Etiket arşivi: Nusret Kebapçı

TÜRK YALNIZCA BİR AD MIDIR?

Nusret KEBAPÇI

Zaman zaman pek çoğumuzun toplumsal ilişkilerden yakındığı olmuştur. Hatta öyle ki, gerek toplumda gerekse trafikte, otobüste, dolmuşta.

Ya da alışveriş ederken sonuç değişmiyor, çok uzun bir süredir birbirimize saygı duymadığımız gibi bir gerçek var. Bunu hemen, yaşamın her alanında görmekteyiz. Örneğin uzun süredir dolmuşta, otobüste, gençlerin yaşlılara, gebelere veya engellilere yer verdiğini görebiliyor muyuz? Elbette istisnalar (ayrıklar) kuralı bozmaz ama eğer gerçekten doğruyu söylemek gerekirse görülmüyor.

Bir de günümüzün oyuncağı cep telefonunun o sihirli çekiciliğine kapılıp eğer kulağına da kulaklığını takmışsa, inanın dünya umurunda olmuyor. Peki, bu tür olayları tekil, yani ender olaylar olarak adlandırabilir miyiz? Kesinlikle değil. O halde, toplumumuzun önemli bir bölümünün de bu gidişten hoşnut olmadığı göz önünde bulundurulursa, konuyu biraz irdelemekte yarar bulunuyor. O zaman soralım: Birlikte savaş vermiş, acılar çekmiş bir ulusun çocukları olarak neden birbirimize karşı saygısız, hoş görüşüz bir duruma geldik? İsterseniz ortaya bir soru atmakla işe başlayalım.

Sizce bugün toplumu birleştirecek, harç görevi görecek, ortak duygu ve düşüncede bizi buluşturacak bir düşün ya da ideolojimiz var mı? Tasada ya da sevinçte aynı duyguları paylaşıyor muyuz? Doğrusunu isterseniz buna evet demeyi çok isterdim ama ne yazık ki böyle bir şey söz konusu olamıyor. Peki neden? Gerçekte nedeni pek çok insanca biliniyor ama yine de söyleyelim :

  • Bizim hepimizi kapsayacak, kucaklayacak ve birbirimize saygı duymamızı sağlayacak bir kimliğimiz yok!

Sakın ola Anayasa’da “Türk Milleti” yazıyor demeyin! Evet, Anayasa’ da var ama yalnızca orada. O da ne denli orada kalabilirse. Çünkü inanın ilk fırsatta ya yeni anayasayla ya da yapılabilecek değişikliklerle emin olun kaldırılacaktır. Ama zaten benim kastettiğim Anayasa’da olması değil, bunun yaşamımızda hiç olmadığı.

Hani kimi kez çeşitli yerlerden “Türk” adı kaldırılınca çok ciddi olmayan bir tepkiyle “Türk adı kaldırılıyor.” türünden hatta tepki de demeyelim, serzenişte bulunulmuştu ya, işte orada kaldırılan salt ad değil, bizi; tüm yurttaşları kucaklayan ulus kimliğimizdi aynı zaman da.

Bugün hemen her ülkede yaşayan insanların aslında pek çok kimliği bulunmaktadır. Bu etnik kimliğiniz olabildiği gibi, dinsel yani hangi din – mezheptenseniz onun kimliği de olabilir. Cinsiyet kimliğinizi de bu kapsamda sayabilirsiniz. Ancak; bu kimlikleri taşımış olmanız, toplumda salt sizinle aynı düşünceleri paylaşan çok küçük bir kesimi ilgilendirmektedir. Bu nedenle tüm halkı birleştiren, bu az önce saydığım türden kimliklerin üzerinde yer alarak,

  • Toplumun bölünmez bütünlüğünü sağlayacak bir ulus kimlik işin olmazsa olmazıdır.

Çünkü bilinmeli ki; hemen herkesi eşit birey olarak görerek benzer düşünce ve duygulara sahip bir toplum oluşturmayı amaçlayan ulus kimlik olamazsa, ister istemez bugün olduğu gibi hemen herkesin kendini farklı tanımlayabildiği pek çok farklı etnik ve dinsel kimlikler ortaya çıkacaktır. Böyle olunca da haliyle ulus olmak, dayanışmak, bağımsızlık, emperyalizme karşı mücadele, sanayileşme, ülkenin kalkınması da ister istemez anlamını yitirecektir. İşte tüm dünyada bunu engelleyebilmenin yalnızca bir yolu bulunmaktadır:

Ulus kimlik…

Bizdeki adıyla da Türk kimliği.

Bilinmelidir ki Dünyadaki hiçbir devlet; etnik ve dinsel kimlikler üzerinden toplumunu parçalayabilecek girişimlere ve örgütlenmelere izin vermez, veremez!

Demek istediğimiz, Ulus kimlik bir ülkede birleştirici harçtır, çimentodur

Onu yok saymak demek, etnik ve dinsel parçalanmaya çanak tutmak demektir.

Asla başka bir şeye değil.

YANLIŞTA ISRAR…

Konuk yazar : Nusret KEBAPÇI

YANLIŞTA ISRAR… 

(AS : Bizim katkımız yazının altındadır..)

