yalnızca bilgi veren değil, yaşamda doğru davranış yolunu bulmaya alıştıran ve bu amaç için düşünme alışkanlığı veren kurumdur. Eğitim, gençlere dünyayı, çevreyi, toplumu, insanları ve tüm canlıları anlamalarını sağlamıyorsa neye yarar? Sorunları çözüme kavuşturulmuş çağdaş üniversitelerimizde ülkesini seven, ülkesinin kalkınması ve toplumun refahı (gönenci) için çalışacak genç akademisyenlere gereksinim vardır. Bunları gerçekleştirmek için, eğitimde başarılı olmak için çok çalışmamız gerektiğinin bilincinde olmalıyız. Bu duygularla sözlerime son veriyorum. 

Azim ve Karar, 28 Kasım 2022 

(*): Yüzüncü Yıl Platformu’nun 26 Kasım 2022 tarihinde düzenlediği “Ulusal Eğitim Sempozyumu (Kurultayı) 2022” konuşması

Düzen değişecek mi?

Örsan K. Öymen
Örsan K. Öymen
24 Ekim 2022, Cumhuriyet

 

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 99. yıldönümü yaklaşırken, köktendinci ve laiklik karşıtı karşıdevrim sürecini temsil eden AKP’nin yöneticileri de Cumhuriyet devrimlerini hedef almaya başladılar.

AKP Grup Başkan Vekili Mahir Ünal, geçtiğimiz hafta yaptığı açıklamada, kendi hayal âlemindeki yalanları, tarihsel ve kültürel analiz gibi sundu!

Mahir Ünal, “Cumhuriyet, bizim lügatimizi, alfabemizi, dilimizi, hasılı bütün düşünme setlerimizi yok etmiştir.” diyerek, ümmetçilerden ve neo-Osmanlıcılardan, kategorik olarak vatansever insanların çıkamayacağını bir kere daha kanıtladı!

Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Türkçenin ve alfabenin, Arapçanın ve Farsçanın etkisi altına girdiğini; Osmanlı’da nüfusun yaklaşık %90’ının okuma ve yazma bilmediğini; Osmanlı’da felsefe ve bilim alanlarında hiçbir özgün ve devrimci çalışmanın gerçekleştirilmediğini görmezden gelerek cehaletini ortaya koyan Mahir Ünal, vicdan ve insaf duygusundan da yoksun olduğunu göstermiş oldu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin dilini, lügatını, alfabesini ve düşünce setini yok etmeye çalışan

  • AKP zihniyeti, Türkiye’nin bölünmesine, parçalanmasına ve emperyalizme hizmet etmektedir!

***
Türkiye böyle bir kuşatma altındayken CHP yönetiminin karşıdevrim sürecinin değirmenine su taşıması, kabul edilebilir bir durum değildir.

CHP’nin laiklik konusunda verdiği tavizleri, seçim kazanma stratejisinin arkasına sığınarak savunmak da olanaklı değildir.

Birincisi, gerçek lider, sosyolojik koşullara göre siyaset belirleyen kişi değil, sosyolojik koşulları değiştirmeyi başaran kişidir. Siyasetin popülizm olduğunu sanan, popülizm ile halkçılık arasındaki farkın ne olduğunu bilmeyen insanlar, lider de olamazlar, siyasetçi de olamazlar.

İkincisi, siyasi parti liderleri, yöneticileri ve üyeleri, Siyasi Partiler Yasası’nın gereği, üyesi oldukları partinin programına ve tüzüğüne bağlı kalmakla yükümlüdürler. Hukuk devletini savunanların, kendi iç hukuklarını ihlal etmeleri, büyük bir çelişkidir.

“CHP bir kitle partisidir, bu partide farklı düşünceler olabilir.” safsatası, Siyasi Partiler Yasası’na da CHP’nin kurultay tarafından onaylanmış Parti programına ve Parti tüzüğüne de aykırıdır.

Siyasi partiler, Batı’da “think-tank” olarak da bilinen düşünce merkezleri veya akademik tartışma platformları değildir. Siyasi partilerin ilkeleri, ideolojisi ve politikaları, kurultay delegeleri tarafından belirlenir.

“Kitle partisi olmak” demek, kurultay tarafından belirlenen ilkelerden, ideolojiden ve politikalardan taviz (ödün) vermek anlamına gelmez. Siyasi partiler kendi programlarına, ilkelerine, ideolojilerine, politikalarına sahip çıkarak ve bunları halka etkili bir biçimde anlatarak da kitlelere ulaşabilirler ve iktidar olabilirler.

Üçüncüsü, CHP geçmişte, kendi programına, ilkelerine, ideolojisine, politikalarına sahip çıkarak bugün aldığı oydan çok daha yüksek oy oranlarına ulaşmıştır; başka bir deyişle kitlelere ulaşmıştır.

İsmet İnönü’nün CHP genel başkanı olduğu 1957 seçimlerinde CHP %41, Bülent Ecevit’in CHP genel başkanı olduğu 1973 seçimlerinde CHP %33, yine Ecevit’in CHP genel başkanı olduğu 1977 seçimlerinde CHP % 41 oy almıştır.

Dördüncüsü,

CHP yönetiminin sağa açılma ve laiklikten vazgeçme stratejisi,
oy oranlarında hiçbir artış sağlamamaktadır.

CHP yönetimi, Kemal Kılıçdaroğlu 2010 yılında genel başkan seçildiğinden beri laiklik konusunda taviz vermiştir ve CHP 2011 seçimlerinde % 26, 2015 seçimlerinde %25, 2018 seçimlerinde %22 oy almıştır.

Son yıllarda ve aylarda yapılan tüm araştırmalarda da CHP’nin oyu %23-28 arasında bir yere çakılıp kalmıştır! Başka bir deyişle,

  • Laiklikten vazgeçmenin CHP’ye oy kazandırmadığı kanıtlanmıştır!

***
Buna rağmen (karşın) CHP yönetiminin laiklik konusunda taviz vermekte ısrar etmesi ve kendi tabanıyla inatlaşması, iç dinamiklerle değil, makro boyuttaki emperyalist bir mekanizmanın Türkiye’de oynadığı oyunlarla ve bu oyunda yer alan oyuncularla açıklanabilir!

CHP, bu şekilde siyaset yapmaya devam ederse sahip olduğu %25 oyu da kaybedecektir!

CHP, iktidar değiştiğinde, düzenin de değişeceğini kanıtlamalıdır.

Teokratik bir düzende güçlü bir parlamenter sistemin var olamayacağı tartışılmaz bir gerçektir.

SAHTE KAHRAMAN

Suay Karaman

28 Ağustos 2022’de Rize’nin fethinin 561. yılı dolayısıyla düzenlenen “Rize’de tarihi bir an, Fatih Sultan Mehmed Han” adlı etkinliğe katılan TBMM eski başkanı İsmail Kahraman, yaptığı konuşma ile bilinen kimliğini bir kez daha açığa vurdu. Konuşmasındaki sözleri şöyleydi:

  • Şehirlerin kurtuluş yıldönümleri kutlanıyor. Kesinlikle karşıyım. Şehirlerin düşman işgalinden kurtuluşu dolayısıyla kutlama yapılmaz. İstanbul’un kurtuluşu 6 Ekim, kim demiş? İzmir’in kurtuluşu 9 Eylül, kim demiş? Ne münasebet. Cihan harbi bitti, müstevliler alacaklarının birkaç kat mislini aldı ve öyle gittiler, çekildiler. Kurşun sıkmadık ki.”

Hukuk öğrenimi gören İsmail Kahraman, aydın çevrelerde iyi anılmaz; Türklükle, Atatürk’le, Cumhuriyet Devrimleriyle sorunu vardır.  İsmail Kahraman, 15 Mart 1967 ile 28 Nisan 1969 arasında Milli Türk Talebi Birliği’nin (MTTB) 48. döneminde genel başkanlık yapmıştır. Başkanlığı döneminde 16 Şubat 1969’da İstanbul’da ‘6. Filo’yu protesto’ eylemine karşı “Kanlı Pazar” ve 20 Nisan 1969’da Ankara’daki öğrenci yürüyüşüne MTTB’nin yaptığı saldırıları unutmamalıyız.

“Kanlı Pazar” olayından iki gün önce MTTB ve Komünizmle Mücadele Dernekleri öncülüğünde 14 Şubat 1969 Cuma günü, Bayrağa saygı mitingi düzenlenmişti. Aynı gün MTTB binasında yapılan ortak toplantıda Komünizmle Mücadele Dernekleri Başkanı İlhan Egemen Darendelioğlu (1921-1979) şu ifadeleri kullanmıştı:

  • “Pazar günü komünistler miting yapacak. Biz bu mitingde savaşacağız.
  • Silahı olan silahıyla, olmayan baltasıyla gelsin.”

14 Şubat 1969 günü bu mitingin hazırlık toplantılarında MTTB Başkanı İsmail Kahraman, Beyazıt Camisinde yaptığı konuşmada, gençlik olarak 3 – 5 soysuza fırsat vermeyeceklerini söylemiş ve şu ifadeleri kullanmıştı:

  • “Buraya tarihi kararlar almak üzere toplandık. Artık nush ve nasihat devresini tamamlayan Türk Milliyetçiliği, önümüzdeki günlerde yeni Tan’lar, yeni hareketler gösterecek, Türkiye’nin sahibinin milliyetçiler olduğunu gösterecektir. Bu tür hareketler Türkiye’yi komünistleştirme planında bir adımdır.”

– ABD emperyalizminin 6. Filosu’na karşı mücadele eden yurtsever 68 gençliğinin karşısında duran,
– ABD askerlerini törenle karşılayan ve
ABD gemisine secde ederek namaz kıldıran İsmail Kahraman’ı iyi tanımak gerekir.

28 Haziran 1996 ile 30 Haziran 1997 arasında Kültür Bakanı olarak görev yapan İsmail Kahraman, gündemdeki Taksim’e cami tartışmaları ile ilgili olarak “Taksim’de çok sayıda kilise var ancak bir cami yok. İnşallah Taksim bu ayıptan kurtulacaktır.” biçiminde bir açıklama yapmıştı. Bu açıklama üzerine Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Başkanı Prof. Dr. Semavi Eyice (1922-2018), cami yapılacaksa mimarisinin tarihsel dokuya uygun olmasına dikkat edilmeli diye görüş bildirmişti. İsmail Kahraman, Semavi Eyice hakkında “Alnı secde-i rahmana değmemiş, Hıristiyanların piyonu olan birisi! Ben de O’nu kolundan tuttum, kapının önüne koydum” sözleriyle görevden aldı.

