Eğitim-İş : Her öğretmen bir Kubilay’dır!

logo
Eğitim-İş :
Her öğretmen bir Kubilay’dır!

Kubilay’ı anma mesajı yayımlayan Eğitim-İş    :

Menemen’deki olayın üzerinden 85 yıl geçtiği halde (AS: 23 Aralık 1930)
ülkemizde gericilik tehlikesi sürmektedir.

85 yıl önce gericiler tarafından katledilen Cumhuriyet Öğretmeni ve Asteğmen
Mustafa Fehmi Kubilay bu yıl da törenlerle anılacak. Her yıl 23 Aralık’ta Kubilay Olayı ile ilgili olarak Menemen’de tören düzenlenmekte, konu ile ilgili makaleler ve
anma iletileri yayınlanmakta ve olay lanetlenmektedir.


Kubilay, Türkiye Cumhuriyeti’nin gericiliğe ve bağnazlığa karşı verdiği savaşın simgesi olmuş, Türk ulusunun gönlünde
devrim şehidi” olarak ölümsüzleşmiştir.

Eğitim-İş de, Devrim şehidi Kubilay için bir anma mesajı yayımladı. Mesajda, her öğretmen bir Kubilay olmalıdır denilerek bütün eğitim-bilim çalışanları ve halkımızın, bağnaz düşüncelerin, kişi, toplum ve devlet yaşamını etkilememesi için duyarlı olması gerektiğine dikkat çekildi.

EĞTİM-İŞ iletisinde şu anlatımlara yer verildi :

“23 Aralık 1930’da Menemen’de bir grup yobazın Cumhuriyet’e karşı ayaklanarak,
Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay’ı, Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki’yi katletmesi
tarihimizin en acı olaylarından biridir.

Cumhuriyet’e ve Atatürk devrimlerine inanmış Mustafa Fehmi Kubilay, bağlı olduğu değerler adına canını hiçe saymış, Cumhuriyet’in korunması uğruna ulusumuzun
hiçbir özveriden kaçınmayacağının göstergesi olmuştur.

Kubilay, Türkiye Cumhuriyeti’nin gericiliğe ve bağnazlığa karşı verdiği savaşın simgesi olmuş, Türk Ulusu’nun gönlünde “Devrim Şehidi” olarak ölümsüzleşmiştir.

“ÜLKEMİZDE GERİCİLİK TEHLİKESİ DEVAM EDİYOR”

Menemen’deki olayın üzerinden 85 yıl geçtiği halde ülkemizde gericilik tehlikesi sürmektedir. Her dönemde Cumhuriyet’i, Atatürk İlke ve Devrimlerini içine sindiremeyen oluşumlar
ortaya çıkmış; Türkiye, benzer olayları Çorum’da, Kahramanmaraş’ta, Sivas’ta daha geniş katliamlar olarak kezlerce yaşamış; Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Ahmet Taner Kışlalı, Abdi İpekçi, Turan Dursun gibi nice Atatürk devrimcisi şehit edilmiştir.

Kubilay’ın yeni harflerle eğitime karşı çıkan gericiler tarafından şehit edilmesinin ardından Atatürk yayınladığı taziye mesajında;

  • “……Kubilay Bey şehit edilirken, mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında, ahaliden bazılarının onlara alkışla destekte bulunmaları, bütün cumhuriyetçi ve vatanperverler için utanılacak bir hadisedir…” demiştir.

İşte o gün orada alkışlayan zihniyet bugün hala varlığını sürdürmektedir.
Bugün hala Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen kimi çevreler, yeni Türk alfabesinin
(AS: abece’sinin) kaldırılmasını, Osmanlıca ve Arapça’nın okullarda zorunlu olarak okutulmasını, karma eğitime son verilmesini talep etmektedir.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti, bir yandan uygar dünyayla bütünleşme yolunda ilerlerken,
öte yandan Cumhuriyet’in dayandığı değerler sistemine yönelen tehditlere,
Atatürk devrimlerini içine sindiremeyen çevrelere karşı da kararlı bir savaş vermek zorundadır.

  • Türkiye, ulus egemenliğine dayanan, laik ve demokratik bir cumhuriyettir.

Bu yapının korunması, Türkiye Cumhuriyeti’nin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütün olarak varlığını sonsuza kadar sürdürebilmesinin en önemli koşuludur.

Eğitim-İş olarak diyoruz ki :

  • Her öğretmen bir Kubilay olmalıdır.
    Bütün eğitim-bilim çalışanları ve halkımız, bağnaz düşüncelerin, kişi, toplum ve devlet yaşamını etkilememesi için duyarlı olmalı, Türkiye Cumhuriyeti’nin hedeflerini gerçekleştirmesi yolunda ilerici atılımları ilk günkü bilinçle sürdürmelidir.
  • Cumhuriyetin kazanımları, Atatürk İlke ve Devrimleri için tehdit oluşturan düşünce ve girişimler, Ulusumuzun duyarlığı ve sağduyusu sayesinde hiçbir zaman amaçlarına ulaşamayacaktır.
  • Kuşkusuz Türk Ulusu, Yüce Atatürk’ün aydınlattığı yolda ilerleyecek, Cumhuriyetimize, ulusal değerlerimize bağlılığını her koşulda gösterecektir.
  • Devrim şehidimiz Kubilay’ı, şükranla ve minnetle anıyor, huzurunda saygıyla eğiliyoruz.”http://www.egitimis.org.tr/haber-arsiv/her-retmen-br-kublay-dir#.VnnNGPl95iI

================================

Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz EĞİTİM-İŞ‘in açıklamasına biz de içtenlikle katılıyoruz..

Kubilay ve öbür Devrim şehitlerinin, vatan şehitlerinin sevgin (aziz) anıları önünde
saygı ve acıyla eğiliyoruz.

Türkiye’nin bu tür “insanlığa karşı suçlar“a artık bir “dur” demesinin zamanı gelmiştir.