Derler ki “Bir ceketin ilk düğmesi yanlış iliklenirse sonraki düğmeleri de yanlış iliklenir.”
Bunu neden söyledim? Şunun için…
Suriye politikamızda daha 2011’de başlayan yanlışlıklar bugün hala sürdürülmeye çalışılmaktadır da onun için.
Şimdi şöyle bir düşünün… Bizim bu operasyona yönelmemizdeki neden…
PYD’nin ABD ve diğer batılı emperyalistlerin desteğiyle Suriye’nin kuzeyinde bir devlet kurmaya çalışması değil mi? Peki, o halde herkesin kendine sorması gerekmez mi?
Nasıl oldu da Suriye’nin kuzeyinde böyle bir yapılanma gerçekleşebildi?
Aslına bakarsanız nedeni belli… ABD Türkiye’deki iktidarı… Suudi Arabistan ve Katar’la birlikte kullanarak pek çok ülkeden de teröristlerin desteğiyle Suriye’deki merkezi devleti zayıflattı… Doğada olduğu gibi otoritede de boşluk olamayacağından hemen ABD desteğiyle PYD kantonları kuruluverdi.
İşte bugün yakındığımız ve Afrin operasyonuna gerekçe yaptığımız güneyimizdeki oluşumun nedeni bu. Bunu söyleyince…
“Tamam, iktidar hata yapmıştır ama bu iş böyle bırakılabilir mi?”
“Türkiye bu konuda hiç bir tepki göstermemeli mi?” de diyebilirsiniz ama…
Bence bunun için önce hatanın kabul edilip ders çıkartılıp sonucunda da doğru politika izlenmesi gerekir ancak kimsenin böyle bir niyeti yok… Nereden mi anlaşılıyor?
Şuradan… Hani iktidar, Suriye’nin toprak bütünlüğünden yanayız falan diyor ya…
Gerçekten bu düşüncede olan bir devlet, adı Suriye muhalifi olarak anılan bir örgütü yanına alan bir politika izler mi? Bu işin bir yanı…
Ya merkezi devletle konuşmama sorununa ne demeli? Gerekçeleri de hazır…
Neymiş “Esad kanlı katilmiş, 1 milyon kişiyi öldürmüş…”
El insaf… Adamlar bizim de içinde olduğumuz pek çok ülkeye karşı ülkelerini koruma mücadelesi vermiyorlar mı?
Kaldı ki siz… Yunanistan’la; üstelik bizi Ermeni soykırımıyla suçlamasına…
Ege adalarını işgal etmesine… Ve Kıbrıs’ta bizi işgalci olarak görmesine rağmen konuşmakta hiçbir sakınca görmüyorsunuz…
Ya İsrail’le ilişki kurarken? Bu devletin bugüne kadar kaç Müslüman’ın katili olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi?
Papa’ya gelince… Adam bizden Heybeliada Ruhban Okulunun, Fener Rum Patrikhane’sinin açılmasını istiyor mu? İstiyor…
Yetmiyor… Bizi Ermeni soykırımıyla da suçluyor…
Ama her nedense tüm bunlar sizin Papa’yla konuşmanıza engel falan da olmuyor…
ABD’ye gelirsek… Bu devletin bölgeyi yeniden düzenlemeye çalışıp 22 ülkenin haritasını yeniden çizmek istemesine… Irak, Libya, Afganistan ve Suriye’yi hallaç pamuğu gibi atıp parçalamaya çalışmasına… Üstelik yetmez gibi PYD’ye silah vermesine…
Ülkemizdeki de dahil olmak üzere tüm dünyada ulusal bağımsızlığı korumak isteyen yönetimlere darbe düzenleyip, emperyalizmin oyunlarına karşı çıkan yazar ve çizerleri öldürmesine… Hatta FETÖ’yü bile vermemesine rağmen…
ABD ile konuşmakta hiçbir sakınca görmeyebiliyorsunuz…
Yani demek istediğim; bölgede kurulmak istenen Büyük Kürdistan’ı engellemenin bugün tek yolu bulunmaktadır… O da Suriye ile birlik olup, bu planı bozmak
Aksi halde bunun dışındaki her girişim ABD’nin değirmenine su taşıyacak,
ABD’nin Suriye’yi parçalama planının bir parçası olacaktır… (14.02.2018)
========================================
Dostlar,

Sayın Nusret Kebapçı nazik bir konuyu irdeliyor. AKP – Erdoğan en küçük eleştiriye müthiş köpürür, 26. Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ’a bile “gereken yapılacak” tehdidi savururken!
Yöntem olarak sorular sormak ve onlara yanıt üreterek us yürütmeyi seçmiş Sn. Kebapçı. Bildiğimiz Sokratik yöntem..
İktidarın bu sorulara “eyyyy” diye başlayan, “ulan ahlaksız..” ile sürmeyen bir tarz ile; dinleyip yararlanma olgunluğunu göstermesi gerek.
AKP – RTE’nin hata yapma şansı – kredisi kalmadı artık.
“Kandırıldık” söylemlerinden bıktık, ülkemiz de duvara dayandı. Şehit – gazi verildiğimiz bir savunma savaşına sürüklendik.

  • AKP – Erdoğan, soruna içtenlikle “milli” olarak bakıyorsa, Milletin Meclisi ile yönetmelidir bu süreci.

Tıpkı Kurutuluş Savaşımızın Mustafa Kemal Paşa tarafından 1. BMM eliyle yürütüldüğü ve o olağanüstü koşullarda bile hep Meclise hesap vererek, hep ondan yetki ve izin isteyerek…

Sevgi ve saygı ile. 17 Şubat 2018, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK
YA DA YURTTAŞLIK…
 

Nusret KEBAPÇI

Başlığı okuyunca, memlekette padişahlık kalkalı neredeyse 100 yıl oldu hala neyin tartışmasını yapıyoruz dediğinizi duyar gibi oluyorum ama… İnanın söylediğiniz gerçeği hiç mi hiç yansıtmıyor.
Tabi burada ülkeyi yönetenlerin kendilerini padişah gibi görmeleri değil benim kastettiğim… Hatta bazı valilerin… Kaymakamların…
Belediye başkanlarının, kendilerini halkın çok üstünde görerek ve halkın yararına harcanması gereken paraları…
Lüks… Gösteriş ve… Saltanat için harcamaları da değil.
Benim anlatmak istediğim… Padişahlığın kaldırılmasının üzerinden neredeyse 100 yıla yakın zaman geçmesine karşın bir türlü yurttaş olamayıp hala tebaalığı sürdürmeye çalışmamız…
Aslına bakarsanız çok fazla araştırma yapmaya, kanıt toplamaya falan gerek yok…
Yalnızca ülkenin belli başlı siyasi konularında alınan tutuma bakın,
gerisi zaten çok kolay anlaşılacaktır…

