Etiket arşivi: Sinan Meydan

PUSULAMIZ ŞAŞTI VE ROTAMIZ DEĞİŞTİ Mİ?

Prof. Dr. Halil Çivi / İMZA...

Prof. Dr. Halil Çivi
İnönü Üniv. İİBF Eski Dekanı

Yurdumuzun kurtarıcısı; demokratik ve laik Cumhuriyetimizin kurucusu Ulu Önderimiz M. K. Atatürk, feodal, teokratik ve aile saltanatına dayalı Osmanlı Devlet yönetim modelini terk edip, yeni devletimizin pusulası ve rotasını akıl ve bilim merkezli çağdaş Batı Uygarlığına çevirmişti. Ayrıca 1925 yılında, Türkiye’deki tarikatlar, tekeler ve zaviyeleri kapatırken şu tarihsel uyarı ve açıklamayı yapmıştı:

  • ” Ey millet! İyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat medeniyet (uygarlık) tarikatıdır. Uygarlığın emir ve isteklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir.” (×)

    Atatürk ‘ün bu önemli açıklamasından tam 96 yıl sonra günümüzün tarikat ve cemaat kodamanları iktidardaki AK Parti yönetimine yaptıkları telkin ve basķılarla, 2011 yılında bizzat AK PARTİ tarafından imzalanan insan ve daha çok da kadın hakları ile ilgi olan İSTANBUL SÖZLEŞMESİ‘ni iptal ettirdiler. Mevcut siyasi iktidar, iktidarda kalma ve oy kaygısı ile onların isteğini yerine getirdi…

Tarikat ve cemaat liderlerinin İstanbul Sözleşmesi’nin iptali ile ilgili tutum ve sevinç açıklamalarını 22 Mart 2021 günlü SÖZCÜ gazetesinin sayfalarında okuyabilirsiniz.

Türkiye’nin yeni rotasının hangi yöne çevrildiğini, bu yeni rotanın hangi anlama geldiğini ve ne gibi sonuçlar doğurabileceğini sizlere bırakıyorum.

(x) Sinan Meydan, PUSULA, İnkılap Yay. 94. yıl, İstanbul 2021, s. 199
******

5 Aralık 2021, Türkiye’de kadınlara seçme ve seçilme haklarının verildiğinin 87. yıldönümü idi. Bu konunun siyasal, hukuksal, sosyal, ekonomik ve kültürel öneminden dolayı kadın hakları konusunda yazdığım bir şiirimi sizinle paylaşmak istedim.

TÜRK KADINI ve DEVRİMLER

Türk yurdunda kadınlar, sürer, eker, biçerdi
Sofrada dışlanmazdı, erkekle yer, içerdi
Eski Türk kadınları at biner, ok atardı
Düşman yurda saldırsa, cephede saf tutardı
Kadim Türk töresiydi kadına üstün değer
Hatun doğru söylerse, Hakan ona baş eğer
Ailede, toplumda erkekle kadın birdi
Hakan, Hatun devleti birlikte yönetirdi
Eski Türk töresinde Hakan, Hatun eşitti
Toplum din değiştirdi, eşitlik elden gitti
İslam çağdaş bir dindi, güzel ahlak diniydi
Adalet ve eşitlik bu dinin temeliydi
Allah’ın kitabını, Kur’anı çarpıttılar
Ulema kisvesiyle örfü dine kattılar
Arap örfü din oldu, din adına boy attı
Erkek egemen Arap bu örfleri dayattı
Arap kültürü ile fetvaya başladılar
Toplumdan, mesleklerden kadını dışladılar
Onları hakir gördü, bir kenara attılar
Peçe, çarşaf giydirdi, kafese kapattılar
Üretimden dışlandı üretken elin hası,
Üstüne kuma geldi, bu da işin cabası
Bedenine laf etti, eksik etek dediler
Maldan, mülkten dışladı, haklarını yediler
Bazen cariye diye pazarlarda sattılar
Sultana meze diye hareme kapattılar

Cumhuriyet gelince, hak, adalet dirildi

Kadınların hakları birer birer verildi
Medeni Kanun geldi, kumalığı kaldırdı
Mülkiyet eşitlendi, mirastan pay aldırdı
Türkiye’nin üstüne devrimle güneş oldu
Kadın öz kimliğini bu devrimlerde buldu
Kıyafet devrimleri çözüm üretti kökten
Türk kadını kurtuldu çağ dışı bir kılıktan
Attı çarşaf, peçeyi, parçaladı kafesi
Hem seçti, hem seçildi, daha gür çıktı sesi
Kadınlar eğitildi, üretime katıldı
Doktor, avukat, mimar… her mesleğe atıldı
Kadın, erkek bir oldu, parçalar bütünleşti
Bilim, üretim, sanat… kuvvet buldu, gürleşti

Uyan ey Türk kadını, sen artık kul değilsin
Haksızlığa baş eğme. başlar sana eğilsin
Atatürk devrimleri toplumsal bir ilaçtır
Kadın, erkek, tüm millet devrimlere muhtaçtır
Ey kadınlar eşitiz, Cumhuriyet bizimdir
Kul değiliz, yurttaşız, devrim halkımızındır
Halil Çivi bu sözler devrimler için azdır,
Atatürk sevgisini tüm gönüllere kazdır

19 Kasım 2007, Malatya
Prof. Dr. Halil Çivi

 

Bilgi notu: Kadınlarımıza, 1930’da önce belediye seçimlerinde oy verme hakkı tanındı. Bu gelişmeyi,1933’te köylerde muhtarlık için seçme ve seçilme hakkı izledi. 5 Aralık 1934’te ise milletvekili seçme ve seçilme hakkı verilerek tüm seçimlerde erkeklerle hak eşitliği sağlandı.

 

Cumhuriyetin boğazına dayanan bıçak: MENEMEN OLAYI 

Cumhuriyetin boğazına dayanan bıçak:
MENEMEN OLAYI
 

SİNAN MEYDAN
SÖZCÜ, 24 Aralık 2018
https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/cumhuriyetin-bogazina-dayanan-bicak-menemen-olayi-2835258/ 

Derviş Mehmet, cami avlusunda, sağ eliyle kavradığı o kör taassup bıçağını, tekbir getire getire, yalnızca genç öğretmen Kubilay‘ın boğazına değil, aynı zamanda Laik Cumhuriyet’in boğazına dayamıştı…

Halk Dostu Gazetesi 28 Aralık 1930.

88 yıl önce, 23 Aralık 1930’da, Menemen’de yedek subaylığını yapan genç öğretmen Asteğmen Kubilay, Cumhuriyet düşmanı bir grup tarikat mensubunca vahşice katledildi. Ancak gelin görün ki Menemen Olayı, 1950’lerden beri sürekli çarpıtıldı. Bugün ise hem çarpıtılıyor hem unutturulmak isteniyor. Peki, ama 88 yıl önce Menemen’de gerçekten ne oldu? Kubilay neden ve nasıl şehit edildi?

İSYANA HAZIRLIK

1930’da Manisa’da Giritli Derviş Mehmet adında biri ortaya çıkıyor. Nakşibendi tarikatına giriyor. Çevresindeki birkaç kişiyi “mehdi” olduğuna inandırıyor. Derviş Mehmet, 7 Aralık’ta, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet, Mehmet Emin, Nalıncı Hasan, Küçük Hasan ve Çakıroğlu Ramazan adlı 7 müridiyle birlikte “mehdiliğini” ilan etmek için harekete geçiyor.

7 Aralık sabahı Derviş Mehmet ve müritleri Manisa’dan Paşaköy’e geçiyorlar. Birkaç gün burada Derviş Mehmet’in bacanağının evinde kalıyorlar. Burada bir yandan zikirlere devam ederken, öbür yandan silahlanıyorlar. Birkaç gün sonra Kıtmir adlı köpeği de yanlarına alıp müritlerden Sütçü Mehmet’in köyü Bozalan’a gidiyorlar. Bu köye geldiklerinde müritlerden Çakıroğlu Ramazan gizlice kaçıyor. Böylece 6 kişi kalıyorlar. Burası Rumeli göçmenlerinin yaşadığı bir köydür. Köy halkı fazla dindar değildir. Derviş Mehmet ve müritleri bu köyde göze batınca Sümbüller Dağı’nda bir kulübe yaptırıp 15 gün kadar orada kalıyorlar. Her gün zikir yapıp esrar içiyorlar. Derviş Mehmet, burada “mehdiliğini” ilan ediyor. 22 Aralık gecesi, Kıtmir’i de yanlarına alarak Bozalan Köyü’nden ayrılıyorlar. Şimdiki hedefleri Menemen’dir. Plana göre orada bir gece Hoca Saffet Efendi’nin yanında kalıp gerekli öğütleri ve telkinleri alacaklar, sonra da İstanbul’daki Nakşi Şeyhi Hoca Esat Efendi’ye telgraf çekip isyanı başlatacaklar.

MENEMEN’DE İSYAN

Tarih: 23 Aralık 1930, Salı, Yer: Menemen
Derviş Mehmet ve müritleri 3 tüfek, 4 tabanca, yüzlerce mermi, balta, testere, kılıç ve bıçak gibi silahlarla şafak vakti Menemen’e varıyorlar. Çektikleri esrar nedeniyle dumanlı kafalarla Menemen’e giriyorlar, ancak ne yaptıklarının farkındalar.

Saat: 07:15. Derviş Mehmet ve müritleri, sabah namazında Müftü (Gazez) Camisine giriyorlar. Başı sarıklı Derviş Mehmet cemaatin şaşkın bakışları arasında şunları söylüyor: “Aziz cemaat! Ben mehdiyim! Dinimizi korumak için buraya geldim! Beni dinleyin!” Bu sırada müritlerden Nalıncı Hasan, camide mihrabın yanında duran ve üzerinde Fetih Suresi’nin birinci ayetinin yazılı olduğu yeşil sancağı alıyor. Derviş Mehmet ve müritleri tekbir getirerek ellerindeki yeşil sancakla camiden çıkıyorlar. Menemen sokaklarında dolaştıktan sonra Belediye Meydanı’na geliyorlar. Halkı o yeşil sancak altında toplanmaya çağırıyorlar.

Saat: 07:40. Belediye Meydanı’nda 80-100 kişi birikiyor. Meydana bir çukur kazıp ellerindeki sancağı oraya dikiyorlar. Derviş Mehmet meydana toplanan halka, “Ey ahali! Başlarınızdaki şapkaları atınız ve şu sancağın altından geçerek bize katılınız!” diye sesleniyor. Öğleye kadar o sancağın altında toplanmayanların, arkalarındaki 70 bin kişilik halife ordusu tarafından kılıçtan geçirileceğini söylüyor. Toplanan kalabalığın bir bölümü müritlere katılıp zikre başlıyor. Bu sırada bazı duyarlı vatandaşlar olayı emniyet güçlerine haber veriyor.

Tekbir seslerinin yükseldiği meydana önce Bölük Komutanı Jandarma Yüzbaşısı Fahri Bey, geliyor. Niçin toplandıklarını soruyor. Derviş Mehmet, “Ben mehdiyim! Şeriatı ilan ediyorum! Bana kimse dokunamaz! İzmir-Bergama yolu adamlarım tarafından tutulmuştur. Yolumdan çekil!” diyor. Yüzbaşı Fahri Bey, kalabalığın dağılmasını istiyor, ancak kalabalık dağılmıyor. Fahri Bey tedbir almak için oradan ayrılıyor. Bunun üzerine halkın bir bölümü Derviş Mehmet’i alkışlıyor. Böylece Derviş Mehmet ve müritleri daha da cesaretleniyor.

23 Aralık 1930’da Menemen’de vahşice katledilen Asteğmen Kubilay 
KUBİLAY’IN KATLEDİLMESİ

Jandarma Bölük Komutanı Yüzbaşı Fahri Bey, telefonla 43. Alay’dan yardım istiyor. Alay Komutanlığı da asıl işi öğretmenlik olan yedek subay Asteğmen Kubilay’ı bir müfrezeyle olay yerine gönderiyor. Kubilay, silahını bile almadan ve emrindeki erler de sadece manevra mermileriyle olay yerine hareket ediyorlar.

Saat: 08:30. Kubilay, birliğini meydanın bir köşesinde bırakarak tek başına cezbeye tutulmuş öfkeli kalabalığa doğru ilerliyor. Kalabalığın ortasındaki Derviş Mehmet’in yakasına yapışıp “Siz kimsiniz? Hükümete isyan mı ediyorsunuz? Çabuk dağılın!” diye bağırıyor. Kubilay’la Derviş Mehmet arasında itiş-kakış yaşanıyor. Derviş Mehmet, tabancasını çekip Kubilay‘ı
vuruyor. Genç asteğmen kanlar içinde yere yıkılıyor. Mustafa Muğlalı‘nın Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği 26 Aralık 1930 tarihli rapora göre birliğin başındaki çavuşlar
önce hareketsiz kalıyor, sonra firar ediyorlar. Böylece Derviş Mehmet ve müritleri daha da cesaretleniyor. Bu sırada yaralı Kubilay, camiye sığınmak istiyor, ancak cami avlusuna dek  gelebiliyor ve orada düşüyor. Hiç kimse Kubilay’a yardım etmiyor. Cumhuriyet’in genç asteğmeni, “yobaz öfkeye” teslim ediliyor.

Derviş Mehmet ve müritleri, Kubilay’ın yanına gidiyorlar. Müritlerden Alioğlu Hasan torbasından bir bıçak çıkarıp Derviş Mehmet’e veriyor. Bu, çiftçilerin bağ bahçe işlerinde kullandıkları, asma budadıkları, ucu kıvrık, tırtıllı büyük bir bıçaktır. Derviş Mehmet, sağ eliyle kavradığı o kör taassup bıçağıyla tekbir getirerek genç Cumhuriyet’in genç öğretmeni Asteğmen Kubilay’ın başını gövdesinden ayırıyor. Bazı görgü tanıklarının anlatımına göre Derviş Mehmet, avuçlarıyla Kubilay’ın kanını içiyor.

Olayın kan donduran ayrıntıları şöyle:

Mehdi, genç ve yaralı zabiti yüzükoyun yatırdıktan sonra bir ayağını yaralı omzuna koydu, bir eliyle saçlarından tutup Kubilay’ın diri diri boğazını kesti. Sonra da elindeki başı caminin önündeki büyükçe bir taşın üzerine koyarak ‘Gördünüz mü? Kafirlerin akıbeti işte budur!’ diye bağırmaya başladı. Sonra, ‘Getirin bir ip!’ diye bağırdı. İp getirildi. Kesilmiş başı bayrağın tepesine bağladılar.” (Hâkimiyet-i Milliye, “Korkunç Bir Sahne, İrtica Çetesi Kubilay’ın Başını Nasıl Kesti?”, 29 Kanun-u Evvel -Aralık- 1930, s. 1.)

