LOZAN BU ÜLKENİN TAPUSUDUR

LOZAN BU ÜLKENİN TAPUSUDUR

Mustafa Solak
Odatv.com 23.07.2018

Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan İngilizlerin Osmanlı’yı durdurmak için laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdurduklarını, Sevr gösterilerek, Lozan’ın imzalatıldığını, yani ölümü gösterip sıtmaya razı ettiklerini iddia etmişti. İngilizlerin “Müslümanları İslâm’dan uzaklaştırmak” için başvurdukları yollardan birinin “Osmanlı’nın yerine seküler Türk devletinin kurulması olduğunu” cümleleriyle yansıtıyordu:

“Seküler Türk devletinin kurulmasında, İngilizler, doğrudan değil, dolaylı olarak rol oynadılar.

Yunanlar üzerimize salındı.

Sevr gösterilerek, Lozan imzalatıldı. (Ölümü göstererek sıtmaya razı ettiler bizi!)

Hilâfet kaldırıldı.

Sonuçta, Jakoben, tepeden monteleme yöntemiyle işleyen, önce devleti, sonra toplumu sekülerleştirmeyi yani İslâm’dan arındırmayı, uzaklaştırmayı hedefleyen kapsamlı bir proje hayata geçirildi.”

Şu anda devleti “Anadolu yarımadasına hapseden” anlayışa karşı “kökleri iki asır öncesine giden yüzyıllık prangaları birer birer kırmaya” çalıştığını da şu sözleriyle ortaya koymuştu:

“Yeni kurulan Türk devleti, medeniyet iddialarını reddederek, Batılılaşma projesi başlattı.

En iyimser ifadeyle, bu, dört bir taraftan üzerimize gelen emperyalistlerin saldırılarını önlemek için bir zaman kazanma çabasıydı.

Öyle zannediyorum ki, Türkiye’de devlet, şu ân, bizi medeniyet iddialarımızdan da, tarihten de uzaklaştıran, Anadolu yarımadasına hapseden, bizim birbirimizle boğuşmamıza, uğraşmamıza, enerjimizi su gibi harcamamıza neden olan, kökleri iki asır öncesine giden yüzyıllık prangaları birer birer kırmaya çalışıyor.”[1]

Bu sözlerin yazarı emperyalizme isyan ederek kurulan cumhuriyetimizden önce kapitülasyonlar yoluyla İngilizlere ve diğer emperyalist devletlere ekonomik, siyasi hukuki bağımlı olduğumuzu, kendisinin ifadesiyle ayağımızın prangalarla bağlı olduğunu bilmez mi?

İngilizlerin İstanbul’un işgal ettiği, padişahın da İngilizlere boyun eğdiğini bilmez mi?

Aşağıda göstereceğimiz gibi Sevr Antlaşması’nın özgürlük değil kölelik olduğunu, Müslümanların da İngiliz dipçiği altında yaşamaya mecbur olduğunu bilmez mi?

Başında “Prof” yazdığına göre bilir. Bilir de konferanslara davet edilmek, egemenin eteklerinde çıkarına bakmak işine gelir. Yoksa yazdıklarında iddianın dışında kanıtlayıcı cümle olmadığını o da biliyor.

SEVR KÖLELİKTİR, PARÇALANMAKTIR

Biz bilmeyenlere, safça inanan vatandaşlarımıza Sevr Antlaşması’nın maddelerini gösterelim. Sevr ile;

1) Edirne ve Kırklareli dahil olmak üzere Trakya’nın büyük bölümü Yunanistan’a, Ceyhan-Antep-Urfa-Mardin-Cizre kent merkezleri Suriye’ye bırakılacak, İstanbul Osmanlı Devleti’nin başkenti olarak kalacaktı.

2) İstanbul ve Çanakkale Boğazları ile Marmara Denizi silahtan arındırılacak, savaş ve barış zamanında bütün devletlerin gemilerine açık olacak; Boğazlarda deniz trafiği on ülkeden oluşan uluslararası bir komisyon tarafından yönetilecek; komisyon gerekli gördüğü zaman Müttefik Devletlerin donanmalarını yardıma çağırabileceki.

3) İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşan bir komisyon Fırat’ın doğusundaki yerlerde Kürdistan’a özerklik verilecek; 1 yıl sonra Kürtler dilerse Milletler Cemiyeti’ne bağımsızlık için başvurabileceklerdi.