Hatırlar mısınız? Bir zamanlar Ergenekon, Balyoz türünden operasyonlar yapılıyor,
dalga üstüne dalgalar yaratarak… Üstelik çeşitli yerlere gömülen silahların bulunmasıyla suçlu bir Ordu yaratılmaya çalışılıyordu.
Öyle işler yapıldı ki hemen tüm halk çok ciddi bir darbe tezgâhından kurtulduğu için operasyon yapanlara minnet bile duydu… Kimse olayların önü nedir? Arkası nedir? Sorgulamadı bile…Derken adına “Demokratik Açılım” denilen süreç başlayıverdi…
Kimi zaman “Milli Birlik Kardeşlik… “ Kimi zaman da “Çözüm Süreci” denilen…
“Analar ağlamasın”, “Kan dökülmesin”, “Şehit olmasın” söylemleri eşliğinde…
PKK’nın serbest bırakılıp…
Askerin ise elinin kolunun bağlandığı bu dönemde de tutum değişmedi…
Neden bunu yapıyoruz, gerçekte ne oluyor? PKK silah bırakıp gider mi?
Ya da gidiyor mu? Bu işin arkasında ne var?
BOP eş başkanlığı nedir? Hiç sorgulanmadı…

Tüm yapılanlar “padişahım çok yaşa” türünden yanlış da yapılsa,
doğru da olsa desteklendi… Tabi bu tutum sadece bunlarla sınırlı kalmadı…
İsrail’le yaşanan “van münite” olayında ve barışılmasında…
Rus uçağının düşürülmesi ve özür dilenmesinde de hep yaşandı.
O kadar ki, yeni hazırlanan, içinde Türk Milleti’nin olmayacağı anayasa
için bile durum çok ümitli değil… Demek istediğim…
Bizi yurttaş yapan sadece padişahlığın kalkması ya da oy kullanmış olmamız değildir…
Ne zaman ki yukarıdan dayatılanı sorgular… Tartışır…
Beğenmediğinize örgütlenir, tepki koyarsınız… İşte o zaman yurttaşsınızdır.
Ya da tüm yapılanları sineye çeker… Katlanır… İtaat ederseniz de tebaa…
Bu kadar açık… (10–07–2016)
=======================================
Dostlar,

Değerli yazar – düşünür Sn. Nusret Kebapçı‘nın 15 Temmuz 2016 ‘darbe girişimi’nden
5 gün önce yazdığı makaleyi, 11 ay sonra paylaşmak istiyoruz..

Özellikle 16 Nisan 2017 tarihli deli saçması Anayasa değişikliği halkoylamasının
kendisinin ve YSK’nın açık hukuksuzuğunun ardından..

Nitekim AGİT (Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı) raporu o denli net ve açık ki!

Boğulmakta olan adamın kendi saçlarından ‘yukarıya’ çekmesi (!) ne ölçüde anlamlı ise??

16 Nisan 2017 tarihli deli saçması Anayasa değişikliği halkoylaması sonucu hükümsüzür!

Sevgi ve saygı ile. 04 Haziran 2017, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
Ankara Üniv. Tıp Fak. – Mülkiyeliler Birliği Üyesi
www.ahmetsaltik.net     profsaltik@gmail.com

 

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…

PADİŞAHIN TEBAASI OLMAK YA DA YURTTAŞLIK…

 Nusret Kebapci's profile photo

Nusret KEBAPÇI
10–07–2016

Başlığı okuyunca, memlekette padişahlık kalkalı neredeyse 100 yıl oldu hala neyin tartışmasını yapıyoruz dediğinizi duyar gibi oluyorum ama… İnanın söylediğiniz gerçeği hiç mi hiç yansıtmıyor. Tabi burada ülkeyi yönetenlerin kendilerini padişah gibi görmeleri değil benim kastettiğim…

Hatta bazı valilerin… Kaymakamların… Belediye başkanlarının,
kendilerini halkın çok üstünde görerek ve halkın yararına harcanması gereken paraları…Lüks… Gösteriş ve… Saltanat için harcamaları da değil.
Benim anlatmak istediğim… Padişahlığın kaldırılmasının üzerinden neredeyse 100 yıla yakın zaman geçmesine karşın bir türlü yurttaş olamayıp hala tebaalığı sürdürmeye çalışmamız…

Aslına bakarsanız çok fazla araştırma yapmaya, kanıt toplamaya falan gerek yok…
Sadece ülkenin belli başlı siyasi konularında alınan tutuma bakın, gerisi zaten çok kolay anlaşılacaktır… Hatırlar mısınız? Bir zamanlar Ergenekon, Balyoz türünden operasyonlar yapılıyor, dalga üstüne dalgalar yaratarak… Üstelik çeşitli yerlere gömülen silahların bulunmasıyla suçlu bir ordu yaratılmaya çalışılıyordu.

Öyle işler yapıldı ki hemen tüm halk çok ciddi bir darbe tezgâhından kurtulduğu için operasyon yapanlara minnet bile duydu… Kimse olayların önü nedir? Arkası nedir? Sorgulamadı bile… Derken adına “Demokratik Açılım” denilen süreç başlayıverdi…
Kimi zaman “Milli Birlik Kardeşlik… “
Kimi zaman da “Çözüm Süreci” denilen…
“Analar ağlamasın”, “Kan dökülmesin”, “Şehit olmasın” söylemleri eşliğinde…
PKK’nın serbest bırakılıp… Askerin ise elinin kolunun bağlandığı bu dönemde de tutum değişmedi…

Neden bunu yapıyoruz, gerçekte ne oluyor? PKK silah bırakıp gider mi?
Ya da gidiyor mu? Bu işin arkasında ne var?
BOP eş başkanlığı nedir? Hiç sorgulanmadı…
Tüm yapılanlar “padişahım çok yaşa” türünden yanlış da yapılsa, doğru da olsa desteklendi… Tabi bu tutum sadece bunlarla sınırlı kalmadı…
İsrail’le yaşanan “van münite” olayında ve barışılmasında…
Rus uçağının düşürülmesi ve özür dilenmesinde de hep yaşandı.
O kadar ki, yeni hazırlanan, içinde Türk Milleti’nin olmayacağı anayasa için bile durum çok ümitli değil…

Demek istediğim…
Bizi yurttaş yapan sadece padişahlığın kalkması ya da oy kullanmış olmamız değildir…
Ne zaman ki yukarıdan dayatılanı sorgular…
Tartışır…
Beğenmediğinize örgütlenir, tepki koyarsınız…
İşte o zaman yurttaşsınızdır.
Ya da tüm yapılanları sineye çeker…Katlanır…
İtaat ederseniz de tebaa… Bu kadar açık…

 

ANAYASA’DA LAİKLİK OLMAZSA…

ANAYASA’DA LAİKLİK OLMAZSA…

Nusret KEBAPÇI
08–05–2016, Ankara

(AS: Bzim katkılarımız yazının altında..)