Derviş Mehmet “Kalkın ahali! Müslümanlığı kurtaralım!” diye bağırıyor. İşin acı yanı yoradaki kalabalık Derviş Mehmet’i alkışlıyor. Bu sırada olay yerine gelen iki bekçi; Bekçi Hasan ve Bekçi Şevki, isyancı yobazlara ateş etmeye başlıyorlar. İsyancılardan birini yaralayan bekçiler, isyancıların açtığı ateşle öldürülüyor. Bir süre sonra Yüzbaşı Ragıp ve Yüzbaşı Bahri Bey komutasında makineli tüfek takviyeli iki bölük olay yerine geliyor.

Teslim olun!” çağrısına Derviş Mehmet, “Ben mehdiyim! Bana kurşun işlemez!” diye cevap veriyor. Derviş Mehmet’in üzerinde Şeyh Ahmet Muhtar’ın yazdığı bir muska var. Derviş Mehmet buna güveniyor. Başlayan ateşte Derviş Mehmet, Şamdan Mehmet, Sütçü Mehmet öldürülüyor. Mehmet Emin yaralanıyor. Nalıncı Hasan ve Küçük Hasan ise kaçıyorlar, ancak çok geçmeden yakalanıyorlar.

ATATÜRK’ÜN MENEMEN TEPKİSİ

Menemen Olayı gerçekleştiğinde Atatürk, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’yla birlikte Trakya gezisindedir. Edirne‘de Kemalköy’de belediyede olayı öğrenen Atatürk’ün ilk tepkisi şudur: “Bu ne haldir! Bu, Cumhuriyet’in ve bizim başımızı kesmektir. Bundan bütün Menemen sorumludur. Bu kasaba ‘ville modite’ (lanetli şehir) ilan edilmeye müstahak olmuştur.

Atatürk, 28 Aralık 1930’da Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’ya gönderdiği yazıda da Kubilay şehit olurken, “mürtecilerin gösterdiği vahşet karşısında” Menemen halkının bir kısmının alkışlamasının “bütün Cumhuriyetçiler ve yurtseverler için utanılacak bir durum” olduğunu belirtiyorTBMM, 1 Ocak 1931’de Menemen Olayı’nı görüşmek için toplanıyor. Başbakan İsmet Paşa, Menemen Olayı’nın üç aylık bir hazırlığın sonucu  olduğunu, bu olayla bir kez daha dinin kullanılmak istendiğini belirtip “laikliğe” vurgu yapıyor. Konuşmalardan sonra yapılan oylamada Menemen ile Balıkesir ve Manisa merkezinde sıkıyönetim ilan edilmesi kabul ediliyor.

Atatürk 7 Ocak 1931’de Çankaya Köşkü’nde bir toplantı yapıyor. Toplantıya Başbakan İsmet Paşa, Meclis Başkanı Kazım Paşa, Milli Müdafaa Vekili Zeki Bey ve Sıkıyönetim Komutanı Fahrettin Paşa katılıyor. Bu toplantıda Atatürk, olayın siyasal boyutunun araştırılmasını, Nakşibendi tarikatının yok edilmesini, olayla ilgisi olanların mutlaka cezalandırılmasını, verilen idam hükümlerinin hemen infaz edilmesini, alkışlayan ve olaya seyirci kalan Menemen halkının göç ettirilmesini, hatta bazı gazetelerin de sorgulanmasını istiyor. İsmet Paşa, çok ağır yaptırımlara karşı çıkıyor. Bunun üzerine Atatürk, Menemen’in ‘ville modite’ (lanetli şehir) ilan edilmesi ve halkının göç ettirilmesi gibi ağır yaptırımlardan vaz geçiyor.

Korgeneral Mustafa Muğlalı başkanlığında bir askeri mahkeme kuruluyor. Menemen’de 15 Ocak 1931’de başlayan duruşmalar 24 Ocak 1931’de tamamlanıyor. Mahkeme 105 sanıktan 37’sine idam cezası veriyor. Öbür sanıkları ise değişik cezalara çarptırıyor. 27 sanık beraat ediyor. TBMM, 2 Şubat 1931’de 28 kişinin idamını onaylıyor. İdam cezaları 4 Şubat 1931’de Menemen’de infaz ediliyor.

Kubilay’ın ölümüne ilişkin keşif raporu.
MENEMEN OLAYI VE TARİKAT-CEMAAT BATAKLIĞI

Menemen, hem 1929 ekonomik buhranından en çok etkilenen hem de -kapatılan- 1930 SCF muhalefetinin en güçlü olduğu yerlerden biridir. Ayrıca göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir yerdir. Göçmenlerin hem geçim hem uyum sorunları vardır. Menemen‘de, halifeliğin kaldırılması, kılık kıyafet devrimi, tekke ve zaviyelerin kapatılması gibi laik nitelikli devrimlere içten içe tepki duyan insanlar var. Burada Nakşibendi tarikatının etkinlikleri gizliden gizliye sürüyor. Şeyh Esat’ın Manisa’da Nakşibendiliği yaymak için görevlendirdiği Laz İbrahim Hoca bölgede bir tarikat iklimi yaratıyor. Nitekim Menemen Olayı öncesinde Manisa’da tarikat toplantıları, zikir ayinleri yapılıyor.

Menemen iddianamesinde “tarikat ağacının zehirli meyvesi” denilerek olayın, tarikat temelli bir “irtica olayı” olduğu belirtiliyor. Atatürk, İsmet Paşa ve hükümet ile dönemin basını, olayın bir “irtica olayı” olduğunda hemfikir… Menemen yargılamaları sırasındaki ifadelerden de olayın temelinde medrese kültürünün ve tarikat yapılanmasının yer aldığı görülüyor.

Kubilay’ın başını kesen yobazlar, Kehf Suresi’ndeki “Ashab-ı Kehf” kıssasına dayanmak istiyorlar. Derviş Mehmet’in Manisa’dan Menemen’e gelişindeki dinsel simgeler bunu kanıtlıyor: Derviş Mehmet’in kendini “mehdi” ilan etmesi, ayın 7′sinde 7 kişi yola çıkmaları (hicret etmeleri), sürekli zikirler ve tekbirlerle motive olmaları, yanlarına “Kıtmir” adlı bir köpek almaları, camiden aldıkları yeşil sancak, “bana mermi işlemezsöylemi, muska ve son olarak kesik baş bir dinsel sahne oluşturuyor. Bu sahnede Ashab-ı Kehf Mağarası yerinde ise Bozalan’da sığındıkları ahşap kulübe var.

Demem o ki;

  • 23 Aralık 1930’da Menemen’de yalnızca genç öğretmen Asteğmen Kubilay’ın değil, O’nun kişiliğinde gerçekte Atatürk’ün kurduğu Laik Cumhuriyet’in boğazı kesilmek istendi.
  • Tarikat, cemaat bataklığı kurutulmadıkça Laik Cumhuriyet’in boğazını kesmek isteyen yeni Derviş Mehmetler yetişmeye devam edecektir.
  • O bataklıkta yetişen FETÖ, daha dün Cumhuriyet’in boğazını kesmek istemedi mi?

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

SAKARYA MEYDAN MUHAREBESİ

Prof. Dr. Süleyman Çelik

Sakarya Zaferinin 97. Yıl dönümü, ulusumuza kutlu olsun…

Atatürk, Nutuk’da Sakarya Meydan Muharebesinden şöyle söz eder: “23 Ağus­tos gü­nün­den 13 Eylül gününe ka­dar, bu­gün­ler de dâhil ol­mak üze­re, yir­mi iki gün ve yir­mi iki ge­ce bilâ-fâsıla de­vam eden, Sa­kar­ya Mel­ha­me-i Kübrâ­sı, ye­ni Türk dev­letinin ta­ri­hi­ne; ci­han ta­ri­hin­de en­der olan bü­yük bir mey­dan mu­ha­re­be­si misâli kay­det­ti.” (Nutuk, 1927, s. 449)

Çok büyük ve kanlı savaş anlamına gelen Melhame-i Kübrâ, dinsel öykülerde de geçer ve bazı öykülerde “Kıyamet Savaşı” olarak nitelenen Armageddon ile özdeşleştirilir.

Sakarya Meydan Muharebesi, düşmana öldürücü vuruşun yapılarak kesin zaferin elde edildiği Büyük Taarruz’un gölgesinde kalmıştır. 13 Eylül’ün, art arda büyük ulusal coşku ile anılan / kutlanan 26 Ağustos, 30 Ağustos ve 9 Eylül tarihlerinin hemen ardından gelmesinin de Sakarya Zaferi’nin gölgede kalmasında rolü vardır.

  • Oysa Sakarya Zaferi, Ulusal Kurtuluş Savaşımımızın kaderini değiştiren çok önemli bir zaferdir.

Sakarya Zaferi’ne kadar Milli Mücadele, basit bir isyan hareketi / eşkıyalık olarak görülüyor; işgalci emperyalistler Padişahtan isyanın bastırılmasını istiyorlardı. Padişah, çıkardığı yerel isyanlarla bunu beceremeyince, İngilizlerden lojistik destek sağlayarak, üzerimize Kuvay-ı Muhammediye adını verdiği bir ordu gönderdi, ama gene başaramadı. Bunun üzerine, İngilizler bu işi Yunanlılara (AS: Yunanlar olmalı) yaptırmak istedi ve onları üzerimize saldı.

22 gün, 22 gece aralıksız sürdüğü için dünya savaş tarihine, en uzun meydan muharebesi olarak geçen Sakarya Meydan Muharebesinin kazanılması, Ankara’da bir çete değil, ciddiye alınacak bir “GÜÇ” olduğunu dünyaya kabul ettirdi.

Sovyetler o tarihe kadar, emperyalizme karşı bir mücadele verdiğimiz için bize sıcak yaklaşmış, teşvik etmiş ama yardım etmemişti.

Osmanlı Ordusunun tamamını onlara teslim edecek kadar dost bildiği Almanlar, yenilgiden sonra yüzüne bakmayınca Berlin’den Moskova’ya geçen Enver Paşa, bu kez Bolşeviklere sığınmış ve eğer kendisini destekleyecek olurlarsa Sovyetler Birliğine katılma sözü vermiştir. Bunun üzerine Sovyetler, kullanılmaya elverişli görmedikleri Mustafa Kemal Paşa yerine kullanılmaya hazır Enver Paşa’yı desteklemeye karar vermişlerdir. Enver Paşa Batum’da, derlediği Bolşevik kuvvetlerle Anadolu’ya yürümeyi beklerken Sakarya Zaferi’nin kazanılması Sovyetlerin planlarını değiştirmelerini sağladı.

  • Lenin, “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığı ile, “Mustafa Kemal elbette bir sosyalist değil, ama akıllı bir anti-emperyalist. Başarısı emperyalizme büyük bir darbe olacaktır” dedi ve Ankara’ya yardım emrini verdi.

Sovyet Devrimi’nden sonra Rusya’nın, İngiltere ile 1. Dünya Savaşı öncesi yaptığı gizli anlaşmalar açıklanınca İngilizlerin, parçalanacak Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda herkese mavi boncuk dağıtmış olduğu görüldü. Bunun üzerine Fransa ve İtalya, iki yüzlü İngiltere’ye güvenlerini yitirdiler. Askeri dehasının yanında diplomatik bir dahi de olan Atatürk, bu durumu değerlendirip, Fransa ve İtalya ile anlaşma yaparak İngiltere’yi karşımızda yalnız bıraktı, hatta bu ikisi işgal ettikleri yerlerden çekilirken, bazı malzeme, silah ve cephanelerini de bize bıraktılar.

Ezilen ve sömürülen tüm dünya halkları Sakarya Zaferi’ni kendi zaferleri olarak algıladılar ve Ankara’ya yardım kampanyaları düzenlediler. Başta Hindistan Müslümanları (Pakistanlılar) olmak üzere bazıları önemli maddi destek verirken bazıları da manevi destekleri ile moral verdiler…

Sakarya Zaferi’ne kadar “tüm Anadolu’yu ele geçirip ‘Megalo İdea’yı gerçekleştirerek Bizans’ı yeniden kurmak”, büyük hayali ile yaşayan Yunanlıların (AS: Yunanların) moralleri çöktü. Artık saldırıyı bırakıp kazandıkları toprakları elde tutmak için savunmayı düşünmeye başladılar. Yunanlılarla (AS: Yunanların) birlikte, başta Vahdettin olmak üzere, işbirlikçi hainlerin de moralleri bozuldu

Buna karşılık ordumuzun ve halkımızın morali düzeldi, umudu arttı ve Mustafa Kemal Paşa’ya tüm varlığı ile güvenmeye başladı. Atatürk’ün deyimiyle, “topyekûn savaş” koşulları oluştu. Cephedeki  ordu kadar cephe gerisindeki tüm halk, elinde avucundaki her şeyini verdiği gibi yaşlı çocuk, kadın erkek herkes seferber oldu ve Büyük Zafer’in önü açıldı

Bu konuda güzel bir yazı okuyup daha ayrıntılı bilgi edinmek ve gururlanmak istiyorsanız, sevgili Sinan Meydan’ı öneriyorum:

https://www.sozcu.com.tr/2018/yazarlar/sinan-meydan/sathi-mudafaa-veya-sangarios-cikmazi-sakarya-destani-2617129/
=================================================
Dostlar,

Sevgili dostumuz, ADD Samsun Şubesi önceki başkanlarından, 19 Mayıs Üniv. Tıp Fak. emekli öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Çelik hocamızın iletisini, tatil dönüşü yolculuğumuz nedeniyle yeni gördük ve hemen paylaşıyoruz..

Sakarya Meydan Savaşının 22 gün – 22 gece süren cehennem ortamında gözünü kırpmadan ülkemiz – vatanımız için canlarını feda eden aziiiiiiz şehitlerimizin anısı önünde sonsuz bir minnet ve şükranla eğiliyoruz. Merhum gazilerimizin de..

Tekalif-i Milliye Yasası” insanlık tarihine geçmiştir.  Halkın elinde ne varsa, 2’sinden 1’ini Orduya ödünç vermesi istenmiş ve yoksul Anadolu halkı bu büyük özveriyi üstlenmiştir. Polatlı’ya dek Ankara’ya yaklaşan (75 km) ve Ankara’yı alıp Milli Mücadeleyi bitirmeyi planlayan İngiltere’nin maşası Yunanlar, Sakarya’nın batısına püskürtülmüş, ilerlemeleri durdurulmuştur. Meydan Savaşı’nın top sesleri Ankara’dan duyulmaktadır! 1. Meclis’te Kayseri’ye taşınma tartışmaları yapılabilmiştir.