İsmail Kahraman, Fatih Sultan Mehmet’in Rize’yi Osmanlıya bağlamasının yıldönümü 28 Ağustos 2016’da yaptığı konuşmada, Che Guevara‘yı “katil kişilik, gerilla ve eşkıya” olarak nitelendirerek, fotoğraflarının Türk gençlerinin tişörtlerinde (AS: tegömleklerinde) olmaması gerektiğini savunmuştur. İlk kez kutlanan bu etkinlikteki yakışıksız sözler için Küba Büyükelçiliği, tepki göstermiş, olumsuz görüş bildirmişti.

22 Kasım 2015 ile 7 Temmuz 2018 arasında TBMM Başkanı olan İsmail Kahraman, yine büyük sansasyon yaratmayı sürdürdü. 25 Nisan 2016’da İslam Ülkeleri Akademisyen ve Yazarlar Birliği’nin İstanbul’da düzenlediği konferansta, “Yeni anayasada laiklik maddesi olmamalı, dindar bir anayasa olmalı” diyerek pek çok kesimden tepki almıştır.

İsmail Kahraman, 2017’de TBMM lokantası menüsüne özel olan ve içinde süt, nişasta, vişne, ananas, krema, yumurta, bisküvi ve un bulunan ‘vişneli tayfır’ tatlısı için “Bu nasıl tatlı ismi?” diyerek menüden kaldırmıştı. Böylece TBMM’nin en önemli sorunu çözüme kavuştu. Kim bilir, belki “Tayfır” adına tuhaf bir takıntısı vardı? Kahraman’ın görev süresi sona erince, ‘vişneli tayfır’ tatlısı yine menüde yerini aldı.

28 Mart 2018’de TBMM’de, “Çanakkale Şehitlerini Anma” gecesi düzenledi. Devlet Tiyatroları bu gece için özel bir gösteri hazırlamıştı, gösteriye bir saat kala, kadın oyunculara sahneye çıkmayacakları söylendi. Doğal olarak kadın oyuncular nedenini öğrenmek istediler. Nedenin TBMM Başkanı olduğu açıklandı ve sahneye çıkamayacakları ancak sahne kenarında, merdivenlerde durabilecekleri söylendi.

4 Ekim 2021’de Birlik Vakfı’nda düzenlenen “Yeni Anayasa ve Öze Dönüş” konulu konferansta konuşan Cumhurbaşkanlığı Yüksek İstişare Kurulu Başkanvekili İsmail Kahraman, dindar bir anayasa hazırlanması ve ilk dört maddenin değiştirilebilir olması çağrısı yaptı. Bunun üzerine Halkın Kurtuluş Partisi, “İsmail Kahraman, bu sözleriyle Türkiye’nin şeriatla yönetilmesini isteyenlerin sözcülüğünü yapmaktadır” diyerek, 5 Ekim 2021’de İsmail Kahraman hakkında suç duyurusunda bulundu, ama sonuç alınamadı.

15 Temmuz 2016 darbe girişiminin ardından hazırlanan ve
TBMM Başkanı olarak İsmail Kahraman’a sunulan raporun
‘kayıp’ olması da ilginçtir.

Cumhuriyet rejimi sayesinde ulaştığı makamlara yabancılaşarak, ihanet ederek Osmanlı hayranlığı sergileyen İsmail Kahraman’ın, seçildiği TBMM başkanlığında yaptığı ilk iş, Osmanlı meclisini 33 yıl kapalı tutan padişah II. Abdülhamit için etkinlik düzenlemek olmuştu.

Sahte kahramanların peşinden gidenler de aynı yolun yolcularıdır, ihanetin dibindedirler.

Düşmana kurşun sıkmadık ki” diyenler için söylenecek söz yoktur.

Bizim büyüklerimiz düşmana ateş ederken, kimi şeref yoksunu olanların büyükleri düşmanla işbirliği yapıyordu. İşte şimdi onların ne olduğu belirsiz çocukları da Atatürk’e, laik cumhuriyetimize karşı vatan hainliğini sürdürmektedir.

Eşsiz liderimiz Mustafa Kemal Atatürk karşıtı, laiklik karşıtı, modernleşme (çağdaşlaşma) karşıtı olanlardan, güzel vatanımıza ihanet edenlerden er ya da geç hesap sorulacağı bilinmelidir. (Azim ve Karar, 5 Eylül 2022)
=========================
Dostlar,

Sevgili Kardeşimiz Suay Karaman’ın bu çok değerli yazısını yayınlarken, bizim de konuya ilişkin binlerce kişi tarafından okunan tweet iletimizi burada da paylaşalım:

  • “Ülkenin her yeri şehitlik dolu. İ. Kahraman’ın ailesi-bildiklerinden şehit-gazi yok ki, “kurşun atmadık” diye itiraf ediyor. Ya akıl sağlığı sorunlu ya da atalarının yolundan gidiyor, Vahdettin gibi İngiliz muhibbi. Uyan ey Ulus uyan! Bu adam, RTE’nin CB Y. İstişare Kurulu üyesi!”

Sevgi ve saygı ile. 11 Eylül 2022, Datça

Prof. Dr. Ahmet SALTIK MD, BSc, LLM  
Atılım Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı (Toplum Hekimliği) Uzmanı
Hekim, Hukukçu-Sağlık Hukuku Uzmanı, Mülkiyeli
www.ahmetsaltik.net       profsaltik@gmail.com
facebook.com/profsaltik     twitter : @profsaltik

28 Şubat kumpası

Örsan K. ÖymenÖrsan K. Öymen
Cumhuriyet, 22 Ağustos 2022

 

Yaklaşık bir yıl önce, emekli komutanlar ve askerler Çevik Bir, Çetin Doğan, Hakkı Kılınç, Cevat Temel Özkaynak, Erol Özkasnak, Fevzi Türkeri, Yıldırım Türker, İlhan Kılıç, Aydan Erol, Kenan Deniz, Ahmet Çörekçi, Çetin Saner, İdris Koralp ve Vural Avar, hukuka aykırı bir biçimde tutuklandılar.

Böylece, “Ergenekon”, “Balyoz”, “OdaTV”, “Casusluk” ve “Gezi” adıyla anılan sahte yargı süreçlerine ve kumpaslara bir yenisi daha eklendi, yargı bağımsızlığını güvence altına alan anayasanın 138. maddesi, AKP hükümeti tarafından bir kez daha ihlal edildi.
***
1990’lı yıllarda Türkiye’de, laiklik karşıtı siyasal örgütlenmeler ve laiklik karşıtı terör örgütlenmeleri, paralel biçimde yükselişe geçti.

Refah Partisi, 1991 genel seçimlerinde %17 oy aldı ve 1995 genel seçimlerinde %21 oy alarak 1. parti oldu.

1990 yılında, Atatürkçü Düşünce Derneği kurucu genel başkanı-hukukçu Muammer Aksoy, ilahiyatçı-yazar, SHP parti meclisi üyesi Bahriye Üçok, yazar-araştırmacı Turan Dursun, gazeteci-yazar Çetin Emeç; 1993 yılında gazeteci-yazar Uğur Mumcu; 1999 yılında siyaset bilimci-yazar Ahmet Taner Kışlalı katledildi.

1993 yılında yazar Aziz Nesin’in ve Alevi sanatçıların hedef alındığı Sivas’taki olaylarda, aralarında Asım Bezirci, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Edibe Sulari, Asaf Koçak, Behçet Aysan, Mehmet Atay, Uğur Kaynar, Muammer Çiçek’in de bulunduğu 33 sanatçı ve Pir Sultan Abdal Derneği üyesi yakılarak katledildi.

Söz konusu aydınlar katledilmeden önce, yıllarca RP’li siyasetçiler ve onları destekleyen yayın organları tarafından hedef gösterildi!

Laiklik karşıtı kesimin, üniversitelerdeki başörtüsü (AS: Türban!) yasağından dolayı kendisini mağdur ilan ettiği yıllarda, laikliği ve Mustafa Kemal Atatürk’ün devrimlerini savunanların can güvenlikleri bile yoktu!

Bu yıllarda en büyük mağduriyeti yaşayanlar, üniversitede başörtüsü yasağına maruz kalanlar değil, laiklik karşıtı teröristler tarafından katledilenler, laikliği ve Cumhuriyet Devrimlerini savunanlardı.
***
28 Şubat 1997’de, RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan’ın başbakan, DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in başbakan yardımcısı olduğu koalisyon hükümeti döneminde, Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in başkanlığında toplanan Milli Güvenlik Kurulu, laiklik karşıtı örgütlenmelerin önlenmesine yönelik kimi somut önerilerde bulunan bir bildiri yayımladı.

Bu gelişmeden sonra hükümet ile cumhurbaşkanı, hükümet ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında gerginlikler yaşandı, DYP’den birçok milletvekili, RP ile koalisyon ortaklığına karşı çıktı, birçok DYP milletvekili istifa etti ve RP-DYP koalisyon ortaklığı için gerekli çoğunluk ortadan kalktı, hükümet düştü.
***
Bunun üzerine, “ikinci cumhuriyetçi” neoliberaller ile birlikte, Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Bülent Arınç gibi RP’li siyasetçiler, “postmodern darbe” söylemine başvurdular. Oysa ortada ne bir darbe vardı ne de bir darbe girişimi.

ABD destekli 12 Mart ve 12 Eylül darbeleri konusunda yeterince sesini çıkarmayan laiklik karşıtı siyasetçiler, teokrasiyi demokrasi olarak pazarladılar. Üniversiteler ve medya da bu kirli oyuna alet oldu!

Erdoğan, Gül ve Arınç daha sonra AKP’yi kurdu; AKP iktidar oldu ve 2008 yılından itibaren (AS: başlayarak)

  • AKP demokratik, laik, hukuk devletini ortadan kaldırarak anayasal düzeni yıktı ve sivil darbe yaptı!

1997’de anayasal düzen hatırlatması yapan, bugün 70 yaşın üzerinde ve ciddi sağlık sorunları olan komutanlar ise darbe yaptıkları iddiasıyla hapishaneye yollandı!