Doğrusunu isterseniz bir süredir nabız yoklama çalışmaları devam etmektedir…
Hem zaten adetleridir… Önce bir sert çıkış… Baktılar ki meydan boş devamını getiriyorlar.
Son günlerde anayasa’dan laikliliğin çıkarılması veya dindar bir anayasa konusu sık sık gündeme getiriliyor ya… Sizce amaçlanan şey ne olabilir?
Türkiye’de dindar olmanın ya da olmamanın önünde herhangi bir engel mi bulunuyor?
Elbette hayır. Asıl amaç farklı… Daha doğrusu bu iş emperyalizmin yüz yıl önce yapamadığı Mustafa Kemal ATATÜRK sayesinde yarım bırakmak zorunda kaldığı Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi projesinin devamıdır…

Biliyorum kafanız karıştı ama biraz sabrederseniz size konuyu dilimin döndüğü, kalemimin yettiğince açıklamaya çalışalım… Hanı birileri bir süredir Osmanlı sözü eder oldular ya…
Biz de o yüzden Osmanlı’nın son döneminden başlayalım…Hatta biraz daha öncesinden.
Birinci Dünya Savası yılları…Batılı büyük devletler çoktan karar vermiş…
Demişler ki Osmanlının topraklarında zengin madenler ve petrol var bu yüzden Osmanlıyı aramızda paylaşalım… Tabi Osmanlı o dönemde sanayi devriminde uzak kalıp seferlere çıkamayıp memleketi borçla idare etmeye de çalıştığı için ekonomi kötü durumda…
Doğru dürüst sanayi, işletme falan da yok. Olanlar da zaten yabancıların. O dönemle ilgili
şunu söylemek bile mümkün :

  • Hani yerli ve mili olmak deniyor ya işte o yıllarda yerli ve milli banka olmadığı gibi
    Devletin merkez bankası bile bulunmuyor.Neyse lafı uzatmayalım. 1. Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya ile birlikte yenilmemizin ardından önce Mondros, ardından da Sevr anlaşmasıyla Osmanlı hakkında idam kararı veriliyor. Sonrasında da memleketin her köşesi bilfiil işgal ediliyor. Tam her şey bitti, “Türk Milleti diye bir milleti tarihten sildik” dedikleri anda bir adam; Mustafa Kemal ATATÜRK, Samsun’dan başlayan bir uzun yürüyüşün ardından memleketi düşmanlardan kurtardığı gibi…

Çeşitli etnik ve dinsel kimliklerden oluşan halkı da birleştirerek bir ulus meydana getiriyor.
Tabii ardından da yerli ve milli bir sanayi kurmayı da ihmal etmiyor. İşte bu durum emperyalistlerin hiç hoşuna gitmiyor ve yaklaşık 100 yıldır da fırsat kollamaktadırlar ve mevcut iktidar sayesinde de amaçlarına yaklaşmış konumdalar…

Neden mi? Bir kez iktidar, ulus devlet ve kimlik değil ümmet ideolojisi taşımaktadır.
Dolayısıyla milli değil. Bu nedenle ulus, vatan, bağımsızlık, ekonomik kalkınma, sanayileşme gibi herhangi bir dertleri de yok… Hem olsa memleketin taşı toprağı en stratejik olanı da dahil olmak üzere “babalar gibi” satılır mıydı?

Diyeceksiniz ki tamam da, laikliğe hiç değinmedin, Anayasa’da olsun mu olmasın mı?
İşte vatan, bağımsızlık, ekonomik kalkınma, yani sanayileşme ancak ulus olmakla mümkün olabiliyor. Ve ulus olabilmenin de ilk koşulu laiklik. İsterseniz bir de tersten söyleyelim…

Laik olabilirseniz, ulus olabiliyorsunuz!
Ulus olunca toprak, vatan oluyor; Vatan olunca bağımsızlık.
Emperyalizme karşı mücadele anlam kazanıyor. Demek istediğim işin nirengi noktası laiklik.
O olmazsa bırakın kalkınmayı, gelişmeyi, demokrasiyi falan, yurttaş bile olamıyorsunuz…

==================================

Teşekkürler Sayın Nusret Kebapçı dostumuz..

60’a yakın İslam ülkesinde katı şeriat rejimleri günün koşulları karşısında yumuşarken,
örn. Suudi Arabistan’da bile kadınlar otomobil kulanma, çalışma yaşamına katılma, kimi seçme – seçilme hakları kazanma ve katı biçimde kapanmalarını gevşetirrken; İran’da başörtüsü – türban başın arkasına itilip – düşürülmek üzere iken; Türkiye halkının çoğunluğu müslüman olan
tek laik ülke olarak örnek kılmak yerine, AKP – RTE dayatması – özentisi nedeniyle Vahhabilerin çağdışı – ilkel çöl şeriatına tutsak edilmek isteniyor! Olacak şey midir?!

Batı’nın 1453’lerde başardığı laik – seküler düzene Türkiye 500 yıl sonra Büyük ATATÜRK sayesinde erişebilmişti. Bu topraklarda şeriatçı ayaklanma 1908’de bile bastırılmış ve
2. Meşrutiyet (Hürriyet!) ilan edilerek 2. Abdülhamit tahttan indirilmiş, yeni Padişahın yetkileri iyice sınırlandırılmış, Mutlakiyetten Meşrutiyete. geçilmişti.. İngiltere’de 1215 Magna Carta ile, Osmanlı’da 1908’de 2. Meşrutiyet ile! Halifelik ve şeriat da 3 Mart 1924’te kaldırılmıştır!