İlk iş, işleyeni bilinmeyen (!) (faili meçhul!?) cinayet – kırımlarının katilleri ile azmettiricilerinin ortaya konması olmalıdır. Bu kişiler etkin – caydırıcı ceza yaptırımı görmeli ve kamuouyu ile paylaşılmalıdır.

Tüm toplumda ayrıştırıcı her tür eylem – söylem dışlanmalı (Başta RTE!);
tüm yurttaşlar hoşgörü içinde birlikte yaşam ülküsü doğrultusunda eğitilmelidir.

  • Kubilay‘ı hunharca katledenleri (23 Aralık 1930) ve ilkel anlayışlarını lanetliyoruz.
  • AYDINLANMA DEVRİMİ = ANADOLU RÖNESANSI’nın parlak ve gür ışıkları yobazlığın kuytularında çürümeye mahkum bu yaratıkları da aydınlatacak eminiz..

Sevgi ve saygı ile.
23.12.2015, Ankara


Dr. Ahmet SALTIK

www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Güneşe giden köprü: Ahmet Taner Kışlalı

Güneşe giden köprü: Ahmet Taner Kışlalı

“Geleneğin içindeki geleceğin; güneşe giden köprülerin kaşifiydi Ahmet Taner Kışlalı”

Doğan Özkan
AYDINLIK
, 21.10.2015

Geleneğin içindeki geleceğin, güneşe giden köprülerin kaşifiydi Ahmet Taner Kışlalı.

  • “Demokrasi adına Cumhuriyet’in temellerine kazma vuranlar demokrat ise ben demokrat değilim! Ve onların demokrat yaftasını taşıdıkları bir yerde ben demokrat olmak istemiyorum. Çünkü onlarla aynı sıfatı taşımaktan utanıyorum!” diyecek ölçüde cesurdu.

Köy Enstitülerinin Aydınlık korkusu içinde bir avuç çıkar sahibince kapattırılıp imam hatip okullarının yaygınlaştırılması sayesinde Türkiye’nin bugünlere geldiğini, Cumhuriyet’in temelinde yatan felsefesinin insancıl ve ilerici ve 21. yüzyıla ışık tutacak nitelikte olduğunu ancak yöneticilerin bu felsefenin yandaşı olmadığını ve asıl sorunun bu olduğunu”
katıldığı her konferansta, her konuşmasında vurgulayacak kadar da kararlı. Ve Ahmet Taner Kışlalı yaşamı boyunca ödünsüz bir aydın olarak bu kararlı, cesur tutumundan, dönemin
en can alıcı sorunlarına karşı görevini yorulmadan yerine getirmiştir.

KEMALİST DEVRİMİN GELECEKLE BAĞINI KURDU

– “Modern Türkiye’de Politik Güçler”,
– “Öğrenci Ayaklanmaları”,
– “Siyasal Sistemler: Siyasal Çatışma ve Uzlaşma”,
– “Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği”,
– “Kemalizm Laiklik ve Demokrasi”,
– “Siyaset Bilimi”,
– “Tanrı’yı Kim Kullanır”,
– “Seçimsiz Demokrasi”

adlı kitaplarıyla Kemalist Devrimi tarihin içinde taşlaşmış bir hatıra olarak değil,
geleceğin anahtarı olarak anlatmıştır. Ahmet Taner Kışlalı’nın Kemalist Devrimin
o kireçlenmiş dönemiyle savaşması bir tarih değil, geleceğimizi yaratmaya yönelik bir çabaydı ve bu çabasından hiçbir zaman vazgeçmedi.

“Sosyalizmi yadsıyarak Kemalist; Kemalizmi yadsıyarak da sosyalist olunamayacağını”

ve

“Mustafa Kemal’in yalnızca Anadolu halkı için değil, ezilen tüm halklar için
bir umut olduğunu”

her kezinde dile getirerek Kemalist Devrimi tarihin içinde mevzilendirmiştir.
Ahmet Taner Kışlalı. Kemalist Devrimi bir yandan kendi toplum sürecimizde değerlendirirken bir yandan da evrensel boyutlarını da inceleyerek “Kemalist Devrim”in gelecek ile bağlantısını gözler önüne sermiştir.

1977 seçimlerinde CHP İzmir Milletvekili olan Kışlalı, 1978’de Kültür Bakanı olarak
görev yaptığı süre boyunca da gerek Kültür Bakanlığı’nın yayınladığı klasik eserlerle,
gerekse “Ulusal Kültür” adlı dergiyle ve daha pek çok uygulaması ile Kültür Bakanlığı’nı
asıl kimliğine dönüştürecek adımlar atmıştır.

Öğretmeye, aydınlatmaya 1991’den sonra Cumhuriyet gazetesindeki “Haftaya Bakış” köşesinde de, Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütürken düzenlediği konferanslarda da devam etti Ahmet Taner Kışlalı. Bugün de kitaplarıyla, konuşmalarıyla, yaşamıyla öğretmeye ve aydınlatmaya devam ediyor.

SATIRLARI BİR ATEŞ GİBİYDİ

Hain bir saldırı sonucunda ayrılmıştır aramızdan Ahmet Taner Kışlalı.

Ancak fikirleri ve mücadelesi bizlerin güneşe giden köprüsü olmaya devam edecektir.

Ahmet Taner Kışlalı’nın satırları yanardağın ağzından dökülen bir ateş gibidir.
Bugün o satırlar bizlere Kemalist Devrim’in tarihin içinden geleceğe uzanan görevlerini
her gün daha yakıcı hale gelerek hatırlatmaktadır.

Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlar, bir volkan gibi tarihin içinden patlayarak taşarlar.
Bugün Ahmet Taner Kışlalıları özümseyemeyenler Kemalist Devrim’i geleceğin
büyük mirası
olarak göremezler ve Kemalist Devrimi tamamlama görevine sarılamazlar.

