Devlet ve bayrak

Devlet ve bayrak

Örsan K. Öymen
Cumhuriyet
, 04.03.2019
AKP’li Bursa Belediye Başkanı Alinur Aktaş geçen hafta, “Arkadaş hangi caddeye, hangi kültür merkezine bir tane Allah dostu, bir tane padişahın ismini verdin? Nerede bu devlete ve bayrağa savaş açmış, Türkan Saylan, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Nâzım Hikmet gibi, nerede dinle diyanetle problemi olan insan varsa, onların ismini verdin” biçiminde skandal bir açıklama yaptı. AKP’nin yeniden Bursa Belediyesi başkan adayı yaptığı bu şahıs, Nâzım Hikmet’i, Uğur Mumcu’yu, Bahriye Üçok’u ve Türkan Saylan’ı devlete ve bayrağa savaş açan insanlar olarak tanımladı!
Bu açıklama aslında, AKP’nin kendi çarpık, dogmatik ve despotik zihniyetinin sonuçlarından birisidir. 1789 Fransız devriminden önce, monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin geçerli olduğu dönemde, Fransa kralı, “ben devletim” ifadesiyle, kendi şahsı ile devleti özdeşleştirmişti. Aynı yaklaşımı Rusya’da Çar, Osmanlı’da Padişah göstermekteydi.
Neo-Osmanlıcı AKP de, devleti ve bayrağı AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile özdeşleştirdiği için, devleti ve bayrağı Erdoğan’a indirgediği için, AKP’nin ve Erdoğan’ın yanında olmayan, AKP’nin ve Erdoğan’ın İslamcı zihniyetini paylaşmayan herkesi, devlet ve bayrak düşmanı olarak ilan etme noktasına gelmiştir.
Bu talancı ve fetihçi zihniyet, devleti babasının çiftliği sanmakta, devleti kendi kişisel tapulu malı gibi görmektedir. Cehalete, dogmatizme ve despotizme devleti yönetme yetkisi verildiğinde olacak olan da budur.
* Devleti yönetmek niteliğinden yoksun kişilerin becerebildiği tek şey, devleti işgal edip talan etmektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk’e ve başta laiklik olmak üzere, cumhuriyetin kuruluş ilkelerine meydan okuyanlar, vatandaşlara devlet ve bayrak dersi vermeye kalkıyorlar, bunu yaparken de vicdansızlığı, yalanı ve iftirayı bir bayrak haline getirmekten çekinmiyorlar!
Alinur Aktaş’ın hedef haline getirdiği Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Türkan Saylan gibi kişiler, Türkiye’nin onuru, namusu ve şerefi olan insanlardır. Onlar yaşamları boyunca halk için, adalet için, özgürlük için, bağımsızlık için, vatan için mücadele vermiş olan kişilerdir.
Alinur Aktaş’ın hayranlık duyduğu insanlar cehalete ve emperyalizme hizmet ederlerken, Nâzım Hikmet, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok ve Türkan Saylan, devletin ve bayrağın bağımsızlığı için, bu devlet ve bayrak altında birleşmiş olan halkın aydınlanması ve kalkınması için mücadele veriyorlardı.
Üstelik bu insanlar, mücadelelerinden dolayı büyük bedeller ödediler. Nâzım Hikmet yıllarca hapis yattıktan sonra sürgünde yaşadı, vatandaşlıktan atıldı ve bir daha ülkesine dönemedi. Uğur Mumcu ve Bahriye Üçok suikasta uğrayıp öldürüldüler. Türkan Saylan gözaltına alındı, hakkında soruşturma başlatıldı. Öğretim üyesi ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği Başkanı Prof. Dr. Türkan Saylan hakkında soruşturma başlatan, kendisi kanserle mücadele ederken evini basıp onu gözaltına alanlar kimlerdi?
AKP destekli İslamcı Fethullah Gülen çetesinin üyeleri, FETÖ’nün savcıları, yargıçları ve polisleri!
Öğretim üyesi ve SHP Parti Meclisi üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok’u ve gazeteci-yazar Uğur Mumcu’yu öldürenler kimlerdi? İslamcı terör örgütleri ve onların devlet içindeki uzantıları!
Nâzım Hikmet’i hapise attıran kimlerdi? Tek parti döneminde CHP’nin içindeki bazı köşeleri kapmış olan sosyalizm düşmanları!
Nâzım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkartan kimdi? Demokrat Parti lideri ve Başbakan Adnan Menderes!
Kimler bu devlete ve bayrağa savaş açmış, kimler bu devlet ve bayrak için savaşmış, bunu ancak kişilerin eylemleri, olgular ve tarih belirler!

Faili meçhulun failleri

 Faili meçhulun failleri

Işık Kansu

Boş konuşmanın ve bilmeden konuşmanın… 
Bol ve boş konuşanların dik âlâlarını hepimiz tanıyoruz. 
Susmak bilmiyorlar. Yanımızda, yöremizde, tepemizde her an, her saniye vak vak vak… 
Bunlar aynen öttükleri gibi, Ördek Hüsnü de oluyorlar. 
Onlara bir şey demeye gelmiyor: 
“Vay bana ördek dedin!” 
Bilmeden konuşanlara gelince… 
Bu tipler en tehlikeli olanlardır: 
Hem uydurur, hem de yuttururlar. 
Adalet ve Demokrasi Haftası” içindeyiz. Yine usanç verici terane sürüyor: 
“Cinayetlerin failleri bulunmadı!” 
Kimsenin dosya mosya araştırdığı, sorup soruşturduğu yok. 
Kimse, Uğur Mumcu dosyasını yakından ve titizlikle izlemiş olan avukat Halil Sevinç’e danışma gereği duymuyor, dosyaların bir örneğini alıp okumuyor. 
Danışsalar ya da okusalar; görecekler ki: 

  • Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı cinayetleri,
  • İran’da yetiştirilmiş Selam-Tevhid-Kudüs Ordusu adlı örgüt tarafından işlenmişlerdir.

O cinayetlerde kullanılan tabancalar, şarjörler, mermiler, C-4 plastik ve TNT patlayıcılar, patlayıcıların kablo düzenekleri, çelik bilyeler, mekanik saatler vb. Ankara’nın Sincan ilçesine bağlı Yeni Cimşit ile Yeni Peçenek köylerindeki arazide, yakalanan katillerin yer göstermesi sonucu bulunmuştur. Katiller, yargılanmış; 

“din kurallarına dayalı devlet kurmayı amaçlayan silahlı çeteye üye olmak ve anayasal düzeni değiştirmeye teşebbüs” suçundan 6 yıldan başlayarak, ağırlaştırılmış ömür boyu hapse değin çeşitli cezalara çarptırılmışlardır. 

Bu cinayetlerin “faili meçhul” olan kısmı nedir derseniz? 

  • Devletin sorumlu yöneticilerinin katillere neden göz yumduğudur.
  • Cinayetleri hangi yabancı güçlerin ne amaçla işlettiğinin dava sonucunda kesinleştirilmemiş olmasıdır.

Aynı şey Hrant Dink davası için de geçerlidir. Özenle bulandırılmak istenen Dink davasını titizlikle izlemiş olan avukat Turan Karakaş’a gidip “Nedir bunun perde gerisi, dava dosyasında ne var” diye kimse sormaz. 
Halbuki sorulsa, yanıtı verilecektir. 