Tarihin tekerleğini tersine çevirmek isteyenler iyice anlamalı ve öğrenmelidirler ki;
bu boşuna ve anlamsız çabaları akıl dışıdır, Gerçekçi değildir, çağlar gerisi ve dışıdır, ilkeldir!
Ne Türkiye’yi zorlayıp meşgul etsinler ne de ülkemizde bir şeriat düzeni özlemi kursunlar!
Varsa birikimleri ve nitelikli kadroları; ülkemizi her yönden boğan, Cumhuriyetin değil kendilerinin yarattığı çok temel sorunları çözsünler. Yatılı yerlerde fakir – fukara Müslüman çocuklarının din dersi hocası insan müsvettelerince ırzına geçilmesini önlesinler, utansınlar!. 

Haklarında ve hakkımızda hayırlı olacak olan tam da budur.. Şer batağından çıkmalıdırlar!

Sevgi ve saygı ile.
09 Mayıs 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

ANAYASADA ETNİK KİMLİK OLMAYACAKMIŞ…


ANAYASADA ETNİK KİMLİK OLMAYACAKMIŞ…


Aslına bakarsanız gerek emperyalizm, gerekse ülkedeki işbirlikçileri halka asla gerçeği söylemezler. Söylemek istediklerini, amaçlarını her zaman güzel süslü kavramların arkasına saklarlar ki çok daha etkili olabilsin. Ben bunu biraz hediye kutusu içinde ya da bir çiçeğin arasında teslim edilen bombaya benzetiyorum.

Çünkü bilinir ki, görünen, açıkça ne olduğu anlaşılan bir bombayı kimse teslim almaz.
Ama getirilen çok güzel bir çiçekse, bir hediye kutusuysa… İnsanlar hiçbir kaygı gütmeden
çok daha rahat teslim alabilirler ki toplum olarak…
Ülkemizde yıkıcı etki yapabilecek, toplumsal yapımızı kökten değiştirecek anayasa değişikliği önerileri tam da öyledir. Bunu neden söylüyorum?
Uzun bir süredir iktidar partisinin dilinde bir kavram bulunuyordu. Hatta bu konu
7 Haziran 2015 seçimlerinden önce seçim bildirgesine bile yazılmış. Deniliyor ki :

  • “Yeni anayasada milletimizin kültürel ve toplumsal çeşitliliğini tanıyan herhangi bir
    etnik veya dini kimliğe referans yapmayan bir vatandaşlık tanımını esas alacaktır.”

Ne anladınız? Biliyorum kafanız karıştı ama isterseniz açıklamasına geçmeden bir de
ana muhalefet partisinin aynı konuda söylediklerine bakalım, arada fark var mı?

  • “Devlet yönetiminde dil, kültür, inanç ve yaşam tarzları arasında ayrım yapmaksızın
    Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlığı ortak paydasını esas alacağız.”

Peki; ya özerklikçi parti, o Anayasa değişikliği konusunda ne düşünüyor bir de ona göz atalım :

  • “Biz’ler Türkiye’nin çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı, çok dilli yapısına uygun,
    insanlık esaslı yeni bir anayasayı hep birlikte yapacağız.”

Yani kelime farklılıkları var ama söylenmek istenen şey aynı. Tek millet olmayacak.
Yani bu partiler Anayasa değişikliğini yapmak üzere uzlaşmaya varabilirlerse,
bundan sonra Anayasa’da Türk Milleti diye herhangi bir kavram olmayacak.
Ne mi olacak?

Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap,
Ama asla millet değil.
Böyle olunca haliyle ortak dil diye herhangi bir kavram olmayıp;

  • “.. herkes bulunduğu yerde hatta eğitimde, kamu hizmetinde bile kendi dilini kullanacak..” denilse sanıyorum yanlış olmayacak. Peki, bu durumda ortak Tarih, Kültür, Dil ya da
    bir etnik kimliği anımsattığı için Türkiye adı kalır mı?

Burada önemli olan şey şu :

  • Dünyada hiçbir devlet yalnızca bir etnik kimlik üzerine kurulmamıştır Türkiye de içinde olmak üzere devletlerin neredeyse tamamı kendini oluşturan birden çok etnik kimliğin bir araya gelip birleşip, kaynaşmasıyla oluşmuşlardır…

Demem o ki; Gerek “anayasal vatandaşlık…” gerek “Türkiye Milleti…” gerek çok demokratik görünümlü “insan esaslı anayasa” kavramları… her ne denli kulağa çok güzel kavramlarmış gibi gelse de; gerçekte Türk Milletini Anayasa’dan kaldırıp, federatif bir başkanlık sistemi kurmanın öteki adıdır…
Bilinsin istedim…

06–01–2016
Nusret KEBAPÇI

=========================================

Dostlar, 

Gündelik işlerin yoğunluğundan dün sitemize zaman ayıramadık.
Ancak gündem arkasından yetişilir gibi değil.
Bir yandan dış politikada Türkiye sorunlar sarmalında, bir yandan da içeride
Anayasa – Başkanlık gündemine “zoraki nikahlanmış” gibi..
Aklımıza Tanzimat Dönemi yazarlarından Ahmet Vefik Paşa’nın ünlü Fransız yazar Molieré’den uyarlaması sayılabilecek “Zoraki Nikah” ı geliyor.. O dönemler en çok dış ilişki Fransa ile.

Ülkenin temel ve yakıcı sorunları adeta halka unutturulmak istenircesine toplumsal gündem mühendisliği yapılmakta. Yandaş basın, uydurma kamuoyu yoklamaları ile daha şimdiden
olası bir halkoylaması için “yığınları” koşullandırmaya girişti.. Başkanlığa rekor destek varmış, her geçen gün artıyormuş, hiç bu denli yüksek oran şimdiye dek çıkmamışmış..

İnsanların ahlakı bozulunca din – iman – peygamber- Allah kaygısı ve saygısı da kalmıyor.

