Etiket arşivi: Prof. Dr. Mümtaz Soysal

MÜMTAZ İNSAN

MÜMTAZ İNSAN

Suay Karaman 

(AS: Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Mümtaz, ayrı bir yeri olan, üstün tutulan, seçkin anlamındadır. 11 Kasım 2019’da yitirdiğimiz, Ülkemizin yetiştirdiği, en değerli ve saygın, bilim ve siyaset insanlarından Prof. Dr. Mümtaz Soysal, seçkin bir kişilikti, adı gibi mümtaz bir insandı. Ülkesinin ve Ulusunun çıkarlarını sonuna dek savunan büyük bir değeri uğurladık. Işıklar içinde uyusun.

15 Eylül 1929’da Zonguldak’ta doğan Mümtaz Soysal, 1953’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Türkiye Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsünde (TODAİE) asistan olarak görev yaparken, 1954’te fark derslerini başarıyla tamamlayarak, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden de mezun oldu. 1956’da Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde asistan olarak göreve başladı. 1963’te Doçent, 1969’da Profesör akademik unvanlarını aldı.

6 Ocak – 25 Ekim 1961 arasında CHP kontenjanından Kurucu Meclis üyesi olarak görev aldı ve Anayasa Komisyonu üyeliği yaparak, çağdaş ve demokratik bir anayasa hazırlanması için çok değerli katkılar sundu. 20 Aralık 1961’de Doğan Avcıoğlu ve Cemal Reşit Eyüboğlu ile birlikte YÖN Gazetesi’ni kurdu. Haftalık YÖN Gazetesi, 27 Mayıs 1960 Devrimi’nin özgürlük ortamında ve Devrimin büyük eseri, 1961 Anayasası sayesinde yayın yaşamına başlamıştır. 1962’de, bir aydınlanma ocağı olan Sosyalist Kültür Derneği’nin de kurucuları arasındadır.

12 Mart 1971 darbe sürecinde Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin dekanıyken, sıkıyönetim komutanlığınca gözaltına alındı. Komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle 6 yıl 8 ay ağır hapse ve 2 ay 20 gün sürgün cezasına mahkûm edilen Mümtaz Soysal’ın cezası, 1974 af yasasıyla kaldırıldı. Af yasası çıkana dek yaklaşık 15 ay cezaevinde kaldı ve bu sürede çeşitli baskılara direndi. 1976-1978 arasında Uluslararası Af Örgütü‘nün başkan yardımcılığı görevinde bulunan Mümtaz Soysal, 1978’de UNESCO‘nun verdiği ilk “insan hakları ödülü”nün sahibi oldu.

Gazetelerde ve dergilerde yazdığı köşe yazıları, katıldığı söyleşiler, milletvekilliği sırasında yaptığı değerli çalışmalar birçok alanda ülke sorunlarının çözümünde yol göstericiydi. Üç yanı denizle çevrili bir ülkenin denizcilik politikasının ve kültürünün oluşması için büyük emek harcadı. Özellikle özelleştirmeye karşı çalışmaları çok ses getirdi. Kamusal değerlerimizin özelleştirilmesini önlemek için 1994’te kurduğu KİGEM Vakfı (Kamu İşletmeciliğini Geliştirme Merkezi Vakfı) tarafından hazırlanan raporlarla ve açılan davalarla, toplum bilgilendirilmiş ve bilinçlendirilmiştir. Kamusal kaynakların satışı ve özelleştirilmesi konusunda toplumda önemli bir duyarlılığın gelişmesinde Mümtaz Soysal’ın büyük katkıları vardır.

Dışişleri Bakanlığı sırasında ülkemizin haklarını savunmanın ve dış baskılara direnmenin en güzel örneklerini vermişti. Diplomasinin bükülmeden, eğilmeden, kırılmadan, ödünsüz olarak yürütülebileceğini gösterdi. ABD ve AB dayatmalarına karşı karşılıklılık ilkesine bağlılığın temel alınması gibi tutum ve uygulamalar ile Mümtaz Soysal, bizlere Cumhuriyetin ilk dönemlerini anımsatmıştı. Başta Kıbrıs sorunu ve sözde Ermeni soykırımı olmak üzere, Türkiye’nin uluslararası alandaki sorunlarının savunulmasında verdiği mücadele büyük takdir topladı. Bugün KKTC varsa, varlığını sürdürüyorsa Rauf Denktaş’ın yanı sıra Mümtaz Soysal’ın katkıları da asla unutulamaz.

Mümtaz hoca ile birkaç panelde birlikte konuşmacıydık, çeşitli söyleşilerimiz olmuştu, Kent Oteli toplantılarında da buluşmuştuk.. Engin deneyimi ile bizlere sürekli yol gösteren aydınlanmacı bir öğretmendi. En çetin koşullarda büyük sıkıntılara katlanarak düşüncelerini kararlılıkla dile getiren ve dik duruşuyla yükselen mümtaz insan Mümtaz Soysal hocamızın yokluğuna alışmak çok zor olacaktır. Ancak bizlere bıraktığı meşaleyi gururla taşıyacağız.
======================================
Dostlar,

Prof. MÜMTAZ SOYSAL’ın ARDINDAN BİRKAÇ ÇARPICI ANI

Mümtaz Soysal hocayı 1970’li yılların 2. yarısında “100 Soruda Anayasanın Anlamı” adlı kitabı ile tanıdım. Meğer Anayasa ne çok derinlikli anlamlar taşırmış, Devlete ne çok görev yükler; yurttaşa ne çok haklar verirmiş!

Image result for 100 Soruda Anayasanın Anlamı1978-80 arasında Hacettepe Tıp Fakültesinde Toplum Hekimliği (şimdi Halk Sağlığı) dalında uzmanlık eğitimi alırken (tıpta ihtisas yaparken), Bölüm Başkanımız Kalpaksız Kuvayı Milliyecilerden Prof. Dr. H. Nusret Fişek, Mümtaz hocayı aylık Bölüm konferansına çağırmıştı. Bize, yazımına büyük katkı verdiği 1961 Anayasasında ve başkaca Anayasa ve Uluslararası hukuk metinlerinde SAĞLIK HAKKI konusunu anlattı.. Mümtaz hoca o sıralarda 50’li yaşlarına yeni giriyordu, genç ve çok dinamikti. 12 Mart 1971 döneminde Dekanlığını yaptığı Mülkiye‘de, ANAYASAYA GİRİŞ derslerini okutuyordu ve bu kitap ülkedeki gerici – yobazları çok rahatsız ediyordu..