  • Dink cinayeti, devletin içine sızmış casusluk cemaatinin bilerek, isteyerek, azmettirerek gerçekleştirdiği bir öldürümdür.

Davada katilleri ve azmettiricileri izleyip yakalayan güvenlik görevlilerinin de özellikle suçlanarak sanık haline getirilmesi, dolayısıyla dosyanın yanlış yönlendirilmesi çabalarına karşın, faillerin büyük bölümü yakalanmış ve ceza almışlardır. 

  • Ortaya çıkarılmayan, meçhul kalan, Dink’in, Türkiye’de hangi amaca hizmet için, hangi yabancı çıkarı yerine getirmek üzere öldürüldüğünün somut verilerle belirlenmesidir. 

Bu tür siyasi cinayetlerin bilmeden, araştırma yapılmadan “faili meçhul” diye nitelendirilerek geçiştirilmesi tek bir sonuca ulaşıyor: 
Toplumda, terör ve cinayetlerin yarattığı korku duygusunun artmasına ve de memleket üzerinde sömürücü güçlerin oynadığı oyunların örtülmesine. 
“Aman, dediklerine, yaptıklarına, yazdıklarına dikkat et, sonra faili meçhule gidersin” sözünün yaygın olması işte bu yüzden. 
Uğur Mumcu’nun çok yaygın olan o sözü kulaklarımızdan hiç çıkmamalı. 
Unutulmamalıdır ki; 

  • “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olan”lardan uzak durmak, bilinçli olmanın, kirli kurguların özünü kavramanın öncelikli ve vazgeçilmez koşuludur.

UĞUR MUMCU’YU UNUTMAMAK : 26. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

UĞUR MUMCU’YU UNUTMAMAK :
26. ÖLÜM YILDÖNÜMÜNÜN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Güzide Filiz Tuzcu  

Bir siyaset bilimci ve tarihçi olarak uzun yıllardır yapmış olduğum araştırma ve çalışmalarım ve de bir insan olarak gözlemleme fırsatı bulduğum farklı ülke yönetimleri ve insanları bana şunu göstermiştir; hangi milletten ve hangi meslekten olurlarsa olsunlar insanlar ikiye ayrılmaktadır; en sade ifadeyle dünyada ve ülkemizde “iyiler ve kötüler” vardır. Bunun ortası yoktur. Bir başka deyişle akla – karanın, iyiyle – kötünün ortası “gri bir insan” yoktur. Bu bağlamda bir insan, ya iyidir, ya da kötüdür. Bir insan ya özüyle insandır, yani Kuran’ın ifadesiyleaklını çalıştırır – düşünür – sorgular, araştırır – bir kişinin veya bir olayın gerçeğine ulaşmak ister; dürüsttür – sözüne güvenilirdir – adaletlidir; merhametlidir – paylaşımcıdır – hiçbir canlıya haksızlık yapmak  istemez; güçlünün  ve  zenginin değil, doğrunun ve haklının yanında yer alır  ve hayatı boyunca  hiç kimseye  boyun  eğmez –  biat etmez” omurgalı ve cesur bir insandır  ya da böyle biri değildir. Yani söz konusu bu gerçek, 2 + 2 =  4 gibi açık bir mutlak  gerçektir.

Böylesi “güzel bir ahlâka sahip olmayanlar” ise tek kelimeyle kötüdürler; yani bunlar  “sadece şeklen insana benzeyen, ancak  insancıl  değerlerle  sahip olmayan” kişilerdir! Bu tipte olanlar rahatlıkla yalan söylerler, iftira atarlar, olayları ve sözleri işlerine geldiği gibi çarpıtırlar, sözlerinde durmazlar, kalleştirler ve böyle davranmaktan ne vicdan azabı, ne de utanç duyarlar! Ayrıca doğal olarak bunlar hak ve hukuk gözetmezler, yani son derece menfaatçi ve bencildirler; bunlar için “dinmiş, vicdanmış, milletmiş, vatanmış – vatan toprağıymış, bayrakmış – bilimmiş, özgürlükmüş – bağımsızlıkmış, onur ve haysiyetmiş” hiçbir şey ifade etmeyen sözcüklerdir! Eskiler böylelerine “Allah’tan korkmaz, kuldan utanmaz…” demişlerdir. Bu tür biçimsel insan olanlar her devrin insanıdır, kim güçlüyse, kim zenginse ve kim iktidarda ise ona yaranmaya çalışırlar, el ve etek öperler, hatta çıkar sağladıkları insana adeta taparlar! İşte tipik “Osmanlı anlayışı ve tutumu”  budur. Öte yandan binlerce yıllık Kadim Türk Ulus Kültür ve Geleneğinde bu tipte “şeklen insanlar” yoktur.

Ülkemizde böyle yalnızca şeklen insana benzeyenlerin sayısı, maalesef fazlasıyla çoğalmıştır! Her kesim ve meslekte, insanın midesini bulandıran bu tür kişileri görmek olanaklıdır; sözde aydınlar, entel-danteller, gazeteciler, televizyoncular, siyasiler, akademisyenler, öğrenciler vs… Bunların 1938’den bu yana git gide çoğalmaları ise asla rastlantısal değildir; 1938 sonrası planlı ve programlı olarak “milli kimlik bilincinden yoksun – tarihini bilmeyen – cahil – kültürsüz;  düşünmeyen – sorgulamayan, taklitçi – ezberci  ve kolaycı, batı – ya da Osmanlı hayranı” insan tipi yetiştirilmek istenilmiştir  ve öyle de yapılmıştır. Batılı ülkelerde söz konusu bu “yalnızca şeklen insan olanların” hiç saygınlık yoktur; hatta onlar, gelişmiş Batılı toplumda aşağılanır ve dışlanırlar.  Ancak ne tuhaf ve acıdır ki; her açıdan geri kalmış, hatta gelişmesi kasten engellenmiş, “hukukun ve adaletin değil, kişilerin üstün olduğu – kast sınıfı oluşturulan toplumlarda” söz konusu bu zararlılar, asalaklar – yanar/dönerler – biat eğilimliler, yani biçimsel insan görünümlü türler, “akıllı – kurnaz, işini iyi bilen – gemisini yürüten, siyasi ve makbul insanlar” sayılmaktadır !!!!!!??

Bazılarının “bir insanın iyi tarafları da olabilir, kötü tarafları da olabilir, ak ve kara, yani kötü ve iyi diye kesin çizgiyle insanları ayırmak doğru değildir…” dediklerini duyar gibiyim! Ben bu görüşe kesinlikle katılmıyorum ve bu görüşü gerçekçi de bulmuyorum! Her insanın farklı düşünceleri, huyları, beğenileri, seçimleri, yetenekleri, kusurları vs… olabilir, bu çok doğaldır; ancak o insan, özüyle insan olabilmiş ise,  o halde bir sorun yoktur ve o insan iyi bir insandır. İyi insan olabilmenin ölçüsü akıl ve vicdan sahibi olmaktır; yani akıl + vicdan terazisini işletebilmektir. Bunu yapabilen bir insan, körü körüne hiç kimseye inanmaz – biat etmez – kulağından tutulup yönlendirilemez, para ile – mevki ile satın alınamaz. İşte olay budur. Bir başka deyişle bu ÖZÜYLE İNSAN olan – hangi meslek sahibi olursa olsun –  insanlık onurunu koruyarak, hiç kimseye boyun eğmeden, hiçbir canlıya haksızlık yapmadan  –  tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyarak, hatta yaşamlarına katkı sağlayarak, alın teriyle çalışarak, huzurlu bir vicdanla yaşayabilir… Böyle olmayan birine ise nasıl “iyi insan” denilebilir ki!  Hatta nasıl “İNSAN” denilebilir ki?

