AYDIN TANIMI VE UĞUR MUMCU 

AYDIN TANIMI VE UĞUR MUMCU 

Mustafa Solak
Tarihçi

Aydın üzerine çeşitli tanımlar yapılır. Bu tanımlar arasında Prof. Dr. Ahmet Özer’in tanımı dikkatimi çekti.

  • Aydın, aklını ve enerjisini kullanırken, bencil davranmayan, kendisi dışındaki insanları ve toplumu da düşünen kişidir.” diyen Özer, aydını toplumsal sorumluluk ve risk üstlenmekle, müdahale etmekle tanımlar. Aydının bilmekten çok müdahale eden olduğuna dair şunları belirtir:

“Diyelim ‘kişi biliyor’ ama müdahale etmiyor, o taktirde bu durumu nasıl değerlendireceğiz? Burada ‘aydın olmanın namusu’ devreye girer. Aydın olmanın namusu bilmeyi yeterli görmez, müdahale etmeyi de görev sayar. Müdahale aydın için bir etik sorunudur.

Bu yanıyla aydın, entelektüelden, uzmandan, bürokrattan ve akademisyenden ayrılır. Bu anlamda koşulları yerine getirdiği takdirde bir torna ustası aydın olabilir, koşulları yerine getirmediği takdirde bir üniversite profesörü bile aydın olamaz. Demek ki akademik kariyer aydın olabilmek için yeterli bir koşul değildir.”

Daha çok bilmek mi? Daha çok mücadele etmek mi?

Özer’in bilmekle müdahale etmek arasındaki ayrımda müdahil olmayı önemsemesi yerindedir. Dünyayı daha çok bilenler değil, bildiği için mücadele edenler değiştiriyor. Bu nedenle daha az bilmekle birlikte daha çok müdahil olmayı, çok bilgili olmakla birlikte mücadele etmemeyi veya az etmeye tercih ederim. Zaten mücadele edenlerin harcadığı zaman ve girdiği risklerden dolayı olabileceğinden daha az bilgilenmesi normaldir.  Bu nedenle, kimi kişilerin mücadelenin içinde olmakla birlikte daha az bildiği için kendinde eksiklik hissetmesi, doğru yaklaşım değildir.

Aydının toplumsal sorumluluğunun risk yüklenmesini beraberinde getirdiğini ve aydın müdahalede bulunduğunda egemenlerin gazabına uğrayabileceğini belirtir. Özer, aydının riske girdiği için ile düzenle çatışacağını belirtir. Dolayısıyla Özer’e göre aydının çatışması devletle dir. Bu hususta şunları belirtiyor:

“Bu çatışmada aydın egemen güçlerin, düzeninin yanında yer almaz. Tersine düzene muhalefet eder. O nedenle güçlü güçsüz mücadelesinde, aydın, güçsüzlerin yanında yer almalı, kimsesizlerin kimsesi, güçsüzlerin sesi olmalıdır. Bu ister istemez aydını risk altına sokacaktır. İşte aydın için asıl zor aşama budur. Bu yüzden devletle başı hep derttedir.”[1]

Sonuç olarak Özer aydını; toplumsal sorumluluk için müdahil olan, düzenle (devleti yönetenlerle) çatışmayı göze alan ve bunun için risk üstlenen kişi olarak tanımlamaktadır.

Aydın tanımındaki eksiklik

Bu, eksik bir tanımlamadır. Aydın yalnızca düzenle (devleti yönetenlerle) çatışma içinde olmaz. Aydın yanlış, eksik, hatalı davranan her kesimle çatışmada olur.

Aydın, kendini toplumun her kesimine sorumlu hissettiği için hata, eksik, yanlış yapan her kesimle çatışmayı göze alır. Çatışma yaratacak durumlar yalnızca egemen düzenden yani devlet yöneticilerinden gelmez. Kendini önemseyen, birlikte hareket ettiği kesimlerin de hataları vardır ve onları da eleştirebilmelidir.

Bu eksiklik şunun için önemlidir. Eğer aydın, yalnızca devlet yöneticileriyle çatışırsa, fikirleri muhalefette olan aydın, yalnızca muhalefetin aydını durumuna  dönüşür. İktidarın aydını, muhalefetin aydını olmaz. Aydın tanımı tektir ama fikirlerinin konumunu belirlemek açısından fikirlerinin iktidarda veya muhalefette olmasına göre aydın adlandırması yapılabilir. Yani iktidardaki aydın veya muhalefetteki aydın olur.

Aydın, kendini yalnızca belli kesimin (iktidarın veya muhalefetin) aydını sayarsa, bu, aydının nabza göre şerbet vermesine neden olur. Kendini izleyen kesimlerin hatalarını önemsemeyen, görmezden gelen kişi, aydın değildir. Çünkü aydın doğru düşündüğü fikirlerin savunucusudur. Fikrin doğruluğu için mücadele eder. Kendisini izleyen eden muhaliflerin düşünsel yanlışa yöneliyorsa doğruya getirmek için bu kesimlerle de çatışmayı göze almalıdır.