27 Mayıs 1960 Devrimcilerinin ülkemize ve ulusumuza armağanı olan, yeryüzünün en özgürlükçü anayasalarından biri olan  1961 Anayasasının 49. maddesi sağlık hakkına ilişkindi:

VII. Sağlık Hakkı

Madde 49- Devlet, herkesin beden ve ruh sağlığı içinde yaşıyabilmesini ve tıbbî bakım görmesini sağlamakla ödevlidir.

Devlet, yoksul veya dar gelirli ailelerin sağlık şartlarına uygun konut ihtiyaçlarını karşılayıcı tedbirleri alır.
****
Genç bir asistan hekim olarak Mümtaz hocaya, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi‘nin sağlık güvencesi (md. 25) ve insan haklarına katkısını sormuştuk. Bu metnin güçlü bir hukuksal destek sağla(ya)madığını, adı üzerinde bir “Bildirge” olduğu yanıtını vermişti. Hocanın karizmasından çok etkilenmiştik.

Benzer biçimde, merhum Prof. Server Tanilli de biziUygarlık Tarihi” adlı kitabı ile çok silkelemişti. 1975’ten bu yana bu kitaptan daha etkileyici bir kitap okumadık! Tanilli hocayı İstanbul Hukuk Fakültesinde odasında ziyaret etmiş ve bu çarpıcı kitabı hakkında sohbet etmiştik (1975; İstanbul Tıp 5. sınıf öğrencisi iken..) Ne yazık ki, Tanilli hoca da Mümtaz hocanın ANAYASAYA GİRİŞ kitabı gibi, bu Anayasa Hukuku ders kitabı ile komünizm propagandası yapmakla (!) suçlanmış, DGM’de yargılanmış ve aklanmış ama o gece 7/8 Nisan 1978 gecesi kurşunlanmış, tekerlekli sandalyeye bağlı bırakılmıştı.. Teksir kağıdına basılı UYGARLIK TARİHİ kitabını ise, 12 Eylül 1980 döneminde merhum annemiz, pek çok “sakıncalı” olabilecek (!?) kitabımızla birlikte, bizi koruma güdüsüyle, banyo sobasında yakmıştı! D]zen#

Ardından, ülkemizin saygın Anayasa hukukçularından Prof. Tarık Zafer Tunaya‘nın “Siyasi Müesseseler ve Anayasa Hukuku” başlıklı kitabını okumuştuk. İçimizde ANAYASA HUKUKU öğrenme ateşi yanmıştı. 1979’da, Hacettepe Tıp’ta asistan iken, Üniversite sınavına girdik ve Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi – Mülkiye’ye kayıt olduk! (Türkiye 1218. si olduk puanımızla).

Ne var ki 7 Temmuz 1980’de, emniyet başkomiseri babamızı görev şehidi verince İstanbul’a geçmiş, sonra da Ankara’dan uzun yıllar uzak kalınca bu hevesimizi gerçekleştirememiştik. Mümtaz hocadan Mülkiye’de ders dinleme olanağımız olamamıştı. Ancak 2011 affı ile bu fakülteye kaydımızı yeniledik ve 2016’da mezun olduk.

Mümtaz hocanın genel başkanlığında, Ankara Mithatpaşa caddesindeki mütevazi dairede (BCP Genel Merkezi) birçok toplantıya katıldık. PUSULA adlı yayın organı büyük güçlüklerle sürdürülüyordu. Orada birkaç makale yayınladık, partide konferans verdik..
Türkiye’nin Sağlıktaki Çıkmazı ve Çıkışı (06 Mart 2010)
Devlet Hastaneleri Satılıyor, Sağlık Hepten Paralı Oluyor : Sözde “Kamu Hastane Birlikleri” Yasa Tasarısı. BCP Pusula Dergisi (Ağustos 2010)
Kürtaj, Sezaryen Sorunu ve Başbakanın Tehlikeli Hezeyanları (sayı 40, Haziran 2012).

Mümtaz hoca dikkatle dinliyor ve son derece yerinde sorularla bizleri düşündürüyor, yönlendiriyordu. Sayın Müge Gülses, büyük özveri ile BCP için çaba gösteriyordu.
*****
Daha öncesinde ise, 24 Eylül 2003’te Mümtaz hoca ile yollarımız kesişti. “Küreselleşme ve İşçi Sağlığı” konulu bir bilimsel kurultayda, açıkoturumda aynı masa çevresinde idik. Oturumu biz yönetiyorduk, Mümtaz hocamız ne çok ufuk açıcı katkı vermişti o panelde kısa konuşmasında.. (Zonguldak Karaelmas Üniv. Tıp Fak. Halk Sağlığı Anabilim Dalı)

Arada Mümtaz hocayla ikili söyleştik.. 12 Mart’ta (1971; biz Hacettepe Tıp 1. sınıf öğrencisiyiz) başına gelenler hakkında.. Ancak bir hekim olarak o acılı olayları anımsayarak incinmesini de (travma almasını) istemiyorduk. O döneme ilişkin önemsediği birkaç tümceyi bizimle paylaşıp paylaşamayacağını, “kendisine ne yapıldığını??” dikkatlice sorduk..

  • “BENİ DÖVDÜLER…”dedi..
    Biz dehşet içinde idik ama O serinkanlıydı.. Sürdürdü sözlerini :
  • “Beni öğrencilerimin önünde, SBF’de dövdüler.. Öğrencilerime – asistanlarıma.. ‘Biz sizin dekanınızı işte böyle döveriz..’ mesajı vermek istiyorlardı..