Bu bağlamda toplumu doğru bilgilendirmekle – aydınlatmakla ve yönlendirmekle görevli – başta üniversiteler ve akademisyenler olmak üzere – tüm aydınlara son derece önemli görevler düşmektedir… Peki Türkiye’de, genel olarak aydınlar bu görevlerini yerine getirmişler midir?  Maalesef ki hayır. Üniversitelerde görevli olan, bunun için araştırmalar yapan, unvan ve maaş alan birtakım üniversite hocalarının, salt iktidarlara yaranabilmek ve kürsülerini koruyabilmek adına, bilimin – yani salt gerçeklerin gün ışığına çıkmasını engellemelerine, toplumu kör karanlıklarda bırakmalarına ne demeli? Lütfen herkes elini vicdanına koysun ve düşünsün, bu zulmü yapanlara – yani bilim yuvalarında, bilime geçit vermeyenlere – “iyi insanlar” denebilir mi?

Kendi ülkesine ve gençliğine hiç bir faydası olmayan, burnu Kaf dağında – kendisini halkından üstün gören, böylece aldıkları maaşları asla hak etmeyen, “gerçekleri saklamayı, toplumu yanıltıp, kandırmayı, yalan söylemeyi, anlamsız laf üreterek akılları karıştırmayı” marifet sayan sözde aydınları,  “iyi insanlar” olarak nitelendirmek mümkün müdür? Elbette olanaklı değildir: Çünkü insan “karakteriyle” bir bütündür; her insanda tek bir beyin ve tek bir kalp vardır, özünde – mayasında iyilikleri ve güzellikleri barındıran vicdanlı bir kalp, “kötülüğü – haksızlığı – yalanı – zulmü” asla içinde barındıramaz, hatta yalanın, haksızlığın ve zulmün karşısında asla sessiz kalamaz.  İyilik ve kötülük, aynı su ve ateş gibidir, yan yana bulunmaları, var olabilmeleri olanaklı değildir; biri varsa öbürü yoktur.  Onun için bir insan ya iyidir ya da kötüdür. Onun içindir ki eğitim sisteminde, tüm mesleksel eğitimlerden ve bilgi aktarımlarından önce, her çocuğa  “manevi – milli kültürel değerler öğretilmeli ve her çocuğun topluma yararlı, iyi insan olarak yetiştirilmesi” temel alınmalıdır. Tıpkı Büyük Atatürk’ün öngördüğü ve temel almış olduğu gibi…

Bir çocuğun, 2-3 yaşından başlayarak kişilik yapısını etkileyen – biçimlendiren 2 temel öge vardır; ilki elbette onun doğasıdır – yaratılışıdır (genleridir – soyudur[1]), bunun etkisi kestirimle % 35 – 40’tır. İkincisi de sırasıyla anne – babası, yakın çevresi, öğretmenleri, yetiştirilme ve eğitilme biçimidir, bunun etkisi de kestirimle % 60 – 65’tir. O halde bir çocuğun “iyi bir insan” olabilmesi için, bebeklik çağlarından başlayarak, ilk önce aile içinde anababası, sonra yakın çevresince (büyük anneler ve dedeler, akrabalar, okul – öğretmen, dernek – spor kulübü, cami vs…) tarafından “İYİ BİR İNSAN OLMAK ÜZERE YETİŞTİRİLMESİ” gerekmektedir. Çocuğun çevresinde, örnek alacağı, onu doğru yönlendirecek iyi insanlar olmalıdır. Çocuk yetiştirilmesi konusunda uzman psikologlar – sosyologlar, “çocuk, nasihat dinlemez, ancak büyüklerin sözlerini, tavır ve davranışlarını kendisine örnek alır ve kopya eder…” derler.  Bunun için annelerin ve babaların, hatta özellikle annelerin, yani “çocukların ilk öğretmenleri olacak olan annelerin” çok iyi yetiştirilmeleri ve çocuklarına iyi örnek olmaları koşuldur. Örneğin bir çocuğun aklı ermeye başladığı andan sonra ona, “doğru olmanın – her zaman doğru konuşmanın erdemini öğreten, yalana asla hoşgörü göstermeyen, kendisi de her zaman doğru konuşarak ve verdiği sözü yerine getirerek çocuğuna güzel örnek olan dürüst bir annenin yetiştirdiği çocuk da doğallıkla dürüst olacaktır. Aynı anne kitaplara – okumaya – öğrenmeye ve öğretmeye meraklı, teşvik edici olduğu zaman, çocuğu da, okumaya meraklı olacak ve kitapları sevecektir. Keza hayvan ve doğa sevgisi, merhametli ve yardımsever olmak gibi insancıl değerler de anne tarafından aşılanacak olan son derece önemli değerlerdir.

Büyük Atatürk, bunun için kız çocuklarının eğitimine çok önem vermiştir ve her vesileyle bu konuya dikkat çekerek, geleceğin anneleri olacak kız çocuklarının çok iyi yetiştirilmelerini – hayata dair yararlı bilgilerle ve insancıl değerlerle donatılmalarını, meslek sahibi olmalarını ve böylece kendi ayakları üzerinde durabilen, özgüvenli, çalışkan ve güçlü bireyler olmalarını istemiştir; istemiştir ki kız çocukları “kişilikli, güzel ahlâklı, duyarlı, bilgili, ulusal kimliğine ve atalarına saygılı, milletine ve doğaya yararlı vatansever gençler” yetiştirebilsinler.  Aynı tüm gelişmiş – medeni Batılı ülkelerde olduğu gibi… Çünkü gelişmiş – medeni ve özgür ülkelerde yaşayan insanlar, çocuklarını sözünü etmiş olduğumuz insancıl değerlerle ve yararlı bilimlerle yetiştirirler;  bunun için vatandaşlar, vatanlarını – doğayı – hayvanları sever ve korurlar; bu medeni ülkelerde insana, düşüncelerine ve emeğine saygı duyulur – değer verilir:   Uğur Mumcu ve O’nun gibi gerçekleri araştıran, yüreklilikle dile getiren, yazan ve milletini aydınlatan değerli aydınlar,  uygar ülkelerde büyük saygı görür ve ödüllendirilir ama asla öldürülmezler!