Ahmet Taner Kışlalı Kemalist Devrimi en iyi anlayan aydınlarımız arasındadır.
Bizlere şunu kanıtlamıştır:

Kemalist Devrimi tamamlama ve ötesine geçme özlemiyle yanıp tutuşmak,
Kemalist Devrimi tarihsel süreçte mevzilendirmenin koşuludur.

1999 Ekiminde yitirmiştik Ahmet Taner Kışlalı’yı ancak bugün hala derinlere uzanan fikirleri filizlenmekte ve her geçen gün anlam kazanmaktadır.

Nazım Hikmet’in “Güneşi İçenlerin Türküsü” adlı şiirinde söz ettiği gibi;

…Ben de gördüm o kahramanları,
Ben de sardım o örgüyü,
Ben de onlarla güneşe giden köprüden geçtim!…

Bugün bizlerle Ahmet Taner Kışlalılarla, Bahriye Üçoklarla güneşe giden köprülerde sırtımızda tarihsel sorumluklarımızla birlikte yürüyoruz. Geleceğe yürümek, değiştirmek, yaratmak, acılara, sıkıntılara, yaşanan günden özverilere katlanmak, yaşamın anlamıdır. Bugün yaşamıyla, mücadelesiyle bizlerin yaşamına anlam kazandıran Ahmet Taner Kışlalı, yarının büyük görevleri içinde gözlerimizi kamaştırıyor ve yüreklerimizi alevlendiriyor.

==================================

Dostlar,

Sayın Doğan Özkan bu gün, acılı bir günümüzde, 16 yıl önce aramızdan kalleşçe koparılan 
eşsiz Kemalist Aydınlanmacılardan Sayın Ahmet Taner KIŞLALI için
AYDINLIK‘ta yukarıdaki dizeleri kaleme aldı..

Sağolsun, usta kalemi ve engin birikimi, coşkusu ile bizim de duygu ve düşüncelerimize
aracılık etti..

Bu gün 2 yazı daha koyduk sitemize saygın devrim şehidimiz Ahmet Taner KIŞLALI için..
Bakılmasını, paylaşılmasını .. dileriz..

http://ahmetsaltik.net/2015/10/21/saraykoy-addde-ahmet-taner-kislali-anma-konferansimiz/

http://ahmetsaltik.net/2015/10/21/kemalizmin-basogretmeni-prof-dr-ahmet-taner-kislali/

Hiç kimse zerrece kuşku duyup – umutsuluğa kapılmasın ki;
bu topraklarda Yüce ATATÜRK’ün ışığı sonsuza dek sürecektir!.
Karşıtlarını hatta düşmanlarını bile ısıtarak, aydınlatarak, insanlaştırarak..

Ancak bugün içinde olduğumuz KARŞIDEVRİMİN geldiği aşamadan ve kuşatmadan
kaygı duymamak da olanaksızdır. Bu kaygı ve endişeyi, paniğe düşmeden – umutsuzluğa
asla yer vermeden, savaşım enerjisi ve kararlılığına dönüştürmeliyiz..

İlk iş 1 Kasım 2015 seçimlerinde AKP’den kurtulmak
Zor dğil! Çoook yazdık, 1 kez daha yazalım..

  • İlk iş seçime katılım oranını yükseltmek..  7 Haziran’da oy kullanmayan 9,1 milyon seçmenin
    -ki ezici çoğunluğu AKP seçmeni değil- oy kullanması.. HDP seçmeni de yüksek katılım sağlamıştı. Bu 9,1 milyon oyun çok büyük çoğunluğu CHP seçmeni, bir bölümü de MHP.
    Katılım her 1 puan arttıkça AKP’nin oy oranı düşüyor..
  • 1,3 milyona erişen geçersiz oyların AKP karşıtı partilere verilmesi,
    bilerek geçersiz yapılmaması..
  • Seçim sandıklarına son ana dek sahip çıkarak başından ayrılmamak…
  • AKP’nin az farkla vekil yitirdiği seçim bölgelerinde, bilinçli davranışla,
    kazanma şansı en yüksek partiye oy kullanmak..

    Merhum Ahmet Taner Kışlalı yaşasaydı, herhalde, yukarıdaki matematiğe dayalı akılcı önerileri paylaşırdı..

    Sevgi ve saygı ile.
    21 Ekim 2015, Ankara


    Dr. Ahmet SALTIK

    www.ahmetsaltik.net
    profsaltik@gmail.com

KEMALİZM’İN BAŞÖĞRETMENİ Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı

 

KEMALİZM’İN BAŞÖĞRETMENİ
Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı


Güngör Berk
ADD BDK Üyesi

Ahmet Taner Kışlalı, 21 Ekim 1999’da, Atatürk Cumhuriyeti’nin düşmanları tarafından öldürüldü. O’nun öldürülmesi Cumhuriyet’in Ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğünü, bağımsızlığını, Demokrasiyi ve Kemalizm’i hedef alan bir eylemdi. Akan zaman içinde
bu cinayetin üzerinden on altı yıl geçti.

ahmet_taner_kislali

Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı
10.7.1939 – 21.10.1999

Ahmet Taner Kışlalı, Mustafa Kemal’i en iyi anlamış bir Cumhuriyet aydınıydı. Ülkemizin “çağdaşlaşmak” mücadelesinde yerini almış cesur ve kararlı bir Kemalist’ti. Kemalizm’in bir baş öğretmeniydi. Duygu yüklü “İki Türk’ün Ölümü” kitabının yazarı Sıtkı Uluç’un anlatımıyla:

“Ahmet Taner Kışlalı, Tokat’ın Zile ilçesinde, 1939 yılında doğdu. Mehmet Ali ve Mahmut’tan sonraki oğuldu. Babası Ziraat Bankası veznedarı Hüsnü Bey, annesi ilkokul öğretmeni Lütfiye Hanımdı. Lütfiye Hoca, on altı yaşında ve Millet Mektepleri’nden başlayarak, eğitim ateşini yoksul Anadolu’ya taşıyan bir Cumhuriyet öğretmeniydi. Yaşamı Zile, Nizip, Kilis’ten Ankara’ya uzanan kırk dört yıllık uzun bir yürüyüş oldu. “Hep genç kalarak yaşlandı, Kemalist bir devrimci olarak, kendini hep yenileyerek, çağını anlama çabası içinde, torunları ile bile arkadaşlık kurmayı başararak…
21 Ekim 1999’da yaşama gözlerini kapayıncaya kadar.”