Muhalefet saflarında nabza göre şerbet veren aydın (!)

Bugün muhalefette yer alan kimi aydınlar, kendini önemseyenlerle çatışmayı göze alamıyor. En basitinden iktidar yanlısı olmakla suçlanacaktır. Kendini izleyenlerin psikolojik saldırısından korkmaktadır. Onun aydın sınırı bu kadardır.

Kimileri hesapçıdır. Takip edilirliğinin azalmaması kaygısı vardır. Konferans, panel, TV programı gibi etkinliklere davet edilmeyeceğini, kitaplarının satışının azalacağını hesaplar. Milletvekili, belediye başkanı gibi makamlara aday olacaksa, adaylıklarının kabul görmeyeceğini düşünür. Dolayısıyla çıkarcıdır. Böyle kişilere aydın denebilir mi!

Bu kişiler takipçilerinin nabzına göre şerbet verir. Neredeyse sadece iktidar partisi ve etrafında kümelenen parti, dernek, sendika gibi kurumları eleştirirler. Çelişkileri yakalanınca veya gerçek ve halkın tepkisi görmezden gelinemeyecek ölçüde ortada ve büyük olunca, düşük tonlu “haklısınız, orası da var” deyip konuyu geçiştirirler. Onların gerçeklik vurgusu en çok yanındakinin duyabileceği kadar yüksektir!

Örneğin muhalif kurumlar, emperyalizme tavır almadığında bu aydınlar (!) da tavır almamaktadır. İktidar “İncirlik’i, Kürecik’i kapatabiliriz” dediğinde muhalif bir parti lideri “ABD ile ilişkilerimizi bozmayalım” diye tepki gösterdiğinde, “iktidara muhalefet emperyalizm destekçiliğine neden olmamalı” diye itiraz etmemektedirler. Ya da Atatürkçü olduğunu belirten aydınların Diyarbakır’da evlatları için nöbet tutanların yanında olmamasının önemli bir nedeni budur. Muhalif kesimler, ailelerin nöbetinin iktidar kurgusu veya iktidara yaradığını düşündüğünden, aydınlar, bu algıyla mücadele ederlerse muhalif kesimlerin tepkisinden veya çıkarlarının tehlikeye gireceğinden çekinmektedirler.

Yine “Öcalan’ın heykelini dikeceğiz”, “sırtımızı PKK’ye yaslıyoruz” diyen Mecliste PKK marşı söyleyen HDP’liler “şu kadar oy aldı”, “yasal parti” HDP’ye siyaseten tavır almamaları da bu nedenle. Bu kaskatı gerçekleri söylediğimizde en çok, “HDP, PKK ile arasına mesafe koymalı” gibi kendilerin de inanmadığı öneri sunup konuyu kapatmaları da bu nedenledir. Muhalif partiler HDP’ye tavır alsa, ikinci gün bu aydınlar (!) da tavır alır. Başkasına göre sürekli tavır belirleyene aydın denir mi!

Uğur Mumcu’da aydın sorumluluğu

Bir de Uğur Mumcu gibi gerçeği yüksek sesle ve olduğu gibi açıklayan, muhalif kesimleri omuzlarından tutup sarsan aydınlar vardır. Emperyalizmin niyetlerini, Kürtçülük yapan solun yüzüne karşı şöyle söylemişti:

  • Kürtler sömürgeciliğe karşı bağımsızlık savaşı yapıyorlarsa, ne işi var CIA ve MOSSAD’ın Kürtler arasında? Yoksa CIA ve MOSSAD, anti-emperyalist savaş veriyorlar da dünya bu savaşın farkında değil mi?”

Dahası şunları söylüyordu:

“ABD için sorun, İran, Irak ve Türkiye’nin birer bölümünü kapsayacak bir Kürt devleti üzerinde şimdiden egemen olmak ve olası petrol yataklarını bu Kürt devleti aracılığı ile elinde tutmaktır.

Kürtler üzerinde ‘Amerikan mandacılığı’ hazırlığına kimse ‘Sosyalizm’, ‘Marksistlik’ ya da ‘Devrimcilik’ etiketi yapıştırmamalıdır.

ABD emperyalizmi, gerçekten ‘emperyalizm’ ise Kürt sorunun bu denli canlı tutulmasında da bu emperyalist siyasetin güttüğü amaç niçin göz ardı ediliyor?”

Bugünse kimi Atatürkçülerimiz, ABD’nin “kara gücüm” dediği PYD’ye tavır almamaktadır. Çünkü muhalif kesimlere PYD, “IŞİD’e karşı savaşan laik, vatansever örgüt” olarak tanıtılmıştır.