    Bu insan daha sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin Dışişleri Bakanı oldu!
    TİGEM‘de, özelleştirmeleri yönetsel yargıda sıklıkla “kamu yararı yoktur..” gerekçesiyle iptal ettirerek vatan satıcılarının karabasanı (kâbusu) oldu..
    ******
    BCP toplantılarında son yıllarda Mümtaz hocanın sağlık sorunları başlamıştı. Görmesi zayıflamıştı, bellek güçlükleri içinde idi. Sağlık sorunları ağırlaşınca İstanbul’a kızının yanına gitmek durumunda kaldı. Alzheimer yüzünden yaşamının son yıllarını bilinç yitimi içinde sürdürdü.

O’na, Mülkiye’yi bitirip Sağlık Hukuku alanında yüksek lisans diploması almamızın ardından, epey geç de olsa Anayasa Hukuku Doktora eğitimine başladığımızı muştulayamadık.. Dileriz bu eğitimimizi de 65 yaşımızdan sonra tamamlar ve SAĞLIK HAKKI – SAĞLIK HUKUKU alanında ülkemize birşeyler daha katabiliriz.. Sağlık hakkı ve kamusal varlıklar – sosyal devlet.. özellikle son 17 yılda AKP – Erdoğan eliyle öylesine yerle bir edildi ki.. İyi ki Mümtaz hoca bu ağır yıkıma tanık olmadı..

O’na öyle çok borçluyuz ki; bir nebzesini olsun ödeyebilsek, ödemeliyiz yapıp etmelerimizle.

Ne dersiniz; sonsuzluğa uğurladığımız mümtaz insan – yurtsever ve yiğit bilim ve eylem adamı Prof. Mümtaz Soysal’ı “bir biçimde” mutlu eder mi acaba bu yazdıklarımız – izinden yürüyüşümüz??

 

“ÖĞRETİM BİRLİĞİ” 94 YAŞINDA

“ÖĞRETİM BİRLİĞİ” 94 YAŞINDA

Ulusal Eğitim Derneği ve Öğretmen Dünyası adına
Nazım Mutlu, Genel Başkan, Ankara, 3 Mart 2018

(AS : Bizim kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

Son yıllarda kimi kurum, kuruluş ve kişilerce yayımlanan eğitim raporlarında yer alan veri ve bunlarla ilgili yorumlarda iç açıcı bir durumun olmaması dikkat çekicidir. En son, “Eğitimde Tarikat ve Medrese Gerçeği” başlıklı dizi yazıda değinilen Prof. Dr. Esergül Balcı ve ekibince hazırlanan eğitim raporunda özetle, 1 milyon çocuğumuzun çeşitli tarikatların elinde olduğu; özellikle Doğu-Güneydoğu illerimizde 800’ün üstünde medresenin işler durumda bulunduğu; büyük kentlerde işletilen apartman-medreselerinin sayısının bile tespit edilemediği; medrese, sıbyan mektebi olarak açılan tarikat-cemaat kurumlarının daha çok eğitim ve sosyoekonomik düzeyi düşük bölgelerde yaygın olduğu bilgileri yer alıyordu.

Bu ve benzer nitelikteki saptamalarla karşılaşıldıkça 70 yıldır kemirilen, son yıllarda ise lokma lokma yutulmaya çalışılan Cumhuriyet devrimlerinin değeri daha iyi anlaşılmaktadır. 94 yıl önce, 3 Mart 1924’te çıkarılan ve “Üç Devrim Yasası”ından biri olan Tevhîd-i Tedrisat’ın (Öğretim Birliği) maddelerine bakıldığında (öbürleri: Şer’iye ve Evkaf Vekâleti ile Halifeliğin Kaldırılması), yapılan işin salt bir eğitim devrimi olmadığı, bunun en çok da yeni kurulan ulus-devletin temelini sağlamlaştıran harç olduğu görülür. Toplam yedi maddeden oluşan 430 sayılı yasaya göre; yerli, yabancı, özel bütün eğitim kurumları Milli Eğitim Bakanlığına (Maarif Vekâleti) bağlanıyor, bu okulların bütçesini yine Milli Eğitim Bakanlığı üstleniyor, okulların eğitici kadroları Bakanlık bünyesine alınıyor, din adamı yetiştirmek üzere de Darülfünun (Üniversite)’da bir İlahiyat Fakültesi açılması kararlaştırılıyor.

1921’de üniversitede, 1924’te de ilk ve ortaöğretimde geçerli kılınan karma eğitimin -söz konusu yasada kavram olarak yer almasa da- dayanağı, “Tevhîd-i Tedrisat”tır. İmparatorluğun oldukça belirgin çöküş belirtileri vermeye başladığı 19. yüzyılın ortalarından başlayıp Meşrutiyetler yoluyla (daha çok da 2. Meşrutiyet’le) işlemeye başlayan, ülke ve dünya koşullarının dayattığı gerçeklerin gerektirdiği irili ufaklı modernleşme atılımları, Cumhuriyet’in hangi temellere oturacağını göstermişti zaten. Çağın ve ülkesinin somut ihtiyaçlarını kavrayan Mustafa Kemal ve kadrosunun tarihsel süreci tamamlayan en büyük işlerinden biri, bu yasayı çıkarmak olmuştur. Selçuklulardan Osmanlı’ya aktarılan medreselerle saray okulu olan Enderunlar dışında, tümü özel, birçoğu tekke-tarikat bünyesinde çoğalan sıbyan mektepleri, ortaya çıkışlarının ilk yüzyıllarında eğitim açısından devrim niteliğinde atılımlardır kuşkusuz. Ancak 20. yüzyıla gelindiğinde buraların bütünüyle birer din okulu kimliği kazanmaları, daha doğrusu, din adına hurafelerin öğretildiği; ilkel, gerici, bilim dışı kurumlara dönüşüp toplumsal çürümeye kaynaklık etmelerinin önü, Öğretim Birliği ile alınmıştır.

