Etiket arşivi: Türk Kimliği

Tıkanan Siyaset ve Çözüm 

Tıkanan Siyaset ve Çözüm 

Ahmet YAVUZ
Cumhuriyet, 26 Kasım 2020

Ülkenin gündemini günübirlik olaylar oluşturuyor. Tartışmaların hiçbirinin ömrü bir haftadan uzun sürmüyor. Herkes yazıp çiziyor. Ancak nedensellik incelemesi yok. Çözüm öneren de yok. Böyle devam ederse bu açmazdan çıkış da yok.

Bunun sebebi siyasetin yapılış tarzıdır. Milli güç unsurlarının her biri üzerinde olumlu etki yaratarak ülkenin bekası, halkın refahı ve demokratik yaşamın birey ve toplum yararına geliştirilmesi anlamında tartışılmaz rolü olan siyasi güç, mevcut haliyle tam tersi bir işlev üstlenmiş durumdadır. Bu yapı kırılmadan ülke göstergelerinin olumluya doğru evrilmesi mümkün değildir.

İktidar açısından mümkün değildir. Muhalefet açısından da mümkün görülmemektedir.

  • İktidar, artık “kendisi için bir varlık” haline gelmiştir. 
  • Ülkeye vereceği hiçbir şey yoktur.
  • Tek derdi ayakta kalmaktır.

Muhalefet ise siyaseti yalnızca “Erdoğan’ın iktidardan uzaklaştırılması” düzlemine indirgemiştir. Hedef bu olunca onların da ülkenin geleceğine aydınlık bir ufuk sunma şansı yoktur.

Aydınlar da genel olarak halihazır duruma karşı çıkmak yerine, mevcut sarmalın parçası haline gelmiş durumdadır.

Bu gözlemi paylaşan geniş bir kitle mevcuttur. Ancak örgütsüzdür.

DOĞAN KUBAN’IN GÖSTERDİĞİ

Bağımsız aydın tanımıyla özdeşleşebilen nadir kişilerden biri olan Doğan Kuban da benzer yargılarda bulunmaktadır: “Türk aydını, Amerikan sömürgeciliği ve kırsal kültür tarafından esir alınmışa benziyor. Bir entelektüel iflas ortamında yaşıyor.” (HBT, Sayı 242, 13 Kasım 2020, s. 7).

Yazısının devamında, üretime dönük yapılanma ihtiyacını her şeyin önüne koyan Kuban, “Bu bağlamda özgürlük demokrasiden çok, üretim için gerekli olacağa benziyor. Bu da özgün bir eğitim ortamının örgütlenmesini ve politik örgütlenmenin yapısal değişikliğini gerektiriyor. Oysa iktidarda ya da muhalefetteki partilerin yeni mallar satacak ne tezgâhları var ne de tezgâhtarları” demektedir.

İKTİDAR VE MUHALEFETİN ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜ

İktidar partisi “siyasal İslam” merkezli siyasetini 2007’lerden itibaren görünür kıldıkça önce ideolojik iflası tattı, sonrasında ise siyasi iflasın eşiğine geldi. Ülkeyi de uçurumun kenarına getirdi. Çünkü 2010’dan bu yana kendisini denetleyen hiçbir güç kalmadı. İşin ilginci, attığı yanlış adımların bir kısmını da “bağımsızlık adımları” olarak sundu.

Oysa sorun, kaynağını ve gücünü yanlış yerde, yanlış şekilde kullanması ve gücünün üstünde yönelimlerde bulunmasıydı. Bu adımların birçoğu da sonuçsuz kaldı.

Muhalefet ise iktidarın geçmişte yaptıklarını eleştirmekle birlikte, benzer şeyleri yapmaya talipmiş gibi görünüyor. Yeni anayasa tartışmaları bunun bir parçasıdır. Hedefinde “Türk kimliği” vardır. AKP bunu denedi. İktidarı kaybedeceğini anladı. Geri adım atmış gibi duruyor. Şimdi muhalefet aynı arayış içindedir.

Ayrıca muhalefetin laiklik konusunda duyarlı olduğu da söylenemez. Muhafazakârların oyunu alacağım kaygısıyla devletin dini esaslara göre örgütlenmesinin önünde açık tavır almadı. Almıyor. Üstelik laikliğin, liyakatin ikiz kardeşi olduğu, egemenliğin kullanılması, hukuk karşısında herkesin eşitliği ve özgürce bilim yapılmasının garantörü (AS: güvencesi) olduğu gerçeğini göz ardı ediyor.