Kimi sosyalistlerimiz, Kemalistlerimiz, sosyal demokratlarımız FETÖ’yü “Türk dilini yayıyor, okullar açıyor” diye kutlar, Fetullah Gülen ile poz verirken Mumcu yıllar öncesinden, tepkilerini çekmek onları uğruna  “tarikatlara ve cemaatlere alınan genç çocuklar, 30 yıl sonra general olacaklar ve Cumhuriyete karşı ayaklanacaklar” diye uyarmıştı.

Aydın; mutluluğunu halkın mutluluğunda arayan, bu bakımdan kendini halkın yalnızca muhalefette yer alan kesimine değil tümüne karşı sorumlu hisseden, doğruları savunmak için kendini önemseyenlerin bile tepkisini, çıkarlarının tehlikeye girmesini göze alan kişidir. Aydının temel derdi övülmek, popüler olmak, makam-mevki, mal-mülk, takipçi artırmak değildir. Aydının önemsediği; güç (önemsenme, seslendiği mahallenin büyük olması) değil gerçektir.[2]

İşte Uğur Mumcu, bu tanıma uyduğu için aydındır ve bir aydın sorumluluğuyla hareket etmiştir.

Muhalefetteki aydınların muhalif kesimleri daha çok sarsması gerekir. Çünkü, aydın, ulaşabildiği kesimler üzerinde etkilidir. Muhalefetteki aydını da muhalif kesim önemsediği için bu kesimi uyarmak sonuç alıcıdır. Peki, kaç aydınımız kendini takip edenleri sarsacak?

Bu sorunun yanıtına verilen sayıyı artırdıkça ülkemizin esenliği de o miktarda artacaktır.

[1]Ahmet Özer, “Aydın ve sorumluluğu üzerine düşünceler”, 5.12.2019, erişim tarihi 5.12.2019, http://www.cumhuriyet.com.tr/koseyazisi/1706284/aydin-ve-sorumlulugu-uzerine-dusunceler.html
[2] Aydın sorumluluğunu Emekli Tümamiral Soner Polat üzerinden işlediğim “Atatürkçülük/ 100 Soru-Yanıt” kitabımı inceleyebilirsiniz

TIBBİ FETVALAR, LAİKLİK VE MİLLİ BİRLİK

TIBBİ FETVALAR, LAİKLİK VE MİLLİ BİRLİK

Mustafa Solak
solak81@outlook.com, 23.12.19 

Abdullah Tivnikli İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı (İSAR) Tıp ve Ahlak Çalışma Grubu, “Tıbbi Konularda Fetva Verme Metodolojisi ve Zorluklar Sempozyumu” düzenliyor. 6 ayrı oturumda yapılacak sempozyumun, dikkat çeken oturum başlıkları ise şöyle:

“Genetik Mühendislik ve Teknolojinin Sorgulanması”

“Biyofıkıh Biyoetiğe İkame Edilebilir mi?”

Biyofıkıh Metodolojisi: Delile Dayalı Tıp ve Delile Dayalı Fıkıh Matriksi”

“Batıda ve İslam Dünyasında Biyoetik Sorunların Anlaşılmasında ve Değerlendirilmesinde İnsan Anlayışının Önemi: Beyin Ölümü Örneği”

“Zaruret İlkesi ve Biyomedikal Müdahaleler Alanına Uygulanması”
“Tıbbi Bilginin Niteliği ve Anlaşılabilirliği Üzerine”

“Mecmau’l-Fıkhi’l-Islami ed-Duveli’nin Tıbbi Konularda Fetva Usulü”

“Tıbbi Meselelerle İlgili Fetvalara Analitik Bir Yaklaşım-Din İşleri Yüksek Kurulu Örneği”

“İran’da Biyomedikal Meselelerin Gerekçelendirilmesi: Dini Bir Hükümet Tecrübesi”

“Temel Fıkhi Kavramların Medikal Meselelerde Fetva Verme Süreçlerindeki Konumu: Endonezya Tecrübesi”

“Yardımcı Üreme Tekniklerine Yönelik Fetvaların Temelindeki İslam Ahlakı İlkeleri”
“Tıbbi Meselelerde Fikir Geliştirme Süreci-İslami Perspektiften Medikal Hatalar.”[1]

MEB ders kitaplarında tıbba dair fıkhi hükümler

MEB ders kitaplarında da tıpla ilgili organ nakli, ötenazi, organ nakli, beyin ölümü, plastik cerrahi, kürtaja dair ayetli hadisli ifadeler senelerdir okutuluyor.

12. sınıf “Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi” ders kitabına “İktisadi Hayatla İlgili Meseleler” başlığı eklendi. “Sağlık ve Tıpla İlgili Bazı Meseleler” başlığı altında tütün mamülleri, otopsi ötenazi, kan bağışı ve haram maddelerle tedavinin caiz olup olmadığı tartışılmıştır.