Bu savaş bir “subay savaşı” oldu adeta.. Ordu’dan kaçanlar, yeterli asker toplayamama… nedenleriyle, ne denli yurtsever subay varsa cepheye sürüldü. Ağır can yitikleri oldu ve bunun 26 Ağustos Büyük Taarruzu sırasında eksikliği çok ağır hissedildi. Arada yalnızca 12 ay var.. Bir ölüm – kalım savaşı için olağanüstü yokluklar ve Osmanlı Saltanatının da düşmanla işbirliği yaparak engellemelerine karşın 200 bine yakın bir ordu toplamak son derece zor oldu.

Mustafa Kemal Paşa‘nın dehası, özverisi, yürekliliği (cesareti) ve görkemli başarısı karşısında şapka çıkarmamak olanaklı mı??

Bu vatan ve bağımsızlık – özgürlük kolay kazanılmadı. Uğruna ödenen bedel, yeryüzünde belki de an ağır bedel oldu. Hiç akıldan çıkarmamak, asla nankör olmamak, vefalı olmak ve tarih bilinciyle ulusal duruş sergilemek, kazanımları her durumda korumak.. tarihsel yükümümüzdür.

Sevgi ve saygı ile. 16 Eylül 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

Vahdettin Dosyası (8) Kırk Bin Altın Yalanı

Dostlar,

Büyük ATATÜRK‘ün aramızdan bedensel ayrılışının / Hak’ka yürüyüşünün 79. yılında O’nu, değerli tarihçi Sayın Sinan Meydan’ın bir yazısıyla da anmak istiyoruz. Bilindiği gibi Mustafa Kemal Paşa’yı yaveri olarak Anadolu’ya Vahdettin’in gönderdiği ve de 40 (kırk) bin altın ödenek verdiği rivayet edilir..  1999’da Cevizkabuğu’nda katıldığımız bir programda uzun uzun bu konuyu tartışmıştık. Mustafa Kemal Paşa doğrudan kendisi kaleme aldırdığı anılarında bu olayı anlatmakta ve hiçbir biçimde bunca altından söz etmemektedir.. Oysa pek çok ayrıntı vermektedir bu anılarında. Örn. Vahdettin’in kendisiyle konuşurken gözlerini kıstığını, başka yönlere baktığını, riya (ikiyüzlü) dolu bir ses tonu ile adeta kendisini İstanbul’dan uzaklaştırarak Anadolu’nu bağrında yok olmasını.. tasarladığını yazar. Nitekim Kemal Paşa Anadolu’da Vahdettin’in isteği ile İngiliz işgalcilerine direnen Türk milislerin üstüne yürümeyip tersine Kongrelerle Kurtuluş Savaşını örgütlemeye başlayınca geri çağırır, Mustafa Kemal Paşa dönmeyince de görevden alarak 8 Temmuz 1919 günü hakkında idam fermanı yayınlar..

Mustafa Kemal Paşa 23 Temmuz 1919’da Erzurum Kongresi’ne rütbesiz – ünvansız – boynunda idam fermanı ile kendi deyimi ile sine-i millette ferd-i mücahit (Ulusun bağrında tek başına savaşçı) olarak katılır!, Bu gelişme bile tek başına Vahdettin’in yurtseverliği balonunu patlatmaya yeter.

Kurtuluş Savaşımızı Vahdettin ve sarayı baltalayıp Sevr Anlaşması’na da imza koyarak devletin parçalanmasına ve Anadolu’nun bile 2/3’ünün işgaline izin verir. Oysa 23 Nisan 1920’de Mustafa Kemal Paşa’nın Ankara’da topladığı ilk Meclis Sevr’i yırtarak tanımadığını açıklar ve Vahdettin’i vatan haini ilan eder..

Öbür önemli ayrıntıları sayın Meydan’dan okuyalım :

Sevgi ve saygı ile. 12 Kasım 2017, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
===================================

Vahdettin Dosyası (8) Kırk Bin Altın Yalanı

Sinan MEYDAN

http://www.guncelmeydan.com/pano/vahdettin-dosyasi-sinan-meydan-t33557.html
http://ataturk.org.au/gazete-makaleleri/sinan-meydan/vahdettin-dosyasi/  10 Haziran 2012

Cumhuriyet tarihi yalancılarının sıkça söyledikleri yalanlardan biri de Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya giderken Vahdettin’in Atatürk’e 40.000 altın verdiği iddiasıdır.

Örneğin, Nihal Atsız, “Vahdettin, Mustafa Kemal Paşa’ya teşkilat yapması için 40.000 altın vermiştir. Bu paranın önemli kısmı, eskiden beri beslediği değerli yarış atlarını satmak suretiyle elde edilmiştir.” demiştir. Ancak Vahdettin’in at beslediğine ilişkin en ufak bir belge veya bilgi yoktur. İyi bir binici olduğu da (bu at besleme hikayesi için) sonradan kurgulanmıştır. Vahdettin’in, Atatürk’e, 40.000 altın verdiği iddiası, Necip Fazıl’dan, Kadir Mısıroğlu’na kadar bütün Vahdettinci yazarların dört elle sarıldıkları bir yalandır. 4

Vahdettin’in, Atatürk’e 40.000 altın verdiğini iddia eden Vahdettinci yazarların her şeyden önce matematik biliminden ve fizik kurallarından habersiz oldukları anlaşılmaktadır. Bu matematik ve Fizik cahili yazarlara Turgut Özakman, “40.000 altının nasıl taşındığını” sormuştur? Bir altın 7.6 gram olduğuna göre 40.000 altın 304 bin gram, yani 304 kilo eder. Doğal olarak altınların sandıklara yerleştirilmesi gerekir.
Her sandık 50 kilo olsa, 304 kilo altın 6 sandık eder. “Altı sandık dolusu altın saraydan Şişli’deki eve, Şişli’den Galata rıhtımına, rıhtımdan motora, motordan Bandırma gemisine, gemiden Samsun rıhtımına, oradan Mıntıka Palas oteline, oradan Havza’ya, Amasya’ya, Erzincan’a, Sivas’a, Erzurum’a, Kırşehir’e, Kayseri’ye, Ankara’ya nasıl taşınır? Kimler taşır? Hiç kimsenin ilgi ve merakını çekmez, biri bile ‘bunlar nedir’ diye sormaz mı? Mesela Refet Paşa, K. Karabekir Paşa, Rauf Bey, bu esrarlı sandıklardan neden hiç söz etmiyorlar? Mustafa Kemal sandıklarda altın olduğunu arkadaşlarına söylediyse neden hiçbiri bugüne kadar bu altınlar konusuna değinmedi? Neden gerektikçe altınları harcamayıp da ona buna muhtaç oldular?” 5

Atatürk ve arkadaşlarının yanında üç küçük döküntü otomobil vardır. Sadece 3-4 kişinin binebildiği bu araçlara, ayrıca özel eşyaların, tüfeklerin ve dosyaların da konulduğu düşünülecek olursa 40 ton, yani 6 sandık altın nereye nasıl konulmuştur? 6

Bandırma vapurunu arayan İngilizler bu altınları neden görememiştir? Bandırma vapurunda bulunan 23 kişiden herhangi biri ve daha sonra Kurtuluş Savaşı boyunca Atatürk’ün yanında yakında yer alan yüzlerce kişiden hiçbiri neden bu altınlardan söz etmemiştir?

Atatürk’e verildiği iddia edilen 40.000 altın yalancı tarihçiler tarafından açık artırma misali sürekli artırılmış ve en sonunda çok uçuk bir rakama, 400.000 altına kadar çıkmıştır.

Şehzade Mahmut Şevket Efendi, 1967 yılında Murat Sertoğlu’na verdiği bir röportajda, Vahdettin’in Atatürk’e 400.000 altın verdiğini iddia etmiştir. 7

Atatürk’e Dahiliye Nezareti ödeneğinden 1000 lira ile 23 karargâh mensubunun 3 aylık maaşları, yollukları ve yüzde 50 zam verilmiştir. 8

Ayrıca değişik ihtiyaçlar için de 25.000 lira verilmiştir. 9

Atatürk ve 23 kişilik kuruluna verilen bu paranın ne kadar yetersiz olduğunu anlamak için bir örnek verelim: 1920’de Sadrazam Damat Ferit, birkaç kişilik heyetiyle Paris Barış Görüşmeleri’ne giderken kendisine 70.000 lira verilmiştir. 10

Atatürk, Anadolu’ya geçtikten sonra büyük para sıkıntısı çekmiştir.

Örneğin, Erzurum’dan Sivas’a giderken yaşanan para sıkıntısı Binbaşı Süleyman Bey’in verdiği 900 lirayla çözülmüştür. 11

Erzurum Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti üyeleri de kendi aralarında topladıkları 1000 lirayı Atatürk ve heyetine vermişlerdir. 12 Otomobillerin benzini Sivas-Amerikan okulunca karşılanmıştır. 13

Sivas Osmanlı Bankası Müdürü’nden 1000 lira ödünç alınmıştır. Hacı Bektaş Dergâhı Şeyhi Cemalettin Efendi de Atatürk’ün heyetine bir miktar yardım yapmıştır. 14

Atatürk ve heyeti Sivas’tan Ankara’ya hareket ederken tam anlamıyla “yoksulluk” içindedir. Bu yoksulluğu, Mazhar Müfit Kansu, “Bütün paramız, yol için yirmi yumurta, bir okka peynir ve on ekmeğe yettiğinden bunları aldırdık.” diyerek ifade etmiştir. Ayrıca, aylarca sabahları bir bardak çay ile bir dilim ekmek yediklerini belirten 15Kansu, “Ekmekçilere bile verecek paramız kalmamıştı… Benim bir kürküm vardı. Erzurumlu Nafiz Bey’e müracaat ederek sattırılmasını rica ettim. Nafiz Bey, ‘Ocak ayı içindeyiz, ne giyeceksin?’ diye satmamakta ısrar ettiyse de ne olursa olsun kulağıma giremezdi. Aç mı kalacaktık? Nihayet onu da sattık. Kimsede satılacak bir şey kalmadı. Paşa ile bu hususta bir çare bulamayarak, ‘Hele sabah olsun’ diyerek odalarımıza çekildik. Ankara’ya geldiğimiz zaman hemen bir hafta bizi belediye

besledi” diyerek yaşadıkları “yoksulluğu” gözler önüne sermiştir. 16

Atatürk, Samsun’a çıktıktan yedi buçuk ay sonra Ankara’ya geldiğinde yaşadığı “para sıkıntısından”, Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi’nin Ankara tüccarından toplayıp kendisine verdiği 1000 lirayla biraz olsun kurtulmuştur. 17 Paranın geldiği gün et ve helva ziyafeti verilmesine karar verilmiştir. Her zaman çorba içilmesine alışık olanlar, et yemeği gelince şaşkınlıklarını gizleyememişlerdir. Atatürk, Ankara’da TBMM açılırken yeni sivil elbisesi olmadığı için Erzurum Valisi Münir Bey’in sivil elbiselerini giymiştir. Ancak elbise biraz üstünden akar gibidir. İstanbulin denilen uzun ceket biraz büyük gelmiştir, reye pantolon uzun ve iğreti durmaktadır. En kötüsü de pek sevilmeyen ciğer rengindeki festir. 18

Atatürk’ün, yeni Türkiye’nin kuruluşlunu simgeleyen TBMM’nin açılışına, “emanet” elbiseyle katılması yaşadığı ekonomik sıkıntının en açık kanıtlarından biridir. Atatürk, 3 Mayıs 1920’de Kazım Karabekir’e çektiği telgrafta “Elde beş para bulunmadığı malum-u devletleridir. Şimdilik içerde bir kaynak da bulunmuyor” demiştir. 19

Rauf Orbay anılarında, Atatürk’ün İstanbul’dan hareketinden önce kendisine, “Para meselesini ne yapacağız? Girişeceğimiz işlerde şüphesiz ki paraya ihtiyacımız olacak. Fakat biliyorsun bende biraz para vardı, hepsini Minber (gazetesi) yuttu. Sen de benden farklı değilsin. Aylıklarımızla ne yapabiliriz” dediğini anlatmıştır. Rauf Orbay bu “para meselesini” Topçuoğlu Nazmi Bey’e açmış, Nazmi Bey de hiç tereddüt etmeden Rauf Bey’e 5000 lira vermiştir. Rauf Bey, “Biz Amasya’dan itibaren her işimizi bu para ile gördük. Bu para bitince, Sivas Kongresi’ne giderken Erzurum Müdafaa-i Hukuk Heyeti bize bin lira kadar para temin etmişti” diyerek para sıkıntısına dikkat çekmiştir. 20

Ayrıca Kılıç Ali de, Ali Galip olayında el koydukları 6000 altını Atatürk’e teslim etmiştir. Atatürk, o para yokluğunda duyduğu sevinci, “Bu çok büyük bir para. Bizimkilere öyle birdenbire söyleme yüreklerine iner!” diyerek ifade etmiştir. 21

Atatürk, Anadolu’da bir ara konuklarına kahve ikram edemez derecede parasız kalmıştır. Kurtuluş Savaşı’nın hangi ekonomik güçlüklerle kazanıldığını görmek isteyenlerin Atatürk’ün, Sakarya Savaşı öncesinde 8 Ağustos 1921 tarihinde yayınladığı Tekalif-i Milliye Emirleri’ne bakmalarını öneriyorum: Atatürk, ordunun ihtiyaçlarını karşılamak için, çarıktan çoraba, iç çamaşırdan iğne ipliğe, ekmekten çiviye kadar her şeyi halktan istemiştir. 22

Siz bütün bu gerçekleri bir yana bırakarak utanıp sıkılmadan hangi 40.000 altından söz ediyorsunuz? Siz bu milletle dalga mı geçiyorsunuz?