Fethullah Gülen oluşumunun Amerikancı ve dinci bir terör örgütü olduğunu yaşanan darbe girişimine rağmen görmezden gelenler var. İktidar partisi, kendisine zarar vermeyen bir “FETÖ ile mücadele perspektifini” benimserken çeşitli muhalefet partileri göğüslerini bu yapılara açmakta gönüllü görünmektedir.

Batı ile ilişkilerde, “Erdoğan iktidardan uzaklaşırsa” ortamın tamamen (AS: tümüyle) değişebileceği gibi bir dar bakışın kendilerini sarıp sarmaladığı izlenimi veriyorlar. Hatta Biden’ın seçilmesini, sadece bu yanıyla gören çevreler bile mevcut. Oysa bu hayaldir. Bazı ilişkiler farklılaşsa bile özde bir değişiklik olmayacaktır.

Bunların örneğini çoğaltmak mümkündür. Sözün özü, iktidar zaten kendi derdine düşmüştür. Muhalefet de sadece iktidarı yerinden etmeyle sorunun çözüleceğini sanmaktadır. Parlamenter sisteme geçiş önerileri önemli olmakla birlikte, mesele siyasetin yapılış tarzını değiştirmektir. Ülke için esas beka sorunu bu noktadadır.

ÇÖZÜMÜN ANAHTARI

Çözüm değilse bile çözümün anahtarı, siyasete uzak duran kitlenin sorumluluk almasından geçmektedir.

Bu kesimin kurucu değerlerle sorunu yoktur. Ancak sorumluluk almaya istekli durmamaktadır.

Elimizi taşın altına koymazsak taşın ağırlığı altında kalıp toptan ezilmek söz konusudur. Bu nedenle derdi ülkesi olan kişilerin bir araya gelmesi, yaratacakları yetkin akılla sorunları çözebilecek bir kadro oluşturmaları bir mecburiyet olarak karşımızda durmaktadır. İş basittir ama zordur. İşe girişmekse en temel görevdir.

Kimsenin elinde sorunları hemen çözebilecek bir çilingir yoktur. Buna mukabil (AS: karşılık), sorunları giderek azaltan bir yapıyı hayata geçirmek mümkündür. Bunları yapmak için iki kaynak vardır: Bedava olanlar ve maddiyat gerektirenler. Bedava olanlar öncelendiği takdirde diğerleri için kaynak yaratmak kolaylaşır.

Kimseyi ötekileştirmemek, etnik ve mezhep ayrımına tabi tutmamak ve bu tür ayrımlara dayalı çözümlerden uzak durmak, ifade özgürlüğünü sağlamak, liyakate dayalı olarak kurumları yeniden yapılandırmak, yalan söylememek, boş vaatlerde bulunmamak, kaynakları kamu yararına kullanmak ve şeffafça sergilemek…

Ardından öncelik sırasına göre atılacak adımların amacı, bireyin özgürlüğünü ve ülkenin bağımsızlığını garanti eden yapıyı kurmaktır. Bu, ancak üretim, eğitim ve çağdaş hukuk ile olur.

Cumhuriyetin herkesi tasada ve sevinçte ortak kılan felsefesinden güç alan ve “ben” demek yerine “biz” demesini bilen vatansever gönüllüler aranıyor.

Yan yana gelmeleri çözümün ilk adımı olacaktır.

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın Küçük Genel Kurul Konuşması..


Dostlar
,

ADD Küçük Kurultayı sürüyor..

Biz katılmadık..
(Tüzük gereği, Bilim Danışma Kurulu Üyesi olarak katılma hakkımız var..)

Umarız, kış ortasında, Örgüt emekçilerinin özverilerine değer, beklenen yararı sağlar.

Sn. Genel Başkan’ın Küçük Kurultay’ı açış konuşmasını paylaşmak istiyoruz.
(http://www.add.org.tr/index.php/dernegimiz/yonetim/genel-baskanimiz/1091-add-genel-baskan-say-n-tansel-coelasan-n-kuecuek-genel-kurulunda-yapt-g-konusman-n-metnidir)

Yararlı ve bilgilendirici bir konuşma..
Ancak tek boyutlu.. Yalnızca dersaneler  – eğitim sorununa odaklanmış..
Oysa Türkiyemizin sorunları geniş bir yelpazeye dağılıyor..