Sigara, nargile, pipo gibi tütün mamülleri sağlığa zararları kanıtlandığı için haram sayılmıştır.[2]

Otopsi meşru görülmüştür. Ötenazinin İslam alimlerince çoğunlukla meşru görülmediği belirtilmiştir.[3]

Organ nakliyle ilgili “Başka birinden nakledilen kolla hırsızlık yapan birinin hali ne olacaktır?” sorusunun yanıtı aranmış ve organ nakli caiz görülmüştür.[4]

Kan bağışı ve morfin gibi haram maddelerle tedavi, “kullanılabilecek alternatif maddeler bulunmadığı durumlarda” caiz sayılmıştır.[5]

 

Anadolu İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretim Programlarında da sağlıkla ilgili olarak “otopsi, ötenazi, organ nakli, kan bağışı, haram maddelerle ilgili tedavi ve intihar konularına ayrıntıya girilmeden öğrenci seviyesi dikkate alınarak anlatılır” diye yazılmıştır.[6]

Anadolu İmam Hatip Lisesi’nde okutulan FIKIH OKUMALARI ders kitabında “TEKNOLOJİ VE TIP” ünitesinin başlıkları şöyledir:

 

 

 

Kitapta “organımızın başka birisine nakledilmesi durumunda hesaba çekilecek olan organın hangi kişi için sorguya çekileceği ve kimin için şahitlik yapacağı” hususuna yanıt aranmıştır.[7]

Ders kitapları ve Diyanet milli birliğe hizmet etmeli

Çözüm olarak şu önerileri sıralayabiliriz:

  1. İktidar laikliğe aykırı ekonomik uygulamalardan vazgeçmelidir. Laiklik, din ve dünya işlerinin ayrılığı, din, vicdan ve ibadet özgürlüğü olduğu için milli birliği ve toplumsal huzuru sağlamada önemlidir. Milli birlik olmazsa Türk Milleti’ne aidiyet duygusu azalarak vatanı savunmak zorlaşır. Millî devlet, millet, laiklik karşıtlığı yapılarak, Atatürk dışlanarak millî birlik sağlanamaz, iç cephe birleştirilemez.
  2. Bölgemiz dinsel, mezhepsel, etnik ayrımdan dolayı millet kavramında birleşememenin getirdiği sıkıntılarla iç savaşlar yaşamaktadır. Emperyalizm bundan nemalanarak “kurtarıcı” olarak gelmektedir. Emperyalizme malzeme vermemek için milli birliği perçinlemek, bunun için de laiklik şarttır.

Bu sebepler milli birliğe, vicdana, toplumsal huzura aykırı ders kitapları ve fetvalar gözden geçirilmelidir.

  1. Diyanet, tarikat, cemaat gibi dinsel örgütlenmelerin önüne barikat olsun, millet onların müridi olmasın diye Atatürk tarafından kurulmuştur. Toplumun dinsel hayatını kendisinin düzenleyebileceği laik ortamın oluşması için kuruldu. Diyanet, fetva kurumu olmaktan çıkarılmalıdır. Dahası Diyanet bir hizmet kurumu olarak cumhuriyetimizin kuruluşunda kendisine tanınan inanç ve ibadet ile ilgili işlerin dışına taşmamalı, toplumsal yaşama ve çağdaş hukukumuzla bağdaşmayan hükümlerde bulunmamalıdır.
  2. Atatürkçü olduğunu belirten kurumlar da milleti kazanmak için türban dağıtmamalı, imamlı-dualı mitingler, açılışlar, kutlamalar yapmamalıdır.

NOT: Ders kitapları ve Diyanet fetvalarındaki duruma dair “Gayrimilli Eğitim” ve “Diyanet’in Fetvaları” kitaplarım değerlendirilebilir.

Kaynaklar

[1]  “Bunu konuşmak için toplanacaklar: Tıpta fetva nasıl verilir?”, Veryansın, 20.12.2019, erişim tarihi 20.12.2019, https://veryansintv.com/bunu-o-icin-toplanacaklar-tipta-fetva-nasil-verilir/
[2] Ali Kuzudişli, Ortaöğretim Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 12, Eksen Yayıncılık, İstanbul, 2019, s.123.
[3] Age, s.125.
[4] Age, s.126-127.
[5] Age, s.127.
[6] Anadolu İmam Hatip Lisesi Meslek Dersleri Öğretim Programları, 2018, s.34.
[7] Abdullah Kahraman, Servet Bayındır, Recep Özdirek, Adnan Memduhoğlu, İbrahim Yılmaz, Ahmet Özdemir, Fıkıh Okumaları, 5. Basım, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2018, s.152-153.