Turgut Özakman’ın dediği gibi, “İstanbul’dan o kadar altınla yola çıktılarsa neden oradan buradan yardım almak zorunda kalmışlar? Mustafa Kemal ne yaptı o kırk bin ya da yüz binlerce altını? Sakın Samsun’daki otelin bodrumuna ya da Havza’daki termal hamamın havuzunun altına gömmüş olmasın! Definecilere duyurulur!” 23

Atatürk Anadolu’ya giderken kendisine sadece 1000 lira verenler, Atatürk’ü yok edip Milli harekete son vermek için kurdukları Kuvayı İnzibatiye’ye tamı tamına1.250.850 lira ödenek ayırmışlardır. 24

Vahdettin’in İngilizlere sığınması

Vahdettinci yazarlarca, “Kurtuluş Savaşı kahramanı” olarak gösterilen Padişah Vahdettin, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından derin bir üzüntüye kapılmış, Türk ulusunun kazandığı bu zaferden fena halde rahatsız olmuştur. Bu öyle bir rahatsızlıktır ki, Padişah Vahdettin, yapılan tüm önerilere karşın Mustafa Kemal Atatürk’e “kutlama telgrafı” göndermeye karşı çıkmıştır. 25

İngiliz Yüksek Komiseri Rombald, 26 Eylül 1922 tarihinde Londra’ya gönderdiği bir yazıda, “Padişah, Mustafa Kemal’e bir kutlama telgrafı göndermeye zorlandığını ama bunu reddettiğini dolaylı biçimde bilgime sunmuştur” demiştir. 26 Ancak yakınlarının ısrarı üzerine, “son savaşta” yaşamlarını yitirmiş olanların ruhuna Fatiha okumak amacıyla 15 Eylül 1922’de Fatih Sultan Mehmet Camii’nde yapılan dini törene katılmıştır. 27

TBMM, 11 Ekim 1922 tarihinde Mudanya Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak, kesin zaferi perçinlemiş, dahası İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’yı savaş yapmadan kurtarmıştır. Barış görüşmelerinin İsviçre’nin Lozan şehrinde yapılmasın karar verilmiştir. O günlerde Sadrazam Tevfik Paşa’nın meşru hükümet olarak Türkiye’yi Lozan’da İstanbul Hükümeti’nin temsil edeceğini belirtmesi üzerine harekete geçen TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırmıştır. haberguncel.blogspot.com

Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasından sonra Sadrazam Damat Ferit, 22 Ekim 1922’de İngiliz polislerinin koruması altında Orient Ekspresi ile Avrupa’ya kaçarak Fransa’nın Nice şehrine yerleşmiş ve İstanbul’un kurtarıldığı 6 Ekim 1922’de orada ölmüştür.

Sadrazam Tevfik Paşa, 5 Kasım 1922’de görevinden çekilerek yönetimi İstanbul’da bulunan TBMM temsilcisi Refet Paşa’ya bırakmıştır.

Damat Ferit’in ve işbirlikçilerin kaçarak İngilizlere sığınması, saltanatın kaldırılması, Tevfik Paşa’nın istifa ederek İstanbul’u TBMM temsilcisi Refet Paşa’ya bırakması, İzmit’te Ali Kemal’in linç edilmesi, İstanbul’da tramvaylara “Kahrolsun Vahdettin” yazılması ve gibi gelişmeler Padişah Vahdettin’i korkutmaya başlamıştır. 28

“Büyük zafer İstanbul’da büyük şenliklerle kutlanıyordu. Halk gündüzleri meydanlara toplanıyor, her yerde heyecanlı nutuklar söyleniyordu. Padişaha karşı yer yer en ağır sözler sarf ediliyor, hakaretler yağdırılıyordu. Aynı gün kalabalık bir grup Yıldız Sarayını önüne gelerek padişahlık aleyhine gösteriler yapmıştı. Mevlit gecesi ise tramvayların üzerine tebeşirle, ‘Kahrolsun Vahdettin’ sözleri yazılıyordu. Saraydaki görevlilerin, memurların çoğu korkudan gelmiyordu.” 29

Padişah Vahdettin Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasına ve saltanatın kaldırılmasına karşın önceleri hâlâ İngilizlerden “yardım” beklemekte, İngilizlerin Kemalistleri etkisizleştireceğini düşünmekte ve hâlâ tacını ve tahtını koruyacağını zannetmektedir. Ancak bir süre sonra tacını ve tahtını bir kenara bırakarak “canının” derdine düşmüştür.

Son İhanet

Vahdettin, 6 Kasım 1922’de İngiliz Yüksek Komiseri Rumbold ve Baştercüman Ryan’ı kabul ederek onlarla uzun bir görüşme yapmıştır. Vahdettin, bu uzun görüşmenin sonunda İngiliz makamlarının yakın bir tehlike halinde şahsını korumak için her şeyi yapacaklarına dair 1920’de verdikleri sözü hatırlatmıştır. Kendisini, güvenli bir yere götürüp götüremeyeceklerini, götüreceklerse Mısır’a mı, Kıbrıs’a mı götüreceklerini sormuştur. Rumboldi Mısır’a gitmesinin imkânsız olduğunu ama geçici olarak 10-15kişiyle birlikte her yere gidebileceğini söylemiştir. 30

Vahdettin, bu görüşmede, Bolşevik olarak tanımladığı Kemalistlerin bir azınlık oluşturduklarını, bunun bir Kemalist darbe olduğunu ve İtilaf devletlerini de ilgilendirdiğini iddia ederek, İtilaf devletlerinin Ankara hükümetinin meşruluğunu tanıyıp tanımayacaklarını, barış sonuçlanıncaya kadar Ankara Hükümeti’nin İstanbul’la ilgili iddialarını kabul edip etmeyeceklerini ve İstanbul’u sıkıyönetim altına alıp almayacaklarını sormuştur. 31

Bu soruya Rumbold, İstanbul Hükümeti’nin ortadan kalkmış olduğu, İtilafların konferansta bir “güçle” görüşmeleri gerektiği; bunun da ancak Ankara yönetimi olacağı cevabını vermiştir.

Bu sırada İngilizler bir kere daha Padişah Vahdettin’i kullanmayı denemişlerdir. İngiltere Dışişleri Bakanlığı yetkililerinden Ronald Lindsay, 6 Kasım1922 kaleme aldığı bir yazıda şöyle demiştir:

“Fırsattan yararlanarak Padişaha Kıbrıs’ta siyasi barınak önersek veya ona görevinden istifa etmemesini telkin ederek, İslam ülkelerinin gözünde saygınlığımızı yükseltme olanağını incelemekte yarar olabilir. Halifenin, İngiltere tarafından Türkiye’deki ulusçulara ve cumhuriyetçilere karşı korunması, Hindistan ve öteki İslam ülkelerinde pek etkili olabilir.”

İngiltere Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Crowe, bu öneriyi şöyle yorumlamıştır: “Padişaha siyasi barınak verme önerisi dikkatle incelenmelidir. Ona barınak olarak belki Hindistan’ı öne rebiliriz; ama bu denli bir öneri Hindistan’da Halifeye karşı bir soğukluk yaratabilir.”

  1. Curzon da bu konuya kafa yormuştur: “Padişaha siyasi barınak veririm; ama ona bu nerede verilebilir? Lütfen bu konuyu tartışınız.”33

Bu yazışmalardan açıkça görüldüğü gibi İngiltere, kaçacak delik arayan, kullanılmaya çok müsait bir durumda bulunan Padişah Vahdettin’i, daha doğrusu Vahdettin’in “Halifelik” yetkilerini kullanmak istemiştir. Halifenin, özellikle Hindistan’daki Müslümanların ayaklanmalarının bastırılmasında işe yarayacağını düşünen İngiliz yetkililer, bir ara ciddi ciddi Vahdettin’i Hindistan’a götürmeyi düşünmüşlerdir. Ama yine karşılarına Mustafa Kemal Atatürk çıkmıştır; çünkü biraz incelediklerinde Hindistanlı Müslümanların halifeden çok Atatürk’e bağlı olduklarını görmüşlerdir. Kurtuluş Savaşı’ndaki kahramanlığından dolayı Mustafa Kemal Hindistan’da, “Allah’ın kılıcı!”“İslamın son mücahidi!”gibi adlarla anılmakta ve büyük saygı görmektedir. 34

Bu gerçeği, Hindistan Kral Naibi, 10 Kasım 1922’de Hindistan Bakanlığı’na bir gizli telgrafla şöyle bildirmiştir: “Padişahın halifeliği dışında, kendisi Hindistan’da pek az tanınmıştır ve Türkiye’nin işgali sırasında, onun İngilizlerin aleti olduğundan kuşkulanılmaktadır. Dolayısıyla, genel eğilime göre onun tahttan indirilmiş olması Hindistan’da ilgisizlikle karşılanmıştır. Mustafa Kemal ise ülkesinin kurtarıcısı ve İslamın şampiyonu olarak görülmektedir.” 35

Kurtuluş için Atatürk’e bir “kutlama telgrafı” çekmeyen Vahdettin, iyice sıkışınca Atatürk’le temas kurmak istemiş ama başarılı olamamıştır. 36

Kaynaklar                               :
Atsız. Türk Ülküsü, s.86.
Özakman, age, s.275.
age, s.276.
Kısakürek. Vatan Haini Değil. Büyük Vartan Dostu Sultan Vahdettin, s.204.
Özakman, age. s.276.
age. s.276.
Tercüman, 6 Temmuz 1967; Özakman, age, s. 277.
özakman, age, s.279; Selek, age, s.137. Atatürk’ün imzaladığı bu 1000 liralık makbuzun klişesini, eski Dahiliye Nazırı Mehmet Ali yayınlamıştır. Ayrıca, Atatürk’ün bu paranın sarfı ile ilgili telgrafı 28 Mayıs 1919’da Vekiller Heyeti’ nde görüşülmüş, gereğine karar verilmiş, karar tutanağına yazılmış, yani devletin kayıtlarına geçmiştir. ortada gizli saklı hiçbir şey yoktur. Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, C.I, s.84.
Selek, age, s.137. Ancak bu 25.000 lira iddiası da şimdiye kadar belgelenememifltir. Özakman, age, s. 281.
10 inal, age, s.2059; Özakman, age, s. 278; Gökbilgin, age, CII, s.403.
11 Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C.I, s.-173.
12 Cevat Dursunoğlu, Milli Mücadelede Erzurum, Ankara, 1964, s. 138.
13 Atatürk, kendisine ayrılan üç otomobilin Anadolu’da benzini bitince İstanbul’dan benzin istemiştir. Bunun üzerine alınan 1000 litre benzin Samsuna gönderilmemiş ya da gönderilememiş-tir. Yücer, age, s.135.
14 Doğan Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, C.I, 4.bs, istanbul, 1969, s.204.
15 Kansu, age, s.449, 481, 487.
16 age, s.506-508.
17 age, s.506-508; Selek, age, s.136,137.
18 age, s.40,41.
19 Karabekir, istiklal Harbimiz, s.658.
20 Feridun Kandemir, Hatıraları ve Söylemedikleri ile Rauf Orbay, istanbul, 1965, s. 33
21 Turan, age, s.219.
22 Meydan, age, s.545.
23 Özakman, age, s.280, dipnot 227.
24 Berber, age, s.75.
25 Sonyel, Gizli Belgelerle Mustafa Kemal Vahdettin ve Milli Mücadele, s. 189.
26 FO, 37117901IE10729: Rumbold’tan Curzon a gizli ve özel mektup. İstanbul, 26.9.1922; Sonyel, age, s.191.
27 İkdam, Sabah, 16.9.1922.
28 özakman, age, s.61. i
29 Çetiner, age, s.258.
30 Jaeschke, age, s.248, 249.
31 age, s.248,249.
32 FO, 371I7912IE12647; Rum-bold’tan Curzon ayazı, 7.11.1922; Sonyel, age, s.197.
33 FO, 37117910IE, 12293; Sonyel, age, s.198.
34 Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı sırasında ve sonrasında İslam dünyasındaki saygınlığı hakkında bkz. Sinan Meydan, Atatürk İle Allah Arasında, “Bir Ömrün Öteki Hikayesi”, 3.bs, İstanbul, 2009, s.374 vd.
35 FO, 37117913IE12699; Kral Naibinden Hindistan Bakanlığına ivedi, özel ve gizli telgraf, 10.11.1922; Sonyel, age, s.198.
36 Jaeschke, age, s.250.

Namık KEMAL :
Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini,
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK :
Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini.

Ya İstiklal Ya Ölüm: Sivas Kongresi

Ya İstiklal Ya Ölüm:
Sivas Kongresi

Sinan MEYDAN
SÖZCÜ, 4 Eylül 2017

(AS : Bizim oldukça kapsamlı katkımız yazının altındadır..)

“Burada bir milletin kurtuluşunu hazırlayan kararlar verildi.”
(Atatürk, 13 Kasım 1937, Sivas)

Bugün 4 Eylül 2017; Milli Mücadele‘nin temel taşlarından Sivas Kongresi‘nin 98. yıldönümü… Bağımsızlık savaşımızın ve Cumhuriyetimizin temelleri Sivas’ta atıldı. Mustafa Kemal Paşa, tam 108 gün Milli Mücadele’yi Sivas’tan yönetti. Milli Mücadele’nin Ankara’dan önceki karargâhı Sivas‘tı.

MİLLETİN SİNESİ

Mustafa Kemal Paşa, Erzurum’dayken, 20 Ağustos 1919’da, Sivas Valisi Reşit Paşa‘dan bir telgraf aldı. Reşit Paşa, Fransız Jandarma Müfettişi Binbaşı Bruno‘nun Sivas’ta bir kongre düzenlenecek olursa Fransızların beş, on gün içinde Sivas’ı işgal edeceklerini söylediğini, bu nedenle ya
kongreden vazgeçilmesini ya da kongrenin Erzurum‘da veya Erzincan‘da düzenlenmesini öneriyordu. Mustafa Kemal Paşa telgrafı okuyup bitirdiğinde ilk tepkisi “gülünç” demek oldu; “Azizim Mazhar Müfit, bunlar hakikaten gülünç şeyler” dedi. Sonra dudağında hafif bir tebessümle, “Birer kahve içelim de vali paşaya cevap arz edelim” diye ekledi. Verdiği cevapta, bunun bir blöf olduğunu ve bundan korkmamak
gerektiğini belirterek şöyle dedi:

“Bendeniz ne Fransızların ne de herhangi bir ecnebi devletin yardımına tenezzül eden şahsiyetlerden değilim; benim için en büyük koruma noktası ve kaynağı milletimin sinesidir.” O gece Mazhar Müfit (Kansu)‘ya, Sivas’a hareket ettiklerinde Bruno‘nuın Sivas’tan kaçacağını söyledi. “Bir millet ki ‘ya istiklal ya ölüm’ diyor ve bu kararı tamamıyla benimsemiş bulunuyor, bunun karşısına hangi kuvvet çıkar?” diye de ekledi. (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, C. 1, s. 150-158, 162).