Dava arkadaşlarımıza gönülden kolaylıklar diliyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
8.12.13, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
ADD Bilim Danışma Kurulu Yazmanı
www.ahmetsaltik.net

==============================================

ADD Genel Başkanı Tansel Çölaşan’ın
Küçük Genel Kurulda Yaptığı Konuşma Metni

07 Aralık 2013, Batıkent – ANKARA

portresi
Değerli konuklar; önceki Genel Başkanlarımız,
Değerli Bilim Danışma Kurulu Üyeleri,
Değerli Şube Başkanları ve katılımcılar

Hepinize hoşgeldiniz diyorum.

Her yıl Kasım ya da Aralık ayı içinde tüzük gereği Şube Başkanlarımızın ve siz değerli katılımcıların katkısı ile Küçük Kurultay düzenliyoruz. Bu toplantılarda bir yandan;
ülke sorunları üzerinde tartışıp, Atatürkçü Düşünce Derneğinin yeni yılda yol haritasını çiziyoruz, diğer yandan da, örgüt içi sorunlarımızı tartışıp çözüm üretiyoruz.

Amaç: Cumhuriyet’in temel niteliklerinin korunarak ileriye taşınmasında,
Atatürkçü Düşünce Derneği’nin görevini gereği gibi yapmasını sağlamak.

Hatırlarsınız, 2012 Haziran Genel Kurulunda sizlere söz verdik:
ADD, olarak Cumhuriyet yıkıcılarına karşı Kuvvay-ı Milliye’nin öncü gücü olarak, halkın genetiğinde var olduğuna inandığımız “Cumhuriyet bilinci” ile Cumhuriyete sahip çıkma refleksini harekete geçirip, O’nun korku duvarını yıkmasını,
bu gidişe DUR demesini, EL koymasını sağlayacaktık.

Sözümüzde durduk. Sizleri çok yorduk. Eylem yorgunu oldunuz ama başardık.

2013 Taksim direnişinin arkasında; bizim 19 Mayıs 2012’de Samsun’da başlattığımız,
bugüne kadar 10’u bulan, öncüsü olduğumuz kitlesel eylemler var.

Geçen yıl 29 Ekim’de Ulus’ta ilk gazı sizin Genel Başkanınız, ben yedim.
Sonra alışkanlık oldu.

Bugün; halk artık korku duvarını aşmış, Cumhuriyet yıkıcılarına DUR demiş,
sürece el koymuştur.

İstedikleri kadar biber gazı – toma – basınçlı su sipariş etsinler. Geriye dönüş yok.

AMA görevimiz bitmedi: İktidarıyla – muhalefetiyle siyasetin, halkın sesini iyi duyması,
doğru algılaması ve halkın iradesine aykırı politikalara yönelmemesi noktasında onları izleyeceğiz, gündemi takip edeceğiz ve Atatürkçü Düşünce İlkeleri doğrultusunda siyasete söylemlerimizle, gerekirse eylemlerimizle yine yol göstermeye devam edeceğiz.

Bu yıl 7-8 Aralık (bugün ve yarın) yapacağımız 2 ayrı gündemli toplantıda yine ülke ve örgüt sorunları üzerinde yoğunlaşacağız.

Bugünün gündemi: Türkiye’nin gündemi ve ADD.

Benim, izninizle çerçevesini çizmeye çalışacağım güncel konularda,
Bilim Danışma Kurulu üyelerimiz kendi görüşlerini sizlerle paylaşacak.

Cevaplanmasını istediğimiz soruların cevaplarını da birlikte,
tartışarak bulmaya çalışacağız.

Ortaya çıkacak sonuçların 2014 yılı seçim sürecinde örgütümüzün eylem ve söylemlerine ışık tutacağını umuyorum.

(1) Ben dershaneler üzerinden cemaatle – iktidar arasında yaşanan ve bugün
üstü örtülmeye çalışılan kavgayı, Cumhuriyetin tasfiye süreci ile ilgisi nedeniyle
önemli buluyorum ve tarihe not düşmek istiyorum.

Yaşanan, bir eğitim tartışması değildir.

2004 tarihli MGK toplantı tutanakları basına yansımamış, sonrasında tarafların birbirini suçlayan ifadeleri basında yer alamamış olsa idi, konu bir eğitim konusu olarak kapanabilirdi.