SEÇME – SEÇİLME HAKKINDAN KADININ KÖLELİĞİNE

SEÇME-SEÇİLME HAKKINDAN KADININ KÖLELİĞİNE

MUSTAFA SOLAK
Tarihçi – Yazar

5 Aralık 1934’te TBMM tarafından kadına milletvekili seçme ve seçilme hakkı tanınmasının yıldönümünü kutluyoruz.

3 Nisan 1930’da belediyelerde, 26 Ekim 1933’te köy ihtiyar heyeti ve muhtarlık seçimlerinde, 5 Aralık 1934’te ise Türkiye Büyük Millet Meclisinde kadına seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Ülkemizde, kadınlara seçme ve seçilme Fransa, Belçika, İtalya ve İsviçre gibi pek çok Avrupa ülkesinden önce tanındı. Öte yandan, ilk kadın Bakan 1971’de 33. hükümet döneminde görev almıştır.

Kadının bugünkü durumu nedir?

Diyanet fetvalarında kadın

Diyanet İşleri Başkanlığı “ ‘Boşarım’ demekle boşanma meydana gelir mi?” sorusuna şu yanıtı veriyor:

“Boşama, kişinin eşine söylediği “Boşsun”, “Boş ol”, “Boşadım” veya “Karım boştur” gibi boşama iradesini ortaya koyan “şimdiki veya geçmiş zamanlı” ifadelerle ya da mahkemenin kararıyla gerçekleşir.”[1]

  • Diyanet, mahkeme kararı olmaksızın, salt sözle de erkeğin karısını boşayabileceğini savunuyor!

Diyanet, “Boşama yetkisinin eşe veya başkasına devredilmesi mümkün müdür?” sorusuna verdiği yanıtta da “boşama yetkisi prensip olarak kocaya verilmiştir” diyerek kadına bu yetkinin verilmediğini ima yoluyla dile getiriyor.

MEB kitaplarında kadın

Benzer anlatımlar İmam Hatip Lisesi “FIKIH” ve “FIKIH OKUMALARI” ders kitaplarında var. Fıkıh ders kitabında sayfa 185’te erkeğin kadını boşaması şu şekilde düzenlendi:

Talak, Fıkıh ders kitabının ifadesiyle “kocanın tek taraflı irade beyanıyla eşini boşamasıdır.” Talak, “sen benden bir talak ile boşsun” veya “kendine artık başka koca ara” gibi cümlelerle olmaktadır. Boşama yetkisi salt kocaya verilmekle birlikte koca evlenirken veya daha sonra, dilerse bu konuda karısını da yetkili kılabilecekmiş.[2]

Ders kitabında görüldüğü gibi; yalnızca erkeğin boşaması değil aynı anda eşinin kızkardeşi, halası, teyzesi ile olmamak koşuluyla erkeğin çok eşli olabileceği de dile getiriliyor.

Dahası “Fıkıh Okumaları” ders kitabında da bir erkek eşini üç kez “boş ol” veya yukarıda belirttiğimiz ifadelerle boşarsa onunla yeniden evlenebilmek için eşinin bir başka erkekle evlenip boşanması veya yeni kocanın ölmesi gerekir. Fıkıh Okumaları ders kitabında, yeni koca ile evliliğin zifafı içereceği de yazılıdır.[3]

Ayrıca ders kitaplarında şunlar da var:

  • Miras payı Medeni Yasa’ya değil ayete göre düzenlendi,
  • Kadının “açmasına izin verilen avreti; yüzü, bilekleriyle birlikte elleridir”,
  • Elbise, karşı cinsin dikkatini çekmemeliymiş,
  • Nafaka varken mehir düzenlendi,
  • Kadına bakmak haram,
  • Mezheplere göre avret yeri farklılığı,
  • Kürtaj “cinayettir” yaklaşımı, (AS: Katolik Kilisesi bile esnedi bu konuda!)
  • Estetik yasak,

Tekfir eden (dinden çıkan) erkekse, Müslüman bir kadınla evlenemez,

Daha çoğu var ancak buncası yeterli sanırım. Bu fetvalar ve ders kitaplarındaki ifadelerle kadının durumu ilerler mi? Geriler mi?

Ceren Özdemir’in, Emine Bulut’un katline bir de bu yönden bakmalı.

Bu fetvalar ve eğitime nasıl yaklaşılmalı?

Peki kadının onuru, özgürlüğü için ne yapacağız?

NOT: Ders kitaplarındaki ve Diyanet fetvalarındaki durumu görmek için

  • GAYRİMİLLİ EĞİTİM ve DİYANET’İN FETVALARI kitaplarımı okuyabilirsiniz.

[1] https://kurul.diyanet.gov.tr/Cevap-Ara/839/%E2%80%98bosarim–demekle-bosanma-meydana-gelir-mi-, erişim tarihi 01.12.2017.