ZOR KONGRE

Sivas Kongresi’ne karşı çıkan çoktu. Batı’da Yunan’la çete savaşı veren
Kuvvacılar kendilerini birer lider olarak görüyor, bir milli örgütlenmeye
ihtiyaç olmadığını düşünüyordu. Sivas Kongresi‘ne karar verilen Amasya toplantısında Rauf Bey (Orbay) ve Refet Paşa (Bele) Amasya kararlarını (AS: Amasya Genelgesi, 22 Haziran 1919) zoraki imzalamışlardı. Balıkesir Kongresi Başkanı Hacım Muhittin “Ne kuvveti var bunların?” diyordu.
Kazım Karabekir Paşa ise Sivas‘ta toplanmanın varlığımızı kendi elimizle tehlikeye atmak olduğunu belirterek Erzurum Kongresi ile yetinmek gerektiğini söylüyordu.

Sivas Kongresi’ne katılımcı bulmak da kolay olmadı. Sivas’a gelmesi gereken Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti üyelerinden Mutki Aşireti reisi Hacı Musa Bey gelmedi. Siirt Milletvekili Sadullah Bey ortada yoktu. Servet ve İzzet Beyler ise Trabzon‘a gitmişler gelmiyorlardı. Bu nedenle Doğu’dan Sivas Kongresi’ne Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey, Raif Efendi, Şeyh Fevzi Efendi ve Bekir Sami Bey katılacaktı. Trakya‘dan kimse gelmeyecekti, İzmir’in ardındaki bölgeden birkaç kişi gelecekti, ne içteki
Konya ve civarından, ne güneyde Toroslardan, ne Mezopotamya ve civarından, ne de Karadeniz kıyılarından kimse gelecekti. İstanbul’dan ise bir kişi gelecekti. (Lord Kinross, Atatürk, Bir Milletin Yeniden Doğuşu, s. 226). Sivas Kongresi’ne seçilen 40 delegeden 36’sı kongreye katılabildi.

SİVAS YOLLARINDA

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Sivas’a hareket edeceklerdi, ancak yeterli paraları yoktu. Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nden, emekli Binbaşı Süleyman Bey 900 lira verdi, Cevat Dursunoğlu bu parayı 1000 liraya tamamlayıp Mustafa Kemal Paşa’ya iletti. Sivas yolculuğu bu parayla finanse edildi.
Mustafa Kemal Paşa, 29 Ağustos 1919 sabahı, büyük bir coşkuyla Erzurum’dan Sivas’a uğurlandı. Kafile, 3 otomobil ve 3 atlı arabadan
oluşuyordu. Otomobiller hurda haldeydi. Yemekleri peynir, zeytin ve kuru ekmekten ibaretti. Subaşında rastladıkları köylüler de birkaç baş kuru soğan ikram etmişti.
İkindiye yaklaşırken aniden şiddetli bir yağmur başladı. Otomobillerin
tenteleri yırtıktı. Herkes bir güzel ıslandı. Mustafa Kemal Paşa da yağmur altında sırılsıklam oldu. Islak halde geceyi geçirecekleri köye gittiler. O gece Paşa’nın ateşi çıktı. Ertesi gün şafakta yola çıktılar, 30 Ağustos‘ta akşam karanlığında Erzincan‘a vardılar. Erzincan sokaklarında, 

  • “Vatan için canımızı vermeye hazırız” diyenleri duydukça Paşa’nın cesareti, umudu arttı.

Erzincan Boğazı‘na girmek üzereyken yanlarına gelen Jandarmalar,
“Dersimli çeteler boğazı kapatmış, tehlike var geçilmez” dediler. Jandarmalar, boğazı açmak için gereken kuvvetin ancak bir gün sonra gelebileceğini belirtiler. Fakat Mustafa Kemal Paşa‘nın yitirecek zamanı yoktu. Hemen şu emri verdi: Kendilerine ateş edilirse otomobillerdeki hafif mitralyözlerle karşı konulacak, eşkıya yol keserse arabalardan inilip vuruşulacaktı. Bu karar doğrultusunda yola devam edildi. Ancak Allah’tan hiçbir saldırıya uğramadan boğazı geçtiler. O gece konakladıkları köy evinde Mustafa Kemal Paşa, arkadaşlarına teşekkür ederek şöyle dedi:

  • “Milli dava ancak böyle bir inanç, böyle bir irade ve azimle kazanılabilir. Yaşaması ve muzaffer olması gereken naçiz şahıslarımız değil, milli kurtuluşu sağlayacak olan fikirlerdir.” (Kansu, age, s. 194- 203).

SİVAS’TA KARŞILANMA

Mustafa Kemal ve arkadaşları Refahiye-Suşehri üzerinden 2 Eylül 1919
sabahı Sivas’a vardılar. Sivas’a 5 km mesafede çadırlar kurulmuş, neredeyse tüm Sivas halkı Kılavuzan tepesinde Mustafa Kemal Paşa’yı karışlamaya gelmişti. Fransız binbaşının tehdidi yüzünden telaşlanan genç Rasim‘i gören Paşa, “Gençler için vatan işlerinde ölmek olabilir, korkmak asla dedi. Kongrenin düzenleneceği Sultani (Lise) binasına geldiklerinde kafileyi Vali Reşit Paşa karşıladı. Mustafa Kemal Paşa akşam yemekte Reşit Paşa’ya “Binbaşı Bruno nerede?”diye sordu. “Malatya’ya doğru firar ile meşgul…” cevabını aldığında hafif tebessüm etti.

Kongre binası özenle hazırlanmıştı. Bina, Sivas Müftüsü Abdurrauf Efendi, Şekercizade İsmail ve Sığırcızade Hayri’nin evlerinden getirdikleri
eşyalarla donatılmıştı. Kongre salonu, değerli Türk halılarıyla kaplanmıştı. Bu arada Sivaslı bir genç kız, çeyizi için özel olarak hazırladığı yatak örtüsünü Mustafa Kemal Paşa’nın kalacağı odadaki yatağın üzerine örtmüştü. Afyonkarahisar adlı bir kahveden kahveler geliyor, delegeler boş vakitlerinde
domino oynuyordu. Yemekler tabldot olarak hazırlanıyordu. Genelde kuru fasulye ve pilav çıkıyordu. Sular toprak testiler içindeydi. Güvenlik için bahçeye bir sahra topu yerleştirilmişti.

KONGRE AÇILIŞI

4 Eylül 1919 Perşembe günü öğleden sonra saat 14.00da kongre açıldı.
Mustafa Kemal Paşa kongreyi açarken yaptığı konuşmada 

  • “Tarih bir milletin varlığını, hakkını hiçbir zaman inkâr edemez. (…)
    Vatan ve milletimiz aleyhinde verilen hükümler, ortaya sürülen kanaatler muhakkak ki iflasa mahkûmdur.”
     dedi.

    Milletimizin “namus” ve “istiklalini” kurtarmak için silaha sarıldığını
    söyledi. Daha sonra başkanlık seçimine geçildi. İsmail Fazıl Paşa, kongre başkanlığının sancak adlarının baş harflerine göre nöbetleşe yapılmasını
    önerdi. Ancak bu teklif reddedildi. Mustafa Kemal Paşa, 3 muhalif oya karşı ezici bir çoğunlukla başkan seçildi.

    PARTİSİZLİK YEMİNİ

Daha sonra kongrenin partilerle, özellikle İttihat ve Terakki‘yle ilişkili olmadığını göstermek için bir yemin hazırlandı. 5 Eylül 1919 Cuma günü birinci celse sonunda delegeler toplantı salonunun kapısında tek tek şu yemini okudu:

  • “Saadet ve selameti vatan ve milletten başka hiçbir şahsi amaç takip etmeyeceğime; İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ihyasına çalışmayacağıma ve mevcut siyasi partilerden hiçbirinin siyasi emellerine hizmetkâr olmayacağıma vallahi, billahi…”

    5 Eylül’de padişaha sadakat bildirildi. Mustafa Kemal Paşa, strateji gereği, mümkün mertebe, halife/padişahı karşısına almayıp Damat Ferit Hükümeti‘ne cephe alıyordu.

    6 Eylül Kurban Bayramı‘nın ilk günüydü. Başta Camii Kebir olmak üzere Sivas’ın bütün camilerinde vatanın düşman işgalinden kurtulması için
    dualar edildi. Ülke işgal altında olduğu için diğer şehirler gibi Sivas’ta da bayram sevincinden eser yoktu. O gün kongre toplanmadı. Sivas Belediyesi’nden bir kurul kongre binasına gelerek Mustafa Kemal Paşa ve delegelerle bayramlaştı.

MİLLİ KARARLAR

7 Eylül günü, Erzurum Kongresi’nin bölgesel kararları tüm yurdu kapsayacak biçimde değiştirilip genelleştirildi. Özellikle Doğu Anadolu Müdafaai Hukuk Cemiyeti’nin adının Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyeti olarak değiştirilmesi önemliydi. Böylece dağınık haldeki cemiyetler birleştirilip tek bir çatı altında toplandı.
8-10 Eylül arasında, üç gün Amerikan mandası tartışıldı; manda düşüncesi
ustaca reddedildi.
10 Eylül’de Kongre kararı gereği Ali Fuat (Cebesoy) Paşa Batı Cephesi Kuvayı Milliye Genel Komutanlığı’na atandı.
11 Eylül’de Temsil Heyeti üyeleri belirlendi. Erzurum’da seçilen 9 kişilik heyete, sonra 1 kişi, Sivas’ta da 6 kişi eklendi. Böylece üye sayısı 16’ya çıktı.
11 Eylül’de İrade-i Milliye gazetesinin çıkarılmasına karar verildi.
12 Eylül’de Cuma namazının ardından Ulu Cami‘de halka kongre hakkında bilgi verildi.
12 Eylül’de Kongre kararıyla Anadolu ile İstanbul arasında telgraf haberleşmesi kesildi.
Kongre sonunda Mustafa Kemal Paşa‘nın yaptığı baskıyla Damat Ferit Hükümeti istifa etti. Yerine ılımlı Ali Rıza Paşa Hükümeti kuruldu. Böylece Anadolu hareketi, İstanbul’a karşı ilk önemli başarısını elde etti.

ALİ GALİP OLAYI

3 Eylül 1919’da İçişleri Bakanı Adil ve Harbiye Nazırı Süleyman Şefik
paşalar, Elazığ Valisi Ali Galip‘e Kürt aşiretlerinden bir çeteyle Sivas’ı basıp Mustafa Kemal Paşa’yı tutuklamasını ve Sivas Kongresi’ne dağıtmasını emrettiler.
6 Eylül’de Ali Galip, Elazığ’dan Malatya’ya gelip Sivas’a doğru ilerledi. Bu sırada Mustafa Kemal Paşa olaydan haberdar olup gerekli önlemleri aldı. 9 Eylül’de bu konuda kongreye bilgi verdi. Olaya bir de İngiliz Binbaşı Noel karışmıştı. Üzerine asker gönderilen Ali Galip, adamlarıyla birlikte
Malatya‘ya kaçtı. Oradan Urfa’ya, Urfa’dan da Halep‘e geçti.
11 Eylül’de Mustafa Kemal Paşa, İçişleri Bakanı Adil‘e gönderdiği telgrafta, “Alçaklar, caniler, düşmanlarla millet aleyhinde tertiplerde bulunuyorsunuz. Aklınızı başınıza toplayın!” dedi.
Anlayacağınız tek düşman Yunan değildi.

SİVAS’TA MANDA TARTIŞMALARI

Amerikan Chicago Daily News gazetesi muhabiri E. L. Brown, Kongreyi izlemesi için Sivas’a gönderilmişti. 8 Eylül günü Kongre açılır açılmaz, İsmail Hami Bey (Danişment), 25 kişinin imzasıyla kongreye Amerikan mandasının kabul edilmesini isteyen bir komisyon raporu sundu. Ancak
Mustafa Kemal Paşa raporun görüşülmesine başlamadan önce Mr. Brown’un “resmi bir sıfatla”kongreye katılmadığını, tamamıyla “özel olarak” geldiğini ve Amerika’nın mandayı kabul edeceğini değil, belki etmeyeceğini söylediğini; dahası Brown’ın mandanın ne olduğunu bile bilmediğini belirterek görüşmelerden önce “10 dakika ara” verdi. Böylece Mr. Brown’a güvenerek Amerikan mandası isteyeceklerin fikir değiştirmesini bekledi.
Manda lehine Kara Vasıf Bey, İsmail Hami Bey, İsmail Fazıl Paşa, Bekir Sami Bey, Refet Bey uzun konuşmalar yaptılar. Umutsuzca Amerikan mandasını savunuyorlar, bunun “ehven-i şer”olduğunu söylüyorlardı. İşin ilginci mandanın bağımsızlıkla aynı şey olduğunu bile iddia ediyorlardı.
Mustafa Kemal Paşa bu mandacıları “biçareler” diye adlandırıyordu.

TIBBİYELİ HİKMET’İN İSYANI

8/9 Eylül gecesi Mustafa Kemal Paşa odasında bir toplantı yaptı.
Mandacıların, yabancı işgali altında “cesaret” ve “ümitlerini” kaybetmiş olmanın verdiği üzüntüyle “hastalıklı bir ruh haliyle” hareket ettiklerini söyledi.

  • “Şerefsiz, istiklalsiz, esir bir millet çocukları olarak yaşamak yerine, efendice ve kahramanca ölmek elbette ki tercih edilir. Bunu anlayamamak ne garip mantıktır?” dedi.

    O sırada orada bulunan kongre delegelerinden Tıbbiyeli Hikmet adlı bir genç, biraz da Mustafa Kemal Paşa’nın sözlerinden cesaret alarak yüksek sesle şunları söyledi:

  • “Paşam, delegesi bulunduğum Tıbbiyeliler beni buraya bağımsızlık davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunları her kim olursa olsun şiddetle reddederiz. Farzı mahal, manda fikrini siz kabul ederseniz sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandır ve tel’in ederiz.”

    Tıbbiyeli Hikmet‘in bu yurtsever çıkışının ardından duygulanan Mustafa Kemal Paşa, çevresindekilere bakarak, “Arkadaşlar, gençliğe bakın! Türk milli bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin” dedi. Sonra Tıbbiyeli Hikmet’e dönerek “Evlat müsterih ol! Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz azınlıkta kalsak dahi mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tek ve değişmez: Ya istiklal ya ölüm dedi. Bunun üzerine yerinden fırlayan Tıbbiyeli Hikmet “Var ol Paşam” diyerek Mustafa Kemal’in elini öptü. Mustafa Kemal Paşa da bu yiğit gencin alnından öptü. (Kansu, age, s. 247-8).