Artık temel eğitim varsıl-yoksul, kız-erkek, köylü-kentli herkes için zorunludur, parasızdır, devletin denetimindedir ve laik, bilimsel, çağdaş, demokratik kuralların işlerlik kazandığı birer kalkınma, uygarlaşma aracıdır. Herkes için zorunlu ve parasız olması koşulu, 1924 Anayasasında da bu yasa aracılığıyla yer bulur, beğenelim-beğenmeyelim, bugüne kadarki bütün anayasalarda yerini korumuştur. Yıkılıp dökülmüş bir ülkeyi ayağa kaldırmanın başka türlü olamayacağını bilen Mustafa Kemal Atatürk’ün Erzurum Kongresinde, 1921’deki ilk Maarif Kongresinde, Büyük Zafer’den hemen sonra oluşturduğu Heyet-i İlmiye (Eğitim-Bilim Kurulu) toplantılarıyla öğretmenlere seslendiği söylevlerde dile getirdiği görüşler, Öğretim Birliği yasasının ön hazırlıkları niteliğindedir. Dönemin Milli Eğitim Bakanı İsmail Safa’nın 8 Mart 1923’te yayımladığı Maarif Misakı (Eğitim Birliği) Genelgesi ise her maddesiyle adeta bir Cumhuriyet tasarımıdır: Devrimleri yaşatacak eğitimli yurttaş yetiştirmek, ülke geleceğinin gerektirdiği koşullara uygun bir eğitim dizgesi oluşturmak, bilgiyi süs olmaktan çıkarıp islevsel kılmak, Anadolu’nun her köşesinde açılacak okulları birer bilim ve kültür yuvasına dönüştürmek…

Hemen ardından gelen ve kapıların devrime yavaş yavaş kapanıp karşıdevrime açılmaya başladığı 2. Dünya Savaşı sonlarına dek aralıksız süren Yazı Devrimi, Millet Mektepleri, Türk Dil ve Tarih Kurumları, Halkevleri-Halkodaları, öğretmen okulları, eğitmen yetiştirme kursları, Köy Enstitüleri gibi aydınlanma-çağdaşlaşma kurumlarının oluşumunda da Öğretim Birliği yasasının yol açıcı bir işlev taşıdığını belirtelim.

Öyleyse, bugünkü durum mu?

Başta bir örneğini verdiğimiz saptamadaki gibi. Cumhuriyetin bütün ekonomik kurumları karşıdevrim iktidarlarınca nasıl bir vampir iştahıyla yutulmaya, yok edilmeye çalışılmış ve hâlâ çerez fiyatına peş keş çekiliyorsa, benzer saldırı ve yok etme politikası eğitim alanında da geçerliğini koruyor, hem de ivmesi artırılarak. Denetimsiz, kendi kurallarıyla işleyen binlerce medrese ve sıbyan mektebi, okulöncesine inen Kuran kursları, taciz-tecavüz skandallarıyla sürekli gündemde olan tarikat-cemaat okullarıyla öğrenci yurtları, her gün aynı ya da farklı ağızlardan yayılan ve tümü kadını, kız çocuklarını hedef alan karma eğitim karşıtı fetvalar

Süreç, iktidarın okullara dayattığı en son bilimsiz, Atatürksüz ders programlarıyla daha çok ete kemiğe bürünmüş olarak işliyor. Fakat bu yaşananlar, Cumhuriyet devrimlerini sahiplenme ve koruma konusunda kararlı olan bizler için acizliğin, sinip karamsarlaşmanın değil; gücümüzü bileyip mücadeleyi yükseltmenin gerekliliğini gösteriyor.

  • Cumhuriyet değil, karşıdevrim yıkılacaktır.

Kabul edilişinin 94. yılında, Öğretim Birliği’nin çok yara aldığı bir gerçek, ama yok edilemeyeceği de ayrı bir gerçek.
=============================================
Dostlar,

Bizim de üyesi olduğumuz Ulusal Eğitim Derneği‘nin alçakgönüllü (mütevazi) Genel başkanı sevgili dostumuz Sayın Nazım Mutlu‘nun bu son görev unvanını bile yazmaksızın kaleme aldığı ve bize de yolladığı nefis makalesi yukarıda.. Kendisine teşekkür eder ve kutlarız.. Yazdıklarını eksiksiz biz de paylaşıyoruz..

Bu gün, üzerine titrememiz gereken 3 Devrim Yasasının 94. yılıdır. O gün çıkarılan yasalardan biri de Genelkurmay Bakanlığı’nın kaldırılmasıdır. Bu kurum, Erkân-ı Harbiye Riyaseti olarak Kabine dışında özel olarak örgütlenerek askerin siyaset dışına çıkarılması sağlanmıştır.. daha Cumhuriyet 4 aylık iken!

Sitemizde 3 Mart 1924’ün işlemek üzere bu gün birkaç dosya yayınladık. Onlara da bakılmasını dileriz. Bir de görsel eklemek istiyoruz :

 

 

 

 

 

 

Geçen yıl sitemizde şunları yazmıştık 3 Mart devrim yasaları için :

***

3 Mart 1924 gerçekten Türk Devrimi adına önemli günlerden biridir. Sayın Erinç değinmemiş ama ÖĞRETİMDE BİRLİK (Tevhid-i tedrisat) son derece önemli. Bir ülkenin insanları 2 farklı ve birbirine zıt dünya görüşü ile eğitilebilir mi? Bir yandan şeriat temelli okullar, bir yandan da sonradan açılan laik eğitim veren okullar. Bu gidişi sonu ”şeriat isterük” diyenlerle demokrasinin olmazsa olmazı Laik kesim arasında iç savaştır. Bu bakımdan 3 Mart 1924 gerçek ve önemli bir devrimdir.

HALİFELİK ise tam bir tuzak kurumdur. Hz. Muhammet Allah’ın elçisi (resulü) idi, Halifesi değil.. olamazdı da! Çünkü Allah yeryüzüne bir vekilini yollamamış, bir elçi göndermişti. Tanrının yeryüzüne Halife yollaması kendisinin ortadan kalkmasından sonraki mekanizmalarla yerine bir ardılın / halefin insanlar tarafından getirilmesi ile olanaklıdır. Bu düşünülemeyeceğine ve böyle de olmadığına göre, Hz. Muhammet ölünce (MS 632) yerine Allah’ın elçiliği görevini sürdürmesi için bir başkasını görevlendirmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla daha cenazesi kaldırılmadan Ebubekir, Ömer ve Osman’ın ”halifelik” kavgasına girmesi dinsel değil siyasal iktidar kavgasıdır ve din de buna alet edilerek siyasal önderlik güçlendirilmek istenmiştir. Peygamberin cenazesini Hz. Ali kaldırırken, kendilerini peygamberin iradesi olmadan ve olamayacakken Halife ilan eden bu kişi de öldürülerek dinsel + siyasal önderlikten (Halifelikten) uzaklaştırılmıştır. Müslümanlar, 4 Halifenin 3’ünü öldürmüşlerdir.. Ne hazin çıkmaz!