Örneğin kutsal topraklara Umre’ye gidiyorsunuz ama otel odasında Viagra ve enerji içeceği ile fahişe (erkek? kadın?) ile birlikte iken ölüyorsunuz!.  Ayrıntılar sansürlü, öğrenemiyoruz..
(Dr.AS: aşırı yüklenmeye bağlı kalp yetmezliği olmalı! Keşke otopsi yapılıp rapor açıklansaydı!)
Gene de ülkenizde cenazeniz büyük ilgi görebiliyor!?

Gerçek dışı her şeyi, küçük bile olsa birtakım dünya çıkarları adına yapmaya başlıyorsunuz.
Bir süre sonra yaptıklarınızı kanıksıyor ve giderek kendiniz de inanmaya başlıyorsunuz.
İşte orası, başkalaşıp – yozlaşıp insanlıktan çıktığınız yer; metamorfoz! Dahası, yalan – yanlış yapageldiklerinizi üstelik fanatik biçimde savunarak içselleştiriyorsunuz. İşte orası,
bir kez daha söyleyelim; ipin koptuğu, insanlıktan çıkıp “insansılaşılan” yer..
“Quacy modo”laşılan yer.. Bir başka anlatımla yaşamın gerçekliğinden kopulan,
Tıptaki karşılığı isle “şizofreniform” durumlar ya da kişilik kategorisine giriliyor.
Ne yazık ki tarihte ve sosyal psikiyatride – sosyal psikolojide toplumsal ölçekte örnekler çok.
En tipiklerinden biri Alman toplumunun Hitler’in ardından adeta afsunlanarak sürüklenişi; Alman sosyal şizofrenisi!

Biz namuslu aydınlar, yukarıdaki makalenin yazarı Sayın Nusret Kebapçı dostumuz gibi,
an geliyor, çaresizleşleştiriliyoruz.. Sesimiz kitlelere ulaş(a)mıyor.. Sistem bunu etkili biçimde bilerek engelliyor.. Toplum adeta “de-kapite kurbağa” (başı kesilmiş) benzeri spinal (omurilik) refleksleri ile can telaşına düşürülüp teslim alınıyor. Göstermelikleşen halkoylamalarında
politik-şizofrenik milyonlar egemen koşullandırma doğrultusunda oy kullanıyor.
Adı da referandum, doğrudan halk oylaması ve HALKIN DOĞRUDAN SEÇTİĞİ BAŞKAN.. oluyor.. Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bile erişemediği iltifat (!)

*****

Hal ve durum budur..
CHP ve MHP bu oyuna alet olmamalıdır; derhal masadan kalkmalıdır.
AKP ve HDP’nin maskeleri bir kez daha böylelikle düşürülebilir.
Ülkenin acil iç ve dış sorunlarına eğilmek gerekir. Bir seferberlikle bu sorunlara odaklanmalıyız.
Örnek olarak Ülkemiz iç ve dış savaş eşiğindedir. Coğrafyası ateş çemberidir, emperyalistler güdümlü taşeron – uydu dış politika bu konjonktüre Türkiye’yi sürüklemiş, tek dostu olan komşu ülke kalmamıştır.

İçeride ÜRETİMSİZLİK – İŞSİZLİK – YAŞAM PAHALILIĞI – YOKSULLUK – GELİR DAĞILIMINDA AĞIR BOZULMA – SAĞLIK SORUNLARI – AŞIRI DOĞURGANLIK – DEMOKRASİNİN BOĞULMASI – BİLİM SANAT VE KÜLTÜR YAŞAMIDA KISIRLIK – EĞİTİMDE DİNCİLEŞME VE YOZLAŞMA – KONUT SORUNU VE TOKİ TALANI….

bütün hızyla AKP – RTE eliyle sür – dü – rül – mek – te -dir!
Topluma deli gömleği giydirilmiştir. Kitleler mankurtlaştırılmak istenmektedir.
Ceza yasasında gerçekte olmayan, AİHS gereği zımnen ilga (yürürlükten kalkmış) edilmiş
299. madde zulmü yüzünden 17 yaşında çocuklar hapistedir…

Hangi birini sayalım.. Olumsuzluklar bitecek gibi değil..
Sonuç olarak; yine tarihten biliyoruz ki, böylesi tablolarda halk ancak acı sonucu yaşayarak akıllanabiliyor. Öncesi uayrılar sınırlı ve etkisiz kalıyor. Deneme – yanılma süreci ne yazık ki.
Türkiye de sanırız ve korkarız ki o eşiğe sürüklendi hatta aştı.
AKP – RTE ve yandaşları, muazzam bir enerji yüklüyorlar bu politikalarına..

Elden geleni sürdüreceğiz elbet.. AKP – RTE’nin çoook ciddi fay hatları da var kuşkusuz.
Bu fay hatları AKP – RTE’yi “Yeni anayasa – Başkanlık” hedefine adeta kilitliyor.
Tek ve biricik kurtuluşlarını yalnız ve yalnız onda görüyorlar. Ok yaydan çıkmış..
Türkiye, 1930’ların Almanyasında yaşanan tipik trajediye sürükleniyor koşar adım..
Fazları var : Salt politik bir ideoloji olan Faşizme de değil; Dinci faşizme..
Üstelik Batı Almanya’yı ıslah – terbiye edip ayağa kaldırdı;
Türkiye Ortadoğu’da 2. bir ilkel – rezil, koyu dinci Suudi rejimine dönüşmüş, umurlarında mı? Tepe tepe kullanmaya devam ederler..

Korkarız ki bedeli; Ülkemize, bu talihsiz – lanetli oyunun aktörleri başta olmak üzere
çok ama çok ağır olacak..

Herkesi son bir kez daha düşünmeye ve uçurumun eşiğinden geri dönmeye çağırıyoruz.
En başta CHP ve MHP’yi! Bir kez daha, bir kez daha.. Kalkın masadan, duyuyor musunuz??