[2] Orhan Çeker, Saffet Köse, Abdullah Kahraman, Servet Bayındır, İbrahim Yılmaz, Recep Özdirek, Adnan Memduhoğlu, Hasan Serhat Yeter, Editör: Recep Özdirek, Fıkıh, MEB Yayınları, Ankara, 2017, s.185.

[3] Abdullah Kahraman, Servet Bayındır, Recep Özdirek, Adnan Memduhoğlu, İbrahim Yılmaz, Ahmet Özdemir, Fıkıh Okumaları, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 2017, sayfa 108. FIKIH OKUMALARI kitabına http://www.eba.gov.tr/ekitap?icerik-id=2626 adresinden erişebilirsiniz.

MÜFREDAT VE FETVALARDA MEDENİ KANUN KARŞITLIĞI

MÜFREDAT ve FETVALARDA
MEDENİ KANUN KARŞITLIĞI

Mustafa SOLAK
Tarihçi – yazar

Medeni Yasa; Ulus egemenliğini, laikliği, kadın-erkek eşitliğine dayalı bir aile birliği içermesi, yargıca takdir yetkisi tanıması, dilinin sadeliği gibi nedenlerle 17 Şubat 1926’da kabul edilir, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girer.

Medeni Yasanın getirdiği önemli haklar

1) Resmi nikâh zorunlu hale getirildi.
2) Tek eşli evlilik zorunlu hale getirildi.
3) Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlandı.
4) Tek yanlı olarak erkeklerin olan boşanma hakkı eşit koşullarla kadınlara da tanındı.
5) Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanındı.
6) Patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkileri sona erdi.
7) Laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde uygulanır duruma geldi.
8) Türkiye’de hukuk birliği sağlandı.

Müfredat, ders kitapları ve Diyanet’in fetvalarında da eşitlik ve kadın hakları konusunda geriye gidildi. Ders kitaplarında ve fetvalarda Medeni Yasaya ve bu kanunun kadın-erkek eşitliği, milli birliği sağlama amaçlarına aykırı şu anlatımlar yer almaktadır:

  1. Kocaya 4’e dek çok eşli olma hakkı.
  2. Anneleri ile zifafa girilmeyen üvey kızlarla evlenilebilir.
  3. Boşama yetkisi kocaya verilmiştir, koca yetkisini başkasına devredebilir.
  4. Boşama için kocanın mahkemeye gitmesine gerek yok, “boş ol” demesi yeterli.
  5. Boşamadığı halde kasten yanlış beyanda bulunan Maliki ve Hanbeli eşini boşamış sayılıyor.
  6. Zifaf gerçekleşmeden yapılan boşama geçerlidir.
  7. Kadını âdetli iken boşamak geçerli.
  8. Çocuk olmaması boşanma sebebi sayılıyor.
  9. Mirastan kız çocuklara, erkeğin yarısı kadar pay verilir.
  10. Evlatlık ile evlat edinen arasında mirasçılık ilişkisi yoktur
  11. Kadının “açmasına izin verilen avreti; yüzü, bilekleriyle birlikte elleridir”,
  12. Mezheplere göre avret yeri, farklı düzenlendi.
  13. Elbise, karşı cinsin dikkatini çekmemeliymiş.
  14. Mirasçı, farklı dinden ise mirastan pay alamaz.
  15. Kadına bakmak haram.
  16. Kürtaj “cinayettir” yaklaşımı var.
  17. Estetik yasak.
  18. Tekfir eden (dinden çıkan) erkekse Müslüman bir kadınla evlenemez.
  19. Dinini ve ahlakını beğendiğiniz dünürün oğluna kızınızı vermezseniz yeryüzünde fitne ve bozgunculuk olurmuş.
  20. Kadın, eşinin sevmediği kimseleri evinize sokmamalı ve hoşlanmadığı kimselerle konuşmamalı imiş.
  21. ….

Milli birlik ve emperyalizme direnmek için mücadele edilmeli

Eğitimdeki ve fetvalardaki bu ifadelere karşı son 1,5 yıldır CKD ve Türk Kadınlar Birliği dışında çaba sarf edene rastlamadım. Kadının özgürlüğü erkeğin özgürlüğüdür. Erkeği önce ana yetiştirir. Dahası ülkemiz, ABD ile enstrümanları PKK ve FETÖ ile mücadele ederken milletin arasına ayrılık sokmak yanlıştır. Kadını erkeğiyle milli birlik halinde emperyalizme direnebiliriz. Mücadele edelim.

Kadın-erkek eşitliği için şunlar yapılabilir:

a. Müfredat ve ders kitapları kadın-erkek eşitliği yönünden incelenmeli ve cinsiyet eşitliğine uygunluğunun denetimi yapılmalı.
b. Kadınlara yönelik ayrımcılık içeren ifadeler müfredat ve ders kitaplarından çıkarılmalı.
c. Toplumsal cinsiyet eşitliği eğitimin tüm kademelerinde zorunlu ders olarak yer almalı.