Çoook sonraları (900 yıl kadar sonra) Osmanlı padişahı Yavuz 1517’de Ridaniye / Mısır seferi ile Halifeliği alıp İstanbul’a taşımış ve kendisi üstlenerek siyasal iktidarını güçlendirmiştir. Öyle ki; temeli olmayan, tümüyle uydurulmuş bir yeryüzü kurumu olana Halifelik, Osmanlıda iyice yozlaştırılarak ‘‘Zıllullah” (Allah’ın yeryüzündeki gölgesi) sayılmıştır! Böylelikle Osmanlı padişahları kadir-i mutlak kesilerek iktidarlarını tanrıdan aldıklarını savlamışlardır. Bu yorum tümüyle din dışıdır ve siyasetin cilvesidir. Üstelik o sıralarda Avrupa’da devlet yönetiminin laikleştirilmesi çabaları oldukça yoğunlaşmış iken.. Martin Luter’in Kiliseye 95 maddelik uyarısının (Memorandumunun) kilise kapısına çivilendiği yıllardır.. Mustafa Kemal Paşa bu tarihsel gerçeği ve çarpıtmayı – yozlaştırmayı çok iyi bildiğinden; içi boşalmış, kendi deyimiyle ”heyula” Hilafet makamı kendisine önerildiğinde şiddetle tepki vermiştir.

Günümüzde R.T. Erdoğan gibi olağan bir insanın ölçüsüz idolleştirilmesi, Prof. ünvanlı AKP’li bir vekilin (AKP genel başkan yardımcısı iken Prof. Yasin Aktay) itirafı ile Erdoğan’ı gördüklerinde adeta salavat getirmeleri ne denli hazindir. Kimi insanların aklı hala yüzlerce yıl geride.. Ama Türk Devrimi / Devrimler bir gerçek ve insanlık bu yolda ilerleyecek..

Selam olsun 3 Mart 1924 devrimlerini yapanlara ve onların öncüsü Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa‘ya!

*****
Bir de 3 Mart 2014 günü Bağımsız Cumhuriyet Partisi (BCP) genel merkezinde sunduğumuz konferansın yansılarını paylaşmak istiyoruz (4,2 MB).. 98 yansının özenle incelenmesi ve paylaşılması dileğimizdir. Bu arada, BCP’nin kurucu Genel Başkanı, önceki Dışişleri Bakanlarından, SBF’nin efsane Dekanlarından, Anayasa Hukuku hocası Sayın Prof. Dr. Mümtaz Soysal‘ı derin bir saygı ile anmak isteriz. Sağlığının hiç iyi olmadığını bilmek bize büyük hüzün veriyor.. Şifa diliyoruz ancak günümüz tıbbı da çaresiz.. Ama ANAYASAYA GİRİŞ kitabı hala kol uzaklığında masamıza.. 12 Mart’ta bu kitap yüzünden Mamak askeri cezaevine atılmış, öğrencilerinin gözü önünde dövülmüştü.. Soysal hoca sunumumuzu dikkatle izlemiş ve katkı vererek takdirlerini iletmişti.. Lütfen tıklar mısınız??

3_Mart_2014_BCP_Ankara

Sevgi ve saygı ile. 03 Mart 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Enerji ve Çevre : 21. Yüzyılın İkilemi; Geleceğimiz Tehlikede!


Enerji ve Çevre : 21. Yüzyılın İkilemi; Geleceğimiz Tehlikede!

Dostlar,

Dün, BCP Genel Merkezi’nde Sn. Prof. Dr. D. Ali ERCAN‘ı dinledik bir kez daha..

IM000741.JPG

Salon küçük, klimasız ve çok sıcak ama dinleyiciler, başta
Sayın Prof. Dr. Mümtaz Soysal olmak üzere çok sabırlı ve ilgiliydiler..

Ali hoca 1 saat 45 dakika süren coşkulu bir sunum yaptı. Ardından da tartışmalar..
1 saati aşan katkı ve tartışma ile konunun irdelemesi sürdürüldü.

Gerçekten de dünya göz göre göre bir yıkıma – felakete sürükleniyor..

Bir yandan çevreye sorumsuzluk, hovardaca dünya kaynaklarını kullanma,
kapitalizmin dinmeyen kâr hırsı, bir yandan da anormal nüfus artışı..

Sayın Prof. Ercan, yetkin bir Nükleer Fizik uzmanı olarak konuyu fizik – enerji – çevre üçgeninde irdeledi. Dinleyici katkılarıyla moleküler biyoloji ve genetik boyutu ile
sağlık boyutu (tarafımızdan) da tartışıldı..

Bu yansıları aşağıda sunuyoruz

Keşke ülke yönetiminde söz sahibi kurum ve kişiler de okusa..

  • Torunlarımızın belki de çocuklarımızın geleceğinden çalmaktayız.
    Buna hakkımız var mı??

Sayın Ercan, “21. Yüz Yılı Esenlikle Geçebilmek” için 4 koşul önermekte :

1. Nüfus artışını durdurmak ve geriye  çevirmek. “kadın başına bir çocuk”
2. Mevcut kurulu enerji potansiyelini kullanmak, savurganlık yapmamak,
3. Yaşam tarzını değiştirmek, az tüketmek, tutumlu olmak, az enerji kullanmak, 
4. Isıl, foto voltaik ve kinetik formlarda Güneş enerjisini kullanmak… 

Çoooook teşekkürler Sayın Ercan..

Enerji_ve_Cevre_Ali_Ercan_6.7.13

Sevgi ve saygı ile.
7.7.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Uğur Dündar : Yürekli Bir “Akil” Aranıyor!