4) İzmir ili ile sınırlı alanda Osmanlı devleti egemenlik haklarının kullanımını 5 yıl süre ile Yunanistan’a bırakacak; bu sürenin sonunda bölgenin Osmanlı veya Yunanistan’a katılması için halkoylaması yapılacaktı.

5) Osmanlı, Ermenistan Cumhuriyeti’ni 88-93. maddeleriyle tanıyacaktı; Türk-Ermeni sınırını hakem sıfatıyla ABD Başkanı belirleyecekti. ABD Başkanı Wilson 22 Kasım 1920’de verdiği kararla Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis illerini Ermenistan’a verdi.

6) Osmanlı savaşta veya daha önce kaybettiği Arap ülkeleri, Kıbrıs ve Ege Adaları üzerinde hiçbir hak iddia etmeyecekti.

7) Osmanlı din ve dil ayrımı gözetmeksizin tüm vatandaşlarına eşit haklar verecek, tehcir edilen gayrımüslimlerin malları iade edilecek, azınlıklar her seviyede okullar ve dini kurumlar kurmakta serbest olacak, Osmanlı’nın bu konulardaki uygulamaları gerekirse Müttefik Devletler tarafından denetlenecekti.

8) Osmanlı’nın askeri kuvveti 50.000 olacak, Türk donanması tasfiye edilecekti. Marmara Bölgesi’nde askeri tesis bulunduramayacak, askerlik gönüllü ve paralı olacak, azınlıklar orduya katılabilecek, ordu ve jandarma Müttefik Kontrol Komisyonu tarafından denetlenecekti.

9) Savaş döneminde katliam ve tehcir suçları işlemekle suçlananlar yargılanacaktı.

10) Osmanlı’nın mali durumundan ötürü savaş tazminatı istenmeyecek, Türkiye’nin Almanya ve müttefiklerine olan borçları silinecekti; ancak Türk maliyesi müttefikler arası mali komisyonun denetimine alınacaktı.

11) Osmanlı’nın 1914’de İttihat ve Terakki’nin tek taraflı olarak feshettiği kapitülasyonlar müttefik devletler vatandaşları lehine yeniden kurulacak.

12) Türk hukuku ve idari düzeni hemen her alanda Müttefikler tarafından belirlenen kurallara uygun hale getirilecek; sivil deniz ve demiryolu trafiği Müttefik devletler arasında yapılan iş bölümü çerçevesinde yönetilecek; iş ve işçi hakları düzenlenecek; eski eserler kanunu çıkarılacaktı.

Yukarıda özetlenen Sevr’de siyasi, ekonomik, hukuki bağımsızlıktan bahsedilebilir mi!

Sevr ile Osmanlı’ya bırakılan topraklar haritada görüleceği gibi Ankara çevresi ile sınırlandırılmıştı.

24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile kapitülasyonları kaldırarak ekonomik bağımsızlığımızı elde ettik. Denizlerde egemenlik hakkı anlamına gelen Kabotaj hakkını kazandık. Ermeni, Kürt devletine izin vermedik. Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak topraklarımıza kattık. Boğazlarda egemen olduk. 1936 Möntro Boğazlar Sözleşmesi ile tam egemenlik sağladık. Gayrımüslimlere egemenliğimize aykırı verilen hakları kaldırdık. İç Anadolu ile sınırlı devlet öngören, asker sayımızın 50.000 olacağına ilişkin madde Sevr planı çöpe gitti. Lozan’ın hezimet olduğunu düşünen saf vatandaşlarımıza sorunuz:

Lozan mı Sevr mi köleliktir? Hangisi hezimettir?

ADALARI LOZAN’DA MI KAYBETTİK?

Kimi devlet yöneticileri adaları Lozan’da kaybettiğimizi belirtiyor ama Adalar Sevr’de elden çıkmıştı. Hatta Balkan Savaşları sonucu adalar elden çıkmıştır.  1. Balkan Savaşı sonucu 1913 yılında imzalanan Londra Antlaşması’yla Yunanlılar, İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada dışındaki adaları işgal etti. 2. Balkan Savaşı sonunda yapılan Atina Antlaşması (14 Kasım 1913) ile Girit ve İmroz, Bozcaada, Meis ve Kaş adaları dışındaki tüm adalar Yunanistan’a verildi. Bulgaristan Ege Denizi’ne ulaşmıştır. Bunda donanmayı darbe korkusu nedeniyle Haliç’e hapseden 2. Abdülhamit’in de payı vardır.