Sevgi ve saygı ile.
06 Ocak 2016, Ankara

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

Yaazımızın pdf biçimi : YENI_ANAYASA’da_TURK_KIMLIGI_ OLMAYACAKSA…

ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…


ŞU 400 MİLLETVEKİLİ KONUSU…
 


Nusret KEBAPÇI
11–09–2015

Doğrusunu isterseniz durum vahim…
Neden mi?
Bakın söylelim…
Olayların başlamasından bu güne dek yani yaklaşık 53 gün içinde verdiğimiz şehitlerin sayısının 100 dolayında olduğu ve bunun neredeyse yarısına yakının PKK tarafından yollara döşenen mayınların patlatılması sonucunda…Yani mermi atmadan… Savaşılmadan gerçekleştiği
göz önünde bulundurulursa… Ve bu canlarımızın yalnızca mayına ve bombalı tuzaklara dayanıklı araç verilerek yaşamda kalabileceklerini de düşünülünce
Üzüntü duymamak elde olmuyor

Üstelik milyon dolarlık lüks arabalar ve Saray’a ayrılan korkunç bütçe bu kadar göz önündeyken… Aslına bakarsanız…Daha çözüm süreci başlar başlamaz…
Kimsenin silah bırakıp…Ülkenin dışına çıkmadığı… Çıkılmadığı gibi…

Tam tersine dışarıdan çok sayıda silahlı militanın gelip bomba ve mayın depoladığı
pek çok yerde yazıldı…Oslo görüşmelerinde bile gündeme getirildi ama her nedense hiç kimse oralı olmadı… Olunmadığı gibi, Hükümet üyelerinden bazılarınca “Tüm bu olup bitenlerin bilgileri dahilinde olduğu” şeklinde konuyu önemsizleştiren, kayıtsızlıkla geçiştiren açıklamalar bile yapıldı…

Aslında bunun anlamı şuydu :

  • “Biz; PKK güçlenip her yanı bombalarla, mayınlarla doldurup
    özerklik elde edecek konuma sahip oluncaya dek görmezlikten geldik. “

Hem zaten bunun başka bir anlamı olmayıp durum bile bile lades olma durumudur.

Gelelim şu 400 milletvekili konusuna…

Dağlıca’nın ardından Cumhurbaşkanı “400 milletvekili olsa ve gerekli anayasa değişikliği yapılmış olsaydı bu gün yaşanan süreç yaşanmazdı…”demedi mi?

Şimdi soralım…

  • Bu 400 milletvekili olsaydı polis daha mı güçlenmiş olacaktı? Elbette hayır!s

Ya asker çok mu büyük boyutlara ulaşacak sayı ve teçhizatla daha mı mücadeleci olacaktı…Onun da olabileceğini kimse söylemiyor.
Peki… Çok özel alınacak silahlarla…TSK’nin savaşma gücü olağanüstü bir konuma mı gelecekti…Böyle bir şeyin olduğu ufukta falan gözükmüyor…

O halde.. Sık sık gündeme getirilen bu 400 milletvekili konusu ne anlama geliyor?
Öncelikle belirtmeliyim ki, eğer mevcut iktidar partisi 400 milletvekili almış olsaydı
ilk yapılacak şey anayasada gereken değişikliklerin yapılıp…

  • Kürtlere özerklik tanınması olacaktı ki…

Böyle olunca da istediklerini gerçekleştirmiş olan PKK’nın terör yaratmak için
herhangi bir gerekçesi de olamayacaktı…
İşte 400 milletvekili olunca olayların sona ereceğinin esbab ı mücibesi
(AS: gerkçesi) budur… Ama bununla kalınmayacağı da açıktır…

İlk olarak yıllardır kaldırmak için uğraştıkları ortak kimliğimiz olan Türk milleti kavramı tümden ortadan kaldırılacak… Ardından da ortak dilimiz olan Türkçenin egemenliğine son verilecek, hem şimdiden Osmanlıcayı ön plana çıkaran, Türkçe kaldırılmasını isteyen kampanya bile başlatmadılar mı?

Böyle olunca insan devamında olacakları kestirebiliyor… Aralarında Türklerin de
özerk devletinin olduğu küçük devletçiklerden oluşan federal bir devlet

Yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi elinde tutan…
İktidarda belirsiz bir süre kalınabilecek İslami kimlikli Osmanlı benzeri bir başkanlık…

Olay budur…

================================

Dostlarımız,

Sitemiz okurlarından Sayın Nusret Kebapçı‘nın okuması ile
AKP – RTE ikizlerinin yol haritası böyle…

Elbette Türk Ulusu, Cumhuriyet kazanımlarından asla vazgeçmeyecektir.
Ülkeye ihanet edenler mutlaka yargılanacaktır.

Sevgi ve saygı ile.
11.09.2015, Datça

Dr. Ahmet SALTIK
www.ahmetsaltik.net
profsaltik@gmail.com

NASIL BİR SİSTEM GELECEK?


NASIL BİR SİSTEM GELECEK?
 

Öyle görünüyor ki eğer herhangi bir engel ortada görünmediği takdirde
Başkanlığa doğru koşar adım gidiyoruz…
Gidiyoruz da…
Varacağımız yer, yani ülkemize örtülecek sistem ne mene bir şey,
işte bu hemen her şeyden daha önemli…
Şimdi burada bir algı yanılması yaratılmaktadır…
Deniyor ki; “Başkanlık ülkemize mutluluk getirecek…”
“Türkiye’nin önünü açacak…”
Hatta o kadar iddialı sözler kullanılıyor ki…
İş Türkiye’nin uçmasına kadar varıyor…
Elbette İnsan bunu duyunca sormadan edemiyor…
Bu parti 13 yıldır iktidarda değil mi?
Neden bugüne dek uçulmadı da bundan sonra uçulacak…
Ne değişti?
Yanıt hazır..
Başkanlıkla yönetilmediğimizden…
Hem başka neden olabilir ki.
Tek eksiğimiz o.
Onu da tamamladık mı bizi kimse tutamaz…
Sonunda ne olur…
İş nereye varır…
Onu da birlikte göreceğiz de…
Olay şu…
Başkanlık sistemi için hiç kimse seçimi falan beklemiyor…
Hatta 400 milletvekili gibi bir öngörüde bulunuluyordu ya…
Şimdilik ona da fazla bir ihtiyaç olacağa benzemiyor…
Aslında süreç…
Cumhurbaşkanının halkoyuyla seçilmesiyle birlikte başlamıştı…
Şimdi ise olgunlaştırılıp taşları adım adım döşenmektedir…
“Anayasa buna engel değil mi?”
“Biz parlamenter sistemle yönetilmiyor muyduk” gibisinden herhangi bir düşünce
aklınıza gelirse de kovun gitsin…
Ne demişti içişleri bakanı…(AS: Efgan ALA!)