ABD SENATOSU’NA MEKTUP

9 Eylül günü Rauf BeyAmerikan Senatosundan ülkemizi inceleyecek bir heyet çağırmayı teklif etti. Mandacıları susturmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Mustafa Kemal Paşa, hiç zaman kaybetmeden Rauf Bey’in bu teklifini oya sundu. Böylece oybirliğiyle ABD Senatosu’na başvurmaya
karar verildi. Senato’ya sunulmak üzere bir mektup hazırlandı. Falih Rıfkı Atay “gönderilmemiştir, sudan bir karara bağlanıp kalmıştır” dese de mektup ABD Senatosu‘na gönderildi. Mektupta özetle “tarafsız bir devlet”
olarak ABD’den “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki durumları olduğu gibi incelemek amacıyla bir komite göndermesi”isteniyordu. Yani ABD’den
“manda”değil, sadece “bir inceleme komitesi” isteniyordu. Mustafa Kemal Paşa‘nın, Nutuk’ta, “özel bir önem vermiş değilim” dediği bu mektupla
Sivas Kongresi’ndeki manda tartışmaları bitirildi. ABD o sırada Anadolu’da manda fikrinden çoktan vazgeçmişti. Mustafa Kemal Paşa bunun farkındaydı. Nitekim ABD Senatosu bu mektuba hiçbir cevap vermedi.

SonuçtaErzurum Kongresi‘nde reddedilen “manda”Sivas Kongresi‘nde de kabul edilmeyerek gündemden düşürüldü.
Ne acıdır ki, 1919’da Wilson’un mandasını reddeden Türkiye, 1947’de Truman’ın doktrinini kabul edecekti.
=====================================
Dostlar,

Yurtsever Tarihçi Sayın Sinan Meydan‘a bu değerli yazısı için teşekkür ederiz. Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919 günü başladı ve 11 Eylül 1919 günü bitirildi. Biz kendisinin 4 Eylül’de SÖZCÜ‘de yayınlanan yazısını bu güne bıraktık.

  • Erzurum’dan Sivas’a geçiş hiç kolay olmamıştır.. Elazığ Valisi Ali Galip, “yakalama” ve gerekirse infaz fermanı almıştır Pay-i Taht’tan (İstanbul’dan).. Bizim akrabamız Diyab Ağa komutasında 3000 dolayında yurtsever Dersimli, en kritik sarp geçitlerde Mustafa Kemal Paşa ve konvoyunun Sivas’a geçişi için yaşamsal önemde tarihsel koruma ve güvenlik sağlamıştır.. Sn. Meydan bu önemli ”ayrıntıyı’‘ keşke atlamasaydı..

Kongrenin tarihsel kararları aşağıda                  :

Bugün ulusça bilinmekte olan iç ve dış tehlikelerin yarattığı “ulusal uyanış” tan doğan Kongremiz, aşağıdaki kararları almıştır :

1. Osmanlı İmparatorluğu ile İtilaf Devletleri arasında yapılan mütareke (Mondros) tarihinde (30 Ekim 1918) sınırlarımız içinde kalan Osmanlı ülkesinin bölgeleri, birbirinden ve Osmanlı toplumundan ayrılması olanaklı
olmayan bölünmez bir bütün oluştururlar.
2. Toplumun bütünlüğü ve ulusal bağımsızlığımızın sağlanması için
ULUSAL GÜCÜ ETKEN ve ULUSAL İSTENCİ EGEMEN KILMAK
kesin ve temel ilkedir.
3. Ülkenin herhangi bir bölümüne (Ulusal Ant sınırları içinde) yönelecek
müdahale ve işgale, hep birlikte savunma ve direnme ilkesi meşru kabul edilmiştir.
4. Osmanlı hükümeti, bir dış baskıyla ülkemizin herhangi bir kesimini terk ve ihmal etmek zorunda kalırsa, ülke ve ulusun dokunulmazlığını ve bütünlüğünü güvenceleyen her türlü önlem ve karar alınmıştır.
5. Ülke bütünlüğümüzün bölünmesi düşüncesinden tümüyle vazgeçilerek bu topraklar üzerinde tarihsel, ırksal, dinsel ve coğrafyasal haklarımıza saygı gösterilmesini ve bunlara aykırı girişimlerin geçersiz kılınmasını, böylece hak ve adalete dayanan bir karar alınmasını bekleriz.
6. Ulusumuz, insancıl ve çağdaş amaçların yüceliğine inanır; teknik, ekonomik ve endüstriyel durum ve gereksinimimizi takdir eder. Bu nedenle,
devlet ve ulusumuzun iç ve dış bağımsızlığı ve yurdumuzun bütünlüğünü korumak koşuluyla, önceki maddede açıklanan sınırlar içinde, ulusal ilkelerimize saygılı ve yayılma emeli beslemeyen herhangi bir devletin teknik, ekonomik ve endüstriyel yardımını hoşnutlukla karşılarız. İnsancıl ve adil koşulları taşıyan bir barışın kısa zamanda gerçekleşmesi, dünya ve insanlığın dinginliği adına, en başta gelen ulusal emelimizdir.
7. Ulusların kendi yazgılarını kendilerinin belirlediği bu tarihsel çağda, merkezi hükümetimizin de ulusal istence bağlı olması zorunludur. Çünkü ulusal istence dayanmayan bir hükümetin tepeden inme ve kişisel kararlarına ulusça uyulmayacağından başka, bu kararların dışta da geçerli olmadığı ve olamayacağı şimdiye dek görülen eylemler ve sonuçlarıyla kanıtlanmıştır.
Bu nedenle ulus, içinde bulunduğu kaygı ve sıkıntılardan kurtulmak çarelerine doğrudan başvurmak zorunda kalmadan, merkezi hükümetimizin ulusal Meclisi hemen ve hiç zaman yitirmeden toplaması, böylece vatan ve ulusun yazgısı hakkında alacağı bütün kararları ulusal Meclisin denetimine sunması zorunludur.
8. Vatan ve ulusumuzun karşılaştığı zulüm ve elemlerle ve tümüyle aynı ülkü ve amaçlar, ulusal vicdandan doğan vatansever ve ulusal derneklerin
birleşmesinden oluşan genel kitleye bu kez “ANADOLU ve RUMELİ
MÜDAFAA-İ HUKUK CEMİYETİ” adı verilmiştir. Bu Dernek, her türlü particilik akımlarından ve kişisel ihtiraslardan tümüyle arınmış ve aklanmıştır. Tüm Müslüman yurttaşlarımız bu Derneğin doğal üyelerindendirler.
9. Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Derneği’nin 4 Eylül 1919’da Sivas’ta toplanan genel kongresi tarafından kutsal amaçları izlemek ve bütün örgütü yönetmek için bir “Temsil Kurulu” (Heyet-i Temsiliye) seçilmiş
ve köylerden il merkezlerine dek bütün ulusal örgüt birleştirilmiş ve güçlendirilmiştir.

GENEL KONGRE KURULU / 11 Eylül 1919, Sivas

Ayrıntılar için lütfen tıklayınız : Sivas_Kongresi_4_Eylul_2005 

Ayrıca ”Sivas Kongresi” anahtar sözcükleri ile sitemizde çağrıldığında, önceki yıllarda yayınlanan yazılarımıza da erişilebilir..

Sevgi ve saygı ile. 11 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

 

 

 

Dünya düz, yargı bağımsızdır…

Dünya düz, yargı bağımsızdır…

Tuncay MOLLAVEİSOĞLU
(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)
​Dünyamızın uzay boşluğunda asılı fotoğraflarını yayınlayan NASA‘ya fotoşopçu dedi… NASA, aslında düz olan yerkürenin fotoğraflarında oynama yapıyormuş! “Dünya yuvarlaktır” diyenlerin tamamını ise Mason ilan etti… AKP Gençlik Kolları yöneticisinin dünyanın düz olduğunu savunan açıklamaları sosyal medyayı salladı.
“Bu çağda nasıl bir cehalet?” diye düşünürken sosyal medya hesabımın altına gelen bir yorum beni daha da şaşkınlığa sürükledi. Bir takipçim, Kuran’da da dünyanın düz olduğunun yazılı olduğunu öne sürerek AKP’li yöneticiyi savundu.
Bu iki olay, memleketin içinde bulunduğu cehennemi cehaletin özetidir…
Bilimi reddeden, sorgulamayan, kulaktan dolma, üfürükçü cemaatlerden sızma bilgilerle çocukların zihinlerini ele geçiren, iradelerini ellerinden alan bir sistem bu…
Biri bilimi reddediyor; defalarca ispatlanan, insanlığın gözüne sokulan gerçeği yok sayıyor, diğeri de dünyanın düz olduğunu, yüce dinimizin Kitabına atıfta bulunarak ispata çalışıyor!
AKP Gençlik kolları yöneticisinin “dünya düzdür” açıklaması, iktidarın Türkiye’yi sürüklediği Ortaçağ karanlığından kalma… Bir anlamda bu kafaya uygun bir bilimsel tez!
Türkiye’nin tüm sosyal, ekonomik, siyasal birikimlerini süpürerek ülkemizi çağdaş dünya liginden geriye düşürmeye çabalayan bir yönetim var…
Dini safsatalar gericileşmenin bir kaldıracı olarak kullanılıyor. Sosyal medya takipçimin, belli ki hiç bilmediği Kur’an’a dayanarak “dünya düzdür” demesi gibi…
*
NASA dünyanın fotoğraflarında fotoşop yapmıyor ancak “yeni Türkiye”yi kurmaya kalkanlar hem dinimizde hem de yakın tarihimizde en acımasız fotoşopları kullanıyor…
Mesela FETÖ’ye makyajın, fotoşopun kralını yapanlar bunlardı…
Dinimizin yasak saydığı en büyük günahları, ‘türban filtresi’ ile örtmeye çalışan bunlardı…
Kumpas davalarında generalleri terörist, teröristi gizli tanık yapanlar da…
Fotoşopun, makyajın, sahteciliğin en derinini çocukların zihinlerinde yapıyorlar şimdi…
Milli Eğitim Bakanlığı’na din simsarı vakıf ve dernekleri sokanlar bunlar…
Yazarken dahi elimi titreten çocuk tacizleri;
Karanlık odalarda, sözde yurt ve eğitim kurumlarında çocuklara tecavüzler
Makyajın bin türlüsü bu vakıf ve derneklerde…
*
Ayrıca bağış adı altında para toplayıp gemicik satın alanları da var!
Sorumluları Almanya’da mahkum edilirken Türkiye’de üzeri örtülen bir yardım derneği vardı… Benim programlarımı takip edenler bilir… Camilerden, kadınların ev toplantılarından altınlar ve paralar nasıl toplanmıştı?!
Para toplayanlar yoksulluğu fotoşop yapmışlardı yolsuzluklarına…
*
Bir de tarihin makyajcıları var…!

Fesli meczubun yalanları devletin zirvesine kadar uzanıyor…
Camilerin ahıra çevrildiği iddiası yine gündemde..
Kitaplarında bu iddiaları belgeleri ile yalanlayan değerli dostum, tarihçi Sinan Meydan ile konuşuyorum;

  • “Atıl ve boş durumdaki az sayıda bazı camiler depo olarak kullanılmıştır. Asla, ahır ya da eğlence merkezi olarak kullanılmamıştır! İsmet İnönü, 2. Dünya Savaşı’nın devam ettiği 1939-46 yılları arasında muhtemel bir saldırıda camilerin hedef alınmayacağını düşünerek, müzelerimizdeki “tarihi” ve “dini” eserleri, zarar görmemeleri için bazı camilere koydurmuştur. Bunlar arasında Kutsal Emanetler, Hz. Muhammed’in sancağı, kılıcı, Hz. Osman’ın kanlı Kuran’ı Kerim’i gibi dinsel ve tarihi değeri olan eşyalar vardır. Atıl durumdaki bazı camiler bu değerlerin deposu olarak bir dönem kullanılmıştır.” diyor.
Yakın tarihimizi fotoşopsuz, makyajsız öğrenmek için Sinan Meydan’ın kitaplarını öneriyorum.
Bu durumda İnönü’yü suçlayan zihniyetin, kutsal emanetlere gösterdiği hassasiyet için şükran duyması gerekmez mi?
*
Danıştay Başkanı Zerrin Güngör Habertürk yazarı Nagehan Alçı’ya “Bakın, yargı taraflı deniliyor. Ben Danıştay Başkanı olarak sizi temin ederim ki yargı şimdiye kadar hiç bu kadar bağımsız ve tarafsız olmamıştı…” demiş. (AS : Şaşılacak şeydir ki; VP Gn. Bşk. Doğu Perinçek de benzer sözlerle yargının son 50 yılın altın dönemini yaşadığını ileri sürebiliyor!!?)
Son söz olarak şunu söylemeliyim;
Türkiye’de yargı bağımsızlığı, dünyanın düz olduğu gerçeği kadardır
(YENİÇAĞ Gazetesi, 03.09.2017, http://www.yenicaggazetesi.com.tr/dunya-duz-yargi-bagimsizdir-44092yy.htm)
==========================================
Dostlar,
Çooook  teşekkürler değerli ve yürekli araştırmacı gazeteci – yazar Tuncay MOLLAVEİSOĞLU.. AKP Gençlik Kolları Yöneticisinin safsatasını hurafesini biz de yazacaktık ki, siz harika biçimde işlediniz. İşte AKP tabanı bu durumda. AKP = RTE iftihar edebilir, zaten açıkça itiraf ediyorlar eğitim düzeyi yükseldikçe oy oranlarının düştüğünü.. Bu durumda AKP = RTE oyları düşmesin diye halkın eğitim düzeyinin iyileşmesi için çaba göstermeyecek demektir; dahası, halkı bilimsel eğitimden koparıp din adına hurafelere boğması daha da etkili bir çare olabilir AKP’nin oyları azalmasın diye.. Türkiye feda edilerek AKP = RTE iktidarını sürdürmek.. Bu mudur size düşen misyon?!?

TÜBİTAK’ın dışladığı projeler Dünya çapında dereceye giriyor ama TÜBİTAK yönetimi utanmadan görevde ve siyaset kurumu da onları orada tutuyor..PISA yarışmalarında giderek geriliyoruz; 4+4+4 kepazeliği 2012’de başlatıldıktan sonraki 2015 PISA yarışmalarında iyice dibe vurduk..
IHL mezunları son üniversite yerleştirmelerinde 240 bini aşkın mezununun ancak 40 binini üniversiteye yerleştirebildi.. Orada da tercih sıralamasına ayrıca bakmak gerek.
Diyanet ve TRT, halkın vergileri ile hurafe üreterek halkın beynini yıkamakta..
Milli Eğitim müfredatı / öğretim programlarını iyice dincileştirerek bir anlamda tüm okulları İHL’ye dönüştürdü ve CİHAT konuları programa konarak ülke inanç ayrımı ile iç savaşa sürüklenebilir!..
Kurban Bayramı gerekçesiyle akıllara seza, dünyada örneği olmayan 10 koca gün tatil ve AKP’nin sahiplendiği her yıl onarılan bölünmüş yollarda her gün 10’un altına inmeyen trafik cinayetlerine kurban edilen gariban yurttaşlar…

Tek bir yönetici de çıkıp KURBAN’ın hayvan boğazlamak anlamında olmadığını söylemedi..