Türkiye Kıbrıs’tan Lozan’da vazgeçmedi. Lozan sadece İngiltere’nin 1914 yılında Kıbrıs ilhakını tanıdı. Aslında Kıbrıs İngiliz yönetimine 1878’de bırakılmıştı. 1882’de İngiltere Kıbrıs gelirlerini, 1855 Osmanlının borç faizlerine tahsis etti. Yani ada 1882’den itibaren Osmanlı toprağı olmaktan çıkmıştı. Tahtta 2. Abdülhamit vardı.

LOZAN’I GÜNCELLETENLER EMPERYALİSLERİ SEVİNDİRİR

18 ada ve 152 tane adacık Yunanistan tarafından el konulmasına sessiz kalan yöneticiler Lozan’ı güncelletmekten bahsediyor. Bu kapsamda “ülkemizin Güneydoğu sınırlarında yaşadığı en önemli sorunlar Misak-ı Milli’den verilen tavizlerden kaynaklanıyor” da denmişti. Kimileri Musul’u, Kerkük’ü almaktan bahsediyordu. Oysa Yunanistan’ı Lozan’ı uygulamaya davet etmeli, adacıklar ve Kıbrıs üzerindeki hak ihlallerine karşı çıkmalı ve bölge ülkelerinin egemenlik hakkına, rejimine, toprak bütünlüğüne saygı göstererek emperyalizme karşı birleştirmeye çalışmalıyız. Hayal aleminde yaşayıp bölge ülkeleri ile çatışmamızı bekleyen emperyalizmin ekmeğine yağ sürmenin anlamı yok.

LOZAN 2023’TE Mİ SONA ERİYOR?

Lozan Anlaşması’nın her yıl dönümünde “çok gizli” yazan 21 maddelik ek protokolün olduğu teranesi ısıtılır. Bu ek protokolde şu maddelerin yer aldığı iddia edilir:

Madde 2: “Türkiye, Boğazlar üzerindeki hâkimiyetinden 24 Nisan 2023’ü 25 Nisan 2023’e bağlayan gece yarısı tamamen vazgeçecek ve bölge, anlaşmada imzası bulunan diğer devletlerin hâkimiyeti altına girecektir.”

Madde 7: “Türkiye 24 Nisan 2023 tarihi itibariyle bütün yeraltı servetlerini ve doğal kaynaklarını kullanma hakkından feragat edecek, bu hak anlaşmada imza sahibi olan diğer memleketlerin olacaktır. İşbu maddeye ormanlar, madenler ve bütün enerji kaynakları da istisnasız dahildir.”

Madde 9: “Türkiye, Fener Patrikhanesi’nin ekümenik olduğunu kabul edecektir. Patrikhane 24 Nisan 2023’ten itibaren milletlerarası hükmî şahsiyete sahip olacak, Ayasofya Patrikhane’ye devrolunacak.”

Madde 17: “Uygulama imkânı kalmayan Sevr Anlaşması’nın bazı maddeleri de yine 24 Nisan 2023’ten başlamak üzere hayata geçirilecek, öncelik Ermenistan, Lâzistan ve Kürdistan projelerine verilecektir.”

Madde 21: “İşbu anlaşma 24 Temmuz 1923 günü Lozan Palas Oteli’nin kömürlüğünde Türkiye Hariciye Vekili İsmet ile İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Horace George Montagu Rumbold tarafından gizli olarak imzalanmıştır.”

Bu iddiayı dile getirenlere soralım:

1) Emperyalistler, hedefleri önünde engel gördükleri Atatürk’ü Türk Milletinin gözünden düşürmek için neden 100 yıl sonra açıklamayı düşünsünler?

2) Asi olup emperyalizm ve padişaha isyan eden, haklarında idam fermanı verilenlerin bağımsızlık için değil de boğazları, yer altı kaynaklarını peşkeş çekmek mücadele ettikleri mantığa uygun mu?

3) Emperyalistlerin böyle bir anlaşmayı imzalayacak kadar güçleri var da neden 100 yıl sonrasına bırakıyorlar?