İşadamı Osman Kavala’nın ve eski HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’ın hukuka aykırı biçimde hapishanede tutulmasını eleştirenlerin, 28 Şubat kumpasından dolayı hapiste yatan komutanlara ve askerlere sahip çıkmamaları, büyük bir çelişki ve ikiyüzlülüktür.

ABD ve Avrupa Birliği emperyalizmi, “Ergenekon”, “Balyoz”, “OdaTV” ve “Casusluk” kumpaslarında nasıl üç maymunu oynadıysa, 28 Şubat kumpasında da aynı tavrı sergilemektedir!

  • Muhalefetin, bu konuda ABD’nin ve AB’nin gölgesinde kalması ise utanç vericidir!

Siyasal İslam ve cumhuriyet laikliği

biyografi.net: Osman Selim Kocahanoğlu biyografisi burada ünlülerin  biyografileri buradaOSMAN SELİM KOCAHANOĞLU
ARAŞTIRMACI – YAZAR 

Cumhuriyet, 16 Şubat 2022

 

Osmanlı devlet adamları Batı’daki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri hayranlıkla izlediği, geri kalmışlığını Tanzimat’la ilan ettiği halde, modernizmi yakalamak şöyle dursun adapte bile olamadılar. Modernleşmeyi din ve inanç üzerinden algılayan bir toplumsal kültür bu sosyokültürel adaptasyonu zamanla küfür sayacaktır. İslam dinini kapalı bir sistem gören Max Weber’e göre,

  • “Doğu ile Batı arasında dine dayalı kültür ve bilinç farklılığı olduğu sürece,
    İslam dünyasında rasyonalite doğamaz, bu toplumlar da cemaattan cemiyete, gelenekten bilgi toplumuna evrilemezler.

– Batıdaki siyasal ahlak, bireysel bilinç ve sosyo kültürel olgularının hiçbiri Osmanlı/İslam ikliminde yeşermemiş, sorgulama mantığı gelişmemiş, ahlak ve din anlayışı eskilerde kalmıştır. Dolayısıyla bu kültürün bilinç yapısı da modernleşmeye kapanmıştır. Dini, rasyonellikten uzaklaştırıp doğrudan kendine göre bir dünya yaratan İslamcı toplumlar, şimdi kültürel şizofreni içindeler. Çağdaşlığa devamlı kutsal pompalayan (AS: kutsalıkla direnen) bu toplumların modern veya muhafazakâr, liberal veya üniversal, dinsel veya seküler oluş veya olamayışların temeli uygarlığa yenilme kompleksinde gizlidir. Zihin yapıları da sorgulamaya kapalıdır.

Bu toplumlar akıl çağına erişemediği için  feodal semboller ve fetişlerle kendini tatmine çalışır, kıl ve sakalı imanın parçası görürler. Batı dinleri kendi ortaçağını aşıp sekülerleştiği halde, İslamcı softalık kıl ile (a)kıl arasındaki mesafeyi aşamaz. Halbuki bu iki kelime arasındaki mesafe bir harf kadardır. Bilgi toplumunun standardını kavramamış cemaat/tarikat toplumları bilgiyi sadece kendi ufkundan ve kendi kavramları ile anlarlar. Biz buna kapalı bilinç diyoruz.

  • Donmuş bir dogmaya inanan ve beşyüz kelime ile düşünen bu hamaset toplumlarının laikliği algılaması elbette kolay değildir.

Hemen söyleyelim, laiklik veya sekülerlik kavramları, siyasal İslamcılığın sandığı gibi “dinsizlik veya dini inkar” olmayıp, dini herkese ait ve kişisel bir sorun sayan sistemdir.

  • Laiklik, ne bir din ne bir ideolojidir; ne kutsal kitabı ne peygamberi ne ideoloğu vardır.

ADI KONMAMIŞ LAİKLİK

Tanzimat’ta başlayan Osmanlı yenileşme hareketlerinin hepsinin zihin arkasında adı konmamış bir laikleşme düşüncesi vardır. Tanzimat (1839) bizim gecikmiş Magna Carta’mızdır, ancak toplumun iç dinamiklerinden gelmeyip padişahın lütfu sayıldığı için gelişememiştir. Tanzimat ve Meşrutiyetin kısır çekişmeleri bir yana bırakılırsa, toplumu şoka sokan asıl köklü değişim Cumhuriyetle yaşandı.

  • Saltanatın kaldırılması, Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin ilgasıyla, en büyük zihinsel engeller kaldırılmış oldu. 

Biz buna tarihin doğurduğu adamın cumhuriyet laikliği diyoruz.

Laiklik toplumsal bir hedef yapılarak, tersine akan suların önü kesilmiş, Cumhuriyet modernizminin en köklü devrimi olmuştur. Cumhuriyet laikliği aslında radikal müdahaledir. Nedeni Batı’nın üç yüz senede aldığı yolu kıyamete kadar beklemek istemeyişimizdir. Laiklik, tarikatların yasaklanması ve kıyafet devrimi ardından 5 Şubat 1937’de anayasaya da girmiştir. Atatürk’ün getirdiği laiklik aslında “muasır medeniyet seviyesine” erişme hamlesidir. Yani, “cenkçilik ve maceraperestlik değil insani ve medeni mefkurecilik veya medeni ve asri bir heyet-i ictimaiye meydana getirmektir.”

Laiklikliğin Osmanlı kültüründe kavramsal karşılığı yoktur,

Türkçeye doğru çevirilmediği için de dinsizlik şeklinde anlaşılmıştır. Tam karşılığı ise çağdaşlaşma/uygarlaşmadır. Uygarlaşma, yalnız sanayi toplumu olmak değil, toplumsal ve psikolojik davranışların tümüdür. Yani,

  • Laiklik; inanç ve ahlaki erdemler yönünden insanın dogmalardan özgürleşmesi, akıl ve bilimi yol gösterici saymasıdır. 

– Cumhuriyet laisizmi Allah ile kul arasındaki Halife ve Şeyhülislam makamlarını kaldırmış, şeri mahkemelerin yargı yetkisi millete devredilmiştir. İslamcı teorinin uygarlığa yenilme ve onu anlamadaki en büyük zaafı, dindeki temel kavramları yorumlayan içtihat kapısını kapatmış olmasıdır (AS: İmam Gazali, 13. yy, bkz. dipnot). Laik düşüncenin tarihsel/kavramsal boyutu doğru algılanamayınca, siyasal İslamcı medrese kafası dinsizlik diye inkara yönelmiştir. “İnkâr” kavramını psikanalize taşıyan Freud, bunun “basit bir yok sayma olmayıp ifade edenin arzusunu da barındırdığını” söyler. Küflenmiş İslamcı öğreti kutsalları sermaye yapılınca, laiklik de modernizmin “çocukluk hastalığı” olarak görülmüştür.

Dip dalgaları Tanzimat’a inen Cumhuriyet laikliği ve Mustafa Kemal’in arkasında Diderot, Voltaire, Rousseau gibi laik bir entelijansiya yoktu. Burjuva devrimi yapılıyor ama burjuvası yoktu. Burjuva devrimi, feodal egemenliğin tasfiye edilip ulus-devletin kurulması demektir. Yeni Cumhuriyet iki temele oturtulmak istenmişti: Biri ulusal boyutta sınırları belli bir toprak parçası, diğeri yasalar karşısında eşit yurttaşları olan demokrasi…

ÖZGÜN TÜRK MODERNLEŞMESİ

– Mustafa Kemal doğru yoldaydı. 1920’lerde ulus-devletten başka yapılanma düşünülemezdi. Gelişmemiş köylü toplumuna radikalizm zorunluydu. Yarı bağımlı bir ülke emperyalizme karşı çıkarken yüzünü de uygarlığa çevirmek zorundaydı. Ortaçağın verili toplumu ve verili kültürü karşısında kıyamet günü beklenemez, ağlayarak rahatlama yolu seçilemezdi.

Cumhuriyet devrimlerinin en güçlü yanı uygarlık tasavvurudur (AS: Çağdaşlaşma tasarımı). Tarih boyunca tezleriyle gelmemiş hiçbir siyasal/kültürel devrim olmadığı gibi; Türk devrimi de, kendi zamanının duruşları açısından geçmişi tersinden okuyup belli duruş noktasından toplum inşasına yöneliktir. Tüm öznelliğiyle tarihsel gerçekliği bize bağlayan, bireyi ve aklı özgürleştirmek isteyen

  • Kurucu söylem günümüzde, yurttaşı değil cemaati özleyen çok kültürlü, çok mezhepli ümmetçiliğin etnik şantajı ve emperyalizmin küresel kıskacına girmiştir.

– Günümüz masa başından 100 sene öncesini eleştirmek sosyoloji ve tarih bilinci açısından ahmaklıktır (AS: Anakroni hastalığı). Onu paranteze alma histerisine kapılmak Katip Çelebi’nin ümmet-i bülehalığıdır (AS: “öküz oğlu öküzler”!). Türkiye Cumhuriyeti kendi özel koşullarında yapılanmış, başka şekilde işlemesi mümkün olmadığı için böyle kurulabilmiştir. Kurucu irade, evet radikal davrandığı için Türkiye İslam dünyasının en güçlü devleti olabilmiştir. Eğer günümüz Afganistan’ı, İran’ı, Pakistan’ı olmamışsa bunu laik devrimlere ve yapılanmaya borçludur… Kısacası, Batı modernizmi nasıl kendi koşullarının ürünüyse; Türk modernizminin felsefi, sosyolojik, hukuksal içeriği de kendine özgüdür.

  • Laiklik sadece felsefi ve siyasi bir tercih sonucu benimsenmemiş, sosyal yapının emrettiği toplumsal barışın temeli olacak sosyopolitik ve hukuksal bir yöntem olarak düşünülmüştür…

SORUN İSLAM DEĞİL; İSLAMIN BULUNDUĞU COĞRAFYANIN ACINASI HALİ !

 

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

2018-2019 Öğretim Yılı Ders Zili Çalarken
EĞİTİMDE KIYAMET KOPACAK MI?

Nazım MUTLU
Ulusal Eğitim Derneği ve Öğretmen Dünyası Dergisi adına
17.09.2018, Ankara

(AS: Bizim katkımız yazının altındadır..)

Yeni öğretim yılına, göreve 8 Temmuz günü atanan “Milli Eğitim Bakanı Prof. Dr. Ziya Selçuk’tan Beklentiler Yılı” desek yanlış olmaz.

