T.B.M.M. NE OLACAK?

T.B.M.M. NE OLACAK?

Sakın yanlış anlamayın…

Kastettiğim meclisin binası falan değil, Meclisin adı.

Aslına bakarsanız gelişen sürece biraz göz attığınızda işin hangi boyutlara varabileceği anlaşılır da…

Genelde okumayı çok sevmeyen…

Biraz da hafızası zayıf bir millet olduğumuzdan,  olayları çok çabuk unutuyoruz…

Böyle olunca arada sırada hafızaları tazelemek de haliyle kaçınılmaz oluyor.

Bu arada unutmak deyince…

Yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkıyor ki, sadece Türk halkı için söylemiyorum…

Diğer ülke halkları da inanın bundan çok farklı değil… 

Bir secim döneminde kaç yıl varsa son 6 aya kadar seçilenler bildiklerini okurmuş…

Son 6 ay, evet, sadece son 6 ay seçmenlere şirin gözükmek adına gelecek seçimler için yatırım yapılırmış…

Ya da çeşitli çalışmalarda bulunulurmuş…

Çünkü insanlar genelde sadece son 6 ayı hatırlarmış…

Tabi sakın ola bunu düyunca bak bizdekiler de öyle yapıyor sadece son 6 ayda çalışıyorlar falan gibi sözler de söylemeyin…

Ben araştırmanın yalancısıyım…

Şimdi birileri…

Neredeyse hemen her konuyu oluşturduğu kongrelere danışarak hareket eden…

Kurtuluş Savaşı’nın en civcivli zamanında bile ilk olarak meclisi kurmayı akıl eden, TBMM’den bağımsız en küçük bir adım bile atmayan Atatürk’e…

O’nun kurduğu çatının altından…

Üstelik meclis kararı bile olmadan, komşu ülkeye saldırıya yataklık yapıp,
ABD füzelerine çağrıda bulunarak, yabancı askerlere kapıları sonuna kadar açanlar tarafından…

Yani sanki kendileri meclisi çok takıyormuş, en önemli konularda bile
kanun hükmünde kararnamelerle memleketi yönetmiyorlarmış gibi,
diktatör falan denilmiyor mu mı…?

İnanın insan ne söyleyeceğini bilemiyor…

İşte bu kurulan T.B.M.M. emin olun ki yakın gelecekte olmayacak

Buradan binanın yıkılacağı, yerine AVM ya da imparatorluk sarayı türünden
yeni çok görkemli bir binanın dikileceği aklınıza gelmesin…

Buradan kastettiğim meclisin adı…

Hani son günlerde meclisin çatısı altında sıkça tartışılıyor ya,
milletvekili yemini nasıl olmalı?

Anayasadan Türk Milleti kavramı kalkmalı mı?

Hatta  meydanı boş bulup, milletvekili yemininden “Büyük Türk Milleti“
sözü kalksın
türünden laflar da ediyorlar ya…

İşte tüm bu tartışmaların sonucunda öyle anlaşılıyor ki, Türk sözünün kaldırılması konusunda iktidarı da, muhalefeti de herkes, uyum içinde…

Bu durumda Yeminden “Büyük Türk Milleti’ni “de kaldırdığınız zaman geriye yalnızca bir şey kalıyor…

O da Meclisin adının değişmesi…

Nasıl bir ad uygun olur dersiniz…?

Artık Türk adı ve üniter bir yapımız da olamayacağına göre,
geriye bir tane seçenek kalıyor…

Anadolu Federe Devleti Meclisi… “

Peki, aklımızı biraz daha zorlayalım…

Anadolu ne demek?

Siz bakmayın söylencelere, doğrusu, Türkçesi doğu ülkesi anlamına da gelen Yunanca Anatoli…

Yani…

Yanisi şu…

Adamlar boş yere her yerden Türk adını kaldırıp, Anadolu koymuyor…

Nusret KEBAPÇI
06–12–2012

=========================================

Dostlar,

Çook çarpıcı uyarılar içeren yazı için Sayın Nusret Kebapçı‘ya teşekkür boçluyuz..

Bizleri sarsa sars düşünmeye zorluyor sağolsun..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 8.12.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi
Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“T.B.M.M. NE OLACAK?” üzerine 4 yorum

  1. John Maynard Keynes (5 Haziran 1883 – 21 Nisan 1946)
    Keynes’in ünlü, “Hendeği önce aç sonra tekrar doldur” modelinde olduğu gibi, savaşlar önce büyük hendekler açar.

    Aynı zamanda, süper güçlerin amaçlarına ulaşmaları için, kaldıraç görevi yaparlar.

    Soğuk savaş bittikten sonra dünyamız, süper güçlerin yeni ve eskisinden farklı bir paylaşım kavgasına girdi. Soğuk savaşın yerini sıcak savaş ve işgaller aldı. 2008’de başlayan ve henüz atlatılamayan yeni büyük krizle birlikte, yeni hendeklerin derinleştirilmesi gündeme geldi.

    Türkiye ne yazık ki, açılmakta olan hendeklerin içinde yer aldığı Ortadoğu’nun, tam da ortasında bulunuyor.

    Bölge bugün, paylaşım kavgasının yapıldığı en gözde alan.

    Dün Yalta’da olduğu gibi, bugün Ortadoğu’da yeni yapılandırmalar ve sınır değişiklikleri ile yüz yüze bulunuyoruz.