4) İnönü’yle gizli antlaşma yapanlar, TBMM’ce onaylanmadıkça bu antlaşmanın “yok” hükmünde olduğunu bilmezler mi? “Meclis onayladı” diyorsan tutanaklar nerede? “Tutanaklar da gizli” ise ve sen görüysen bir kopyasını niye almadın?

5) Bunu iddia edenlerin iddialarını neden ispat etmiyorlar? Yoksa amaç bir akıllıya 40 kişinin deli deyip kendisinin de deli olduğuna inanması gibi etki yaratılmak yani ne kadar çok dillendirilirse o kadar çok inanılır diye düşünüyor olamazlar mı?

6) Neden 35, 50 yıl değil de 100 yıl? “Cumhuriyet’in 100. yılı” deyip sansasyonel etki yaratıp seni tavlamak için olmasın?

7) Patrikhane üzerinden “Hrıstiyanlığın ihyası ve İslam karşıtlığı” iddiası, vatanı düşman belledikleri Hrıstiyan işgalcilerden temizleyerek bize dinin daha baskı altında yaşanacağı (belki de yaşanamayacağı) ortama mı neden olur?

Bu sorulara yanıt verene rastlamadım. Gerçek şu ki Lozan Antlaşması, bu ülkenin tapusudur ve Türk Milleti sahip çıktığı sürece öyle kalacak. Lozan üzerinden tartışma yürütüp milleti ayrıştırmak yerine Ege adaları, Kıbrıs, Suriye üzerinden PKK, FETÖ eliyle yürütülen emperyalist oyunlara karşı birliğimizi her zamankinden fazla sağlamaya çalışmalıyız.

[1] Yusuf Kaplan, “Maddî Bakımdan Büyürken, İslâmî Bakımdan Kan Kaybetmemizin Önüne Nasıl Geçebiliriz?”, 02.04.2018, erişim tarihi 05.04.2018, Https://Www.Yenisafak.Com/Yazarlar/Yusufkaplan/Madd-Bakimdan-Buyurken-İslm-Bakimdan-Kan-Kaybetmemizin-Onune-Nasil-Gecebiliriz-2045090

EKONOMİDE ÇÖZÜM : ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİĞİ

EKONOMİDE ÇÖZÜM :
ATATÜRK’ÜN DEVLETÇİLİĞİ

Mustafa SOLAK
Tarihçi-yazar

Dolar 4.90 TL’yi aştı. Sonra Merkez Bankası’nın faiz oranını 3 puan artırmasıyla düştü. Cumhurbaşkanını ve AKP’yi emperyalizm güdümlü para spekülatörleri iktidara getirmişti. Erdoğan her ne kadar anlaşma yollarını arasa da PKK, PYD’ye tavır alması, ABD’nin egemenlik alanı Suriye’ye girmesi, Astana Süreci’nde yer alması ve Avrasya’ya yanaşmasından dolayı ABD’nin hedefindedir. Dolar bu nedenlerle yükseliyor. Türkiye Suriye, Ege, Kıbrıs, Avrasya sorunlarında ABD’ye tam teslim olmadıkça, PYD’ye düşman oldukça da yükselecek. Cumhurbaşkanı, Doların yükselişini üst akılda arıyor. Doğru ama, AKP’nin gelişi de böyleydi. Ekonomiyi onların üst akıl, bizim deyimimizle emperyalizmin yönlendirebileceği şekilde kırılgan hale getirirseniz döviz yükselir elbet.

Üretimden vazgeçtiniz, kaynakları inşaata yönelttiniz. Fabrikaları, madenleri satıyorsunuz. Niye Çin ABD’nin hedefinde olduğu halde orada ekonomik kriz yaratamıyorlar? Çünkü Çin Atatürk’ün devletçi ekonomi modelini uyguluyor. Yalnızca bir döviz krizi değil ekonomik kriz var. Üretimden vazgeçmenin neden olduğu, emperyalizmin kendine bağlı banka ve spekülatörler aracılığıyla yönlendirdiği bir kriz.