Ancak basında yer alan suçlamaların arkasında cemaatle – iktidar arasında
derin bir iktidar savaşı olduğu anlaşılıyor.

Bizi ilgilendiren yönü ise, taraflar birbirini suçlarken, Devlet içinde yapılanmış,
yasa dışı bir örgütlenmenin özellikle 2007 sonrasında çeşitli tertip ve operasyonlarla, Cumhuriyetin tasfiyesine yönelik olarak çalıştığı da ortaya çıkıyor.

Aslında herkesin bildiği, resmen kabul edilmeyen (F) tipi örgütün yasadışı varlığı
kendi ifadeleri ile kanıtlanıyor.

Önümüzde büyük bir suç (Cumhuriyet yıkıcılığı) ve suç ortaklığı var.

Biz bu kavganın tarafı değiliz.

Ama (bana ne) diyemeyiz.

Türkiye’nin siyasi gündemini gerici odaklar arasındaki rekabetin belirlemesine
göz yumamayız.

Buradan Cumhuriyet Savcılarını göreve çağırıyorum; yöneticileri ve sözcüleri tarafından varlığı itiraf edilen, Başbakan tarafından da varlığı teyit edilen bu yaşa dışı örgüt hakkında ne yapıyorsunuz?

(2) Buradan (Eğitime) geçiyorum.

Cemaatin dershaneler içinde payı %20 imiş. 700 dershane Cemaatin, olmayan hukuki varlığının elinde.

Emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden ve bu hali ile laik ve milli (ulusal) olmaktan çıkmış
eğitim sistemini yeniden laik ve milli yapmanın yolu nedir?

Sinan Meydan son kitabında:

  • “Cumhuriyet, 1945’ten bugüne kadar zaman zaman artan ya da azalan
    ama kesintisiz devam eden bir biçimde Atatürkçü yani Tam Bağımsızlıkçı
    ve laik çizgiden, tam bağımlı ve dinci bir çizgiye sürüklenmiştir.”
    diyor.

Katılıyorum. Gerçekten, 2. Dünya Savaşı sonrasında, siyasetin ABD’nin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirdiği karşı-devrim sürecinde; 1949 yılında ABD – Türkiye arasında imzalanan Eğitim Antlaşması çerçevesinde TÜRK TARİHİ
yeniden yazılmıştır ve bu tarihten sonra, bugüne kadar da okullarımızda okutulan TARİH, genelde Türkiye’nin ulusal (milli) çıkarlarına değil, Emperyalizmin çıkarlarına hizmet etmiştir.

1990 başlarında ise ABD, BOP kapsamında yeni nesiller yetiştirmek üzere AB ise üyelik sürecinde; demokrasi – insan hakları – azınlık hakları gibi gerekçelerle
bizden Tarihimizle yüzleşmemizi, tarih kitaplarını yeniden yapmamızı istemişler,
bu istekleri de yerine getirilmiştir.

Kurulan kimi üniversite (Bilgi, Sabancı), vakıf ve enstitüler eliyle çıkarılan Alternatif tarih kitapları, dergi ve proje çalışmalarıyla, “demokrasi” adına, Samuel Huntington’un (Atatürk’ün mirasından kurtulun!) temel ilkesine uygun olarak Cumhuriyet yıkıcılığına soyunulmuştur.

Yalnızca bir örnek vereyim : Halil Berktay, 84.000 AVRO karşılığında ABD’ye yaptığı “İzmir’in yakılmasının yarattığı sosyal travmalar” projesiyle İzmir’i Yunanların değil,
bizim yaktığımızı ve Rumlara etnik temizlik yaptığımızı kanıtlamaya çalışmaktadır.

Hüseyin Aygün’ün akıl hocası da anlaşılan Halil Berktay’dır.

Örnekleri çoğaltmak kolay. Kısa geçiyorum.

Son 10 yılda ise bu konuda çok önemli adımlar atılmıştır: AB tarafından yayınlanması istenen kitaplar yayınlanmış, tüm eğitim sistemi yeniden biçimlendirilmiştir.

SOROS bu sürece Açık Toplum Enstitüsü aracılığı ile katkı vermiştir.
Öğrencileri, gençleri, tarih öğretmenlerini hedef alan, amacı, Türkiye’de Avrupa Kimliğini güçlendirmek olan projeler üretilmiştir. “İnsan Hakları” vurgusuyla yapılan çalışmalarda Ulusal Kimlik, Türk Kimliği eleştirilmektedir.