O halde bir ülkede en büyük yatırım, “İNSANA ve ÖZGÜR BİLİME” yapılan yatırımdır diyoruz; Batılılar bu gerçeği henüz ortaçağlarda “Rönesans ve Reform” atılımlarıyla keşif etmeye başlamış, böylece “insana, özgür düşüncesine, eğitimine – gelişimine ve bilime” gittikçe artan önem vermiştir. Onların her açıdan ilerlemelerinin temelinde işte bu mutlak gerçek yatmaktadır. Genel olarak Türkiye’deki aydınlar, bu konulara maalesef pek değinmek istemezler, çünkü onların, ekmeğini yedikleri Ulusu aydınlatmak ve bilinçlendirmek gibi bir niyetleri ne yazık ki yoktur!  Oysa bir ülkede çocuklar “doğru sözlü, akıllı,  ahlâklı, özgür düşünceli, bilgili ve bilinçli yetiştirilirlerse”, bu olumlu gelişme o ülkedeki yaşamın istisnasız her alanına yansıyacaktır. Şöyle ki; aile ilişkilerine – sosyal yaşama – eğitim sistemine – üretime – dinsel inanca – çocukların ve doğanın korunmasına – okullara – trafikte saygıya – hatta yerinde siyasal seçimler yapılmasına dek son derece olumlu katkıları olacağı kesindir.  Ancak 1938 sonrası Türkiye’sinde birileri böylesine bilgili ve bilinçli Türk gençleri yetişsin istemiyor!

Aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi, bir kez daha Türk Çocukları ve Gençleri “Köklü Milli Kimliğinden, Kahraman Atalarını Tanımaktan ve Binlerce Yıllık Göz Kamaştıran Tarihinden” yoksun bırakılmıştır! Oysaki Büyük Atatürk onların öyle yetiştirilmesini istemiştir ki, her biri, köklü milli kimliğinin ve tarihinin bilincinde olsun, kahraman atalarını iyi tanısın – onları örnek alsın ve onlardan manevi güç alsın, geçmişte Türk Milletine kurulan tuzak ve tehlikelerden haberdar olsun, sürekli uyanık ve dikkatli olsun ve böylece vatanının tam bağımsızlığını ve cumhuriyetini titizlikle koruyabilsin. Ayrıca O, Türk Gençlerinin vatansever olmalarını “Ben vatanıma nasıl faydalı olabilirim, Vatanıma ve Milletime nasıl hizmet edebilirim, onları nasıl koruyabilirim – nasıl kalkındırabilirim  anlayış ve çabasıyla, azimle ve zevkle çalışsınlar istemiştir.  İşte Büyük Atatürk, böylesi “iyi vatandaşların – iyi görevlilerin – iyi devlet adamlarının – iyi askerlerin” yetiştirilmesini hedeflemiştir: O’nun en temel hedefi, Aziz Türk Milletini en ileri uygarlık düzeyine taşıyacak olan uygulamaları bir bir yaşama geçirmek ve Türkiye Cumhuriyetini  dünyanın en  uygar,  en güçlü  ve en saygın devletleri arasında görmekti. Ancak O’nun bu değerli plan ve hedefleri, 1938 sonrası önemsenmemiş, hatta tümüyle terk edilmiştir! Hem de T.C. Devletinin iktidarına talip olan, Türk Milletinin temsil edildiği TBMM’nde “Atatürk ilkelerine, milli hedeflerine ve devrimlerine ve de Türk Milletine sadık kalacaklarınailişkin Türk Milletine söz verip – yeminler edenler  tarafından terk edilmiştir!    

Büyük Atatürk’ün olağanüstü çabası, dehası, ilmi ve cesareti sayesinde Türk Milleti, dünyada bilinen en saygın – en insancıl siyasal rejim olan “Cumhuriyete – Milletin Kutsal İradesinin Temsil Edildiği Parlâmenter Sisteme kolayca ve zahmetsiz kavuşmuştur. Ancak Türk Milleti, halkın iradesine,  Sosyal Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğüne dayanan, eşitlikçi, adil ve çağdaş Cumhuriyet Rejiminin kıymetini maalesef ki bilememiş, onu lâyığıyla koruyamamış, Cumhuriyet kurumlarının sağlam bir biçimde yerli yerine oturmasını ve güçlenmesini sağlayamamıştır! 1938 sonrası ne yazık ki bir kez daha gevşekliğe kapılan Türk Ulusu, henüz yakın geçmişte yaşadığı “korkunç acıları, aşağılanmaları, baskıları, işgalleri, tecavüzleri, katliamları, yıkımları ve bin bir güçlükle – yokluklar içinde yaşadığı ölüm kalım savaşını – Büyük Kurtuluş Savaşımızı” çok çabucak unutuvermiş; hatta “tehlikeler ve tehditler artık tümüyle geçti ve eskide kaldı” sanma aymazlığına düşmüştür!

Oysaki ülke içindeki ve dışındaki Türk düşmanları yok olmamışlardır, onlar ezeli düşmanlıklarından ve hedeflerinden de asla vazgeçmemişlerdir; yalnızca Büyük Atatürk tarafından bir süre (1922 – 1938) ürkütülüp, sindirilip, durdurulmuşlardır. Nitekim yerli ve yabancı Türk düşmanları, 1938 sonrası farklı plan ve stratejilerle hemen harekete geçmekte hiç gecikmemişler, ancak dışarıdan saldırılarla, açık savaş ve işgallerle kaleyi fethedemeyeceklerini anlamış olduklarından, bu kez farklı taktikler uygulayarak, örneğin “ajanlar sağlayarak, diplomatik ilişkiler geliştirerek, ülke içinde sadık işbirlikçiler bularak ve kendi çıkarları yönünde antlaşmaları iktidarlara imzalatarak vs…”  kaleyi içten fethetmeyi hedeflemiş ve başarmışlardır. 

Genel olarak Türk Milleti ise, tüm bunlardan habersiz kalmış –  aynı Osmanlı devrinde olduğu gibi  “kendini  yöneten  –  tüm yazgısını ve geleceğini belirleyen yöneticilerin geçmişlerini – sözlerini – uygulamalarını araştırma ve sorgulama zahmetine girmeden”, gözü kapalı onlara inanmayı tercih etmiştir! Ne yazık ki genel olarak Türk Milleti “futbol takımı tutar gibi siyasal partiler tutmuştur ve film yıldızı tutar gibi parti liderlerine, onların sahip olmadıkları özellikler yükleyerek onlara hayranlık duymuş ve peşinden gitmiştir…” Böylece Türk  Ulusu bir  kez  daha fena aldanmış ve zarardan – zararlara uğramıştır… Binlerce yıllık köklü geçmişi olan, antik ataları – akrabaları muhteşem medeniyetler ortaya koyan, tarihinin hiçbir döneminde başka bir milletin emri altına girmeyen Özgür Ruhlu Aziz Türk Milleti ve onun Aziz Vatanı “Türkiye” 21. yüzyılda, “geçmişinin büyük bir bölümü sömürge yönetimi altında geçmiş, henüz yakın zamanda bağımsızlığını kazanabilmiş, örneğin Çin, Hindistan ve kimi Afrika ülkelerinden” bile maalesef gerilerde kalmıştır!