Kimi toplantı ve televizyon izlencelerindeki konuşmalarıyla, basına verdiği demeçlerle böyle bir sonucun oluşmasını sağlayan Sayın Selçuk, en son 8-9 Eylül günleri İstanbul’daki “2023’e Doğru Türk Eğitim Sistemi” konferansında yaptığı açış konuşmasındaki Eğitimde kıyameti koparmamız lazım çıkışı ses getirmişti. Bu konuşmasının başlığının “Yusuf’un hakkını vermek” olduğunu söyleyen Selçuk, “Bizim Yusuf’un hakkını vermemiz  lazım. Eğitim meselesini çok uzun yıllardır dava edinmiş, üzerinde düşünmeyi görev addetmiş birisi olarak Yusuf’un hakkını çok önemsiyorum.” da dedi.

Bu toplantının adına “Bulma Konferansı” dediklerini de ekleyen Milli Eğitim Bakan Selçuk, bunun asimetrik bir düşünce olması için yapılmadığına dikkat çekerek, “Bu toplum Katip Çelebi’den beri arıyor. 1610’lardan beri arıyor. Artık bulalım..” dileğinde de bulundu.

“Araştırma, sorgulama akıl ve kalp için buradayız. Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir. Eğitim sadece ‘eğitim’ değildir. Sadece eğitim olursa kısır kalır. (…) Bir şey yapmak lazım. Dahi sayısı, üstün zekalı sayısı bizim ülkemizin nüfusu kadar olan ülkeler var dünyada. Başka bir rekabet var. Başka bir bilim ve teknoloji var dünyada. Bizim kıyameti koparmamız lazım eğitimde. ‘Bir şey yapmak lazım’ın ötesinde kıyameti koparmamız lazım.”

Öyleyse Sayın Selçuk’un burada özetlenen saptama ve dileklerine katkıda bulunalım.

“Kıyameti koparmak” hakkında

Sayın Selçuk, şimdi sizin oturduğunuz koltukta daha önce oturan kişiler zamanında eğitimle ilgili irili ufaklı sayısız kıyamet kopmuş, koparılmış; ancak özellikle Cumhuriyet Devrimlerinden, Aydınlanma düşüncesinden, bilim ve sanattan intikam alma güdüsüyle yola çıkan ve tam bir militan iştahıyla güç zehirlenmesi yaşayan bu kişiler kulaklarına beton dökmüş, gözlerine kara perde çekmiş, dolayısıyla o sırada kopan kıyamet çığlıkları bir kulaklarından girip öbüründen çıkma şansı bile bulamamıştır.

Erkan Mumcu’yla başlayıp Hüseyin Çelik’le hızlanan, bugüne dek ara verilmeksizin sürdürülen, yandaş sendika üyesi ya da tarikat-cemaat militanı olma dışında hiçbir liyakat ölçüsüne bakılmaksızın yürütülen kadrolaşmaya karşı kaç kez kıyamet koptu, sizinkiler oralı bile olmadı.

Sizin Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığınız döneminde, Avrupa Birliğine üye olma heveslerinin zirve yaptığı “yalan rüzgârı” sıralarında görücüye çıkarılmış kız gibi ülkeyi birilerine beğendirmek amacıyla ve ‘kopyala yapıştır’ yoluyla, yerli-yabancı ortaklar eliyle üç ayda çırpıştırılan “küreselleşme” odaklı sözde ders programları (müfredat) konusunda ne kıyametler kopmuştu bilseniz… Ama ne siz duydunuz o yıllardaki “güç bizde artık” çılgınlığı içinde ne de o günkü amirleriniz duydu.

2012’de açık edilen “dindar-kindar nesil” amacına uygun, yamalı bohça örneği 4+4+4 düzeneği hazırlanırken gerek TBMM’de gerekse sokaklarda, okul önlerinde kopan kıyametler “arşı âlâ”yı buldu, ama Cumhuriyete, bilime, laik eğitime karşı ezelden şerbetli öncülleriniz o sırada akşam yemeklerinde buluşup zaferlerini kutlama partileri arasında bunları duymadılar, duyamadılar.

Geçen yıl yürürlüğe konan bilimsiz, Atatürksüz, sanatsız, hurafe ve safsatalarla şişirilmiş sözde ders programlarına karşı kopan kıyametler çok taze. Siz şimdi Eğitim, antropolojidir. Nörobilimdir. Biyolojidir. Eğitim ilahiyattır, felsefedir” diyorsunuz ya, bu dediğinizi sözle, yazıyla binlerce kez anımsattık ama selefiniz İsmet Yılmaz, yaptıklarını “dünyanın en bilimsel ders programı” diye tanımlayıp çıktı işin içinden. Bununla ilgili kıyamet koparma süreci hâlâ bitmiş değil. Siz şimdi Bakansınız, yetki sizde, buyurun, kaldırın bu “müfredat”ı, kıyameti koparmakta içtenlikli iseniz…

“Yusuf’un hakkı” hakkında

 “Yusuf’un hakkını vermek gerek” diyorsunuz. Bu “hak” konusunda verilecek çok örnek var ama sözü unutmamak için bir tanesiyle yetinelim. Şu tablo, MEB’in 2017-2018 verilerinde yer aldı:

 Ne acıdır ki MEB, 16 yıldır bu ve buna benzer verilere hiç bakmadı, başarısızlığı bağıra bağıra anlatan sayıları önüne koyup bir güne bir gün “Bu ne iştir, biz ne yapıyoruz?” demedi. Bu tabloya iyi bakın ve şimdi başında bulunduğunuz köklü kurumun hangi politikalarla 1 milyon 675 bin çocuk ve genci okul dışında tutmayı başardığını bulun, bulmakla yetinmeyip onları okulla buluşturun Sayın Selçuk. “Yusuf’un hakkı” da “Ayşe’nin hakkı” da böyle bir kararlılıkla ödenir ancak.

Buna ek olarak, toplumsal yaşamın doğal gerekliliği nedeniyle bir bütünü oluşturan Yusuf ile Ayşe’nin aynı okulda, aynı sınıfta eğitilmesine savaş açıp “karma eğitimi” hedef tahtası yapan Ortaçağ artıklarına karşı da az kıyamet koparmadık, ama dinleyen kim! En yetkili makamın sahibi olarak bu ilkelliğe bir çift sözünüz olmaz mı acaba?

“Kâtip Çelebi’den beri” hakkında

“Bulma Konferansı”nızda “Bu toplum Kâtip Çelebi’den beri arıyor” diyorsunuz ya… Elbette “aramak”, yaşamın gerektirdiği sürekli bir eylemdir. Bilimde “iyi”nin, “doğru”nun sonu yoktur. Hep öyle olacaktır. Ama örneğin, dönüp kendi eğitim tarihimize baksanız bir… Baksanız ve neleri, bırakalım kendimizi, dünyaya örnek olmuş ne modelleri bulmuş, uygulamışız, bunları görseniz. Görseniz, bunların Karşıdevrim iktidarlarınca nasıl yok edildiklerini söyleseniz, sonra da “Olan olmuş, bundan sonra bütün deneyimlerimizden yararlanarak daha iyisini bulacağız” diyebilseniz keşke…

Sonuç olarak…

Eğitimde içinde bulunduğumuz durumu anlatmak için verilecek çok örnek var. Madem bir “bulma” derdimiz var, bulunacak en temel varlığın “gerçek” olduğunu, yıllardır üretilmiş yalanlarla görünmez olan “gerçek”i bulmamız gerek önce. Okula başlayan yaklaşık 25 milyon çocuk ve gencimiz için önce “gerçek”te buluşalım Sayın Bakan, sonra “doğru”ları hep birlikte, “bilimin kılavuzluğu”nda bulalım.

  • Hurafenin, dinsel inançların, buna destek için de paranın merkeze alındığı bir bakışla eğitimde ne gerçeği bulabiliriz ne doğruyu.
  • Dolayısıyla sözünü ettiğiniz kıyamet de kopmaz.

Öğrencilerimizin, öğretmen ve velilerimizin yeni öğretim yılını bu düşüncelerle kutlarız.
=================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği ve sürdürümcüsü (abonesi) olduğumuz Öğretmen Dünyası Dergisi adına, sırasıyla Genel Başkan ve Genel Yayın Yönetmeni sıfatlarını kullanmadan bu makaleyi yazan çok değerli dostumuz, on yılların yetkin, özverili ve yürekli Eğitim emekçisi Sn. Nazım Mutlu‘yu kutluyoruz.

Sn. Bakan Selçuk’a verilen krediler henüz tükenmedi, umutlar sürüyor ihtiyat içinde. Göreceğiz. Çok zaman almaz, Sn. Mutlu’nun bu makalesinde dillendirdiği alanlarda Bakan Selçuk’un alacağı tutum turnusol kağıdı işlevi girecektir.

Ne var ki; tepedeki adam Erdoğan tek ve mutlak belirleyici!

Sorunların sonsuzluğu karşısında ne ölçüde hepsine egemen olabilir ve inisiyatifi Bakanlara -gerçekte Sekreterlerine- bırakmak zorunda kalır, onu da göreceğiz. Bakan Selçuk’un arkasında oluruz gerçekten “Eğitimde kıyamet koparacak” ama ÇAĞCIL – BİLİMSEL adımlar atarsa. Değilse biz Aydınlanmacılar “Eğitimde kıyamet koparacak” savaşımımızı (mücadelemizi) sürdüreceğiz. Çünkü biz hem haklıyız hem de hancı!

Şimdiden balonları uçurmak düş kırıklığına yol açabilir..

Bu arada; anababalar da çocuklarının LAİK – BİLİMSEL – AYDINLANMACI – AKILCI – SORGULAYICI… eğitim alabilmeleri için “kıyameti koparmalı”!

Kitaplar, ödevler, çocuktaki gelişim… dikkate alınarak;

  • Resmi okul müfredatı karşısında etkin bir ev – aile eğitimi seçeneği yaşama geçirilmeli..
  • Gönüllü eğitim kooperatifleri kurularak buralarda eğitimdeki gerici – yobaz – dinci karşıdevrime direnilmeli. Eğitim sendikaları halkımıza bu süreçte öncülük etmeli..