Yine bu dönemde TUSİAD tarafından hazırlatılan TARİH kitaplarından Türk – Türklük –
Ulusal Kurtuluş Savaşı – Ulus Devlet kavramları çıkartılmış, Atatürk ağır şekilde eleştirilmiştir.

Bugün İlköğretim 8. Sınıf Devrim tarihi kitabında 10. Yıl Nutku yok.

Yine TUSİAD ve Tarih Vakfı tarafından AB destekli Alternatif tarih kitapları hazırlatılmıştır. Talim Terbiye Kurulu ve Tarih Vakfı birlikte ders kitapları müfredatını köklü bir şekilde yenileme çalışmalarını sürdürmekteler. Çalışmanın temel özelliği, Atatürk – ulus devlet – milli kimlik karşıtlığıdır.

Açıkça söylenebilir. Türkiye’de ABD ve AB istekleri doğrultusunda yeni bir TARİH yazma görevinin hazırlıkları TUSİAD ve TARİH VAKFINCA YÜRÜTÜLÜYOR.

TARİH VAKFININ 2005 yılında hazırlattığı (20 yy. Dünya ve Türkiye) kitabında;

– Ulus devletin modası geçmiştir.
– Ulus kimliğine kör bağnazlıkla sarılmaktan vazgeçilmelidir.
– Kurtuluş Savaşı önemli bir savaş değildir.

vurgusu yapılmakta, 333 sayfalık kitapta Kurtuluş Savaşı yalnızca 2 sayfa tutulmaktadır.
Tüm ideolojilere yer verildiği halde, Atatürkçülük (Kemalizm) kavramları
yalnızca okuma parçalarında belge olarak adı geçen 3 askeri bildiride vardır:

12 Mart – 12 Eylül – 28 Şubat
Askeri Bildirileri. (darbe ideolojisi olarak)

Devam ediyorum..

Tek parti dönemi Faşizmle özdeşleştirilmiştir.
1923 devrimi küçültülürken / 1946 sonrası yüceltilmektedir.
Kitapta Köy Enstitüleri yoktur.
İrtica tehlikesi yer almamaktadır.

Sonuç                    :

Bugün MEB ders kitapları ve çeşitli fonlarla beslenen vakıf ve kurumlarca hazırlattırılan alternatif Tarih kitapları ile Cumhuriyet tarihi altüst edilmiş, vatanseverler hain, hainler kahraman yapılmıştır.

Resmi tarihle yüzleşme adı altında, kamuoyu, ABD-AB istekleri doğrultusunda yazılacak
YENİ BİR TARİHE alıştırılmaktadır :

– Atatürksüz,
– TÜRK kimliğini dışlayan,
– ulus devleti yıkan,
– bölmeyi kolaylaştıran,
şeriat devletine giden yolu açan bir TARİH anlayışı.

Sonuç : Laik ve milli olmaktan çıkmış, Cumhuriyet yıkıcılığına hizmet eden bir
eğitim sistemini yeniden milli ve laik yapmanın yolu ne olabilir?

Kanımca: Milli ve laik eğitim, ancak

emperyalizmin boyunduruğundan çıkmakla,
BATI ile hesaplaşmakla mümkün.

Teşekkür ediyorum. 07.12.13

Tansel ÇÖLAŞAN
Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı

Naci BEŞTEPE : Türkiye’yi Demirtaş mı Yönetiyor?


Türkiye’yi Demirtaş mı Yönetiyor?

Naci_Bestepe_portresiNaci BEŞTEPE

Türkiye’yi Demirtaş mı yönetiyor? Başbakan O’na neden üfürmüyor?

Geçtiğimiz hafta Perşembe günü
(25 Temmuz 2013) medyada bir haber yer aldı.

Bazı gazeteciler, BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş‘a
PKK’lıların yol ve kimlik denetimi sırasında kendilerine sert davrandığından yakınmışlar.

Bunun üzerine Demirtaş, “Bölgede yaşanan olumsuzlukları engellemek üzere bir genelge yayımlama” sözü vermiş.
Yanlış okumadınız.
Ben de yanlış yazmadım.
BDP’li, bölücü- Kürtçü Demirtaş ülkemizin bir bölgesine genelge yayımlayacağına söz vermiş.