Dostlar,

Değerli gazeteci – yazar Uğur Dündar, geçtiğimiz hafta SÖZCÜ gazetesinde çok uyarıcı bir makele yazdı. Çok keskin öngörüler içeriyordu. Biraz bekleyelim.. dedik
size sunmadan önce. Örn. PKK’nın terör örgütü listesinden çıkarılacağı öngörüsü..
Doğrusu bu denli, çabuk beklemiyorduk. Dündar’ın yazısından 1 hafta geçmeden,
AB ve ABD “hürmetle selamlayarak” (!?) APO – BDP – KCK – PKK 4’lüsünün
“silah bırakma” eylemini (gerçekte silah bırakılmadığını ise KCK başkanı
Murat Karayılan
açık seçik söyledi Kandil’deki basın toplantısında ve sitemizde
bu açıklamaya yer verdik; http://ahmetsaltik.net/karayilan-acikladi-akp-cozume-ne-verdi/, 26.4.13 ve http://ahmetsaltik.net/onur-oymen-karayilanin-mulakati-ve-muhtemel-senaryolar/, 22.4.13) adeta kutsadılar ve terör örgütü listesinden çıkardılar.

Emperyalist politik koro, kabul edelim çok usta oynamakta. PKK terör örgütü listesinden çıkarılınca, Devletimizle görüşme masasında, de facto kazandığı, kazandırıldığı “görüşme ehliyeti”ni  devletler hukuku bakımından da biçimsel olarak kazanmış olacak ve bu bağlamdaki itirazlar iyice boğulacak..

Gelişmeler çook sevimsiz hatta bunaltıcı.

Sayın Dündar’ın ağzından yel alsaydı.. diyerek geciktirdiğimiz yazısını paylaşalım ve düşünelim istiyoruz..

Türkiye’de gene birkaç yol haritası belirdi ne yazık ki..

Oysa Yüce Atatürk de diyor ki;

*  “Milletlerin tarihinde bazı dönemler vardır ki, belli amaçlara erişebilmek için maddî ve manevî ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve aynı doğrultuya yöneltmek gerekir. Yakın yıllarda milletimiz, böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin önemli sonuçlarını kavramıştır. Memleketin ve devrimin, içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı korunması için,
bütün milliyetçi ve cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması gerekir.
Aynı cinsten olan kuvvetler, ortak amaç yolunda birleşmelidir.”

Bu yakıcı sorunu ayrı bir yazı konusu yapacağız.

Teşekkürler Sayın Dündar;
– Yurtsever yazılarınız ve çizginiz için
– yüksek isabetli, öngörülü bu ve öbür yazılarınız için
– Ve bugünlerde açacağınız yurtsever – ulusalcı olacağından emin bulunduğumuz
TV kanalınız için..

Başarılar diliyoruz gönülden..

Sevgi ve saygı ile.
29.4.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
===========================

Uğur DÜNDAR

portresi

Yürekli Bir “Akil” Aranıyor!..

Dün bi­ri­si çık­mış “a­kil in­san­la­rın baş­ka­nı kim?” di­ye so­ru­yor. Böy­le so­ru olur mu?
Kim ola­cak? Baş­kan Oba­ma de­ğil her­hal­de! On­la­rı kim se­çi­yor­sa baş­kan da odur. Ya­ni Baş­ba­kan Er­do­ğa­n’­la çö­züm sü­re­ci­nin (içe­ri­de­ki) eş baş­ka­nı Ab­dul­lah Öca­lan!.. Baş­kan­lar bel­li de, ma­sa­da han­gi ka­rar­la­rın alın­dı­ğı he­nüz res­men açık­lan­mış de­ğil. Va­tan­daş akil­le­re so­ru­yor, on­lar da va­tan­da­şa!..

Her­kes İm­ra­lı­’y­la va­rı­lan mu­ta­ba­ka­tın içe­ri­ği­ni, bir bi­le­nin top­lu­ma an­lat­ma­sı­nı bek­li­yor. Baş­ba­kan Er­do­ğan ise ne­le­rin olup bit­ti­ği­ni dü­rüst­çe açık­la­ma­sı ge­re­kir­ken, so­ru so­ran, sü­re­ci sor­gu­la­yan ga­ze­te­ci­le­re ha­ka­ret edi­yor, he­def gös­te­ri­yor. “Mü­za­ke­re fa­lan yok, bun­la­rı ya­zan kö­şe ya­zar­la­rı ça­pul­cu­dur! Siz bu ça­pul­cu­la­ra bak­ma­yın, bi­ze ina­nın!”
di­yor. Ama ile­ri de­mok­rat (!) Baş­ba­ka­n’­ın ha­ka­ret­le­ri­nin mü­rek­ke­bi ku­ru­ma­dan, Ah­met Tür­k’­ten ya­lan­la­ma ge­li­yor. Kürt si­ya­se­ti­nin ön­de ge­len­le­rin­den Türk, “Kürt­le­rin
so­kak­ta ka­zan­dı­ğı­nı, ma­sa­da da ka­za­na­cak­la­rı­nı!” söy­lü­yor. Böy­le­ce AK­P’­nin PKK ile ma­sa­ya otur­du­ğu­nu, mü­za­ke­re­le­rin sür­dü­ğü­nü bir kez da­ha ilan edi­yor.

* * *
Pe­ki Ah­met Tür­k’­ün “ka­za­na­ca­ğı­z” de­di­ği ma­sa­da ne­ler gö­rü­şü­lü­yor?
Bu so­ru­nun ce­va­bı­nı da yi­ne PKK’­ya ya­kın Kürt çev­re­le­ri ve­ri­yor.