Sevgi ve saygı ile. 19 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Ulusal Eğitim Derneği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

Püsküllü Beladan Fesli Deliye

Püsküllü Beladan Fesli Deliye

Konuk yazar : Lütfü Kırayoğlu 

Adamın biri yıllardır kafasına taktığı fesi ile dolaşıp Cumhuriyet Devrimlerine saldırıyor. Başındaki fes ile Şapka Devrimine karşı olduğu mesajını veriyor. Her fırsatta Atatürk’e dil uzatıyor. Ulusal Kurtuluş Savaşımız için “keşke Yunanlılar kazansaydı” diyebiliyor. Başı sıkıştığında ise elindeki deli raporu ile yasalardan kurtuluyor. Buna karşın, Atatürk’ün makamında bulunan zat, kendisinin ayağına dek gidip ziyaret edebiliyor.

Adam, başındaki fesi ile ünlü olduğuna göre bu topraklara fesin nasıl girdiğini bir kez daha anımsatmak zorunlu oldu.

Bir Oğuz boyu olan Kayılar Asya steplerinden kopup Batıya yöneldiklerinde göç yollarında ilerlerken bütün eşyalarını yükledikleri develeri, atları ve eşekleri yanında önlerinde keçileri de vardı. Bugünkü Suriye topraklarında beyleri Süleyman Şah’ı defnedip Anadolu topraklarına girdiklerinde önlerinde güttükleri keçi sürülerinin günün birinde dünya tekstilinin en kıymetli ham maddesi olacağının farkında olmasalar da keçileri ile ilgili önemli kural ve gelenekleri vardı. Aşiretleri dışına asla bir erkek ve dişi keçiyi vermiyorlardı. Kayı boyu Anadolu’ya yerleşip Osmanlı devletini kurduğunda, tarihi İpek Yolunu da denetim altına almışlar, bu arada Kayıların tiftik keçisinin yünü ve bu yünden üretilmiş tekstil ürünleri ipek yolu ticaretinin en değerli değişim ürünleri arasına girmişti.

Kayı boyunun keçileri Ankara dolayındaki ormanları tüketirken tiftik keçisinin yünü “Angora yünü” olarak ünlenmiş, İngiltere’nin tekstil üretimini de çökertmişti. İngiliz Kraliçesi 1. Elisabeth (1533-1603) İngiltere tahtında oturduğu yıllarda Osmanlı devletine gönderdiği bütün elçilerine Türklerin yünlü teknolojisini öğrenme görevi veriyor, bu arada erkekli-dişili keçi ailesi edinmek için her türlü hileye başvursa da sonuç alamıyordu.

İngiliz yünlü sanayi çökmek üzereydi ki, kırmızıya boyanmış yünden keçeleştirilerek yapılmış kesik koni şeklindeki bir başlığı Fas ülkesinin erkeklerine giydirmeyi başararak kalitesiz yün ürünleri için bir pazar yarattılar. İlk önce Fas’ta kullanıldığı için bu serpuşa “fes” adı verildi. Aradan yaklaşık 250 yıl geçti. Osmanlı devletinin çöküşe gittiği dönemde fes ilginç bir biçimde Osmanlı resmi giysisi olarak önümüze geldi. (Osmanlı devletinin çöküş dönemine girmesi ile İngilizler Türklerin Tiftik keçilerinden bir sürüyü alarak benzer iklim koşullarının olduğu Afrika’da üretmeyi başardıktan sonra yünlü teknolojisinde ilerleme gösterdiler. Bu gelişmeler Yazar Metin Aydoğan tarafından dile getirilmiş, ilk sosyalistlerden Sadri Ertem de Osmanlı devletinde İngiliz rekabetine dayanamayan dokumacıların çöküşünü “Çıkrıklar Durunca” adlı eserinde anlatmıştır.)

Osmanlı devletinin çöküş döneminde III. Selim artık yozlaşan Yeniçeri Ocağı yerine Nizam-ı Cedit adlı yeni bir ordu kurmak istedi. Bu orduya başlık olarak “şubara” adlı bostancıların giydiğine benzer silindir biçimli bir serpuş giydirildi. Ancak başlarına geleceği sezen Yeniçeriler Kabakçı Mustafa isyanı ile ayaklanarak III. Selim’i devirdiler.  Yerine kısa süreliğine IV. Mustafa geçirilse bile Alemdar Mustafa Paşa önderliğinde bastırma hareketi ile III. Selim’in torunu  II. Mahmut tahta getirildi (1808). II. Mahmut bir süre sonra duruma egemen olarak “Vakayı Hayriye” adı verilen bir hareket ile Yeniçeri ocağını yerle bir etti. (1826) Bu sırada kurulan Asakir-i Mansure-i  Muhammediye adlı yeni ordunun başlığı tartışılırken fes giyilmesi kararı alındı.

Fes giyilmesi kararına karşı o zamanın gericileri dinsel gerekçeler göstererek büyük bir direniş gösterdiler. 1845’te fesin biçimi ile ilgili önemli kurallar getirildi. Tüm düzenli birlikler ile devlet görevindekiler fes giyecekti. Ancak fesin tepesinde bükülmemiş ipekten yapılmış püskül bulunuyor ve fırtınalı havalarda bu püsküller darmadağın oluyordu. Oysa bu püsküllerin düzenli olması ve her gün taranması bir zorunluktu. Bu nedenle sokaklarda tıpkı ayakkabı boyacıları gibi püskül tarayıcıları türemiş ve para karşılığı püskül taramaya başlamışlardı. Yani İngilizlerin tekstil sektörünü kurtarmak için Fas halkına giydirdikleri fes, 250 yıl sonra Osmanlı topraklarına geldiğinde tepesine püskül takılmış, püskülün düzgün olması askerlerin ve devlet memurlarının başının belası olmuştu. Bugün kullandığımız “püsküllü bela” deyiminin kaynağının bu olduğu söylenir.

Osmanlı devleti dönemindeki gericilerin dinsel gerekçelerle karşı çıktıkları fes, günümüz gericilerinin simgesi oldu ve günümüz gericilerinin simgesi fesli deli de başımıza “püsküllü bela” kesildi.

Tarih bilmeyen sahte tarihçilere anımsatırız…
========================================

Dostumuz Sn. Kırayoğlu’na bu güzel yazısı için teşekkür ederiz..

Eğer yanılmıyor isek, biz o “fesli” ile Sn. Cevizoğlu’nun bir TV programında canlı yayına çıkmış idik.. ErişKesi (linki) aşağıda.. 14 Ekim 2011’de..

Osmanlı’ya Tapılmalı mı, Yakılmalı mı ?
https://youtu.be/zwHP41LbtkU 
https://www.youtube.com/watch?v=Z_dNl4oEXY4

Sevgi ve saygı ile. 20 Haziran 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

“ÖĞRETİM BİRLİĞİ” 94 YAŞINDA

“ÖĞRETİM BİRLİĞİ” 94 YAŞINDA

Ulusal Eğitim Derneği ve Öğretmen Dünyası adına
Nazım Mutlu, Genel Başkan, Ankara, 3 Mart 2018

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Son yıllarda kimi kurum, kuruluş ve kişilerce yayımlanan eğitim raporlarında yer alan veri ve bunlarla ilgili yorumlarda iç açıcı bir durumun olmaması dikkat çekicidir. En son, “Eğitimde Tarikat ve Medrese Gerçeği” başlıklı dizi yazıda değinilen Prof. Dr. Esergül Balcı ve ekibince hazırlanan eğitim raporunda özetle, 1 milyon çocuğumuzun çeşitli tarikatların elinde olduğu; özellikle Doğu-Güneydoğu illerimizde 800’ün üstünde medresenin işler durumda bulunduğu; büyük kentlerde işletilen apartman-medreselerinin sayısının bile tespit edilemediği; medrese, sıbyan mektebi olarak açılan tarikat-cemaat kurumlarının daha çok eğitim ve sosyoekonomik düzeyi düşük bölgelerde yaygın olduğu bilgileri yer alıyordu.

Bu ve benzer nitelikteki saptamalarla karşılaşıldıkça 70 yıldır kemirilen, son yıllarda ise lokma lokma yutulmaya çalışılan Cumhuriyet devrimlerinin değeri daha iyi anlaşılmaktadır. 94 yıl önce, 3 Mart 1924’te çıkarılan ve “Üç Devrim Yasası”ından biri olan Tevhîd-i Tedrisat’ın (Öğretim Birliği) maddelerine bakıldığında (öbürleri: Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Halifeliğin Kaldırılması), yapılan işin salt bir eğitim devrimi olmadığı, bunun en çok da yeni kurulan ulus-devletin temelini sağlamlaştıran harç olduğu görülür. Toplam yedi maddeden oluşan 430 sayılı yasaya göre; yerli, yabancı, özel bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına (Maarif Vekâleti) bağlanıyor, bu okulların bütçesini yine Milli Eğitim Bakanlığı üstleniyor, okulların eğitici kadroları Bakanlık bünyesine alınıyor, din adamı yetiştirmek üzere de Darülfünun (Üniversite)’da bir İlahiyat Fakültesi açılması kararlaştırılıyor.

1921’de üniversitede, 1924’te de ilk ve ortaöğretimde geçerli kılınan karma eğitimin -söz konusu yasada kavram olarak yer almasa da- dayanağı, “Tevhîd-i Tedrisat”tır. İmparatorluğun oldukça belirgin çöküş belirtileri vermeye başladığı 19. yüzyılın ortalarından başlayıp Meşrutiyetler yoluyla (daha çok da 2. Meşrutiyet’le) işlemeye başlayan, ülke ve dünya koşullarının dayattığı gerçeklerin gerektirdiği irili ufaklı modernleşme atılımları, Cumhuriyet’in hangi temellere oturacağını göstermişti zaten. Çağın ve ülkesinin somut ihtiyaçlarını kavrayan Mustafa Kemal ve kadrosunun tarihsel süreci tamamlayan en büyük işlerinden biri, bu yasayı çıkarmak olmuştur. Selçuklulardan Osmanlı’ya aktarılan medreselerle saray okulu olan Enderunlar dışında, tümü özel, birçoğu tekke-tarikat bünyesinde çoğalan sıbyan mektepleri, ortaya çıkışlarının ilk yüzyıllarında eğitim açısından devrim niteliğinde atılımlardır kuşkusuz. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde buraların bütünüyle birer din okulu kimliği kazanmaları, daha doğrusu, din adına hurafelerin öğretildiği; ilkel, gerici, bilim dışı kurumlara dönüşüp toplumsal çürümeye kaynaklık etmelerinin önü, Öğretim Birliği ile alınmıştır.