EKONOMİK KRİZİN TEMEL NEDENİ SİYASAL

Kimileri dövizin yabancı yatırımcıya güven verecek demokratik, istikrarlı bir ortam olmadığından söz ederek yükseldiğini ve Erdoğan’ın Cumhurbaşkanlığından indirmesiyle sona ereceğini söylese de, krizin temel nedeni belirttiğimiz üzere siyasal, emperyalizmin etkisi var. AKP ülkemizi krize dayanıksız duruma getirdi, vebali de büyük. Belirttik ama krizi, emperyalizme milli duruşumuzu göstermek ile aşabiliriz.

Salt anti-emperyalist siyasi duruş da yeterli değil, ekonomimizin emperyalist müdahaleye açık yapısını da düzeltmeliyiz. Atatürk’ün devletçi, kamucu ekonomisini uygulamalıyız. Yabancı mal tüketiyoruz, yerli üretimi teşvik etmeliyiz. Üretim ve ürettiğimiz pazarlamak için İran, Suriye, Irak, Rusya, Türk Cumhuriyetleri, Çin ile ucuz enerji ve pazar olanaklarını değerlendirmeliyiz.
“Avrasya’da, Çin’de demokrasi yok” dediğinizde dünya pazarının 1/4’ünü dışlarsınız.

Genel ve yerel seçimler, Suriye’de PYD üzerinden ABD’ye karşı verilen mücadele, üretim yerine tüketim, döviz, borsa rantının tercih edilmesi, 450 milyar $ dış borç, dış ticaret açığının 100 milyar $ olması ekonominin belirsiz kalmasına neden oluyor ve dövizin yerinde durmasını önlüyor. Her sıkıntıyı faiz lobisine bağlayanlar şimdi lobiye teslim oldu. Dövizin artışını ancak faizleri artırarak engelleyebildiler. Çıkış lobide değil, Atatürk’ün devletçi ekonomisinde.

ATATÜRK’ÜN EKONOMİYLE HARP AKADEMİSİ SIRALARINDAKİ İLGİSİ

Emperyalist etki ne denli olursa olsun üretime, cari dengeye dayanmayan borcu borçla çeviren anlayışın geleceği yer buradaydı. Oysa çözüm tarihimizde; Atatürk’ün devletçi ekonomisi uygulayarak krizden kurtulabiliriz.

Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra “nasıl bir ekonomi politikası?” sorusuna yanıt aramak için 4 Şubat 1923’de İzmir’de İktisat Kongresi toplanmıştır.

Atatürk, sürekli borçlanmanın, kapitülasyonların ülkeyi bağımlı hala getirerek Osmanlının parçalanmasına neden olduğunu biliyordu. Kimilerinin “Atatürk ekonomiden anlamazdı” savına karşı Atatürk, daha Harp Akademisi sıralarındayken ekonomiyle ilgilenmeye başlamıştı.  Gazeteci-yazar Taylan Sorgun “Devlet Kavgası (İttihat Terakki)” kitabında İttihat Terakki içinde yer almış kişilerin anlattıklarından Atatürk’ün ekonomiye ilgisine ilişkin şunları aktarıyor:

“Mütegallibe denilen zümre ile çok az sayıdaki bir zümre ve Saray çevresi hayatın imkânlarından faydalanmaktadırlar. Başımızda kapitülasyonlar denilen bir iktisadi bela vardır. Peki, bununla neler olmuştur? Avrupa zenginleşti, Avrupa milletleri fabrikalarını yaptılar, fakat kapitülasyonların getirdiği iktisadi durum bunları yapmamızı engelledi. Avrupa devletlerinin egemen oldukları topraklardaki öteki milletlerin bireyleri de Avrupa milletlerinin bireyleri için üretim yapmaktadır. Bugünkü mevcut topraklarımız içindeki öteki milletler Avrupa’nın kendi emelleriyle tatbik edecekleri siyaset ile kendi vaziyetlerini tayin etmek siyasetini güdeceklerdir.”

Görüldüğü gibi Atatürk kapitülasyonlardan saray çevresindeki belli bir azınlığın yararlandığını, kapitülasyonların fabrika yapmamıza engel olduğunu belirlemiştir. Harp Akademisi 1. sınıftayken bir gün yine kapitülasyonların zararlarından söz ederken 2. Abdülhamit’in hafiyelerince gözaltına alınarak Yıldız’daki mahkemeye götürülür. Mahkeme heyeti sorar:

“Siz askersiniz. Kapitülasyonları tenkit etmişsiniz. Siyasete karışamazsınız. Neden öyle konuştunuz?”