* * *
On­la­ra gö­re, Öca­la­n’­ın çağ­rı­sıy­la PKK’­nın baş­lat­tı­ğı ateş­ke­se dev­let uy­mak
zo­run­da
. Uy­ma­dı­ğı tak­dir­de si­ya­set­le mü­za­ke­re dö­ne­mi nok­ta­la­na­cak! Ya­ni tek­rar te­rör baş­la­ya­cak! AKP hü­kü­me­ti, Öca­la­n’­ın da­ha öz­gür ha­re­ket et­me­si için uy­gun
ko­şul­lar ya­ra­ta­cak. AKP ge­nel mu­ta­ba­kat met­ni­ne bağ­lı ka­lır ve söz ver­di­ği adım­la­rı
za­ma­nın­da atar­sa, PKK, Ku­zey Irak içine çekilmeye baş­la­ya­cak!.. An­cak bu çı­kış,
ay­nı za­man­da ye­ni bir Kürt-Türk it­ti­fa­kı­nın te­me­li­ni oluş­tu­ra­cak. Böy­le­ce
Bü­yük
Kür­dis­ta­n’­ın par­ça­la­rı
ara­sın­da­ki iliş­ki­ler öz­gür­le­şe­cek. Bir an­lam­da Kür­dis­ta­n’­la bir­lik­te ‘mi­sak-i mil­li­’ gün­cel­le­şe­cek. (Ku­zey Irak, Su­ri­ye­’nin Ku­ze­yi ve Tür­ki­ye­’de­ki özerk Kür­dis­tan ara­sın­da kon­fe­de­ra­tif bir ya­pı oluş­tu­ru­la­cak. Bu ya­pı­ya zen­gin pet­rol ya­tak­la­rı­na sa­hip Ker­kük ve Mu­sul da da­hil edi­le­cek. Ker­kük Ku­zey Ira­k’­ın baş­ken­ti, Bar­za­ni de baş­ka­nı ola­cak!) Bu ara­da ye­ni Ana­ya­sa ile bir­lik­te ye­ni se­çim ya­sa­sı,
ba­ra­jın dü­şü­rül­me­si, kö­ye dö­nüş için ça­lış­ma­lar baş­la­tı­la­cak. PKK ve KCK da­hil
ol­mak üze­re Kürt ha­re­ke­ti­nin bü­tün ak­tör ve yö­ne­ti­ci­le­ri­nin öz­gür si­ya­set
yap­ma­la­rı­nın önün­de­ki en­gel­ler bir bir kal­dı­rı­la­cak.

* * *

Pe­ki PKK si­lah­la­ra ve­da ede­cek mi? Ha­yır et­me­ye­cek! Kürt­le­rin ve Kür­dis­ta­n’­ın var­lık ve öz­gür­lü­ğü gü­ven­ce al­tı­na alın­ma­dan si­lah­lar bı­ra­kıl­ma­ya­cak. Kürt­ler bu
gü­ven­ce sağlanıncaya kadar öz sa­vun­ma güç­le­ri­ni (si­lah­la­rı) mu­ha­fa­za ede­cek­ler. Çift ta­raf­lı ve ka­lı­cı bir ateş­kes­ten en faz­la PKK / BDP ya­rar sağ­la­ya­cak. Kür­dis­tan Ulu­sal Kon­gre­si kı­sa bir dö­nem­de PKK’­nin res­mi ve eşit ka­tı­lı­mıy­la top­la­na­bi­le­cek. Yakın bir ge­le­cek­te PKK, ABD ve Av­ru­pa­’nın te­rör ör­güt­le­ri lis­te­sin­den çı­ka­rı­la­cak!
(A. Saltık’ın notu : Çıkarıldı!) Son aşa­ma­da 14 yıl­dır İm­ra­lı­’da tu­tu­lan Ab­dul­lah Öca­lan öz­gür­lü­ğü­ne ka­vu­şa­cak! Tür­ki­ye­’nin üni­ter dev­let ya­pı­sın­dan vaz­ge­çip,
ye­ni ida­ri şek­li­ni (eya­let sis­te­mi, şu ve­ya bu isim­le
özerk Kür­dis­tan)
ka­bul­len­me­siy­le, ba­rış sü­re­ci­nin önem­li bö­lü­mü ta­mam­lan­mış ola­cak!..

* * *
Se­nar­yo bu­dur!
Bu­nu açık­la­ya­bi­le­cek yü­rek­te bir “a­ki­l”, he­nüz ana­sı­nın kar­nın­dan doğ­ma­mış­tır! (
SÖZCÜ, 21.04.2013)

“ULUSAL SEFERBERLİK İÇİN YURTSEVERLER”


Dostlar
,

Bu gün, 21 Nisan 2013 Pazar günü, saat 12:00’de bir grup

“ULUSAL SEFERBERLİK İÇİN YURTSEVERLER”

olarak bir basın açıklaması yaptık ve çağrı metnini biz okuduk.
Tabii yandaş basın ilgi göstermedi.

Grup, Prof. Dr. Mümtaz SOYSAL‘ın çağrısı ile oluştu.
BCP dahil, parti gölgesi söz konusu değildi.
Adımız, yukarıya da aldığımız gibi,

“ULUSAL SEFERBERLİK İÇİN YURTSEVERLER” idi.

Bu metni paylaşmak istiyoruz.

Hedefini bulsun isteriz.

Bu amaçla da yayılmasına katkı verilmesini dileriz..

Prof. Mümtaz Soysal öncülüğündeki “Ulusal Seferberlik Çağrısı”nı ilk aşamada 112 kişi imzaladı. İşte o adlardan kimileri :
Prof. Sina Akşin, Prof. Prof. Cevat Geray, İzzet P. Ararat, Sacit Somel, Ahmet Say, Prof. Dr. Taciser Onuk, Prof. Dr. Alpaslan Işıklı, Prof. Dr. Ali Ercan, Yaşar Okuyan, Prof.  Dr. Sabri Çaklı, Mustafa Gazalcı, Şahin Mengü, Hasan Macit, Prof. Dr. Bige Sükan, Dr. Ali Nejat Ölçen, Ömer Faruk Eminağaoğlu, Prof. Anıl Çeçen,
Prof. Dr. Ahmet Saltık, Hızır Özcan, Dr. Niyazi Altunya, Feyzi Coşkun….
Ulusal_Seferberlik_cagrisi_21.4.13

Sevgi ve saygı ile.
21.4.2013, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

===============================

U L U S A   Ç A Ğ R I

Cumhuriyetimiz, kuruluşundan bu yana en kritik günlerini yaşamaktadır.
Çok yönlü sinsi bir işgal ile küresel güçlerin örtülü sömürüsü sürdürülmekte ve
ülke bütünlüğümüzü yıkıp ulusal birliğimizi parçalamak isteyenlerin çabaları yoğunlaşmaktadır. Siyasal iktidar, bu tehlikeli durumu halkın gözünden kaçıracak
her türlü propaganda ve baskı aracını en etkili biçimde kullanmaktadır.
Meclis’te muhalefet yok sayılmakta, Cumhuriyetin yansız ve koruyucu kurumları üzerinde sindirme ve yandaşlaştırma amaçlı her türlü tertip uygulanmaktadır.