NOT: Müfredat ve ders kitaplarındaki Medeni Kanun’a karşıtlığa ilişkin, “Gayrimilli Eğitim” ve “Diyanet’in Fetvaları” kitaplarım okunabilir. Daha da önemlisi mücadelede değerlendirelim.

ABD’YE DİRENMEDE MEDENİ KANUN’UN ÖNEMİ

ABD’YE DİRENMEDE MEDENİ KANUN’UN ÖNEMİ

Mustafa SOLAK
Tarihçi – Yazar

Medeni Kanun’un amacı dine göre değil güncel ihtiyaçlara dayalı, kadını erkeğiyle çağdaş bir toplum yaratmaktır. 17 Şubat 1926’da kabul edilir, 4 Ekim 1926’da yürürlüğe girer.

Ziya Gökalp’e göre eski yaşam ve geleneklerin yerini yeni bir yaşam almalıydı. Ziya Gökalp, evlilikte, boşanmada ve mirasta kadın-erkek eşitliğini savunmuştur. [1] Mustafa Kemal Paşa, 7-8 Temmuz 1919 gecesi Mazhar Müfit Kansu’ya tesettürün ve fesin kalkacağını söyler. [2]

Cumhuriyet’in ilk yıllarında çabalar

Mahmut Esat Bozkurt, Mecelle olmak üzere kimi temel yasaları yeniden düzenlemek üzere kurulan komisyonların ıslahatın sosyal ve ekonomik sisteme dokunmadığını belirterek Adliye bakanını, büyük bölümü “13 yy. önce Bağdat çöllerinde yazılmış ve bir bölümü de Frenk kokan yasalar” diyerek eleştirir. [3] Daha sonra Adliye Bakanı olan Mahmut Esat Bozkurt, Şükrü Kaya [4] ile birlikte “Avrupa’dan medeni yasa almak” fikrini Atatürk’e iletirler.[5]

Sonuçta İsviçre Medeni Kanunu’nun ve Borçlar Kanun’unun, kimi değişikliklerle, bütün olarak alınıp benimsenmesine karar verilir.

Mahmut Esat’ın Medeni Kanun’a yazdığı gerekçe

Medeni Kanun’a yazdığı gerekçede Mahmut Esat Bozkurt, yeni yasaya gereksinimin dinin değişmez doğasının bütün gereksinimleri karşılaşmaktan uzak olduğundan dolayı gerek duyulduğunu açıklar:

  • Mecelle‘nin temeli ve ana çizgileri dindir; oysa insanlık yaşamı, her gün, hatta her an köklü değişimlerle karşı karşıyadır. Bunun değişimleri, yürüyüşü, hiçbir zaman bir nokta çevresinde saptanamaz ve durdurulamaz. Yasaları dine dayalı devletler kısa bir zaman sonra yurdun ve ulusun isterlerini karşılayamazlar. Çünkü dinler, değişmez kurallar kapsarlar. Yaşam yürür; gereksinimler hızla değişir; din yasaları, her ne olursa olsun ilerleyen yaşamın karşısında, biçimden ve ölü sözcüklerden ileri bir değer, bir anlam taşıyamazlar. Değişmemek, dinler için bir zorunluluktur. Bu nedenle dinlerin yalnız bir vicdan işi olarak kalması, çağdaş uygarlığın temellerinden ve eski uygarlıkla yeni uygarlığın en önemli ayırıcı niteliklerinden biridir. Köklerini dinlerden alan yasalar, uygulandıkları toplumları ilkel çağlara bağlarlar ve ilerlemeleri engelleyici belli başlı neden ve etkenler arasında bulunurlar. Türk ulusunun alın yazısının, bugünkü çağda bile ortaçağ düzen ve kurallarına bağlı kalmasında, dinin değişmez kurallarından esinlenen yasalarımızın en güçlü etken olduklarından kuşku duyulmamalıdır.”

Medeni Kanun’un getirdiği önemli haklar

1) Resmi nikâh zorunlu duruma getirildi.
2) Tek eşli evlilik zorunlu kılındı.
3) Mirasta kız ve erkek çocukların eşit pay almaları sağlandı.
4) Tek yanlı olarak erkeklerin olan boşanma hakkı eşit koşullarla kadınlara da tanındı.
5) Kadınlara istedikleri işte çalışabilme hakkı tanındı.
6) Patrikhane ve konsoloslukların yargı yetkileri sona erdi.
7) Laik hukuk anlayışı toplumun her kesiminde uygulanır duruma geldi.
8) Türkiye’de hukuk birliği sağlandı.

Medeni Kanun’un öncesine dönüyoruz!