Tarihten günümüze Türk Atalarımız, kurdukları pek çok Türk Krallığının – Devletinin – İmparatorluğunun yönetimine yabancıları getirmekte sakınca görmemiş ve sonunda devlet yönetimini ellerinden kaçırıp, dışlanmışlar ve kurdukları devletlerin hepsi de batmış – gitmiştir. Aynı durum Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinde de aynen böyle olmuştur. Pek çok özelliğinin yanı sıra, mükemmel de bir tarihçi olan Büyük Atatürk, söz konusu bu tarihi gerçekleri çok iyi bildiğinden, şu vasiyette bulunmuştur: “Saygıdeğer ulusuma şunu öğütlerim ki; bağrında yetiştirerek – başının üstüne dek çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki öz mayayı çok iyi incelemeye dikkat etmekten, hiçbir zaman geri kalmasın.” (Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk – Söylev, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1999, s. 811.) Türk Milleti olarak bizler, Atamızın bu yaşamsal uyarısını – öğüdünü – vasiyetini  dikkate alıp, uyguladık mı?

Demek ki yıllardır “Biz Atatürk’ün askerleriyiz, Onun izindeyiz; Türkiye lâiktir, lâik kalacak vs…” gibi sloganlar atmak yeterli olmamaktadır! Sözle peynir gemisi yürümüyor… Bu bağlamda Türk Ulusunun gözünü açmaya, uyandırmaya ve onu aydınlatmaya çalışan vatansever İYİ İNSANLAR elbette var olmuştur; hem Osmanlı devrinde olmuştur, hem de 1938 – 2018 döneminde olmuştur, ancak onlar da ne yazık ki geniş halk desteğinden yoksun kaldıklarından, azınlık durumuna düşmüş, sesini duyuramamış ve çeşitli cezalara çarptırılarak, sürgün edilerek, zindanlara atılarak, korkunç işkencelere ve suikastlara maruz kalarak, ne yazık ki susturulmuşlardır!

O halde bizler gerçekten samimi Atatürkçüler isek ve gerçekten Onun izinden gitmeye kararlıysak, her şeyden önce Büyük Atatürk’ü çok iyi tanımamız, O’nun düşüncelerini, ilkelerini ve hedeflerini çok iyi bilmemiz ve sahip çıkmamız gerekir. O’nun bizlere rehber olsun diye yazmış olduğu NUTUK’u çok dikkatlice, yavaş – yavaş, hatta yineleye yineleye okumalıyız, iyice belleğimize yerleştirmeliyiz.. Büyük Atatürk’ümüzün son derece yerinde – zaman üstü – yanılmaz öngörülerine ve ilkelerine sahip çıkabilmek, “Türk Ulusunu bilgilendirmekle, Ulus olarak aramızda güçlü bir birlik – beraberlik  ve destek bağları kurmakla ancak olanaklı olur.  

İçten bir Atatürkçü olan Sayın Uğur Mumcu da Büyük Atatürk’ü çok iyi tanımış ve O’nun yolunda sözle değil  “eylemle – yüreklilikle yürüyerek”, Ulusunu aydınlatmak için savaşmış, yürekli bir kahramandır.  Ne mutlu O’na! İyi bir insan olarak yaşamış ve iyi bir insan olarak dünyadan ayrılmış, gönüller fethederek, ölümsüzlüğe kavuşmuştur. Sayın Uğur Mumcu’nun anlamlı yaşam öyküsünde görüldüğü üzere savaş salt kılıçla – topla – tüfekle yapılmaz, Uğur Mumcu savaşını “beyniyle, vicdanıyla – yüreğiyle sesiyle, kalemiyle” yapmıştır; onun salt gerçekleri yazan kılıçtan keskin – kutlu kalemi, Türk düşmanları için son derece ürkütücü olmuştur… Onun içindir O’nu sinsice – kalleşçe katlettiler.

Sayın Uğur Mumcu, Türk düşmanlarıyla kahramanca savaşmış – onların maskelerini alaşağı indirip – deşifre etmiş, kahraman bir Türk Askeri ve Şehidimizdir.  O halde Türk Ulusu olarak bizim, Uğur Mumcu’ya ve O’nun gibi içten Atatürkçü – özverili vatan evlatlarına vefa ve minnet borcumuz vardır… Onların, her birimizin üzerinde “kul hakları” vardır: Bu borcu ancak ve ancak onları anlayarak, kitaplarını dikkatlice okuyarak – sözlerinden ders çıkartarak – ibret alarak ve bilinçlenerek ödeyebiliriz. Kısacası tam bağımsız, onurlu ve özgür bir millet olarak yaşamamızı devam ettirmek istiyorsak”, ulusal belleğimiz olan TARİH BİLİNCİNE” mutlaka ve mutlaka sahip olmamız gerekmektedir. Kurtuluş bilimdedir – bilgidedir, çünkü doğru ve yansız kaynaktan gelen bilgi, bizleri uyanık, dikkatli ve güçlü kılacaktır. O halde aşağıda yer alan konuları “doğru kaynaklardan” öğrenmemiz ve öğretmemiz kaçınılmazdır; 

  1. Yansız Osmanlı ve Avrupa Tarihi; padişahları tanımak, onların Türk karşıtı siyaset ve uygulamalarını bilmek,
  2. Mustafa Kemal Atatürk’ü iyi tanımak, düşüncelerini, ilkelerini ve hedeflerini iyi bilmek ve anlamak,
  3. Mustafa Kemal Atatürk’ün büyük emek vererek yazdığı, tarihi gerçekleri bizlere anlattığı ve bizleri uyardığı NUTUK’U dikkatlice ve birkaç kez okumak,
  4. 1938 sonrası “Atatürk’ün Öngördüğü Milli İlkelerin ve Politikaların” nasıl terk edildiğini; kimlerin “dışa bağımlılık” sürecini başlattığını öğrenmek…
  5. Türkiye’yi tek taraflı bağlayan ve tam bağımsızlığımıza ağır darbe indiren ABD ile yapılan, pek çok “ İkili Antlaşmaların” iç yüzünü bilmek,
  6. Türkiye’ye “sözde danışman” adı altında doluşan ABD’li görevlilerden ve başında
    ABD elçisinin bulunduğu, eğitim sistemimizi yönlendiren “Eğitim Komisyonundan
    haberli olmak,
  7. Batının tarihi hedefleri – kendi dışındaki milletlere (yani Beyaz, Hıristiyan ve Avrupalı olmayan) milletlere karşı asla değişmeyen, bildik zihniyet ve uygulamaları,
  8. İngilizce veya Fransızca özgün Avrupa Birliği Türkiye İlerleme Raporlarını okumak;
    (3 – 4 rapora göz atılırsa, Türk Ulusuna dayatılan ölüm fermanı “Sevr’i” aratmadığı anlaşılacaktır…)
  9. Halil İnalcık, Türkkaya Ataöv, Enver Ziya Karal, Şerafettin Turan, Doğan Avcıoğlu,
    Niyazi Berkes, Tarık Zafer Tunaya, Faruk Sümer, Necdet Sevinç, Necdet Sakaoğlu
    (Osmanlıda Eğitim Tarihi) Alphonse De Lamartine (Osmanlı Tarihi), Justin McCarthy,
    Neşri
    (Osmanlı Tarihi), Uğur Mumcu, Necip Hablemitoğlu, Atilla İlhan, Oktay Sinanoğlu, Turgut Özakman, Yaşar Nuri Öztürk, Sinan Meydan, Erol Manisalı ve onların çizgisinde bilimi –  yani salt gerçeği esas alan, “bilimsel gerçeklerden asla ödün vermeyen, bağımsız – değerli araştırmacıların ve hocaların kitapları mutlaka okunmalıdır.
    Zahmetsiz – emeksiz, kuru kuruya  insan ve vatan sevgisi olmaz!
     