İlahiyat fakülteleri sus pus!?

Dışarıdan et ve canlı hayvan ithal eden Türkiye
, hayvan varlığının (42 milyonu küçük baş, 50 milyon dolayında) yaklaşık 4 milyonunu 4 günde feda ediyor.. Kıyma makinelerine, derin dondurucuya necip Müslüman halkımız ”Kurban bayram” öncesi hücum ediyor??!!

Kim kimi kandırıyor?
Bu aklımızla Allah’ı mı kandırıyoruz; halkı ALLAH ile mi kandırıyoruz??
Ve ardından ”elhamdülüllah Müslümanız” deyip kendi gibi olmayanları dışlayıp ötekileştiriyor muyuz??
Ve dahi, neciiiiiiiiiiiiiipler necibi, kör cehalet kuyusuna ittiğimiz milyonlardan ”alnı secde görüyor’ diye ”sandıkları patlatan” (!?) oylar alıp iktidara el mi koyuyoruz pupa yelken din devletine doğru??

Bu iğrenç ortaoyununu 21. yy’ın şafağında Türkiye coğrafyasında, kadim Anadolu halkına daha ne denli dayatabileceğinizi düşünüyorsunuz behey gafiller??
Sevgi ve saygı ile. 03 Eylül 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com
Not : Şaşılacak şeydir ki; VP Gn. Bşk. Doğu Perinçek de benzer sözlerle yargının son 50 yılın altın dönemini yaşadığını ileri sürebiliyor!!?

ÇARŞAMBA İĞNELERİ (9 TEMMUZ 2014)

 

ÇARŞAMBA İĞNELERİ (9 TEMMUZ 2014)

portresi_kucuk


Türk Vatandaşı Naci BEŞTEPE

 

 

KUT-U/LU

RTE kutlu yolculuğu kutulu yolculukla sürdürdü.
Arınç ağladı milleti güldürdü…

HALK

Halk TV, Ekmeleddin Bey’le ilgili olumsuz bilgiler veren Sinan Meydan’ın konuşmasını kesti.
Bu da Y-CHP’nin ileri demokrasisi…

İMAM

RTE, adaylığının ilk konuşmasında adeta cami cemaatine hitap etti.
İmam Hatipliden Harbiyeli veya Mülkiyeli hitabı beklenemezdi…

KUCAK

RTE, adaylığı ilan edilince herkesi kucaklayacağını söyledi.
Kimleri önden, kimleri arkadan ?…

FAKİR

RTE, Cumhurbaşkanlığı için mal beyanı verecek.
Sıfırlananlardan kalanları…

KARA

Kara para aklama ve terör finansmanında riskli on ülke arasına girdik.
Bu başarıyı cumhurbaşkanı adaylığı ile ödüllendirdik…

C(EMAAT)HP

CHP’li Beşiktaş Belediye Bşk. Hazinedar, eskiden olduğu gibi cemaati destekleyeceklerini söyledi.
Balık baştan kokar…

YİYİCİLER

AKP’ye yakınlığı bilinen Prof. Akgündüz, övgü olarak,“Tayyip beyin hükümetleri milletin malının %20’sini yediler.” dedi.
Kutu ve kasaları o kadar alabildi…

SOPA

Ekmeleddin Bey, eli sopalı davranışın PKK’yı isyan ettirdiğini söyledi.
Bahçeli-Kılıçdaroğlu adaylarıyla övünmeli…

KADIN

AKP döneminde kadına şiddet %1400 arttı.
Başlarını örtüp eve kapansınlar, 4’ten çok doğursunlar, erkeğe kul olsunlar
şiddet kalmaz…

KOLLAYICI

Başkale’de bir PKK’lı vuruldu. Gnkur. “Biz vurmadık.” açıklaması yaptı.
TSK‘nın görevi, korumak ve kol0lamaktır…

KATİL

Ethem SARISÜLÜK’ün katil sanığı sonunda tutuklandı.
Sıra emir verenlerde…

SAMSUN

RTE, Atatürk’ün Kurtuluş Savaşı’nda izlediği yolu takip ediyor.
Yazık, yolun değil ilkelerin önemli olduğunu bilmiyor…

 

 

 

 

 

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın Küçük Genel Kurul Konuşması..


Dostlar
,

ADD Küçük Kurultayı sürüyor..

Biz katılmadık..
(Tüzük gereği, Bilim Danışma Kurulu Üyesi olarak katılma hakkımız var..)

Umarız, kış ortasında, Örgüt emekçilerinin özverilerine değer, beklenen yararı sağlar.

Sn. Genel Başkan’ın Küçük Kurultay’ı açış konuşmasını paylaşmak istiyoruz.
(http://www.add.org.tr/index.php/dernegimiz/yonetim/genel-baskanimiz/1091-add-genel-baskan-say-n-tansel-coelasan-n-kuecuek-genel-kurulunda-yapt-g-konusman-n-metnidir)

Yararlı ve bilgilendirici bir konuşma..
Ancak tek boyutlu.. Yalnızca dersaneler  – eğitim sorununa odaklanmış..
Oysa Türkiyemizin sorunları geniş bir yelpazeye dağılıyor..

Dava arkadaşlarımıza gönülden kolaylıklar diliyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
8.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim Danışma Kurulu Yazmanı
www.ahmetsaltik.net

==============================================

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın
Küçük Genel Kurulda Yaptığı Konuşma Metni

07 Aralık 2013, Batıkent – ANKARA

portresi
Değerli konuklar; önceki Genel Başkanlarımız,
Değerli Bilim Danışma Kurulu Üyeleri,
Değerli Şube Başkanları ve katılımcılar

Hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Her yıl Kasım ya da Aralık ayı içinde tüzük gereği Şube Başkanlarımızın ve siz değerli katılımcıların katkısı ile Küçük Kurultay düzenliyoruz. Bu toplantılarda bir yandan;
ülke sorunları üzerinde tartışıp, Atatürkçü Düşünce Derneğinin yeni yılda yol haritasını çiziyoruz, diğer yandan da, örgüt içi sorunlarımızı tartışıp çözüm üretiyoruz.

Amaç: Cumhuriyet’in temel niteliklerinin korunarak ileriye taşınmasında,
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin görevini gereği gibi yapmasını sağlamak.

Hatırlarsınız, 2012 Haziran Genel Kurulunda sizlere söz verdik:
ADD, olarak Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Kuvvay-ı Milliye’nin öncü gücü olarak, halkın genetiğinde var olduğuna inandığımız “Cumhuriyet bilinci” ile Cumhuriyete sahip çıkma refleksini harekete geçirip, O’nun korku duvarını yıkmasını,
bu gidişe DUR demesini, EL koymasını sağlayacaktık.

Sözümüzde durduk. Sizleri çok yorduk. Eylem yorgunu oldunuz ama başardık.

2013 Taksim direnişinin arkasında; bizim 19 Mayıs 2012’de Samsun’da başlattığımız,
bugüne kadar 10’u bulan, öncüsü olduğumuz kitlesel eylemler var.

Geçen yıl 29 Ekim’de Ulus’ta ilk gazı sizin Genel Başkanınız, ben yedim.
Sonra alışkanlık oldu.

Bugün; halk artık korku duvarını aşmış, Cumhuriyet yıkıcılarına DUR demiş,
sürece el koymuştur.

İstedikleri kadar biber gazı – toma – basınçlı su sipariş etsinler. Geriye dönüş yok.

AMA görevimiz bitmedi: İktidarıyla – muhalefetiyle siyasetin, halkın sesini iyi duyması,
doğru algılaması ve halkın iradesine aykırı politikalara yönelmemesi noktasında onları izleyeceğiz, gündemi takip edeceğiz ve Atatürkçü Düşünce İlkeleri doğrultusunda siyasete söylemlerimizle, gerekirse eylemlerimizle yine yol göstermeye devam edeceğiz.

Bu yıl 7-8 Aralık (bugün ve yarın) yapacağımız 2 ayrı gündemli toplantıda yine ülke ve örgüt sorunları üzerinde yoğunlaşacağız.

Bugünün gündemi: Türkiye’nin gündemi ve ADD.

Benim, izninizle çerçevesini çizmeye çalışacağım güncel konularda,
Bilim Danışma Kurulu üyelerimiz kendi görüşlerini sizlerle paylaşacak.

Cevaplanmasını istediğimiz soruların cevaplarını da birlikte,
tartışarak bulmaya çalışacağız.

Ortaya çıkacak sonuçların 2014 yılı seçim sürecinde örgütümüzün eylem ve söylemlerine ışık tutacağını umuyorum.

(1) Ben dershaneler üzerinden cemaatle – iktidar arasında yaşanan ve bugün
üstü örtülmeye çalışılan kavgayı, Cumhuriyetin tasfiye süreci ile ilgisi nedeniyle
önemli buluyorum ve tarihe not düşmek istiyorum.

Yaşanan, bir eğitim tartışması değildir.

2004 tarihli MGK toplantı tutanakları basına yansımamış, sonrasında tarafların birbirini suçlayan ifadeleri basında yer alamamış olsa idi, konu bir eğitim konusu olarak kapanabilirdi.

Ancak basında yer alan suçlamaların arkasında cemaatle – iktidar arasında
derin bir iktidar savaşı olduğu anlaşılıyor.

Bizi ilgilendiren yönü ise, taraflar birbirini suçlarken, Devlet içinde yapılanmış,
yasa dışı bir örgütlenmenin özellikle 2007 sonrasında çeşitli tertip ve operasyonlarla, Cumhuriyetin tasfiyesine yönelik olarak çalıştığı da ortaya çıkıyor.

Aslında herkesin bildiği, resmen kabul edilmeyen (F) tipi örgütün yasadışı varlığı
kendi ifadeleri ile kanıtlanıyor.

Önümüzde büyük bir suç (Cumhuriyet yıkıcılığı) ve suç ortaklığı var.

Biz bu kavganın tarafı değiliz.

Ama (bana ne) diyemeyiz.

Türkiye’nin siyasi gündemini gerici odaklar arasındaki rekabetin belirlemesine
göz yumamayız.

Buradan Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırıyorum; yöneticileri ve sözcüleri tarafından varlığı itiraf edilen, Başbakan tarafından da varlığı teyit edilen bu yaşa dışı örgüt hakkında ne yapıyorsunuz?

(2) Buradan (Eğitime) geçiyorum.

Cemaatin dershaneler içinde payı %20 imiş. 700 dershane Cemaatin, olmayan hukuki varlığının elinde.

Emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden ve bu hali ile laik ve milli (ulusal) olmaktan çıkmış
eğitim sistemini yeniden laik ve milli yapmanın yolu nedir?

Sinan Meydan son kitabında:

  • “Cumhuriyet, 1945’ten bugüne kadar zaman zaman artan ya da azalan
    ama kesintisiz devam eden bir biçimde Atatürkçü yani Tam Bağımsızlıkçı
    ve laik çizgiden, tam bağımlı ve dinci bir çizgiye sürüklenmiştir.”
    diyor.

Katılıyorum. Gerçekten, 2. Dünya Savaşı sonrasında, siyasetin ABD’nin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiği karşı-devrim sürecinde; 1949 yılında ABD – Türkiye arasında imzalanan Eğitim Antlaşması çerçevesinde TÜRK TARİHİ
yeniden yazılmıştır ve bu tarihten sonra, bugüne kadar da okullarımızda okutulan TARİH, genelde Türkiye’nin ulusal (milli) çıkarlarına değil, Emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmiştir.

1990 başlarında ise ABD, BOP kapsamında yeni nesiller yetiştirmek üzere AB ise üyelik sürecinde; demokrasi – insan hakları – azınlık hakları gibi gerekçelerle
bizden Tarihimizle yüzleşmemizi, tarih kitaplarını yeniden yapmamızı istemişler,
bu istekleri de yerine getirilmiştir.

Kurulan kimi üniversite (Bilgi, Sabancı), vakıf ve enstitüler eliyle çıkarılan Alternatif tarih kitapları, dergi ve proje çalışmalarıyla, “demokrasi” adına, Samuel Huntington’un (Atatürk’ün mirasından kurtulun!) temel ilkesine uygun olarak Cumhuriyet yıkıcılığına soyunulmuştur.

Yalnızca bir örnek vereyim : Halil Berktay, 84.000 AVRO karşılığında ABD’ye yaptığı “İzmir’in yakılmasının yarattığı sosyal travmalar” projesiyle İzmir’i Yunanların değil,
bizim yaktığımızı ve Rumlara etnik temizlik yaptığımızı kanıtlamaya çalışmaktadır.

Hüseyin Aygün’ün akıl hocası da anlaşılan Halil Berktay’dır.

Örnekleri çoğaltmak kolay. Kısa geçiyorum.

Son 10 yılda ise bu konuda çok önemli adımlar atılmıştır: AB tarafından yayınlanması istenen kitaplar yayınlanmış, tüm eğitim sistemi yeniden biçimlendirilmiştir.

SOROS bu sürece Açık Toplum Enstitüsü aracılığı ile katkı vermiştir.
Öğrencileri, gençleri, tarih öğretmenlerini hedef alan, amacı, Türkiye’de Avrupa Kimliğini güçlendirmek olan projeler üretilmiştir. “İnsan Hakları” vurgusuyla yapılan çalışmalarda Ulusal Kimlik, Türk Kimliği eleştirilmektedir.

Yine bu dönemde TUSİAD tarafından hazırlatılan TARİH kitaplarından Türk – Türklük –
Ulusal Kurtuluş Savaşı – Ulus Devlet kavramları çıkartılmış, Atatürk ağır şekilde eleştirilmiştir.

Bugün İlköğretim 8. Sınıf Devrim tarihi kitabında 10. Yıl Nutku yok.

Yine TUSİAD ve Tarih Vakfı tarafından AB destekli Alternatif tarih kitapları hazırlatılmıştır. Talim Terbiye Kurulu ve Tarih Vakfı birlikte ders kitapları müfredatını köklü bir şekilde yenileme çalışmalarını sürdürmekteler. Çalışmanın temel özelliği, Atatürk – ulus devlet – milli kimlik karşıtlığıdır.