Ahmet Taner Kışlalı Kilis’te Ortaokulu, İstanbul’da Kabataş Lisesi’ni, Ankara’da
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Fransa’nın başkentinde, Sorbonne’da doktorasını yaptı ve Türkiye’ye döndü. Hacettepe Üniversitesi’nde Siyaset Sosyolojisi alanında öğretim üyeliğine başladı. Fransa’da doktorasını yaparken, 1966 sonbaharında tanıştığı, hep güler yüzlü, neşeli, cana yakın, en önemlisi de çok doğal, sevgiyi saklamanın değil, dışa vurmanın erdemine inanan Nicole’le evlendi. Nicole, evliliğinin 2. yılında hem Türk hem de Müslüman Nilgün oldu. Altınay ve Dolunay adlı 2 kızları dünyaya geldi. Nilgün “olağanüstü bir Türk olarak, Türkiye’nin olağanüstü koşullarında yaşadı” ve 9 Eylül 1995 de, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün ihmalinden kaynaklanan bir trafik cinayetine kurban gitti.
Ankara’da Türk bayrağıyla toprağa verildi.

Ahmet Taner Kışlalı askerlikten sonra, YÖK nedeniyle, Hacettepe Üniversitesi’nden
Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne geçti. 1971-77 yıllarında Yankı Dergisi’nde yazardı.
1977’de toplumcu, devrimci, halkçı rüzgârı yakalayan Cumhuriyet Halk Partisi’nde
Ecevit kontenjanından milletvekili ve 1978’de Kültür Bakanıydı. 12 Eylül karşıdevriminden sonra ise Ankara İletişim Fakültesi’nde öğretim üyesi… “Eşini trafik kazasında yitirdiği günün ertesinde bile, kolu sarılı derse giren demokrat öğretmen…” Bilime, ülkeye, öğrencilere adanan yıllar…

1991 sonunda Cumhuriyet Gazetesi’ne “Haftaya Bakış” yazıları… Yazdığı kitaplarla
yurt içinde ve dışında tanınması… Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Atatürkçü Düşünce Derneği’nce Anadolu’nun yüzlerce köşesinde düzenlenen toplantılarda yaptığı konuşmalar. 1996 Mayısında, Atatürkçü Düşünce Derneği’nin konuğu olarak geldiği Fethiye’deki konuşması da bunlara dahil…  Ulusalcı, laik, Kemalist güçlere özgüven aşılama. Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkan yardımcılığı… 1997’de ikinci eşi Nilüfer Kışlalı’yla evliliği.
22 Eylül 1999’da kızları Nihan Nur’un doğumu.

21 Ekim 1999, saat 09:28… Cumhuriyet Gazetesi’ne “Kınıyorum” başlıklı yazısını fakslayış. Saat 09:35, eşini ve minik bebeğini kente indirecek, sonra derse girecek. “Nilüfer”, dedi, “ben arabayı ısıtayım, 2-3 dakika sonra gelirsiniz.” Çok neşeli bir sabahındaydı. Evden çıktı,
saat 09:40.. arabasına yerleştirilmiş bir bombayla O’nu da öldürdüler. O’ndan önce öldürülen “Anadolu Aydınlanması’nın öncü aydınları” gibi, çağdaşlaşma yolunda Türkiye’ye ve
Türk insanına yaptığı katkılar yüzünden katledildi.

Ahmet Taner Kışlalı, 23 Ekim 1999’da Ankara’da, puslu bir günde, törenle toprağa verildi. Cenaze törenine Anadolu’nun her köşesinden, Cumhuriyet’e ve Atatürk’e inanan binlerce insan gelip katıldı. Onların yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetleri’nden olanlar da aynı tepki ve duyarlılıkla törende yer aldılar.

2000 yılında yapılan operasyonlarla Hizbullah Örgütü ve bu örgütün uluslararası terör eylemleri içinde bulunan İran’la bağlantısı büyük ölçüde ortaya çıkarıldı. Uğur Mumcu, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy ve Ahmet Taner Kışlalı’yı öldüren, “Kudüs Ordusu” adlı örgütün yöneticileri İran’a kaçsa da tetikçileri yakalandı. Bu tetikçiler Umut Davası’nda yargılandı, mahkûm oldular; ama yıllar içinde yasalarda yapılan değişikliklerle bugün hepsi dışarıda.

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Kemalizm Batının desteğiyle değil, Batıya rağmen bir uygarlaşma hareketidir. Cumhuriyetin temelinde yatan felsefe insancıldır, ilericidir. 21. yy’a ışık tutacak niteliktedir. Ama o Cumhuriyetin valisi, kaymakamı, polisi ve de Milli Eğitimi
o felsefenin yandaşı mıdır? Cumhuriyeti mi yeniden tanımlamalıyız,
yoksa tanımına ters düşenleri mi Cumhuriyet yönetiminden ayıklamalıyız?”

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Bugün susan yarın konuşamaz. Demokrasi zor kazanılır, kolay kaybedilir.
Ve tarih kendinden ders almayanları asla affetmez” İlericilik insanları bölmekten değil, bütünleştirmekten geçer. Bölünen kolay yem olur. Avrupa feodal beyliklerden ulusal yapılanmaya geçmişti. Şimdi de uluslararası bir bütünleşme çabasında. Ama
Yeni Dünya Düzeni’nin bazı güçlüleri, kendileri bütünleşirken başkalarının bölünmesini çıkarına uygun buluyor.