O halde Büyük Atatürk’ün ulusal düşünce ve ilkelerini cesaretle, hatta canlarını ortaya koyarak savunan Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Bahriye Üçok, Necip Hablemitoğlu, Ali Gaffar Okan, Adnan Kahveci, Recep Yazıcıoğlu, Eşref Bitlis, Engin Arık ve akademik ekibi, hunharca katledilen Aselsan’ın üç değerli mühendisi;  geleceği henüz 1940’lı yıllarda gören ve milletini uyandırmaya çalışan değerli Türk Akademisyen Hocalar, 68 Kuşağı Kahraman Türk Gençliği (Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan…) ve bu kısıtlı yerde adını sayamadığımız daha nice değerli – aydın vatan evlâtlarını” iyi tanımadan ve “Onlar neden katledildiler?“ sorusunun yanıtını bilmeden, onları anlamış ve gerçekten takdir etmiş olamayız!

Onların pek çoğu bizler için ve aziz vatanımız için canlarını feda ettiler. O halde bu değerli vatan evlâtlarını unutmamak demek, ancak ve ancak tarih bilinci kazanmakla ve onları doğru anlamakla, izlerinde yürümekle, taşıdıkları “anti-emperyalist – tam bağımsız – özgürlük bayrağını dalgalandırmakla ve onların canları pahasına elde ettikleri bilgileri ulusumuza yaymakla olanaklı olacaktır.  

Biz vatanseverlere, unutulmaz bir acı veren Uğur Mumcu katliamı üzerinden tam 26 yıl geçmiştir! Sayın Uğur Mumcu’nun vatanı ve milleti için canhıraş ortaya koymuş olduğu “değerli araştırmaları, konferansları, TV programları, Türk ve İslâm düşmanlarıyla ilgili son derece önemli ve çarpıcı bilgileri, dincileri – yani Atatürk düşmanı tarikatları deşifre eden yaşamsal önemde saptamaları ve büyük emeklerin ürünü olan kitapları”, hepsi de bizleri uyaran ve yolumuzu aydınlatan birer ışıktır. Peki Türk Milleti bu ışıktan 26 yıl içinde gerektiği gibi yararlanabilmiş midir? Ne yazık ki hayır. O’nun “son derece kritik bilgilerle dolu bu değerli kitaplarının” yeterince dikkate alındığını, yaygınlaştırıldığını, paylaşıldığını ve milletçe okunmasının sağlandığını söyleyebilmek, maalesef olanaklı değildir! O değerli insan, vatanı için üstüne düşen görevleri fazlasıyla yerine getirmiştir; ancak “Türk Ulusu” olarak ya bizler, üstümüze düşen görevleri yerine getirebildik mi???

26 yıldır, Uğur Mumcu’yu anma etkinlikleri yapılıyor; O’nu minnetle anmak ve gündeme getirmek elbette güzel, ancak bu yeterli midir? Kanımca değil! O’nun tehlikeli koşullar altında araştırdığı, emek verdiği, hatta yaşamını ortaya koyarak yazdığı kitaplarından Türkiye’de kaç kişi haberli, kaç kişi bunları rahatça sağlayıp, okuyabilmiştir? Ben bile, pek çok sahafı gezerek zorlukla bulabildim (2. el – eski-dökülen kitaplar) Neden bu kitapların hepsi yeniden sağlam ciltlerle bastırılıp, herkesin kolayca alacağı uygun fiyatlarla satılmıyor, belde ve köy okullarına bedelsiz dağıtılmıyor?

Bilgi paylaştıkça çoğalır; eminim ki o değerli insan da hayatta olsaydı, uğruna canını feda ettiği milletinin, “onun bu yapıtlarını okumalarını, aydınlanmalarını ve yaşamlarına yön veren siyasetçileri sorgulayarak, yerinde seçimler yapmalarını bütün yüreğiyle arzu ederdi. Zaten O’nun araştırmalarının – çalışmalarının temel çabası ve hedefi de buydu.  O halde madem Sayın Uğur Mumcu adına bir “Vakıf” kurulmuştur, o halde bu Vakıf tüm enerjisiyle, O’nun aydınlatıcı bilgilerini içeren kitaplarını geniş halk kitlelerine ulaştırmak, yaymak ve okutmak için var gücüyle çalışmalı diye düşünüyorum…

Bu vesileyle, Sayın Uğur Mumcu’nun, tüm vatanseverlerce mutlaka, ama mutlaka okunması   gereken kitaplarını  önermek  istiyorum; 1) Suçlular ve Güçlüler (Tekin Yayınevi, 1984: 1938 sonrası Türkiye’de, yani geçmişten günümüzde neler olduğunun “gizlenen perde arkasını” anlamak isteyen her vatansever bu kitabı mutlaka bulmalı ve okumalıdır.); 2) 1940’ların Cadı Kazanı (Tekin Yayınevi, 1995)”; 3) Rabıta (1938 sonrası emperyalist güçler ve onların yerli işbirlikçileri tarafından sahneye konan dinciliğin geçmişi – temeli, yani içyüzü  deşifre  edilmiştir: İlk  Basım  1987:  30. Baskı 2017 um:ag Vakfı Yayınları); 4) Kürt Dosyası (tamamlayamadığı – maalesef yarım kalan son yapıtı: Tekin Yayınevi 1994).

Bu kitapların hepsi de kapsamlı araştırmaların değerli ürünleri olup, her biri Türkiye’nin siyasal geçmişine muazzam bir ışık tutarak, geçmişimizi güneş gibi aydınlatmakta ve bugünlere nasıl geldiğimize tam bir açıklık getirmektedir.  Yazıma son verirken dürüst – değerli vatan evlâdı, onurlu ve yiğit insan, yani iyi bir insan olan Uğur Mumcu’yu en derin saygı, sevgi ve minnet duygularımla yürekten selâmlıyorum; O’nun bu dünyadan vatan aşkıyla ayrılan kutlu ruhunun selâmlarımızdan, dualarımızdan ve O’nu hiç unutmadığımızdan haberli olmasını diliyorum…
***
[1] Güzel bir Türk Atasözümüz der ki; Katranı kaynatsan olur mu şeker, her şey cinsine çeker; katır teper, köpek ısırır, sonradan sonraya beyliğe yeltenen, zalim olur, ne İNSAN kıymeti bilir, ne hatır.” 

ISPARTA ULUSAL GÜÇ BİRLİĞİ 26. Adalet ve Demokrasi Haftası Ortak Basın Açıklaması

ISPARTA ULUSAL GÜÇ BİRLİĞİ* 26.Adalet ve Demokrasi Haftası Ortak Basın Açıklaması

Uğur Mumcu’nun katledilerek aramızdan alınışının 26. yılındayız. 26. Adalet ve Demokrasi Haftası içinde aynı zamanda “hain tuzaklarla” aramızdan alınan Muammer AKSOY, Bahriye ÜÇOK, A. Taner KIŞLALI, Necip HABEMİTOĞLU, Gaffar OKAN ve daha onlarca devrim şehidini bir kez daha anıyor ve arıyoruz.