“Bu anayasayı tanımıyorum.”

Peki, ya iktidar milletvekili bu konuyla ilgili ne söylemişti anımsıyor muyuz?
Neyse sizi fazla yormayayım.

“Eğer bu anayasayı paramparça etmezsek namert olalım!” demedi mi?

Tüm bunlara parlamenter sistemin bekleme odasına alındığı da eklenince…
Nasıl bir sistemle yönetildiğimiz çok açık değil mi?
Başkanlık…
Şimdi burada duralım ve soralım…
Nasıl bir başkanlık?
Meksika’da var.
ABD’de var.
Hangisi?
Baştan şu kadarını söyleyeyim…
Bizde istenen başkanlık sistemi ABD’deki değil…
Hem ABD’de yargının bağımsızlığı konusu çok önemli olduğu gibi, o ülkede 2 meclisli bir sistem yürürlüktedir. (AS: “Check & Balance – Denge – Denet sistemi çok etkili işler.)

Öyle bizdeki gibi yasaları torbaya doldur…  Kimse ne olduğunu anlayıncaya dek yasalaşsın türünden herhangi bir uygulamaları da yok…
Geriye ne kalıyor, Meksika tipi başkanlık…
Peki, yıllardır değişmedik bir yerini bırakmamalarına karşın anayasaya bu denli saldırılmasının nedeni ne olabilir??
Çünkü eldeki anayasa hala ulus devleti, üniter (AS: tekil) yapıyı savunuyor…
Hazretler de bunu istemiyor…
Sıkıntıları bu…

02–04–2015
Nusret KEBAPÇI

T.B.M.M. NE OLACAK?

T.B.M.M. NE OLACAK?

Sakın yanlış anlamayın…

Kastettiğim meclisin binası falan değil, Meclisin adı.

Aslına bakarsanız gelişen sürece biraz göz attığınızda işin hangi boyutlara varabileceği anlaşılır da…

Genelde okumayı çok sevmeyen…

Biraz da hafızası zayıf bir millet olduğumuzdan,  olayları çok çabuk unutuyoruz…

Böyle olunca arada sırada hafızaları tazelemek de haliyle kaçınılmaz oluyor.

Bu arada unutmak deyince…

Yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkıyor ki, sadece Türk halkı için söylemiyorum…

Diğer ülke halkları da inanın bundan çok farklı değil… 

Bir secim döneminde kaç yıl varsa son 6 aya kadar seçilenler bildiklerini okurmuş…

Son 6 ay, evet, sadece son 6 ay seçmenlere şirin gözükmek adına gelecek seçimler için yatırım yapılırmış…

Ya da çeşitli çalışmalarda bulunulurmuş…

Çünkü insanlar genelde sadece son 6 ayı hatırlarmış…

Tabi sakın ola bunu düyunca bak bizdekiler de öyle yapıyor sadece son 6 ayda çalışıyorlar falan gibi sözler de söylemeyin…

Ben araştırmanın yalancısıyım…

Şimdi birileri…

Neredeyse hemen her konuyu oluşturduğu kongrelere danışarak hareket eden…

Kurtuluş Savaşı’nın en civcivli zamanında bile ilk olarak meclisi kurmayı akıl eden, TBMM’den bağımsız en küçük bir adım bile atmayan Atatürk’e…

O’nun kurduğu çatının altından…

Üstelik meclis kararı bile olmadan, komşu ülkeye saldırıya yataklık yapıp,
ABD füzelerine çağrıda bulunarak, yabancı askerlere kapıları sonuna kadar açanlar tarafından…

Yani sanki kendileri meclisi çok takıyormuş, en önemli konularda bile
kanun hükmünde kararnamelerle memleketi yönetmiyorlarmış gibi,
diktatör falan denilmiyor mu mı…?

İnanın insan ne söyleyeceğini bilemiyor…

İşte bu kurulan T.B.M.M. emin olun ki yakın gelecekte olmayacak

Buradan binanın yıkılacağı, yerine AVM ya da imparatorluk sarayı türünden
yeni çok görkemli bir binanın dikileceği aklınıza gelmesin…

Buradan kastettiğim meclisin adı…

Hani son günlerde meclisin çatısı altında sıkça tartışılıyor ya,
milletvekili yemini nasıl olmalı?

Anayasadan Türk Milleti kavramı kalkmalı mı?

Hatta  meydanı boş bulup, milletvekili yemininden “Büyük Türk Milleti“
sözü kalksın
türünden laflar da ediyorlar ya…

İşte tüm bu tartışmaların sonucunda öyle anlaşılıyor ki, Türk sözünün kaldırılması konusunda iktidarı da, muhalefeti de herkes, uyum içinde…

Bu durumda Yeminden “Büyük Türk Milleti’ni “de kaldırdığınız zaman geriye yalnızca bir şey kalıyor…

O da Meclisin adının değişmesi…

Nasıl bir ad uygun olur dersiniz…?

Artık Türk adı ve üniter bir yapımız da olamayacağına göre,
geriye bir tane seçenek kalıyor…

Anadolu Federe Devleti Meclisi… “

Peki, aklımızı biraz daha zorlayalım…

Anadolu ne demek?

Siz bakmayın söylencelere, doğrusu, Türkçesi doğu ülkesi anlamına da gelen Yunanca Anatoli…

Yani…

Yanisi şu…

Adamlar boş yere her yerden Türk adını kaldırıp, Anadolu koymuyor…

Nusret KEBAPÇI
06–12–2012

=========================================

Dostlar,

Çook çarpıcı uyarılar içeren yazı için Sayın Nusret Kebapçı‘ya teşekkür boçluyuz..

Bizleri sarsa sars düşünmeye zorluyor sağolsun..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 8.12.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net