Laiklik, Dini değil; din adına baskı yapmak, zor kullanmak isteyenleri devre dışı bırakmak anlamına gelir. Eğer Devlet Atatürk düşmanlarına destek olmaktan vazgeçerse, benim geleceğe yönelik hiçbir kuşkum, endişem yok. Tarihin gelişimi, Kemalizm’in ilkelerinin doğru olduğunu kanıtlar yöndedir.

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Kemalizm ne Atatürk’ün bekçiliğidir, ne de 1920 koşullarında yapılmış olanların toplamıdır. Kemalizm demokratik toplumcu öze sahip, sürekli devrimcilik ilkesine dayalı bir çağdaşlaşma ideolojisidir. Kemalizm geleceğin öncülüğüdür. Türkiye bugün çok zor bir dönemden geçmektedir. Çıkış yolunun ilkeleri bellidir. O ilkeleri paylaşanların demokratik birlikteliği, yozlaşmış yapıların yıkılmasına, devletin ve toplumun
yeniden sağlığına kavuşmasına yetecektir. Gün, karanlığa karşı güçlerin örgütlenmesi
ve dayanışması günüdür. Ülkenin içinde bulunduğu ortamdan endişe duyan herkesin, konumu ne olursa olsun, mutlaka yapabileceği bir şey vardır.”

Ahmet Taner Kışlalı diyordu ki:

“Siyaset biliminin bize öğrettiği bir gerçek var : Kendi kendilerini yönetemeyenler, kendilerini başkalarının yönetmesine davetiye çıkarırlar.”

Ahmet Taner Kışlalı, bizim için düşünceleriyle yaşamaya devam ediyor. Işıklar içinde yatsın.

======================================

Dostlar,

Acılı bir gün daha.. Aradan 16 yıl geçti ama acısı yüreğimizin derinliklerinde hükmünü yürütmekte hala.. Çooook yakın dostumuz, ağabeyimiz, dava arkadaşımızdı..
Bütün kitaplarını okumuş, ADD Edirne Şubesş Başkanı iken kendisini Edirne’ye knferanslara, TV programlarına davet etmiş, İzmir’de, Antalya’da, Ankara’da ADD etkinliklerinde birlikte olmuştuk.. Kızı Dolunay ve o tarihte damadı Sıtkı Uluç Belçika’da (2004) verdiğimiz konferanslarımıza destek olmuşlardı.

Bu yazının yazarı ADD Bilim Danışma Kurulu Üyesi Sn. Gümgör Berk de Fethiye ADD’den kadim dostumuzdur. Kendilerinin özverili ve çok başarılı ADD Fethiye Şubesi Başkanlığı’ndan birçok çağrı almış ve Fethiye TV konuşmalarımızla birlikte aşağıdaki konferanslarıı vermiştik..

  1. Kuşatılan Türkiye (Görsel Konf.) Fethiye ADD, 27.01.02
  2. Binyıl Başında Tarihsel Bir Muhasebe Fethiye TV (Kanal F) 27.01.02
  3. Türkiye’nin Güncel Sorunları ve Atatürkçü Düşünce Fethiye, Lise Öğrencilerine,  29.01.03
  4. Türkiye’nin Güncel Sorunları ve Atatürkçü Düşünce Fethiye, İlköğr. ve Lise Öğrenc. 29.01.03
  5. Aydın Cinayetleri : Türkiye Nereye Savruluyor ? Fethiye / Muğla ADD 29.01.03
  6. Türkiye’yi Kuşatan Sorunlar : Bir Ufuk Turu. Fethiye TV (FRT) 29.01.03
  7. Emperyalizmin Kuşatmasındaki Türkiye Ne Yapmalı? Fethiye TV (FRT) 16.01.05
  8. KüreselleşTİRme ve AB Serüveni Türkiye’yi Nereye Sürüklüyor? Fethiye ADD 16.01.05

Çok değerli Güngör Berk dostumuz şimdilerde ADD Bilim Danışma Kurulu üyesi..

Sayın Berk’in yukarıdaki yazısının içeriğine tümüyle katılıyor ve 16 yıl önce bu gün ölümsüzlüğe uğurladığımız Ahmet Taner KIŞLALI önderimizi özlem ve şükranla,
saygı ile selamlıyoruz.

Sevgi ve saygı ile.
21 Ekim 2015, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yargıtay’dan Umut Davası’na onama


Yargıtay’dan Umut Davası’na onama

10 Nisan 2014,
YURT Gazetesi

Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Bahriye Üçok, Muammer Aksoy, Uğur Mumcu ve Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesinin de aralarında bulunduğu çok sayıda olayı kapsayan “Umut Davası”nda sanıklara verilen hapis cezalarını onadı .

Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 17 Ocak 2013’te, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Muammer Aksoy ve Bahriye Üçok’un öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu çok sayıda olayı kapsayan “Umut” operasyonuna ilişkin açılan ve Yargıtay’ın bozma kararından sonra tekrar görülen davada 3 sanığı “yasadışı Tevhid-Selam ve Kudüs Ordusu” örgütünü kurmak ve yönetmek suçundan 12 yıl 6’şar ay, 5 sanığı ise aynı örgüte üyelikten 6 yıl 3’er ay hapse mahkum etmişti. Sanıklardan Mehmet Ali Tekin, Hasan Kılıç ve Ekrem Baytap, “silahlı suç örgütü kurma ve yönetme” eylemlerinden 15’er yıl hapis cezasına çarptırılmış, iyi halleri nedeniyle cezaları
12 yıl 6’şar aya indirilmişti.