Onlarca devrim şehidimiz arasında Uğur Mumcu’nun öldürülmesi suikastlar silsilesinin simge olayı olarak öne çıkıyor. Bu siyasi suikastlar silsilesi, Türkiye’de işbirlikçiliğin, dinci gericiliğin; solun, Kemalizm in toplumsal etkisini kırmak, toplumsal muhalefeti etkisiz, eylemsiz, toplumsal direnişi öndersiz, öncüsüz bırakmak için yaptığı, yaptırdığı veya kullandığı cinayetler olarak bir bütünlük taşıyor. Uğur Mumcu ve öbür devrim şehitlerimizin katilleri, gerçekte içeride uzantıları olan ULUSLARARASI bir PROJENİN YÜRÜTÜCÜLERİDİR100 yıllık Cumhuriyet tarihimizde darağaçlarında sallanan yüreklere, kurşunlanan, ateşe verilen canlara, zindanlarda çürütülen onurlu direnişçilere ne yapıldıysa her biri bu projenin can yakıcı birer parçasıdır.

Bu uluslararası projenin yürütücüleri ve içimizdeki uzantıları; “sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası kesilmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve kara çalma kampanyalarıyla karşılarlar.

Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsız ikonlar durumuna getirmeye söz uygun düşerse azizleştirmeye, ezilen sınıfları “teselli etmek” ve onları aldatmak için adlarını bir hale ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir.”

Bu durum Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere, Uğur mumcu ve öbür devrim şehitlerimizin bedensel varlıklarının aramızdan alınmasından daha BÜYÜK SUİKAST
eylemidir. Ama unutulmamalı “ölen ve öldürülenlerle birlikte fikirleri de ölse ve öldürülse, bugün dünya hâlâ Ortaçağ karanlığı içinde kalırdı”. Oysa insanlık her gün ışığa, aydınlığa ve uygarlığa doğru, dünden daha hızlı koşuyor. Bugün Türkiye’nin 150-200 yıllık demokrasi bikrimi, görkemli Kemalist devrimin ve 100 yıllık cumhuriyet kazanımları tümüyle sıfırlanma noktasına gelmiştir

Bu sonuç yalnızca sayıları 3-5 bini geçmeyen ihanet erbabı işbirlikçinin becerisinden değil, bu kazanımları koruma iddiasında olan sorumluluk almak yerine işi oluruna bırakan, “bir şeyin aslını öğrenmeden eleştirisini öğrenen” kitlelerin kayıtsızlığının, duyarsızlığının ve hareketsizliğinin sonucudur.  Kayıtsızlık irade yitimidir, asalaklıktır, korkaklıktır. Kayıtsız olmak yaşamamaktır. Kayıtsız, duyarsız kalmanın, olup bitenlere seyirci olmanın bedelini dinci faşist diktatörlüğün baskı, zulüm, hukuksuzluk örgüsü içinde yaşamakla ödüyoruz.

Adını doğru koyalım: Bugün yaşanan “başkanlık” değil din ambalajı ile örtülmüş faşist bir diktatörlüktür. Faşist diktatörlükler ise doğası gereği “insanlık suçu” işlemekten sabıkalıdırlar. Bu faşist diktatörlüğü, bitmiş siyasi ömrünü ülkenin kaderiyle birleştirmeye çalışarak tehlikeli bir kumar oynayan bir despotun kaprisleriyle eşleştirmek aymazlığın, sapkınlığın ötesinde Devrimci mücadeleyi sırtından hançerlemektir.

İkiz ihanet sözleşmeleri, Avrupa birliği Anayasası, Yabancı sermayeye ülkenin tüm kaynaklarının açılması, Özelleştirmeden taşeronlaştırmaya ve giderek emeğin kölece istihdamı, kamu çalışanlarının güvencesizleştirilmesi, kıdem tazminatı gibi kökleşmiş hakların gaspı, Yeşil Yol projesi, üçüncü köprü, ulusal tarımın yerle bir edilmesi, sendikaların, kooperatiflerin işlevsizleştirilmesi, Ekonomik ve siyasal egemenliğin uluslararası güçlere peş keş çekilmesi ile ilgili yasalar, İç Güvenlik Yasası ve daha onlarca ihanet düzenlemeleri bir despotun hırsını tatmin etmeye mi yönelikti?

Şunu unutmayalım; Küresel Sermaye ile bütünleşmiş yerli sermaye sınıfı artık ulusun, ulusal güçlerin bir parçası değil, Uluslararası egemenlerin Türkiye de örgütlenmiş eşgüdüm merkezleri, yağmacı Batının acenteleridir. Batılılar, Pazar paylaşımlarının, tekelleşmenin, özelleştirmenin, yağmanın üzerini örtmek, gerçekleri gizlemek adına, İtalya ve Almanya da Faşist diktatörlüklerin kurulmasını ve dünyayı kan gölüne dönüştürülmesine Mussolini ve Hitler’in “çılgın hırslarının” ve “demokrasiden yoksunluğun” yol açtığı yalanını söylediler.

Türkiye de aynı oyun, aynı yöntem ve söylemlerle bir kez daha sergilenmektedir. Bu durum otuz yıl önceden Uğur Mumcu tarafından uyarılmış olmasına karşın, toplum tuzağa düşmeyecek uyanıklığı gösterememiş, yıllarca içinde bulunduğu aymazlık çukurundan çıkamayıp, olduğu yerde debelenmeye devam etmektedir. Eğer bizler Uğur Mumcuyu anmanın yanı sıra ANLAYABİLSEYDİKANLATABİLSEYDİK bu kanlı kirli tuzaklara düşmeyecek Kemalist devrimin aydınlığını, gönencini yaşıyor olacaktık.

Sistem sahiplerinin tüm hokkabazlıklarına, işbirlikçilerin tüm baskı ve zulmüne karşın bu oyunu bozacağız. Meşruiyetimizi haklılığımızdan alarak çıktığımız yolda, zebaniler kızacak diye yöntemimizi değiştirecek veya onlara şirin görünme hesapları yapacak değiliz. Diğer bir anlatımla, düzenin sahipleri ve sarayın kapıkulları kılıcı zaten çekmiş durumdalar, bizlerin çekeceği kılıçlar için yapılacak meşruiyet tartışmalarına itibar edilmemeli ve yaşamın her alanında gereken yapılmalıdır.

Emperyalizmin dümen suyuna girmiş, iktidarı ele geçirmiş egemenlerin belirlediği meşruluk anlayışı, “tek kişi yasalarını” temel alırken, çoğu zamanda bu yasaları bile tanımazken,
Kemalist devrimciler için meşruluk; doğru ve haklı olanın, Kemalist devrimin ve halkın çıkarına olanın savunulmasıdır. Bunun için savaşım verilmesidir. Kemalistleri haklı ve meşru kılan; tüm kurumlarıyla işgal edilmiş bir sistemin vereceği “icazet” değil, işgale, gericiliğe ve haksızlığa başkaldırının, Kemalizm’in vazgeçilmez bir gereği ve önkoşulu olmasıdır.

Uğur Mumcu ve devrim şehitlerimizi saygı ve özlemle anmanın yetmediğinin, yetmeyeceğinin bilinciyle bu suikastların hesabının er geç sorulacağını unutmayacağız, unutturmayacağız.