İki soru takıldı aklıma :

Birincisi, bu adama yakınan, derdini anlatan ve çözüm isteyen gazeteciler kimdir?
Haberde bu sorumun yanıtı yoktu.
O gazeteciler eğer Türk vatandaşı iseler, öncelikle vatandaşlık kimlik kartlarını
yırtıp atmalıdırlar.Çünkü hangi devletin yurttaşı olduklarının bilincinde değildirler..
Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin anlamını ve değerini bilmemektedirler.
Türk kimliği onlara fazladır, yüktür. Dünyanın herhangi bir ülkesinden vatandaşlık hakkı talep edebilirler.

İkincisi, Demirtaş kendini ne sanmaktadır?

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sınırları içindeki bir bölgenin güvenliği, düzeni, emniyeti gibi konularda genelge yayımlama hak ve yetkisini nereden almaktadır?
Böyle bir genelgeyi, konusu itibarıyla; Başbakan, İçişleri Bakanı, Emniyet Genel Müdürü yayımlayabilir.

Demirtaş bunlardan hangisidir?

Yasalarımız O’na böyle bir yetki veriyor mu?
Yasal dayanağı olmayan bir yetki kullanılabilir mi?
Demirtaş bu makamların hiçbirini dikkate almaya değer görmüyor mu?
Görse ve kendini T.C. yasalarına bağlı saysa böyle bir şey söyleyebilir mi?
Bu işin Demirtaş cephesi.
Bir de yönetim cephesi var.
Yukarıda sıraladığım makam sahipleri yetkilerinin gasp edildiğini görmezler, duymazlar mı?
Sağır ve dilsiz şeytan mı olmuşlardır?

Taksim’de destan yazan (!) polisine ödül veren Emniyet Genel Müdürü ve
bağlı olduğu bakan hazretleri nerededirler?

Gezi Parkı eylemleri ile en demokratik haklarını kullanan milyonlarca insana demediğini bırakmayan, kendinden saymadığı vatandaşlarını fare veya sincap türüne benzeterek KEMİRGEN diyen, polise acımasızca ve ölçüsüzce güç kullanma yolunu açık tutan, yazan-çizen-konuşan-tencere tava çalan herkesi
terör suçlusu sayarak adli makamları harekete geçiren Başbakan nerededir?

  • Gücü, elinde karanfili, belinde su çantası-bebek maması-kitap taşıyan
    temiz yürekli, aydınlık insanlara mı yetmektedir yalnnızca?

Hayır diyebilecek var mıdır?

Kuru lafa gelince sade Türkiye’yi değil, bölgeyi, Arabistan’ı,Kuzey Afrika’yı, AB’ni hatta dünyayı yöneten yüce lider, büyük insan, dünya Müslümanlarının koruyucusu kendi ülkesinin yönetimine ortak çıkılmasını nasıl içine sindirir?

Kağıttan kaplan mıdır yoksa?

Herkese yaptığı gibi bir de Demirtaş’a üfürse ya.

Şapka düşmüş kel görünmüştür.

Kendinden saymadığı vatandaşına, Mısır’da Mursi karşıtlarına,
Suriye’de Esat yanlılarına aslan-kaplan-sırtlan kesilen

  • Başbakan RTE,
    ülkesinin bölünmesi karşısında süt dökmüş kedi olmaktadır.

PKK’nın Suriye kolunun lideri Müslim, devletin daveti ile geldiği Türkiye’den dönüşte “Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyindeki Kürt Özerk Bölgesi’ni desteklediğini” açıklamıştır.

Aynı konuda bölücü,Kürtçü Demirtaş da “Kürdistan’la komşu olmaktan korkmamız gerektiğini” söyleyerek AKP-BDP-PKK-PYD işbirliğini teyit etmiştir.

Başlangıçta Kürt bölgelerini de içine alarak büyüyecek ve yeni Osmanlıyı kuracak olan BAŞKAN=SULTAN havucunu yutan ve bize de yutturmaya çalışan RTE,
güzel yurdumuzu ve insanımızı kafasında bölmüş bile.

Bilmediği ve anlamadığı ise bir şeye benzetemediği Türk halkının O’nun kafasına uymayacağıdır.

Türk Ulusu kendini yönetemeyenlere karşı tavrını koymuştur.