Artık temel eğitim varsıl-yoksul, kız-erkek, köylü-kentli herkes için zorunludur, parasızdır, devletin denetimindedir ve laik, bilimsel, çağdaş, demokratik kuralların işlerlik kazandığı birer kalkınma, uygarlaşma aracıdır. Herkes için zorunlu ve parasız olması koşulu, 1924 Anayasasında da bu yasa aracılığıyla yer bulur, beğenelim-beğenmeyelim, bugüne kadarki bütün anayasalarda yerini korumuştur. Yıkılıp dökülmüş bir ülkeyi ayağa kaldırmanın başka türlü olamayacağını bilen Mustafa Kemal Atatürk’ün Erzurum Kongresinde, 1921’deki ilk Maarif Kongresinde, Büyük Zafer’den hemen sonra oluşturduğu Heyet-i İlmiye (Eğitim-Bilim Kurulu) toplantılarıyla öğretmenlere seslendiği söylevlerde dile getirdiği görüşler, Öğretim Birliği yasasının ön hazırlıkları niteliğindedir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa’nın 8 Mart 1923’te yayımladığı Maarif Misakı (Eğitim Birliği) Genelgesi ise her maddesiyle adeta bir Cumhuriyet tasarımıdır: Devrimleri yaşatacak eğitimli yurttaş yetiştirmek, ülke geleceğinin gerektirdiği koşullara uygun bir eğitim dizgesi oluşturmak, bilgiyi süs olmaktan çıkarıp islevsel kılmak, Anadolu’nun her köşesinde açılacak okulları birer bilim ve kültür yuvasına dönüştürmek…

Hemen ardından gelen ve kapıların devrime yavaş yavaş kapanıp karşıdevrime açılmaya başladığı 2. Dünya Savaşı sonlarına dek aralıksız süren Yazı Devrimi, Millet Mektepleri, Türk Dil ve Tarih Kurumları, Halkevleri-Halkodaları, öğretmen okulları, eğitmen yetiştirme kursları, Köy Enstitüleri gibi aydınlanma-çağdaşlaşma kurumlarının oluşumunda da Öğretim Birliği yasasının yol açıcı bir işlev taşıdığını belirtelim.

Öyleyse, bugünkü durum mu?

Başta bir örneğini verdiğimiz saptamadaki gibi. Cumhuriyetin bütün ekonomik kurumları karşıdevrim iktidarlarınca nasıl bir vampir iştahıyla yutulmaya, yok edilmeye çalışılmış ve hâlâ çerez fiyatına peş keş çekiliyorsa, benzer saldırı ve yok etme politikası eğitim alanında da geçerliğini koruyor, hem de ivmesi artırılarak. Denetimsiz, kendi kurallarıyla işleyen binlerce medrese ve sıbyan mektebi, okulöncesine inen Kuran kursları, taciz-tecavüz skandallarıyla sürekli gündemde olan tarikat-cemaat okullarıyla öğrenci yurtları, her gün aynı ya da farklı ağızlardan yayılan ve tümü kadını, kız çocuklarını hedef alan karma eğitim karşıtı fetvalar

Süreç, iktidarın okullara dayattığı en son bilimsiz, Atatürksüz ders programlarıyla daha çok ete kemiğe bürünmüş olarak işliyor. Fakat bu yaşananlar, Cumhuriyet devrimlerini sahiplenme ve koruma konusunda kararlı olan bizler için acizliğin, sinip karamsarlaşmanın değil; gücümüzü bileyip mücadeleyi yükseltmenin gerekliliğini gösteriyor.

  • Cumhuriyet değil, karşıdevrim yıkılacaktır.

Kabul edilişinin 94. yılında, Öğretim Birliği’nin çok yara aldığı bir gerçek, ama yok edilemeyeceği de ayrı bir gerçek.
=============================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği‘nin alçakgönüllü (mütevazi) Genel başkanı sevgili dostumuz Sayın Nazım Mutlu‘nun bu son görev unvanını bile yazmaksızın kaleme aldığı ve bize de yolladığı nefis makalesi yukarıda.. Kendisine teşekkür eder ve kutlarız.. Yazdıklarını eksiksiz biz de paylaşıyoruz..

Bu gün, üzerine titrememiz gereken 3 Devrim Yasasının 94. yılıdır. O gün çıkarılan yasalardan biri de Genelkurmay Bakanlığı’nın kaldırılmasıdır. Bu kurum, Erkân-ı Harbiye Riyaseti olarak Kabine dışında özel olarak örgütlenerek askerin siyaset dışına çıkarılması sağlanmıştır.. daha Cumhuriyet 4 aylık iken!

Sitemizde 3 Mart 1924’ün işlemek üzere bu gün birkaç dosya yayınladık. Onlara da bakılmasını dileriz. Bir de görsel eklemek istiyoruz :

 

 

 

 

 

 

Geçen yıl sitemizde şunları yazmıştık 3 Mart devrim yasaları için :

***

3 Mart 1924 gerçekten Türk Devrimi adına önemli günlerden biridir. Sayın Erinç değinmemiş ama ÖĞRETİMDE BİRLİK (Tevhid-i tedrisat) son derece önemli. Bir ülkenin insanları 2 farklı ve birbirine zıt dünya görüşü ile eğitilebilir mi? Bir yandan şeriat temelli okullar, bir yandan da sonradan açılan laik eğitim veren okullar. Bu gidişi sonu ”şeriat isterük” diyenlerle demokrasinin olmazsa olmazı Laik kesim arasında iç savaştır. Bu bakımdan 3 Mart 1924 gerçek ve önemli bir devrimdir.

HALİFELİK ise tam bir tuzak kurumdur. Hz. Muhammet Allah’ın elçisi (resulü) idi, Halifesi değil.. olamazdı da! Çünkü Allah yeryüzüne bir vekilini yollamamış, bir elçi göndermişti. Tanrının yeryüzüne Halife yollaması kendisinin ortadan kalkmasından sonraki mekanizmalarla yerine bir ardılın / halefin insanlar tarafından getirilmesi ile olanaklıdır. Bu düşünülemeyeceğine ve böyle de olmadığına göre, Hz. Muhammet ölünce (MS 632) yerine Allah’ın elçiliği görevini sürdürmesi için bir başkasını görevlendirmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla daha cenazesi kaldırılmadan Ebubekir, Ömer ve Osman’ın ”halifelik” kavgasına girmesi dinsel değil siyasal iktidar kavgasıdır ve din de buna alet edilerek siyasal önderlik güçlendirilmek istenmiştir. Peygamberin cenazesini Hz. Ali kaldırırken, kendilerini peygamberin iradesi olmadan ve olamayacakken Halife ilan eden bu kişi de öldürülerek dinsel + siyasal önderlikten (Halifelikten) uzaklaştırılmıştır. Müslümanlar, 4 Halifenin 3’ünü öldürmüşlerdir.. Ne hazin çıkmaz!

Çoook sonraları (900 yıl kadar sonra) Osmanlı padişahı Yavuz 1517’de Ridaniye / Mısır seferi ile Halifeliği alıp İstanbul’a taşımış ve kendisi üstlenerek siyasal iktidarını güçlendirmiştir. Öyle ki; temeli olmayan, tümüyle uydurulmuş bir yeryüzü kurumu olana Halifelik, Osmanlıda iyice yozlaştırılarak ‘‘Zıllullah” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) sayılmıştır! Böylelikle Osmanlı padişahları kadir-i mutlak kesilerek iktidarlarını tanrıdan aldıklarını savlamışlardır. Bu yorum tümüyle din dışıdır ve siyasetin cilvesidir. Üstelik o sıralarda Avrupa’da devlet yönetiminin laikleştirilmesi çabaları oldukça yoğunlaşmış iken.. Martin Luter’in Kiliseye 95 maddelik uyarısının (Memorandumunun) kilise kapısına çivilendiği yıllardır.. Mustafa Kemal Paşa bu tarihsel gerçeği ve çarpıtmayı – yozlaştırmayı çok iyi bildiğinden; içi boşalmış, kendi deyimiyle ”heyula” Hilafet makamı kendisine önerildiğinde şiddetle tepki vermiştir.

Günümüzde R.T. Erdoğan gibi olağan bir insanın ölçüsüz idolleştirilmesi, Prof. ünvanlı AKP’li bir vekilin (AKP genel başkan yardımcısı iken Prof. Yasin Aktay) itirafı ile Erdoğan’ı gördüklerinde adeta salavat getirmeleri ne denli hazindir. Kimi insanların aklı hala yüzlerce yıl geride.. Ama Türk Devrimi / Devrimler bir gerçek ve insanlık bu yolda ilerleyecek..

Selam olsun 3 Mart 1924 devrimlerini yapanlara ve onların öncüsü Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya!

*****
Bir de 3 Mart 2014 günü Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) genel merkezinde sunduğumuz konferansın yansılarını paylaşmak istiyoruz (4,2 MB).. 98 yansının özenle incelenmesi ve paylaşılması dileğimizdir. Bu arada, BCP’nin kurucu Genel Başkanı, önceki Dışişleri Bakanlarından, SBF’nin efsane Dekanlarından, Anayasa Hukuku hocası Sayın Prof. Dr. Mümtaz Soysal‘ı derin bir saygı ile anmak isteriz. Sağlığının hiç iyi olmadığını bilmek bize büyük hüzün veriyor.. Şifa diliyoruz ancak günümüz tıbbı da çaresiz.. Ama ANAYASAYA GİRİŞ kitabı hala kol uzaklığında masamıza.. 12 Mart’ta bu kitap yüzünden Mamak askeri cezaevine atılmış, öğrencilerinin gözü önünde dövülmüştü.. Soysal hoca sunumumuzu dikkatle izlemiş ve katkı vererek takdirlerini iletmişti.. Lütfen tıklar mısınız??

3_Mart_2014_BCP_Ankara

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

1 Mart tezkeresinin reddinin 15. yıl dönümü vesilesiyle yaptığım konuşma

1 Mart tezkeresinin reddinin 15. yıl dönümü vesilesiyle yaptığım konuşma

Onur ÖYMEN

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Amerikan askerlerinin Türkiye sınırından Irak’a cephe açmasını öngören tezkerenin 1 Mart 2003 tarihinde TBMM tarafından reddedilmesinin 15. yıl dönümü vesilesiyle 22. dönem CHP milletvekillerinin katılımıyla düzenlenen toplantıda yaptığım konuşmada özetle şunları söyledim:

CHP grubunun 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi için o zamanki Genel Başkanımız Deniz Baykal‘ın önderliğinde yürüttüğü başarılı mücadelenin 15. yıl dönümünü gururla kutluyor ve Sayın Baykal’ın en kısa zamanda tam sağlığına kavuşarak ülkenin ve partimizin politikaları üzerinde yeniden etkili rol oynamak üzere aramıza katılmasını özlemle bekliyoruz.