SAYGILARIMIZLA
ISPARTA ULUSAL GÜÇ BİRLİĞİ PLATFORMU

  1. Alevi Kültür Derneği Isparta Şubesi

2. Cumhuriyet Halk Partisi Isparta İl Örgütü

3. Cumhuriyet Kadınları Derneği Isparta Şub.

4. Eğitim-İş Isparta Şubesi

5. Eğitim-Sen Isparta Temsilciliği

6. Türkiye Gençlik Birliği Isparta Şubesi

7. Türkiye Emekli Astsubaylar Derneği Isparta Şb

8. Ulusal Eğitim Derneği Isparta Şubesi

9. Vatan Partisi Isparta İl Örgütü

10. Yeni Kuşak Köy Enst. Dern. Isparta Şubesi

 

Eğitim-İş : Her öğretmen bir Kubilay’dır!

logo
Eğitim-İş :
Her öğretmen bir Kubilay’dır!

Kubilay’ı anma mesajı yayımlayan Eğitim-İş    :

Menemen’deki olayın üzerinden 85 yıl geçtiği halde (AS: 23 Aralık 1930)
ülkemizde gericilik tehlikesi sürmektedir.

85 yıl önce gericiler tarafından katledilen Cumhuriyet Öğretmeni ve Asteğmen
Mustafa Fehmi Kubilay bu yıl da törenlerle anılacak. Her yıl 23 Aralık’ta Kubilay Olayı ile ilgili olarak Menemen’de tören düzenlenmekte, konu ile ilgili makaleler ve
anma iletileri yayınlanmakta ve olay lanetlenmektedir.


Kubilay, Türkiye Cumhuriyeti’nin gericiliğe ve bağnazlığa karşı verdiği savaşın simgesi olmuş, Türk ulusunun gönlünde
devrim şehidi” olarak ölümsüzleşmiştir.

Eğitim-İş de, Devrim şehidi Kubilay için bir anma mesajı yayımladı. Mesajda, her öğretmen bir Kubilay olmalıdır denilerek bütün eğitim-bilim çalışanları ve halkımızın, bağnaz düşüncelerin, kişi, toplum ve devlet yaşamını etkilememesi için duyarlı olması gerektiğine dikkat çekildi.

EĞTİM-İŞ iletisinde şu anlatımlara yer verildi :

“23 Aralık 1930’da Menemen’de bir grup yobazın Cumhuriyet’e karşı ayaklanarak,
Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki’yi katletmesi
tarihimizin en acı olaylarından biridir.

Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine inanmış Mustafa Fehmi Kubilay, bağlı olduğu değerler adına canını hiçe saymış, Cumhuriyet’in korunması uğruna ulusumuzun
hiçbir özveriden kaçınmayacağının göstergesi olmuştur.

Kubilay, Türkiye Cumhuriyeti’nin gericiliğe ve bağnazlığa karşı verdiği savaşın simgesi olmuş, Türk Ulusu’nun gönlünde “Devrim Şehidi” olarak ölümsüzleşmiştir.

“ÜLKEMİZDE GERİCİLİK TEHLİKESİ DEVAM EDİYOR”

Menemen’deki olayın üzerinden 85 yıl geçtiği halde ülkemizde gericilik tehlikesi sürmektedir. Her dönemde Cumhuriyet’i, Atatürk İlke ve Devrimlerini içine sindiremeyen oluşumlar
ortaya çıkmış; Türkiye, benzer olayları Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta daha geniş katliamlar olarak kezlerce yaşamış; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Turan Dursun gibi nice Atatürk devrimcisi şehit edilmiştir.

Kubilay’ın yeni harflerle eğitime karşı çıkan gericiler tarafından şehit edilmesinin ardından Atatürk yayınladığı taziye mesajında;

  • “……Kubilay Bey şehit edilirken, mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında, ahaliden bazılarının onlara alkışla destekte bulunmaları, bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir…” demiştir.

İşte o gün orada alkışlayan zihniyet bugün hala varlığını sürdürmektedir.
Bugün hala Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen kimi çevreler, yeni Türk alfabesinin
(AS: abece’sinin) kaldırılmasını, Osmanlıca ve Arapça’nın okullarda zorunlu olarak okutulmasını, karma eğitime son verilmesini talep etmektedir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, bir yandan uygar dünyayla bütünleşme yolunda ilerlerken,
öte yandan Cumhuriyet’in dayandığı değerler sistemine yönelen tehditlere,
Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen çevrelere karşı da kararlı bir savaş vermek zorundadır.

  • Türkiye, ulus egemenliğine dayanan, laik ve demokratik bir cumhuriyettir.

Bu yapının korunması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütün olarak varlığını sonsuza kadar sürdürebilmesinin en önemli koşuludur.

Eğitim-İş olarak diyoruz ki :

  • Her öğretmen bir Kubilay olmalıdır.
    Bütün eğitim-bilim çalışanları ve halkımız, bağnaz düşüncelerin, kişi, toplum ve devlet yaşamını etkilememesi için duyarlı olmalı, Türkiye Cumhuriyeti’nin hedeflerini gerçekleştirmesi yolunda ilerici atılımları ilk günkü bilinçle sürdürmelidir.
  • Cumhuriyetin kazanımları, Atatürk İlke ve Devrimleri için tehdit oluşturan düşünce ve girişimler, Ulusumuzun duyarlığı ve sağduyusu sayesinde hiçbir zaman amaçlarına ulaşamayacaktır.
  • Kuşkusuz Türk Ulusu, Yüce Atatürk’ün aydınlattığı yolda ilerleyecek, Cumhuriyetimize, ulusal değerlerimize bağlılığını her koşulda gösterecektir.
  • Devrim şehidimiz Kubilay’ı, şükranla ve minnetle anıyor, huzurunda saygıyla eğiliyoruz.”http://www.egitimis.org.tr/haber-arsiv/her-retmen-br-kublay-dir#.VnnNGPl95iI

================================

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in açıklamasına biz de içtenlikle katılıyoruz..

Kubilay ve öbür Devrim şehitlerinin, vatan şehitlerinin sevgin (aziz) anıları önünde
saygı ve acıyla eğiliyoruz.

Türkiye’nin bu tür “insanlığa karşı suçlar“a artık bir “dur” demesinin zamanı gelmiştir.

İlk iş, işleyeni bilinmeyen (!) (faili meçhul!?) cinayet – kırımlarının katilleri ile azmettiricilerinin ortaya konması olmalıdır. Bu kişiler etkin – caydırıcı ceza yaptırımı görmeli ve kamuouyu ile paylaşılmalıdır.

Tüm toplumda ayrıştırıcı her tür eylem – söylem dışlanmalı (Başta RTE!);
tüm yurttaşlar hoşgörü içinde birlikte yaşam ülküsü doğrultusunda eğitilmelidir.

  • Kubilay‘ı hunharca katledenleri (23 Aralık 1930) ve ilkel anlayışlarını lanetliyoruz.
  • AYDINLANMA DEVRİMİ = ANADOLU RÖNESANSI’nın parlak ve gür ışıkları yobazlığın kuytularında çürümeye mahkum bu yaratıkları da aydınlatacak eminiz..

Sevgi ve saygı ile.
23.12.2015, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK

www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com