Atatürk ise “Erkânı harp [subay] olacağız. Bir kumandan memleketinin siyasi ve iktisadi meselelerini bilmezse harpte muvaffak olamaz.” diye yanıtlayarak mahkeme heyetini ikna eder.

Mezun olup sürgünE gönderildiği Şam’da ekonomiye ilişkin düşüncelerini arkadaşlarına şöyle açar: “Avrupa devletlerinin devletin idaresini ele aldıkları ortadadır. Mali vaziyetimiz, iktisadi halimiz hepsi onların elindedir. Peki, biz bu vatan topraklarında neyiz?

Mustafa Kemal’in bu sözleri Tıbbiyeli Mustafa’yı şaşırtmıştır. Çünkü onlar kendi dünyalarındaki tartışmalarda sadece Meşrutiyet’in ilanından söz etmişlerdir. Oysa Mustafa Kemal Atatürk, Meşrutiyet’in ilanından sonrasını düşünmektir. Bilmektedir ki; ülkelerin bağımsızlığı ve kalkınması, hatta Meşrutiyet’in varlığı bile ekonomiye dayanır. Onun için “Hürriyet’in ilanı ama onun sonrası, onun kadar mühimdir” demektedir. Devrimin ordusunun silahlanmasını, maliyeyi Avrupa’nın elinden kurtarmayı, fabrika açmayı düşünmesi gerektiğine dair şunları söyleyecekti:

“Memleket kargaşa içinde. Makedonya’daki vaziyet malumdur. Avrupa devletleri bir paylaşma için neredeyse birbirleriyle bile harp edeceklerdir. İktisadi ve siyasi menfaatlerini temin için bizi bölüşmek gayretindedirler. Harici siyasetin kötülüğü meydandadır. Taht kendi telaşındadır. Elimizden çıkıp giden vatan toprakları bu harici siyasetin ne olduğunu meydana koymaktadır. Araplar, Avrupa’da gizli gizli kongreler yaparak aleyhimizde çalışmaktadır. Kapitülasyonların milleti nasıl perişan ettiğini görmeyen kör beyinler vardır. Ordunun vaziyetine bakınız. İhmaller elimizde vuruşacak silah bırakmamıştır. Maliye idaresi yabancıların elinde değil midir? Eşkıyası, mütegallibesi milletin başında beladır… Mütegallibe sırtını Saray’a dayamıştır. Saray kendi vaziyeti için mütegallibeyi mansıplara boğmaktadır. Ya millet, fakir… Avrupa kendi iktisadi vaziyetini fabrikalarla kuvvetlendirmiştir. Bizim kaç fabrikamız vardır, söyler misiniz? İşte İnkılabımız bunları düşünmelidir.”[1]

Atatürk, Harp Akademisi sıralarında dile getirdiği bu görüşleri İzmir’de İktisat Kongresi’nde de açıklayarak “ordumuzun kazandığı zaferler ne kadar büyük olursa olsun, bunlar iktisadi zaferlerle tamamlanmadıkça eksik kalırlar” diyecektir. Türkiye hızla üretime ağırlık verecektir.

DEVLETÇİLİK NEYDİ?

Yerli sanayiyi teşvik için 1927 yılında Sanayii Teşvik Kanunu çıkarılmış; fakat özel sermayenin yetersizliğinin anlaşılması üzerine 1931 yılında toplanan CHP Kurultayı’nda ekonomide devletçilik modelinin uygulanmasına karar verilmiştir. Atatürk 21 Nisan 1931’deki verdiği demeçte devletçiliği şöyle ele alıyordu:

“Ferdî iş faaliyetini esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha, memleketi mamurluğa eriştirmek için, milletin genel ve yüksek menfaatlerinin gerektirdiği işlerde, özellikle ekonomik alanda devleti fiilen alâkadar kılmak prensibimizdir.”

Devletçiliğin “liberalizmden başka bir sistem” olduğunu da belirtiyordu. Liberalizm açık pazar olmaya, bağımlılığa itmişti.