Açıkça söylenebilir. Türkiye’de ABD ve AB istekleri doğrultusunda yeni bir TARİH yazma görevinin hazırlıkları TUSİAD ve TARİH VAKFINCA YÜRÜTÜLÜYOR.

TARİH VAKFININ 2005 yılında hazırlattığı (20 yy. Dünya ve Türkiye) kitabında;

– Ulus devletin modası geçmiştir.
– Ulus kimliğine kör bağnazlıkla sarılmaktan vazgeçilmelidir.
– Kurtuluş Savaşı önemli bir savaş değildir.

vurgusu yapılmakta, 333 sayfalık kitapta Kurtuluş Savaşı yalnızca 2 sayfa tutulmaktadır.
Tüm ideolojilere yer verildiği halde, Atatürkçülük (Kemalizm) kavramları
yalnızca okuma parçalarında belge olarak adı geçen 3 askeri bildiride vardır:

12 Mart – 12 Eylül – 28 Şubat
Askeri Bildirileri. (darbe ideolojisi olarak)

Devam ediyorum..

Tek parti dönemi Faşizmle özdeşleştirilmiştir.
1923 devrimi küçültülürken / 1946 sonrası yüceltilmektedir.
Kitapta Köy Enstitüleri yoktur.
İrtica tehlikesi yer almamaktadır.

Sonuç                    :

Bugün MEB ders kitapları ve çeşitli fonlarla beslenen vakıf ve kurumlarca hazırlattırılan alternatif Tarih kitapları ile Cumhuriyet tarihi altüst edilmiş, vatanseverler hain, hainler kahraman yapılmıştır.

Resmi tarihle yüzleşme adı altında, kamuoyu, ABD-AB istekleri doğrultusunda yazılacak
YENİ BİR TARİHE alıştırılmaktadır :

– Atatürksüz,
– TÜRK kimliğini dışlayan,
– ulus devleti yıkan,
– bölmeyi kolaylaştıran,
şeriat devletine giden yolu açan bir TARİH anlayışı.

Sonuç : Laik ve milli olmaktan çıkmış, Cumhuriyet yıkıcılığına hizmet eden bir
eğitim sistemini yeniden milli ve laik yapmanın yolu ne olabilir?

Kanımca: Milli ve laik eğitim, ancak

emperyalizmin boyunduruğundan çıkmakla,
BATI ile hesaplaşmakla mümkün.

Teşekkür ediyorum. 07.12.13

Tansel ÇÖLAŞAN
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı

BAŞÖRTÜSÜ KONUSU ÜZERİNE BİR İNCELEME


BAŞÖRTÜSÜ KONUSU ÜZERİNE BİR İNCELEME

from:  mehmet cayıragası <mcayiragasi@gmail.com>
reply-to:  ne_mutlu_turkum_dyene@googlegroups.com, 02.11.13

1.         Ahzab  (67) “Yine derler ki: “Ey Rabbimiz, doğrusu biz, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler.”

Müzzemmil (4)  “Yahut buna biraz ekle! Ve Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku!”

Bu ayetler bize geçmişten gelen alışkanlıklar, dikkatsizlikler, bilgi eksikliği nedeniyle yanlışlıklar yapılabileceğini işaret eder. İnsanı sürekli araştırmaya ve okumaya teşvik eder. Böylece eskide var olan bir şey varsa düzeltilme imkanını da sağlar. Çünkü, herkesin gerçeği bildiği kadardır. Konuyla ilgili bilgi, “Kur’an’ı ağır ağır, düşüne düşüne oku” emri ile  dikkat ve farkındalıkta önemlidir.

Diyanetimizde hurafe, batıl ve uydurma hadislerle ilgili çalışma yapılması
konuyu daha da önemli hale getirmekte bizde bu çalışmalarda bizim de katkımız olsun istemekteyiz.

Maide (77) “De ki: “Ey Kitap ehli! Hakkın dışına çıkarak dininizde aşırı gitmeyin. Daha önce sapmış, bir çoklarını da saptırmış ve dümdüz yoldan da şaşmış bir milletin arzu ve keyiflerine uymayın.”

Bu ayette de dininizde aşırı gitmeyin diye emrettiği için gerçekler ortaya konmalıdır. İşimiz ne eksik, ne de fazlayı gerektiriyor.

2.         Kur’an; kelime sıkıntısı çekmeyen (31-Lokman Suresi 27), en iyi yasa koyucu olan (5-Maide suresi 50), unutkan olmayan (19-Meryem Suresi 64),
Kuran’ı detaylı bir şekilde indiren(11-Hud Suresi 1) Allah’ın yasasıdır.

Demekki, kimse Allah adına, haram, helal, günah, sevap, yasak kural koyamaz demektir. Kur’an detaylı bir şekilde indirilmiştir. O zaman peygamberimiz bir elçi olduğuna göre Kur an da detayı olmayan hükümlerin nasıl yapılacağını, konuya açıklık getiren hadisleri olmak durumundadır. Mesala namaz nasıl kılınacak, abdest nasıl alınacak gibi konular çerçevesi gibi konularla ilgilidir.

Peygamberimiz bir konuda, Kur’an a uygun bir açıklayıcı emir verdiği zaman emrini yerine getirmek gerekli ise de ben  şundan hoşlanmam, şunu yapmam demesi
kişisel tercihini gösterir. Emir olduğunu göstermez. Onun için emir olup olmadığı ve hadis’in de sıhhatli olması gerektiği de önemlidir.

3.         “Nur (31) … Örtülerini/başörtülerini göğüs yırtmaçlarının üzerine vursunlar.” Bu ayette, hımar (örtü) geçer. Hımar- ı res (başörtüsü) geçmez.

Biz  bu anlamları “Örtülerini/başörtülerini” diye koyarak açıklamaya çalışalım.
Burada, nereyi/neyi kapasınlar, nereyi/neyi örtsünler, neyin/nerenin üzerine vursunlar  sorduğumuzda  emir ortaya çıkar. “Gögüs yırtmaçlarıdır”. Emir artık anlaşılmış ve  göğüş yırtmaçlarının kapatılmasını emrediyor. Yani başörtüsü kişinin tercihine bırakılmıştır.

“Nur  (31)., .görünen kısımlar müstesna, açmasınlar. …” emri de genel olarak nerelerin kapatılacağını gösterir,

Abdest alırken mecburen açılan yerler görünen yerleri gösteriyor ve emrediyor diyerek de başörtüsü kişinin kendi tercihine bırakılmış ve abdest uzuvları açık olur diyerek ayetleri yorumlayabiliriz.

4.         Artık konuyla ilgili hadisi dikkate almaya da gerek yoktur. Gerçek ortadadır. Ama yine de, örtü ile ilgili “en önemli ve delil” olarak kabul ettikleri,  rivayeti yine de inceleyelim.   Çalışmamız eksik kalmasın;

Hazreti Âişe buyurdu ki: Allahü teala, “Mü`min kadınlar başörtülerini yakalarının üzerine salsınlar!” âyetini indirince onlar eteklerinden kesip hemen onunla başlarını örttüler.” (Buhari)

a.         Hemen kesip  onlar örttü ise, oldukça bir biçimde “bacakları görünür”. Niye bu yola girdiler.

b.         Hemen eteklerini kesecek bir alete sahipler miydi?

c.         Bir yere gidip makası, kesici aleti alıp kestilerse, “onlar” neden herkesin evinde başörtüsü varken onu alıp kapamadılar da kestiler. Çünkü sıcak yerlerde, özellikle ülkemizde tarlada çalışanlar için başörtüsü, başa güneş geçmemesi için her evde bulundurulan bir şeydir. Eve gidip başörtüsünü alabilirlerdi. O dönem de de, Araplarda zaten eşarp takmak bir modaydı.

ç.         Önemini açıklamak için bu şekilde anlatılmıştır. Diyebilenler olabilir, önemini anlatmak için başka bir yol yok muydu?

d.         Gerçi burada ayet inince “onlar başörtülerini örttüler” cümlesinde de peygamberimizin başörtüsü takılacak diye ümmetine direk bir emir de mevcut da değil.  Bir emir verilmemişken herhangi bir uygulama emir olarak telakki edilebilir mi? Eteklerini keserek??? Yola koyulup, bir yere mi gidilecekti eve uğramayalım yola koyulalım. Zaten evdeler.  Bu neyin acelesi.  Ayrıca, o dönemde başörtüsü zaten kullanılıyordu.

Yani bu sorular ile bu rivayetin de “uydurma” olduğu gerçeği ortaya koyulmuş olunmuştur.

5.         Kadının ne tür kıyafet tarzı ile giyeceği kişinin kendi tercihine bırakılmıştır.
Etek giyebilir, pantolon giyebilir.

5.         Kutsal emanetler de o dönem ile ilgili giyilen bayan elbisesi vardır.

6.         14’ ncü yüzyıla kadar Türk kadınları yüzlerini örtmemiş, çarşaf ve peçe gibi örtüler kullanmamış ve toplantılara “başları ve yüzleri açık” olarak katılmışlardır.[1]

Bu durum, 14. yüzyıla kadar devam etmiş, peçe ilk olarak I. Murat döneminde (1360-1389) kullanılmaya başlanılmıştır. Çarşafın ise Abbasilerde (750-1258) gayrimüslüm kadınlara  giydirildiği, bu kadınların Müslüman bir erkekle evlenmeleri halinde çarşaf giymekten kurtulabileceğini öngörülmek suretiyle islamiyetin yayılmaya çalışıldığı bilinmektedir. [2]

Osmanlı minyatörlerindeki kadın figürlerinden anlaşıldığı kadarıyla Türk kadınları, Fatih Sultan Mehmet döneminde Orta Asya geleneklerini sürdürecek biçimde açık giyinmektedirler

14. yüzyılda birtakım Türk ülkelerini dolaşan ünlü seyyah İbni Batuta’nın anlattığına göre de Türk kadınları henüz örtülü değildir.

1333 yılında İznik’i ziyaret eden Batuta, o zamanın Osmanlı Padişahı Orhan Bey’in karısı Nilüfer Hatun’un huzuruna kabul edildiğini ve beraber yemek yediğini anlatmıştır.[3]

Osmanlı’da ilk örtünme olayı, I. Murat döneminde Bursa’da yaşanmıştır.
I. Murat döneminde Karamanoğlu Alaaddin Bey’in katliamından kaçıp Osmanlıya sığınan  kabilenin çok güzel kadınları vardır. Herkes bu kadınları seyretmeye başlayınca, ulema kadınların yüzlerinin saklanılmasını istemiştir. Bu durumdan etkilenen diğer kadınlar ve kızlar da örtünmeye başlayınca örtünme bir “adet” halini almıştır.[4]

Aynı dönemde Bizanslı kadınlar da yüzlerini peçe ile örtmektedirler.
İstanbul’un fethinden sonra Bizanslı kadınlardan etkilenen İstanbul’daki Türk kadınları da peçe kullanmaya başlamışlardır. Ancak yine de Silvestre’nin 1680 tarihli albümüne kadar yabancı ressamların resimlerinde ve eski Türk minyatürlerinde “yaşmaklı” bir
Türk kadınına rastlanılmamaktadır.[5]

15’nci yüzyıldan  sonra da Osmanlı’da peçe ve çarşaf kullanımı artmaya başlamıştır. Hatta bu konuda III. Osman, III Ahmet, II. Abdulhamit çıkardıkları fermanlarla
(denetim altına almak, denetlenmesi amacıyla) zorunlu tutmuşlardır.[6]

II. Mahmut, yayınladığı bir fermanla Hıristiyan kadınların Müslüman kadınlar gibi, Müslüman kadınların da Hiıristiyan kadınlar gibi giyinmelerini yasaklamıştır.

1850’lerde Suriye Valiliğinden dönen Suphi Paşa’nın hanımı İstanbul’da ilk çarşaf giyen kadın olmuştur.

  • Çarşaf daha çok bir “Yunan-Bizans“ giysisidir.

Osmanlı’da peçe ve çarşaf kullanılması kimi sorunları da birlikte getirmiştir.

  • Peçe ve çarşafın arkasına gizlenen hırsızlar rahatça suç işlemişlerdir.
  • Bunun üzerine II. Abdulhamit çarşaf giyilmesini yasaklamıştır.[7]

3. SONUÇ                                      :

  • Peçe ve çarşaf Bizans, Yunan giysisidir.

Peçe zaten dinimizde yeri olamaz, dinde aşırıya gitmeyin ayetine de de uygun değildir. Tanınmadan suç işlemeye de elverişlidir.

Bu izahata göre başörtüsü takabilir veya takmayabilir, kişinin tercihine kalmış
bir şeydir ve “abdest uzuvları açık olur” gerçeğine bizi ulaştırmaktadır.

“Din icabı tesettür; kadınlara sıkıntı, külfet vermeyecek ve adaba aykırı olmayacak
basit bir şekilde olmalıdır. Tesettür şekli, kadını yaşamından, varlığından dışlayacak bir biçimde olmamalıdır”. [8]

[1] Müjgan Cunbur,” Türk Kadını için”, Ankara,1997,s.17; Turgut Sönmez, “Kadın Giyim Kuşamı ve Atatürk”, Atatürk Haftası Armağanı,10 Kasım Ankara,2006. s. 151;  s. 98

[2] Turhan Olcaytu, “ Dinimiz Neyi Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı?”, 5. basım, Duesseldorf, 1980,.s.166

[3] M. Şakir Ülkütaşır. Türk Toplumundaki Kadının Yeri”, Hayat Tarih Mecmuası, C.1, No:4 Mayıs 1967,.s.47

[4] Tarihçi Şikari’nin “Karaman Tarihi’inden nakleden Pers Tuğlacı,”Osmanlı Döneminde İstanbul Kadınları”, İstanbul, 1984,s.68; Turgut Sönmez, “ Kadın Giyim Kuşamı ve Atatürk”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Etüt Başkanlığı Yayınları, 10 Kasım 2006, s.151,152

[5] Turgut Sönmez, “ Kadın Giyim Kuşamı ve Atatürk”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Etüt Başkanlığı Yayınları, 10 Kasım 2006,.152,153

[6] Turgut Sönmez, “ Kadın Giyim Kuşamı ve Atatürk”, Atatürk Haftası Armağanı, Genelkurmay Askeri Tarih ve Strateji Etüt Başkanlığı Yayınları, 10 Kasım 2006,.,s. 152,153

[7] Rukiye Bulut,” İstanbul Kadınlarının Kıyafetleri ve II. Abdulhamit’in Çarşafı Yasaklaması”, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, No:8, Mayıs1968, s.35

[8]  Sinan Meydan, “Atatürk ile Allah Arasında”, İnkılap yayın evi, 5.bs. 2009, S.616-618,625