Sanıklar Abdulhamit Çelik, Fatih Aydın, Yusuf Karakuş, Mehmet Şahin ve
Recep Aydın
da “silahlı suç örgütü üyesi olmak” suçundan 7 yıl 6’şar ay hapis cezasına çarptırılmış ve cezaları iyi durumları  dikkate alınarak 6 yıl 3’er ay olarak belirlenmişti. Karara itiraz edilmesi üzerine dosya yeniden Yargıtay’ın gündemine geldi.

SANIKLAR İRAN’DA KUDÜS ORDUSU VE İRAN GİZLİ SERVİSİ SAVAMA İLE BAĞLANTIYA GEÇİP ASKERİ EĞİTİM ALDI

Temyiz incelemesini yapan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nin mahkumiyet kararını onadı. Dairenin kararında, “Tevhid Selam Kudüs Ordusu Örgütü”nün, 1988-99 arasında Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı’nın öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu 18 ayrı saldırıyı gerçekleştirdiklerinin anlaşıldığı ifade edildi. “İslami Hareket Örgütü”nün de Çetin Emeç ve Turan Dursun’un öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu 1990-94 arasındaki 5 olayı gerçekleştirdiği belirtilen kararda, “Tevhid Selam Kudüs Ordusu”nun ve “İslami Hareket Örgütü”nün, silahlı terör örgütü niteliklerinin Yargıtay tarafından 2002 yılında kabul edildiği anımsatıldı.

Örgütlerin silahlı terör örgütü niteliğinde olduğunun belirtildiği kararda, sanıkların
terör örgütlerinin üyesi ve yöneticisi oldukları, İran’da Kudüs Ordusu ve İran gizli servisi Savama ile bağlantıya geçip örgütsel görüşmeler yaptıkları, İran’da örgütün amaçları doğrultusunda siyasal ve askeri eğitim aldıkları, istihbarat çalışmaları yaptıkları, silah ve patlayıcı madde temin etmek gibi faaliyetlerde bulundukları yönündeki kabul ve uygulamada isabetsizlik görülmediği vurgulandı. Daire, sanıklar hakkında verilen hükümlerde isabetsizlik görülmediğinden yerel mahkeme kararını
oy birliğiyle onadı.(ANKA)

TÜRK GENÇLİĞİ ATATÜRK’ÜN YOLUNDAN GİTMELİDİR…


Dostlar
,

İzmir’den yurtsever Atatürkçü dostumuz, Tarihbilimci Prof. Dr. Kemal Arı‘nın
“çok etkileyici” (very impressive!) bir makalesini paylaşmak istiyoruz..

Yazı yumuşak yumuşak yatağında akıyor ve sizi de debisine çekiyor..
Arada sarsıcı – silkeleyici ara sonuçlara varıyor ve altını çiziyorsunuz.

Sevecen ama bilimsel akılcılığın ödün vermez ilkeleriyle tarihsel irdeleme devam ediyor ve deterministik bilimsel sonuçlara varıyor.. Ötekileştirme yok, dışlama yok, ırkçılık yok; tersine kucaklama ve kaynaştırma, emperyalizme karşı dayanışmacı bütünleştirme çağrısı var..

Kimliksizleştirme tuzağına kadife eldivenli demir yumrukla tarihsel gerekçeli red var;
ama ulusal bilinçle kenetlenerek barış ve gönenç içinde uygarlaşma,
Batı ile yarışma var..

Kutsal emanetin gerçek sahipleri gençliğe odaklanma, tarihsel misyonun yaşamsallığını vurgulama ve Ata’nın gençliğe güvenini yineleyerek gençlere bilimsel – akılcı eğitim dileği var.. Dar siyasal kalıplara onları alet etmeye ise kesin bir karşı duruş..

Bir Tarihbilimci, böylesine mi ussal (rasyonel) ve işlevsel çıkış reçetesi verebilir
duvara dayandırılmış bir topluma??
Gerçekte soluk soluğa kaygıyla ama, bilimsel yöntemin vazgeçilmez serinkanlılığı, ağırbaşlılığı ve olmazsa olmaz umuduyla…

Bravo sevgili kardeşim Prof. Kemal Arı!

Sevgi ve saygı ile.
10 Nisan 2014, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===========================================

TÜRK GENÇLİĞİ ATATÜRK’ÜN YOLUNDAN GİTMELİDİR…
(-Türk Gençliği Bakışlarını Engin Maviliklere Çevirmelidir!)

Prof. Dr. Kemal Arı 

portresijpg

Türk Devrimi başarıya ulaştı mı ulaşmadı mı tartışmaları yapılıyordu bu ülkede bir zamanlar…

Öyle ki, yerli düşün insanları yanında yabancılar da bu konularda yazar çizer;
Türk Devrimi ile Türk Ulusu’nun yarattığı olağanüstü dönüşüme bakarak,
ilk kez İslam Dünyası’nda Türklerin demokrasi kültürünü benimsemiş bir topluluk olarak,
Doğunun yazgısını değiştirdiği söylenir dururdu…

1970’li yılların düşün önderlerinin genel olarak üzerinde durdukları kavram “Batılılaşmak” tı… Batılılaşmak, çağdaşlaşmak kavramı ile eş anlamlı görülürken; kimileri de geleneksel değerlere vurgu yaparak, Batılılaşmak kavramını daha geniş bir çerçevede ele alıyordu. Bunlar kültürü daha dar bir çerçevede ele alarak, Batılılaşmayı çağdaşlaşmak kavramından ayırırlardı. Oysa birinci düşüncede olanlar, Batılılaşma kavramında bir coğrafyayı ifade etmediklerini, Batı’nın Aydınlanma kültürünün altını çizmeye çalıştıklarını belirtirlerdi. Türkiye’de öyle ya da böyle bu tür konularda entellektüel düzeyde yorum yapan bir aydın-elit zümreyi yaratabilmişti bu toplum. Dolayısıyla, Türk Devrimi’nin kuramsal yönden irdelenmesinin en canlı örnekleri,
bir on yıl öncesinde başlamış olmasına karşın, en çok bu yıllarda verildi…