KÖYLÜ ÜRETİCİ HALİNE GETİRİYOR

Köylüye gerekli olan destek kredisi Ziraat Bankası aracılığıyla sağlanacaktır. Kaya, Ziraat Bankası Kanunu’yla ilgili olarak Meclis’te yaptığı konuşmada toprağın verimliliğinin artırılması için Ziraat Enstitülerine gerek olduğunu belirtmişti. Bunun yanında sendika, kooperatif adı altında birleşik, kombine yapılar oluşturularak bilimin sağladığı kolaylıklardan çiftçinin de yararlanması sağlanmalıydı:

“Bunu yapmazsak, çiftçiyi toprağa esir ederiz. Halbuki biz köylüyü bu memleketin efendisi olarak ilan ettik. Biz köylüyü toprağa değil, toprağı köylüyü esir etmeğe mecburuz ve bunu yapacağız. Zaten topraktan azami randıman alınmadığı takdirde toprak nankör bir anadır; yer.”[2]

1937 yılında anonim şirket olan Ziraat Bankası devletleştirilmiş, Tarım Kredi ve Satış Kooperatiflerinin kurulmasına hız verilmiştir. Zirai Donatım Kurumu kurulmuştur.

Yabancı sermayeye ülkemizin kalkınmasına yararlı olacak ve bağımlılığa sokmayacak biçimde izin verilmiştir.

SANAYİLEŞMEYE GİDİLDİ

Sanayileşmeye, üretme hız verildi. 19 Nisan 1925 tarihli 633 sayılı kanunla kurulan Sanayi ve Maadin Bankası, sanayide devletçiliğinin kurumsallaşmasında başlangıç adımlarındandı. 1929’da yürürlüğe giren korumacı tarife ve ithalat kısıtlamaları ile yerli üretici yabancıya karşı korunuyordu.

1923 yılında 3.700 ton olan pamuklu dokuma, 1927’de 9.055 tona; 597 bin ton olan maden kömürü ise 1 milyon 593 bin tona çıkarıldı. 1923’te üretilmeyen şeker, 1927’de 5.184 ton; 1932’de 27.549 ton üretildi. 1927-1932 arasında, çimento 24 bin tondan 129 bin tona, kösele 1.974 tondan 4.105 tona, yünlü mensucat 400 tondan 1.695 tona çıkarıldı. Elde edilen yerli üretimle, 1923’te ithal edilen kösele ve un, 1932’de hiç ithal edilmedi. Şeker ithalatı %37, deri ithalatı %90, çimento ithalatı %96.5, sabun ithalatı %96.5 oranında azaldı.

Türkiye 1923 yılında 36 milyon $ dış ticaret açığı verirken, bu açık 1931 yılında 300 bin $’a düşürüldü. 1930-37 arasındaki dönemde sürekli olarak dış ticaret fazlası sağlanmıştır. 1936’da Türkiye 20.1 milyon $ dış ticaret fazlası veriyordu. 1937 yılında Devlet Hazinesi’nde 26,107 ton altın, 1938 yılında 28.3 milyon $ döviz stoku vardı.

Enflasyon 1922-25 arasında yıllık %3.2; 1925-27 arasında %1’di. Osmanlı’dan devralınan Düyun-u Umumiye borçları ödendi.”

  1. ve 2. Beş yıllık kalkınma planları hazırlanmıştır. Kömür ve maden ocakları işletilmiştir. Ağır

endüstriye önem verilmiştir. Zonguldak ve Karabük havzasında fabrikalar kurulmuştur. Karabük Demir- Çelik Fabrikaları önemlidir. Şeker fabrikaları, bez kombinaları kurulmuştur.

1924-1929 yıllarının ortalama GSMH artışı % 10.9 olmuştur.

BÜTÇE DENKLİĞİ

Maliye politikası denk bütçe esasına dayanır. Yıl içinde ek ödeneklerle denkliğinin bozulmasına karşıdır. Bugünkü yöneticiler gibi bütçe denkliğinin iç ve dış borçlanmadan sağlanan gelirler ile sağlanması kabul edilmez. Zorunlu olmadıkça borçlanmaya gidilmemiştir.

Atatürk 1 Kasım 1937 Meclis açış konuşmasında bütçenin denk olmasını şöyle açıklar:

“Cumhuriyet bütçelerinin belirlenen ve daima kuvvetlenmesi gereken ortak özellikleri, yalnız denk oluşları değil, aynı zamanda koruyucu, kurucu ve verici işlere her defasında daha fazla pay ayırmakta olmalarıdır.”