İftar sofraları zılgıtları, gözaltılar, ölümler, yaralanmalar, polis işkenceleri,
vergi tehditleri, gazeteci kovmalar, yargıyı yönlendirmeler dahil artık

  • hiçbir zorba yöntem ulusu yolundan döndüremeyecektir.
  • 5 Ağustos’a kadar Yargıtay’da BALYOZ duruşmalarında,
  • 5 Ağustos’ta SİLİVRİ’de görüşmek üzere…

    Naci BEŞTEPE

TÜRK KİMLİĞİ…

Dostlar,

ADD Bilim Kurulu Başkanı Sayın Prof. Dr. D. Ali Ercan (Çekirdek Fiziği Uzmanı) bilindiği gibi çok yönlü bir Kemalist aydın.

Ülemizin temel sorunlarına kafa yoran ve bilimsel akılcılık yöntemi ile kanıta dayalı yorumlar, çıkarımlar yapan ve bunları yazarak, emekli yansılar ve konferanslarla paylaşarak AYDIN SORUMLULUĞUNU tümüyle yerine getirmeye çalışmakta.

“Matematiksel düşünce” yöntemini ustalıkla kullanmakta.

23 Şubat 2013 günü, BCP Genel Merkezi’nde bir görsel konferans verdi.
Biz de izledik. Sarı ve beyaz leblebiler çıkardı sunumunun bir yerinde ve bunları karıştırarak Anadolu’daki etnisitelerin genetik karışımını (hibritleşme, melezlenme) somut olarak örnekledi.. Sonra da izleyiciler bu leblebileri bir güzel yediler..

Bu renkli ve çok öğretici, bilimsel sununun yansılarını izlemek için aşağıdaki erişkeyi (linki) tıklamalısınız.. Kendisine, bu değerli dosyasını cömertlikle bizimle paylaştığı için teşekkür borçluyuz, öğrettiklerinin yanı sıra..

Turk_kimligi_23.2.13_æ

Sevgi ve saygı ile.
4.3.13, Ankara

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

2005 ANAYASASI

E. Amiral Türker Ertürk

portresi_sade

2005 Anayasası

Irak 10 yıl önce işgal edildi, işgalden önce otori­ter rejime son verileceği demokrasinin getirilece­ği söylendi. Fakat işgal ve sonrası dahil bugüne dek Irak’ta öldürülen Müslüman sayısı 1.455.599′dur. Yani yaklaşık olarak 1,5 milyon­dur.

Bir Allah’ın günü olsun ki, Irak’ta insanlar öl­dürülmesin, bombalar patlamasın ve ağıtlar yakıl­masın. Yalnızca 2012’de bu ülkede öldürülen Müslüman sayısı 5 bindir.
Bugün itibarıyla Irak’ta 1 milyon dul kadın ve 4 milyon yetim çocuk var.

Eğer bu demokrasi ise, batsın böyle demokrasi!

Irak ve Afganistan savaşları için harcanan pa­ra 1,5 trilyon dolar. Bu paralarla neler yapılmaz ki? Ama emperyalizmin kanla beslendiğini bilirseniz bu normaldir.

Irak adım adım iç savaşa sürükleniyor. Bunu en­gellemenin yolu uzlaşma ve diyalog. Fakat ufukta bunun belirtileri yok. ABD ve İsrail, AKP yönetiminde Türkiye ve Körfez ülkeleri mezhepsel iç savaşı az­dırmaya, bu ortamdan faydalanarak Barzanistan’ı Irak’tan koparmaya ve kalanını da Sünni-Şii ekseninde bölmeye çalışıyorlar.

Irak ta huzursuzluğun, çatışmanın, akan kanın ve iç savaşa doğru gidişin önemli bir nedeni ABD işgal gücünün zorlaması ile hazırlanmış olan
2005 Irak Anayasası
’dır. Çünkü bu Anayasa, Irak toplumunu etnik ve mezhepsel kompartımanlara bölm­üştür. Irak Anayasası’nı hazırlatan iradenin ama­cı,
Irak ı 3 parçaya bölmenin hukuki alt yapısını ha­zırlamaktı.


Nikaragua tecrübesi Irak’ta

Irak işgali süresince de bu ülkede etnik ve özel­likle mezhepsel kavganın, kin ve nefretin tohum­ları atıldı. ABD 2004′te işgale karşı direnişi kırmak ve bu ülkede beraber yaşamanın ortak paydasını ortadan kaldırmak için John Negroponte‘yi Bağ­dat’a Büyükelçi olarak atadı. Negroponte dene­yimliydi çünkü 1980’li yıllarda ABD’nin Honduras Büyükelçisi olarak komşu ülke Nikaragua da sol­cu Sandinista yönetimini devirebilmek için iç savaş operasyonunu yönetmiş ve toplam 50 bin insan yaşamını kaybetmişti.