Amerika’nın uluslararası hukuka aykırı olarak Türkiye üzerinden cephe açma girişiminin TBMM tarafından reddedilmesi bölge ülkeleri tarafından da sevinçle karşılanmış ve Türkiye’nin itibarını artırmıştır. Tezkere, Anayasamızın sadece uluslararası meşruiyet halinde yabancı askerlerin ülkemizin topraklarımıza davet edilebilmesine ve başka ülkelere gönderilmesine izin veren hükmüne açıkça karşıydı (AS: Anayasa md. 92/1). Zira böyle bir müdahaleye olanak veren bir Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı yoktu. Ayrıca böyle bir operasyon siyasi ve insani açılardan da büyük sakıncalar getirecek, orada 600,000’den fazla masum insanın ölümüyle sonuçlanan bir operasyonun sorumluluğunu Türkiye’nin de tarih karşısında paylaşması sonucu verecekti.

Irak’a yapılan müdahalenin öncülerinden olan o zamanki İngiltere Başbakanı Tony Blair, şimdi bu müdahalenin yanlışlığını kabul etmekte ve ülkesinin istihbarat örgütleri tarafından yanıltıldığını itiraf etmektedir. ABD’nin eski Dışişleri Bakanlarından Hillary Clinton, ‘bugün bildiklerimi o zaman bilseydim o müdahale kararına oy vermezdim’ diyor. Ne yazık ki, operasyonun esas sorumlularının bile yaptıkları yanlışları kabul etmelerine rağmen Türkiye’de hala keşke Meclis bu tezkereye olumlu oy verseydi diyenler, yani yanlışa ortak olmamanın üzüntüsünü çekenler var.

Tezkerenin oylamasından önce yapılan görüşmelerde Amerikalıların Türk askerlerinin Kuzey Irak’a yapacakları operasyonda o bölgedeki PKK varlığının tümüyle tasfiyesine karşı çıktıkları, hatta teröristler ateş açmadıkça Türk askerlerinin ateş açmasını istemedikleri Fikret Bila’nın yazdığı ‘Ankara’da Irak savaşları’ başlıklı kitapta yer alan muhtıra’da yer alıyor.

1 Mart tezkeresinin reddedilmesinden sonra bazı Amerikalı yetkililer bu kararın alınmasının sebebini askerlerin Meclise liderlik yapamaması olduğunu ileri sürdüler. Yani bir yandan asker siyasete karışmamalı diyeceksiniz, bir yandan da Meclisin kararını etkilemedikleri için askerleri eleştireceksiniz! İşte böyle çelişkiler yaşandı.

Bugün bölede yaşanan gelişmeler, bizim 1 Mart tezkeresini reddetmekle ne kadar isabetli bir tutum sergilediğimizi kanıtlıyor.

ABD’nin o zamanki Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, bundan sonra Türkiye Amerika’yla iyi ilişkiler sürdürmek istiyorsa “Amerika için iyi olan neyse Türkiye için de iyi olan odur” demesi gerektiği söylemişti. Bu sözler, Atatürk’ün önderliğinde tam bağımsızlık ilkesini benimsemiş olan Türk milletinin duymak bile istemediği sözlerdir.

1 Mart tezkeresinin reddinden sonra Dubai’de Devlet Bakanı Ali Babacan ile ABD Hazine Bakanı Snow arasında bir antlaşma imzalandı. Bu antlaşmaya göre ABD Türkiye’ye 1 milyar dolar hibe veya 8 milyar dolar kredi verecek, buna karşılık Türkiye de Kuzey Irak’ta ABD’nin politikalarına uygun hareket edecek ve o bölgeye askeri harekatta bulunmayacaktı. Biz CHP olarak, Cumhuriyet tarihinde para karşılığında siyasi taviz verilmesi anlamına gelen hiçbir antlaşma imzalamadığımızı söyledik ve buna şiddetle karşı çıktık. İktidar geri adım attı ve anlaşmayı onay için Meclise getiremedi.

Daha sonra 2005 yılında AB ile Kıbrıs konusunda imzalanan bir antlaşmaya da CHP olarak itiraz ettik ve bu antlaşma onaylanırsa bunun Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Devleti olarak tanımamız sonucunu doğuracağını söyledik. Hükmet bu uyarımız üzerine anlaşmayı onay için Meclis sunmaktan vazgeçti.

Ermenistan‘la imzalanan ve Türkiye’nin değil esas itibariyle Ermenilerin görüşlerini yansıtan antlaşmaya da itiraz ettik. Hükumet o antlaşmayı da onay için Meclise sunamadı.

İşte bu örnekler sayıca çoğunlukta olmayan bir muhalefet partisinin etkili bir siyasi mücadeleyle nasıl sonuç alabileceğini gösteriyor:

Bugün de ülkemizde ve bölgemizde yaşanan ve Türkiye’nin güvenliği ve temel çıkarları açısından büyük önem taşıyan gelişmelerin önlenmesinde CHP’ye büyük görev düşüyor. Partimizin ancak o zamanki ruh ve mücadele gücüyle bu zorlukların üstesinden gelebileceğini düşünüyorum. 1 Mart tezkeresini reddeden arkadaşlarımıza ve bütün partililerimize bugün de büyük görevler düşüyor. Ancak birlikte hareket ederek bu güçlükleri aşabileceğimize inanıyorum.

Saygılar, sevgiler.
==============================================
Dostlar,

1 Mart 2003, Türkiye tarihi bakımından önemli bir kırılma noktasıdır. O tarihte biz Edirne’de idik ve ADD Genel Merkezi’nin Yönetim Kurulu üyesi idik, Marmara Bölgesinden de sorumluyduk. Bölgedeki duyarlı siyasal partileri, örgütleri, kesimleri.. ADD öncülüğünde toplamış ve bir savaşım yolu çizmiştik. Girişimci kurul adına TBMM’deki 550 vekile mektup yazmak biz düşen görev oldu. Sabahlara dek çalışmış ve oluşturulan içeriği 550 vekilin e-ileti adreslerine yollamış, Edirne’de ve bölgedeki yerel – bölgesel basınla paylaşmıştık. 1 Mart 2003 günü TBMM genel Kurulu Hükümet tezkeresi görüşülürken tüm Türkiye nefesini tutmuştu.

Başbakanlıktan gelen izin istemi yazısında, sayısı 65 bini aşan ABD askerlerinin güneydoğuda ağır silahları ile pek çok noktada konumlanmalarını ve oradan Irak’ı işgal etmek üzere uygun gördükleri bir plana ve takvime göre Irak’ın kuzeyine geçmelerini öngörüyordu. Bu kapsamda onbinlerce ABD askeri, ağır silah donanımları, lojistikleri ile diledikleri kadar ülkemizde kritik noktalarda kalabileceklerdi. Bu, varolanlara ek yeni ABD üsleri anlamına da gelir ve hatta TÜRKİYE’nin AÇIK – ÖRTÜK İŞGALİ demektir!

Henüz Erdoğan AKP’nin başına geçmiş değildi dolayısıyla Başbakan da değildi. TEK ADAM rejimi henüz söz konusu değildi. AKP’li vekillerden 100 dolayında insan vicdanının sesini ve kamuoyunun uyarılarını dinledi – dinleyebildi ve “red” oyu verdi. TBMM’de 2 parti vardı; AKP’nin vekil sayısı 361, CHP’ninki 178’di. Oylamaya 533 milletvekili katıldı. 264 kabul oyuna karşılık, 250 ret oyu çıktı. Anayasa’nın 96. maddesi gereği 268 salt çoğunluk sağlanamadığı için Tezkere dört oy eksikle reddedildi. Erdoğan çok ezik ve mahcuptu! 2 hafta kadar sonra Başbakan olabildi. Başbakanlığının 2. haftasında ise, başlatılmış olan Irak işgali nedeniyle ABD askerlerine dua etti ve başarı diledi! O denli ezikti ABD’ye karşı. ABD’den Paul Wolfovitz‘e yazdığı mektup ile Türk Genel Kurmay Başkanı ile görüşebilmesi için randevu ayarlanmasını bile isteyebilmişti. Ne de olsa o zamanlar iktidara hazırlanıyordu. ABD’ye gezisinde Devlet Başkanı – Başbakan protokolü uygulanarak kırımızı halılarla karşılanmış ve gerekli mesaj ABD diplomasisi ile dünyaya verilmişti. Erdoğan derin minnet borcu altındaydı ve Wall Street Journal‘da yayınlanan “ünlü” demecini verdi :

“We further hope and pray that the brave young men and women return home with the lowest possible casualties, and the suffering in Iraq ends as soon as possible.” By Recep Tayyip Erdogan
The Wall Street Journal March 31st, 2003
ve 21st April 2003, Washington Post
https://www.youtube.com/watch?v=39fzdsGsHEE

ABD -sözde- Türkiye’nin bu kendini bilmez başkaldırısını bağışlamamış ve 4 Temmuz 2003’te Irak’ta Süleymaniye yakınlarında 11 askerimizi başlarına çuval geçirerek tutsak almıştı.. Yarı diplomatik militer ya da militer – diplomatik yolla Türkiye’ye misillemede bulunmuştu. O zaman kamuoyunda ABD’ye nota verilmesi istemi CHP / Baykal tarafından istendiğinde, Başbakan Erdoğan;

  • “Ne notası veriyoruz… müzik notası mı bu?” buyurmuştu..

3 Mart 1924 Devrimlerinin 94. yılında salt bu 3 görkemli devrim değil, tüm Cumhuriyet devrimleri bütün olarak ve ne yazık ki iktidar tarafından kuşatılmıştır ve 2023’e dek “hesabın görülmesi” hedeflenmektedir. Yaşadığımız, artık eylem aşamasında olan net – açık – kararlı ve saldırgan bir Cumhuriyet düşmanı karşıdevrimdir..