Sonra başka kuramcılar ortaya çıktı yerli ve yabancı…
Onlar, dünyada değişen koşullara koşut olarak, Türkiye’nin geleneksel çağdaşlaşma çizgisinden hareket ederek, kendi içinde bir evrilişin gerekli olduğunu savunuyorlardı. Çünkü artık Soğuk Savaş döneminde özellikle ABD’nin bölgede müdahalesi
çok daha etkiliydi…

SSCB ile ABD arasındaki gerilim; gelişen sanayilere koşut olarak enerji havzalarında güç gösterisine neden olmuştu. Afganistan’ın Sovyetler Birliği tarafından işgal edilmesinden sonra ABD bölge ülkeleriyle çok daha içli dışlı olmaya başlamıştı.
Kendisi şimdi bölgeye yeni bir düzen vermeye çalışıyor; ancak bölgede istediği gibi
at koşturabilmek için, tam bağımsızlık ilkesinden hareket eden ulusal yapıları güçlenen devletlerden pek hoşlanmıyordu. Çünkü bu düşünceleri savunan ülkelerle işbirliği yapmasının güçlükleri vardı. Özellikle Türkiye’de ve Mısır’da kimi milliyetçi akımların ve bu etkiyle kendini ifade eden kesimlerin yurtsever duruşu, ABD’nin
hiç hoşuna gitmiyordu. Mısır’daki toplumsal yapının daha yüzeysel bir milliyetçi temele dayandığı, onun azıcık kazınıp altına inildiğinde, şeriatçı eğilimlerin sırıtıp durduğu görülüyordu. Çünkü Mısır hiçbir zaman gerçek anlamda laik olamamıştı.
Bunu başarabildiği ölçüde, Mustafa Kemal Atatürk Türkiye’si başarmıştı ve
Türk toplumunda bu mayanın büyük ölçüde tuttuğu görülüyordu.

  • Hem yurtsever, hem laik; hem akılcı ve bilimsel düşünceden yana olan kitleler, emperyalizm için kuşkusuz büyük bir engel oluşturuyordu.

Böylece bu tarihlerden sonra, Çağdaşlaşma ve Batılılaşma kavramlarında bir
algı değişimi yaşanmaya başlandı. 12 Eylül 1980 öncesinde başlayan aydın kıyımı, 12 Eylül sonrasında da hunharca sürdü.

  • Hedef alınan aydınlar bağımsızlıkçı ve Atatürkçü kimliği güçlü olan kişiliklerdi.
  • Aydınlarını yitiren Türk toplumu, bu emperyalist güdümünde gelişen düşüncelere karşı da savunmasız duruma gelmişti.

Örnek mi?

Prometheus’un yazgısı...
Ne yapmıştı?
Zeus, Olimpos’ta yaşayan büyük tanrıydı. Yoksul kitleleri düşündüğü yoktu.
O’nun derdi, o tanrıça, bu tanrıça; bir anlamda zevk-i safa idi. Ancak toplum, karanlıklar içinde ve soğuktan tir tir titrer bir durumdaydı. Prometheus daha fazla buna dayanamadı. Çıktı Olimpos’a ve Zeus’un tekelinde olan ateş ve ışığı çaldı. Sonra bunları topluma götürdü. Ortalık aydınlandı; soğuk yerini ılıman bir sıcaklığa bıraktı. Ancak Zeus o denli öfkelenmişti ki; Prometheus’u yakalattı ve bir kayalığa bağlattı. Bir kartala da buyruğunu verdi: Kartal, her gün gidiyor; şeytan azapta gerektir diye Prometheus’un ciğerinden bir parçayı koparıyordu.

Böylece Prometheus öldü.
Ancak O’nun cesaretiyle bir kez toplum ışığı ve aydınlığı tanımıştı.

  • Türk Ulusu da Mustafa Kemal Atatürk ile Aydınlanmanın
    gür ışığı ve sıcaklığıyla tanıştı.

Aydınlar; topluma o ışığı aktaran birer ateş böceği gibi karanlıkların üzerine serpilmişlerdi.. Ancak karanlıktan hoşlanan karanlık ruhlu emperyalizm,
Türk toplumunu yeniden tutsak kılmak için, birer birer onun aydınlarını katletmekten
geri durmadı.

Yazık, çok yazık!

Tıpkı Prometheus gibi; Muammer Aksoy’lar, Uğur Mumcu’lar,
Ahmet Taner Kışlalalı’lar; daha önceleri de Cavit Orhan Tütengil’ler;
derken Bahriye Üçok’lar ve daha kimler, kimler bu canavarın kurbanı oldular.

Şimdi düşünmek gerekiyor: Türkiye’de şu an, on-yirmi tane Uğur Mumcu olsa ve
bunlar, şu anda yine toplumun yüzünün akı olan gerçek aydınlara eklenseler;
Türkiye nasıl bir Türkiye olurdu?

Düşünmeye değmez mi?

Aydınlarını yitiren toplumlar, karanlıklarda debelenen ve yolunu şaşıran kervanların durumuna düşer ve her an ona haramilerin saldırması an meselesidir.

Devam edelim; Türkiye’de ne oldu?

Bu dönem aşılınca; çoğulcu ve ileri demokrasi söylemi altında, özellikle laiklik kavramı sulandırılarak; dini argümanlarla siyaset yapan oluşumların önü 12 Eylül dönemiyle birlikte sonuna dek açıldı. 12 Eylül’ün baş aktörü Kenan Evren gittiği her yerde Kuran’dan ayetlerle ve kimi dini referanslarla mitingler düzenliyor; ilk kez dindar bir gençlik yetiştirmenin gerekliliğini, sol düşünceye karşı savaşımda önemli gördüğünü açıkça beyan ediyordu. Oluşan bu iklim, aşama aşama bugünü hazırladı.