Emine Bulut’un eski eşi tarafından, çocuğunun önünde öldürülmesi gibi her yıl binlerce kadının eşi tarafından öldürülmesi, yaralanması hangi eğitimsel ve kültürel ortamından besleniyor anlamamız gerek ki çözüm üretelim.

Bunlar arasında ders kitapları ve Diyanet’in fetvalarından, Medeni Kanun’un hükümlerine ve amaçlarına aykırı kimi örnekler sunalım.

  1. Nişanlılar flört edemezler, el ele tutuşamazlar.
  2. Kocaya 4’e dek çok eşli olma hakkı.
  3. Boşama yetkisi kocaya verilmiştir, koca yetkisini başkasına devredebilir. Boşama için kocanın mahkemeye gitmesine gerek yok, “boş ol” demesi yeterli.
  4. Mirastan kız çocuklara, erkeğin yarısı pay.
  5. Kadın, göstermediği sürece saçını siyaha boyayabilir,
  6. Cariyenin kendi sahibesini doğurması kıyamet alameti sayılıyor,
  7. Anneleri ile zifafa girilmeyen üvey kızlarla evlenilebilir,
  8. Kadının “açmasına izin verilen avreti; yüzü, bilekleriyle birlikte elleridir.”

Dindar gençlik yetişiyor mu?

Dindar gençlik yetiştirmek amacıyla bu ifadeler müfredata ve fetvalara eklense de saha araştırmaları da gösteriyor ki, hiç de dindar gençlik yetişmediği gibi ruh dengeleri bozulmuş gençler yetişiyor. Örneğin “Atatürk’ü toprak kabul etmedi, betona gömdüler” diyen öğrencim; başka bir zaman da  “Allah çarpsın en iyi içki Jack Daniels” demişti. Neyi savunduğunu bilemeyen gencin ruhi dengesi yerinde midir?

Neredeyse her davranışı vicdan, emek, akıl bağlantısından kopararak sevap, günah, haram, helal kavramlarına sıkıştıran anlayış psikolojik sorunları artırır. Nitekim çocuğunu, “çocuğum artık anaokulundan başlayarak dinini öğrenecek” gerekçesiyle sıbyan mektebine gönderen aileler yakınmaya başladılar. Gazeteden okuyalım:

“Evde ne yapsak ‘günah’ demeye başladı. Örneğin resim yapmak istiyor, ‘ama resim yapmak günah’ diyor…sorunlar giderek büyüdü. Doktora götürdüm. Çocuk çok ciddi psikolojik sorunlar yaşıyormuş. Neyin günah olup neyin olmadığının çelişkisini yaşadığı için depresyona girmiş. En çok da kardeşinden hırsını almaya çalışıyor. Çocuk gece altını ıslatmaya başladı. İçine kapandı, evdeki eşyalara zarar verdi. 5 yaşındaki çocuk bir gün dedi ki: ‘Annelerin çalışması günah. Anne ne olur günah işleme, lütfen çalışma. Babam bize baksın, senin paran da günahmış, o parayla bana sevdiğim şeyleri alma.’”

Aile en sonunda şunu diyor: “en doğrusu çocuğa dinsel bilgiyi ailesinin vermesi.”

ABD’ye etkili mücadelede Medeni Kanun’un önemi

Bunları söyleyen bir çocuğun annesine, kardeşine davranışı bu ise siz başka kadınlara, millete, ulusal birliğe, kendi dininden, mezhebinden olmayana davranışını düşünün!

Ülkemiz ABD tarafından Suriye’nin kuzeyi, Kıbrıs, Ege’den sıkıştırılır ve FETÖ, PKK aracılığıyla ulus devletimiz parçalanmak istenirken Medeni Kanun’a aykırı müfredat ve fetvalar Ulusal birliğimizi zedeliyor. Dolayısıyla emperyalizme karşı birleşmiş bir millet için bundan vazgeçilmelidir. Sendikalar, dernekler, partiler bunun için birbirlerini ve milleti görüşmelerle, panel, konferanslarla uyarmalıdır.

NOT: Müfredat ve ders kitaplarındaki kadın düşmanlığına ilişkin ifadeleri “Gayrimilli Eğitim” ve “Diyanet’in Fetvaları” kitabımı mücadelede değerlendirebilirsiniz.

[1] Ziya Gökalp, Yeni Hayat–Doğru Yol, (haz: Müjgan Cumhur), Kültür Bakanlığı, Ankara, 1976, s. 32.
[2] Mazhar Müfid Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.I, 2. Baskı, Türk Tarih Kurumu, Ankara, 1986, s. 131-132.
[3] TBMM Zabıt Ceridesi, 2. Dönem, C.X, s. 175-177.
[4] Şükrü Kaya’nın hukukun laikleştirilmesine yönelik çabaları için bkz. Mustafa Solak, Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, Kaynak Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, 2013.
[5] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, İstanbul, 1969, s. 370.