Eğitim sitemi en başta vurulan sektördür.. Anaokullarına dek dinci dayatma sürmektedir.
İmamhatipleştirme büyük boyutlardadır ve dolaylı – açık dayatmalarla sürdürülmektedir. Kadınlar, geçelim türbanı, kara çarşaflara sokulmaktadır. O denli ki, ilkokullarda kara çarşaflı öğretmeler bile görevdedir. Eğitim dinci tarikat – vakıf cemaat – yurtlara ihale edilmiştir.

  • Alevilerin hakları kesinleşmiş birkaç AİHM kararına karşın tanınmamaktadır.
  • Yine zorunlu din dersleri kesinleşmiş birkaç AİHM kararına karşın zorla dayatılmaktadır.

Yobazlar devletin TRT’sinde, öbür kanallarda salt dinci gericilik yapıp hurafe yaymakla kalmamakta, cihat ve toplu öldürme niyetlerinden söz etmektedir.
DİB militanca iktidarın dinci planlarına hizmet etmekte, İslamın salt Hanefi mezhebini tüm topluma kendi yorumuyla “din bu” diye pazarlamaktadır.
Bebeklere dek inen tecavüz iğrençlikleri, kadına yönelik şiddet hatta cinayetler, genel olarak toplumda her tür yolsuzluk, ahlak dışılık, kokuşma, yoksulluk, işsizlik… ağır bunalımlardır.

Oysa Cumhuriyet devrimleri kararlılıkla uygulansa idi günümüzde gündem böylesine lanetli olmayacaktı. Kaynanasından, anasının dizinden, eşofman giyen kız çocuğundan tahrik olan, kendini kızını severken bile şehvetine yenilen, 6 yaşında çocukla evlenme fetvası veren arkaik yarasalar olmayacaktı. Onlar da uygarlaşacak, gerçek dinlerini öğrenebilecek, sosyalleşerek dürtü denetimi yetisi kazanacak, DİNLERİN GERÇEK HEDEFİNİ kavrayarak yorumlayabileceklerdi. Yazık oldu Türkiye’ye, Türk Ulusuna.. Birkaç onyıl geriye savrulduk.

Sonuç olarak; son 15+ yıldır AKP eliyle dayatılan bu tam karşıdevrimi Ulusça ve daha çok gecikmeden sonlandırmak zorunlu olmuştur ve bu bir halkın tarih önünde meşru savunmasıdır!

Sevgi ve saygı ile. 02 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Coşkun Özdemir yazdı: Evrim mi cihat mı?

Coşkun Özdemir yazdı: Evrim mi cihat mı?

PROF. DR. COŞKUN ÖZDEMİR

Türkiye’yi halkın oylarını alarak yönetenler görevi Allah’tan almışçasına icraatlarına eleştiri itiraz istemiyorlar. Bu yaptıklarını da bütün dünyaya en iyisi en adili olarak ilan ediyorlar. Hukuk ve yargı ellerinde şikayetçi olmanız bir şey ifade etmiyor. Hukuka başvuramıyorsunuz. Sizi ve görüşlerinizi temsil edecek konuşmacılar TV’lerdeki açık oturumlara çağrılmıyorlar ama Atatürk’le laikliğe sahip çıkan Orduyu darmadağın eden, kumpası öven Nagehan Alçı ve kayıtsız şartsız yandaş Cem Küçük her gün TV’lerde. Bu ayrıcalıktan hiç utanç duymuyorlar. Çağrılan muhalifler kanalı zor duruma düşürmemek için kendilerini sınırlıyor. TV kanallarında iç karartıcı, isyan ettirici şeyler dinliyoruz. Uygar, çağdaş, bilime öncelik veren bir ülke özlemini taşıyan yurdunu ülkesini seven insanlar büyük kaygı ve düş kırıklığı yaşıyor. Bir ilahiyat profesörü deve sidiğinin şifa veren bir madde olduğunu, bunun hadiste belirtildiğini ve bu konuda yazılmış kitaplar olduğunu ileri sürüyor. Yine hadiste var olan bir gerçek, erkek ve kız çocukları arasındaki bir farka işaret ediyor. Erkek çocuğun idrarı kolay temizlenirken ve kokusuz iken kız çocuğun idrarı zor temizleniyor ve kokuyor. Bunları CNN’de hadislerle ilgili bir programda izliyoruz. Cumhuriyet parantezini kapatma konulu programlar yıllardır süregeliyor. 90 yıllık enkazı kaldırıyorlar.

Okullarımızda yeni düzenlenen  müfredat bir başka kaygı uyandıran konu. Biyolojinin temeli olan evrim tümü ile çıkarılıyor. Atatürk‘le kurtuluş savaşı ile Lozan’la ilgili konular hele Cumhuriyet Devrimleri iyice sınırlanıyor. Çocuklar hiç gecikmeden CİHAT’ı öğrenmeliler diye düşünülüyor. Nasıl işlenecektir bu konu acaba diye düşünüyorsunuz? Cihat popüler anlamı ile kafirlere karşı verilecek savaştır. Onları yok etmektir. Bunu mu anlatacaktır öğretmenler?

TV’deki müfredat tartışmasında oldukça sıcak çatışmalı tartışmalar izledik. Urfa Harran Üniversitesinden Fen Edebiyat fakültesi dekanı Prof. Hasan Akan müfredattan Evrim’in çıkarılmasını ısrarla savundu ve Evrime şiddetle karşı çıktı. Orhan Bursalı, Gülsün Kaya ve bir Biyoloji Profesörünün onu Darwinizm‘in önemine ikna etmeleri olanaksızdı. İnanç sahibi ve onu her şeyin üstünde tutan bir akademisyendi Prof. Akan. Türkiye’de sanırım Aydınlanmayı, Laikliği savunanlarla, İslam inancına sadık kalan, onu meşrebine göre yorumlayanların uzlaşması anlaşması olanaksızdır ve tartışmalar boşunadır. Şimdi inancını böylesine bir fanatizm ile savunan bir insanın hakim olduğunu düşünün, onun Medeni Kanunu, Cumhuriyet Devrimlerini benimsemesi, doğru kararlara imza atması olası mıdır?

Nitekim bunun olamayacağını dehşet verici FETO olayı ile gördük yaşadık. Binlerce hakim akıldan bilimden, aydınlanmadan uzak kalmış Fetoculuğa teslim olmuştu. Katolik Hıristiyan kilisesinin evrimi kabul etmesi ve inançlarla evrimi bağdaştırması Müslümanlar için örnek olabilir mi? Üstelik ne kadar

  • Çok sayıda Müslümanlık var!
    Sunni, Şii, Vahabi, Selefi, Nurcu, Nakşibendi, Menzil, İskender Paşa ve dahası.Bir kitap var Allah’ın yolladığı bir de peygamber, Peki nedir bunun açıklaması.Diyanet işleri başkanımız neden halkı aydınlatmaz? Bu kadar çok sayıdaki Müslümanlıktan hangisi muteberdir ve neden? Yapılan hesaplar, incelemeler öldürülen Müslümanların katillerinin %90 öteki Müslümanlar olduğunu gösteriyor. Ne trajedidir bu? Biraz önce verdiğim cehalet örnekleri samimi, sağduyulu Müslümanların çok yoğun bir çalışma araştırma yapmalarını zorunlu kılmıyor mu? Kabul edilebilir hoş görülecek şeyler olabilir mi bunlar? Türkiye’nin böyle bir Diyanet İşleri kadrosuna sahip olmasını dilemez miydiniz?

    Bu sorunları ortaya koyan ve araştıran, İslam dünyasına öncülük eden, nişanlıların el ele tutuşmasının caiz olmadığını söyleyen, depremi Allah’ın kullarını denemeye tabi tutması olarak yorumlayan Diyanet Başkanını çok eleştirdim. Çünkü beklentilerimize hiç yanıt vermediği gibi akla-mantığa uymayan şeyler söylüyordu. İstifa ettiğini, başka bir görev talep ettiğini öğreniyoruz. Yeni Dişleri Başkanını heyecanla ve umutla bekleyeceğiz. Şu tariflere sığmaz inanç kargaşasını belki de bir açıklığa kavuşturur umududur bu.

Sigara tüketiminde, cep telefonu ve TV düşkünlüğünde birinci, kadın cinayetlerinde rakipsiz, durmadan çatışan, şiddet gösterilerinin ön planda olduğu, polisleri, görevlileri rüşvet alan
ilkel bir ülke manzarası arz ediyoruz dünyaya. En çok gazeteci hapsediyoruz. En çok yasak çiğniyoruz. Şehit veriyoruz, intihar ediyoruz. Bu toprak sağlıksız, sağlıksız ürün veriyor. El birliği ile çare, çözüm aramamız lazım. Oysa amansız bir çatışma ve kutuplaşma halindeyiz.

Mezara kadar yineleyeceğim : 1946’da başlayarak bu millete vurulmuş en büyük darbe halkı çağdaş eğitimden, akıldan, bilimden aydınlanmadan yoksun bırakan, onları dogmaların sınırları içine hapseden darbedir.

  • Karşı devrimcilerin ilk hedefi birer Aydınlanma odağı olan Köy Enstitüleri ve Halkevleri olmuştur. Cumhuriyet bu darbeyi önleyebilse idi hiçbir askeri ve sivil darbe olmayacak, bir İslamcı parti iktidara gelemeyecek, kalkınmış, sınıf bilincine varmış bir ülkede Kürt sorunumuz ve FETÖ’ cülük gibi cahilane bir çılgınlık olmayacaktı.

Not: Bu yazıyı hazırlarken iki büyük düşünürün bu konudaki kitaplarından yararlandım.
Cengiz Gündoğdu (Aydınlanma İçin Kalkışma) ve Tayfun Atay (Parti, Cemaat, Tarikat).
Onlara teşekkür borçluyum.
(http://www.abcgazetesi.com/evrim-mi-cihat-mi-59967h.htm, 26.7.17)
============================================

Biz de size çooook teşekkür borçluyuz saygın hocamız Prof. Dr. Coşkun Özdemir..

Bizim 40 yıl önce (1977) bitirdiğimiz İstanbul Tıp Fakültesi’nde öncü – unutulmayan öğretmenlerimizden idiniz.

Yaşınız 90’a yaklaşıyor ve siz Ulusunuza öğretmenlik yapmayı sürdürüyorsunuz..

Aşk olsun size!

Ne mutlu size ve bize..

Sevgi ve saygı ile. 26 Temmuz 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com