Irak’ta kan davası haline gelen çatışmalar, acı­masız mezhep savaşları, bombalı intihar eylemle­ri, karşılıklı olarak Sünni-Şii suikastları, kutsal yer­leri hedef alan saldırılar,
toplu infazlar, işkence edi­lip yol kenarına atılan cesetler, Negroponte ope­rasyonlarının bir parçası olarak sahneye kondu ve işgale karşı oluşan kuvvetli direniş,
büyük ölçüde kı­rıldı.

Bugün ise, işgale karşı oluşan direnişi kırmak ve Irak’ın bir bütün olarak beraber yaşamasının ko­şullarını ortadan kaldırmak için 2004 sonrası viz­yona konan operasyona yeniden hız verildi.

Suriye’deki durumun da Irak’tan farkı yoktur. Amaç bu ülkeleri etnik ve mezhepsel olarak böl­mektir. Dış destekli iç savaşlarla bunun koşulları
ya­ratılmaya çalışılmaktadır.

2004′te Irak taki iç savaş operasyonunu yö­neten John Negroponte’nin yardımcısı Robert Stephan Ford‘dur. Bu operasyonda tecrübe ka­zanan Ford, Ocak 2011‘de Şam Büyükelçisi ola­rak göreve başlar ve 3 ay sonra Suriye’de iç savaş başlar. Sizce bu tesadüf mü?

  • Başbakan Erdoğan’ın Irak’ın birliğini sağlamaya çalışan Maliki’ye düşmanlığının. Irak merkezi hü­kümetini devre dışı bırakarak Barzanistan ile çok samimi ilişkiler kurmasının, Suriye’ye düşmanlığı­nın ve bu ülkeye yaptığı terör ihracatının ve
    terör suçlusu Tarık Haşimi’yi korumasının altında bölgeye dönük
    emperyalist planların taşeronluğu yatmak­tadır.

ABD, Türkiye de dahil olmak üzere, bölgede bu­lunan ulusal devletlere
son vermek, potansiyel ola­rak bölge gücü olabilme olanağına sahip devletle­ri bölerek küçültmek, tüm bölgeyi etnik ve mez­hepsel olarak yeniden dizayn etmek istemektedir
.

Çözülmenin hukuksal alt yapısı olacak

  • Türkiye’ye dayatılan ve hazırlanmak istenen ye­ni anayasa; 
    emperyalizmin bölge ihtiyaçları için ge­reklidir.
  • Yeni anayasadan beklenen; Türkiye’nin et­nik ve mezhepsel olarak çözülmesinin hukuksal alt yapısını oluşturmaktır.

Tabii ki, bunu yaparken ele geçirilen medyayı da kullanarak geniş halk kesimlerine demokrasi, in­san hakları, özgürlükler ve sivil anayasa gibi kav­ramlarla
algı operasyonu yapılmaya çalışılmaktadır.

Ülkemizde hazırlanmak istenen yeni anayasa­nın Irak için hazırlanan
2005 anayasasından far­kı yoktur.
İkisinin de arkasında olan ve dayatan, böl­ge için planı olan emperyalizmdir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu ideolojisini, ta­pusu olan Lozan’ı,
Türk devrimlerini ve içeriğin­de Kürdü, Lazı, Boşnağı, Arabı, Arnavutu, Çerkezi, Abazayı, Pomağı, Makedonu, Azeriyi, Tatarı, Türkmeni ve daha nice etnik yapıyı barındıran Türk kimliğini kıyısından veya köşesinden çıkarmaya ve yok etmeye çalışan yeni anayasa benim için yok hükmündedir.

  • Meclisin yeni bir anayasa yapma yetkisi yoktur.
  • Ülkemiz işgal altındadır.

Bu nedenle Türkiye’ye 2005 Irak Anayasası gibi bir anayasa dayatılmaktadır.
Bi­linmelidir ki, bu anayasa ülkemize Irak’ta olduğu gi­bi kan, kin, gözyaşı, nefret, iç savaş ve bölünme­den başka bir şey getirmeyecektir.

Saygılar sunarım. 24.2.13
(İLK KURŞUN)