Bugün, kuşkusuz dünün sonucudur.
Ve gelecekte bugünün de yeni sonuçlarını bu toplum yaşayacak…
Ancak, yine de anımsatmadan edemeyiz:

  • Türkiye’nin Batı ile ilişkilerinde ve kendi geleceğini yeniden kurgulamada, Atatürkçülük’ten başka çözüm yolu yoktur.
  • Çünkü Atatürkçülük bağımsızlık, özgürlük ve ulusal devlet yanlısı
    bir dünya görüşüdür. Laiktir ve seküler yaşam biçimini toplum için öngörür.
  • Aklı ve bilimi rehber edinir…

Aydınlanma kültürünün bir uzantısı olarak, Anadolu’da yeşermiş özgürlükçü ve bağımsızlıkçı bir hareket olmakla birlikte, yine Batı kültürünün ortaya çıkardığı emperyalizm karşıtı bir duruşla varlığını ortaya koyar…

Bugün Türkiye için en büyük tehlikenin

– ayrılıkçı siyasal oluşumlar,
– terör ve dinci dikta özlemleri

olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Öyle ki; Türkiye’nin ulusçu tepkileri
son yıllarda iyice örselenmiş; kimi masallarla sanki toplum bütünüyle uyutulmuş gibidir.

Bu gidişin sonu, açıkça kimliksizliktir. Ulus gerçeğini reddeden bir siyasal yaşamın
ve toplumsal örgütlenme modelinin, laik düşünceli bir yurttaş tipi yaratamayacağı için, gerçek bir demokrasiyi içselleştirmesi de olanaksızdır.

O nedenle; hiçbir siyasal kutuplaşmaya girmeden

  • Türkiye gerçeklerle yüzleşmeli
  • Ve ulusal kimlik, tam bağımsızlık, laiklik ve özgürlükçü çağdaşlaşma modellerini yeniden tartışmalıdır.

Yoksa; verili durum, bir sürüklenişten başka bir şey değildir. Denetimsiz sürüklenişin sonu, bir engele toslamak ve çarpışın şiddetine göre belki de un ufak olmaktır.
Bu yönden bakıldığında, temel ilkelerini yitirmiş; örneğin ulusal kimliğinden uzaklaşmış
bir Türkiye’nin ne iç ne de dış politikada geleceğini hayra alamet görmek,
nasıl olanaklı olabilir?

Düşünebiliyor musunuz; millet var, bu milletin adı yok;
yine millet var, bu milletin milli dış politikası yok…

Bu iki yokluk, bir tek var olanı, yani Ulus/ Millet gerçeğini de yok eder.

Bu ise bütünüyle kimliksizliktir.

Biz Türk’üz…

Irkçılığı reddeder ve kendini bu duyguda bütünleşmiş herkesi Türk sayarız…
Üreten, ürettiğinden çoğunu tüketmeyen; tasarruf düşüncesini geliştirmiş, birey kimliğini güçlendirmiş; aklı ve bilimi önemseyen, doğayı, toplumsal yaşantıyı ve dünyayı
buna göre yorumlayan; Aydınlanma kültürünü tanıyan, ama kendi tarihini ve
öz kimliğini de içselleştirip benimsemiş kuşaklar yetiştirmek zorundayız.

Gençliğimizi hiçbir zaman biri ya da birilerinin siyasal saplantılarının kurbanı yapamayız.
Gençlik, bugünden geleceğe uzanan gür filizlerimiz olmak zorundadır.
Onlar yönünü ufka yöneltmelidir; göğün maviliğine ve enginliğine;
ağacın köklerine ve toprağın içindeki karanlıklara değil…

“O partinin gençliği, bu partinin gençliği, şu cemaatin ya da şu etnik kökenin gençliği!” sözlerinin hiçbirine katılmıyorum…
Türkiye’de tek bir gençlik vardır: O da; Türk Gençliği’dir…
Bunun evelemesi gevelemesi olamaz…

  • Türkiye hukukun üstünlüğüne inanan, yönünü demokratik Batı dünyasına çevirmiş; tekil (üniter) devlet yapısını korumak zorunluluğu içinde olan; bu gerekliliği yerine getiremezse, parçalanmanın eşiğine yuvarlanma tehlikesi bulunan bir ülkedir.

Bu kavramlarla nasıl oynanabilir ve bu tehlikelerin önü, “ileri demokrasi masalları” ile açılabilir? Bu ateşle oynamak kadar tehlikeli bir şeydir.

Türk gençliği ise, bütün çağdaş ve ileri düşünce ve teknoloji ile donatılmalıdır.
Beyinler, palangalarla sarmalanmış biçimde geleceği kurgulayamazlar….
Onu besleyen, akılcı yaklaşımlar, bilim ve özgür düşüncedir…

O tarikata itaat, bu cemaatin irşadına göre hareket…
Akılcı ve bilimsel düşünceyi ilke edinmiş körpe beyinler,
bu kalıplara girmeye nasıl zorlanabilir?
Çünkü dünya bir yarış içindedir.
Dünya toplumları bilimde, teknolojide yarışarak geleceklerini oluştururken;
dogmalarla körpecik beyinleri tam bir uyuşukluk içine itilmeye çalışılan gençliğimizin, öteki ülke kuşaklarıyla yarışması nasıl olanaklı olabilir?

Türkiye’yi seviyoruz.
Biz bir ulusuz…
Bağımsızlıkçı ve özgürlükçüyüz…
O halde gençlik, siyasal ereklerin aracı olamaz.

  • Açın gençliğin önünü!

Çünkü genç demek, gelecek demektir. Ona ancak çağdaş, özgürlükçü, bağımsızlık; kendi toplumsal değerleriyle de çelişmeyen duruş sahibi bir kimlik yakışır…
Bu özelliklerse Atatürk’ün bizlere bıraktığı mirasta fazlasıyla var…

  • Her şey bizde, bizim özümüzde iken,
    başka şeylerde arayışta olmanın hiçbir anlamı yok… (Nisan 2014)