TÜRK LİRASI DEĞERLİ KILINDI

Para politikasının temel esası, devlet harcamaları ile gelirler arasında sürekli bir denklik sağlanması, bu yolla enflasyonun önlenmesidir. Harcamalar ile gelirler arasında dengenin paranın değeri üzerinde etkili olduğunu düşünüyor ve Türk Lirasının değerini güçlü tutmaya çalıştığını şu sözleriyle vurguluyordu:

“Samimi bir bütçeye ve hakiki bir ödemeler dengesine dayanan paramızın fiilî istikrar vaziyetini kesin surette muhafaza edeceğiz.”

Türk Parasının Kıymetini Koruma Kanunu çıkaran Atatürk gibi, döviz, para arzı ve dolaşımını denetim altına aldı.  Karşılıksız para basılmamış ve 15 yıl boyunca denk bütçe gerçekleştirilmiştir.

Türk Lirası’nın İngiliz Sterlin’i karşısındaki değeri 1921’de 615 kuruş iken, 1930’da 1032 kuruşa kadar düşmüş ama 1938’de yeniden 620 kuruş düzeyine yükseltilmiştir. 1927’de 9.5 kuruş olan Fransız Frangı, 1929’da 7.7 kuruşa; 187 kuruş olan ABD Doları, 127 kuruşa düştü.

Türk Lirasının değerini korumak için dış alım ve satımın dengede olmasına çalışarak cari açık verilmemeye çalışılıyordu. Dış ticarette takip ettiğimiz ana prensibin, “dengemizin aktif (fazla veren) karakterini muhafaza etmekte” olduğunu söylüyordu. Nedeni ise “ödemeler dengesinin en mühim esası” olmasıydı.

Atatürk Türk Bankacılığını millileştirmeye çabalaşmıştır. 1920’de mevduatın % 32’sini elinde bulunduran milli bankalarımız, 1937’de mevduatın % 81’ni toplamışlardı.[3]

Özetle; Devletçi ekonomi; Bütçesi Dengesi, Gelir-Gider Dengesi, Dış ödemeler Dengesi üzerine dayanıyordu.

BUGÜNÜN İHTİYACI: PLANLI VE KARMA EKONOMİ

Kalkınmayı ve bölgeler arasında dengeleri sağlayan Planlı ve Karma Ekonomi, ülkemiz için esaslı çözümdür. Serbest piyasanın kaleleri sayılan Avrupa ekonomisinde bile devletin ekonomideki payı yarı yarıyadır. Borcun borçla çevrilmesinin, dış ticaret açığının, dövizdeki yükselişin önüne geçecek biricik formül üretmektir. Hem kamu hem de özel yatırımcılık teşvik edilmelidir. Kendi ülkemizde üretilebilecek hiçbir ürünü dışarıdan almamalıyız. Türkiye samanı bile dışarıdan ithal edebilir mi!

Zonguldak kömür ocaklarına yatırım yapılarak dışarıdan kömür alımına son verilmelidir. Atatürk’ün millileştirme politikası gibi enerji, ulaştırma, iletişim, haberleşme, bilişim ve gıda güvenliği gibi stratejik sektörlerde özelleştirilen Kamu İktisadi Teşebbüsleri kamulaştırılmalı ve verimli işletilmelidir. Faize, ranta, dolar ve borsa vurgununa giden kaynakları sanayi, tarım, maden, gibi üretim alanlarına yönlendirilmelidir. Gecelik vurgun amaçlı ülkemize giren dövizlerin giriş çıkışları denetime alınarak döviz fiyatlarında ani dalgalanmalar önlenmelidir. İç ticarette döviz değil Türk Lirası kullanılmalıdır.

https://odatv.com/ekonomideki-tek-cozum-ne–29051837.html 29.05.2018

Kaynaklar

[1] Taylan Sorgun, Devlet Kavgası (İttihat Terakki),  7. Basım, Kaynak Yayınları, İstanbul, 2018, s.43, 58, 70-71.
[2]Mustafa Solak,  Atatürk’ün Bakanı Şükrü Kaya, 1. Basım, İstanbul, 2013, s.218.
[3 Esat Çelebi, Atatürk’ün Ekonomik Reformları ve Türkiye Ekonomisine Etkileri (1923-2002),
Doğuş Üniversitesi Dergisi. 2002(5), s.29-30.