Bizler, Prof. Dr. Mümtaz Soysal‘ın çağrısıyla, siyasal parti bağı olsun olmasın
bir araya gelen kişiler olarak, bu saptamalar karşısında her yurtsever gibi gittikçe daha çok kaygı duymaktayız. Cumhuriyet ve Kemalizm; bu topraklarda yaşayan insanların
bu vatanın sahibi olmasını, ondan eşit pay almasını ve yüksek bir yaşam düzeyine ulaşmasını amaçlar. Buna karşın, Cumhuriyet ve Atatürkçülük tasfiye sürecine sokulmuştur. Sözde “serbest piyasa” adıyla azgın bir sömürü düzeni dayatılmaktadır. Özelleştirme talanıyla bağımsızlığın ve Cumhuriyetin temel ekonomik dayanakları ortadan kaldırılmış, Ülkemiz tarım ve sanayi üretiminden koparılarak her yönden dışa bağımlı duruma getirilmiştir. En önemli mal ve hizmet üretici kamu kuruluşlarımız, başta enerji, iletişim, bankacılık, sigortacılık ve madencilik alanlarında olmak üzere, yabancıların eline geçmiştir.

Yüklü dış borç, tehlikeli rakamlara varan cari açık, kaynağı belirsiz sıcak para kullanımıyla krizleri erteleme çabası gibi yanlış politikalar yüzünden ülke ekonomisi
hızla tıkanmaya sürüklenmektedir.

Diktacı bir rejime gitmek, bu tıkanmanın çözümü olarak görülmektedir.

Süregelen işsizlik, yoksulluk ve açlık sınırı altındaki toplum kesimlerinin gitgide çoğalması, halkımızda, özellikle gençlerde gelecek kaygısının artması, bir karmaşa döneminin açık belirtileridir. Temel hak ve özgürlüklerin kullanılması, adil yargılanma ve savunma hakları, demokratik hak arama yolları yasa ve hukuk tanımaz biçimde
ortadan kaldırılmıştır. Sağlık hizmetleri ancak parası olanların yararlanabileceği duruma getirilmiş, anayasal Öğretim Birliği (md. 174) bozulmuş, üniversitelerde
siyasal kadrolaşma had safhaya gelmiştir.
Çok ciddi derecede zedelenen yargı bağımsızlığı; “yüksek yargının tek çatı altında toplanması” girişimiyle, tümüyle bağımsızlığını yitirerek siyasallaşacaktır.

Emperyalist güçlerin araçlarından biri olduğu artık açıkça anlaşılan bölücü terör örgütü ile ilişkiler, bölünmeyi meşrulaştıracak sözde “Açılım” girişimleri ile sürmektedir.
Dış siyasette ulusal çıkarlar bir yana bırakılarak Türkiye’miz, uluslararası güçlerin, ekonomik, siyasal ve askeri emellerine taşeronluk yapar düzeye indirgenmiştir.
Tüm bu vahim girişimleri tamamlayıcı ve kalıcılaştırıcı bir son adım olarak başlatılan
“Yeni Anayasa” tuzağının, Türkiye Cumhuriyeti’ni başkalaştırma,
“Başkanlık” görüntülü bir dikta rejimine dönüştürme girişimi olduğu açıkça
ortaya çıkmıştır. Yürürlükte bir anayasa varken yapılacak işlemin adı
ancak “anayasa değişikliği” olabilir. O da, yürürlükteki anayasaca konmuş yöntemlere uyarak olur ve bunların başında, “değiştirilemez” oldukları vurgulanan
hükümlere uymak zorunluğu yer alır.
Bu anayasal zorunluk ortadayken iktidar partisine mensup kimi hukukçuların belirttikleri gibi yürürlükteki anayasayı “ilga edilmiş“ –hukuksal olarak yok– sayıp “yeni anayasa” yapmaya girişmek düpedüz “sivil darbe” dir ve açıkça anayasa suçudur. AKP’nin, Meclis’teki 4 partinin katılımıyla kurulan “Uyum Komisyonu”nu,
yeni anayasa yapma yöntemlerini kendisi belirleyerek bir “asli kurucu iktidar” sayma manevrasını kabul etmek; hukuksal olarak olanaksızdır.

  • Yeni anayasa yapmak bu Meclis’in yetkisinde değildir!

AKP iktidarının kökü dışarıda bu politikaları pervasızca sürdürmesi durumunda,
bir ulus-devletimizin, yurt bütünlüğümüzün, Cumhuriyetimizin, demokrasinin,
toplumsal barışın kalmayacağı çok tehlikeli bir döneme girilebilir.
Artık açıkça görülen bu karanlık gidişin engellenmesi için; yurt bütünlüğü, ulusal birlik,
laik-demokratik-sosyal-hukuk devleti ilkelerini benimseyen; emek, eşitlik ve özgürlük duyarlığı taşıyan siyasal partilerimizi ve demokratik kitle örgütlerini en kısa sürede
güçlü bir birliktelik ve eylem için direniş ve dayanışmaya,
öz olarak VATAN SAVUNMASINA çağırıyoruz.

21 Nisan 2013, Ankara.

ULUSAL SEFERBERLİK İÇİN YURTSEVERLER

ULUSA_CAGRI_metni_Ulusal_Seferberlik_icin_Yurtseverler_21.4.13

İlk aşamada imza veren 121 öncünün adları aşağıdaki dosyada..
imzalar

İletişim : 0312-442 59 45 ve 0535 861 43 47

===============================