    Petrol, doğalgaz, su kaynakları ve enerji hatlarının geçiş yollarına, Türkiye coğrafyası egemen. İşte bu nedenle Türkiye’nin iç dinamikleri ile büyüklerin küresel hesapları çakışmış durumda. Çakışmış ama ortak çıkarlar örtüşmüyor, arada büyük sapmalar var. Örtüştürmek için iç dinamiklerde yapay öğelerin üretilmesi gerekiyor.

    Artık AKP, CHP ya da MHP’nin sadece kendi iç parti dinamikleri ve hesaplarını bağımsız olarak yapmaları zorlaştı, hatta ortadan kalktı. Bunların küresel hesaplarla örtüşen ya da çatışan yönlerini masaya yatırıp pazarlık etmek zorunda bırakılıyorlar.

    Partiler ulusal ekonomik, politik, askeri ve kültürel konulardaki çıkarlarımıza ne oranda yer verebilecekler?

    Küresel hesaplara uyulması için istenen ödünlerin sonuçları, kendileri açısından ne olabilir? İşçisini, çiftçisini, memurunu, esnafını, sanayicisini, inşaatçısını gerektiği gibi koruyamaz ise iktidarda kalabilir mi?

    Küresel hesaplar, içerde gerçek demokrasiyi, katılımcı demokrasiyi engelliyorsa, pazarlık marjları ne olacak? Demokrasi dışı öğelerle ne oranda haşır neşir olacaklar?

    İslamcılar, sosyal demokratlar, sağcılar ve hatta liberaller bile bu mengenenin içine sıkıştırılmış durumdalar. Büyük Ortadoğu Projesi ve Türkiye-AB ilişkileri konusunda bu çevrelerin oldukça karmaşık ve çelişkili bir tutum içinde olduklarını ve kaldıklarını görüyoruz. Örneğin İslamcı gelişmelerden rahatsız olan geniş bir çevrenin AB konusunda, tek yanlı bağlanmayı destekler konuma gelmeleri ilginç bir çelişki.

    İşi, Ortadoğu bağımlılığı (mandası) ile Batı bağımlılığı (mandası) arasında bir tercih konumuna getirmeleri, küresel bağımlılığın örtülü bir sonucudur.

    Avrupa ve ABD’de sağ güçlenirken…

    Soğuk savaş sonrasında Avrupa Birliği üyelerinde sağ ve aşırı sağ giderek güçleniyor. Fransa, Almanya, İngiltere, İsveç, Avusturya, Belçika ve Hollanda’daki gelişmeler ilginç.

    ABD’de son seçimlerde Cumhuriyetçiler ilerlerken Demokratlar büyük kayba uğradı. Çay Partisi platformu da aşırı sağın cazibe merkezi haline geldi.

    Irak’ın işgalinden sonra İran, Afganistan, Pakistan, Suriye ve Yemen üzerinde iç pazarlıklar yapılmaya başlandı. 11 Eylül başarılı bir biçimde Irak’ın işgaline neden olmuştu. Sıcak savaşlarla sürdürülen “hendek açma operasyonları” Türkiye’nin içine kadar uzatılmak istenebilir.

    Şu anda gündeme oturtulan sıcak konular İran ve Yemen. İran konusu Türkiye’yi doğrudan doğruya ilgilendiriyor. Öte yandan Güneydoğu’da ortaya çıkan yeni ve sıcak gelişmeler Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Azerbaycan hattında “yeni hendeklerin açılmasına yol açacak nitelikte” bölgesel bir olay. Aynı şekilde, füze kalkanı meselesinde yaşanan sorunlar da bunun sonucu.

    Türkiye’nin iç dinamikleri ve siyasal partileri, “oldukça edilgen ve bağımlı konuma getirilmiş durumdalar”. Soğuk savaş sonrası kurulmak istenen ve büyük ölçüde de kurulan düzenin (sistemin) bağlı değişkenleri durumuna düşürüldüler.

    Örneğin, laiklik konusunda tamamen ayrı kanatlarda yer alan siyasal partiler, öngörülen sistemle birlikte yaşamak ve hatta onunla yakın işbirliği içinde olmak durumunda kalmışlardır. Karşıt görüşlerine rağmen, sistem üzerinden dolaylı işbirliği içindeler.

    Türkiye’nin içinde bulunduğu demokrasi zaafları, bu bağımlılığı kaçınılmaz hale getirmektedir.

    Avrupa ve ABD’de sağ ve aşırı sağ güçlenirken,Türkiye ve bölge üzerindeki yeni politikalar, ülkenin iç dinamiklerini daha da bağlı yapıyor. Örneğin Güneydoğu (ya da Kürt) açılımı, tamamen küresel dinamikler tarafından yürütülür hale gelmiştir. Adeta, Türkiye’nin bir iç sorunu değil, Türkiye coğrafyasındaki küresel bir sorun olmuştur.

    İç ve dış dinamikler arasındaki “etkileşim ve bağlanma”, 1990 sonrasında hızla yükselmeye başladı. Örneğin 2012’de ABD’de yapılacak başkanlık seçimleri, Türkiye’nin yalnız dış politikasında değil, iç politikasında da etkili olacaktır. Siyasal partilerin konumundan Güneydoğu’daki gelişmelere kadar her şeyi yönlendirecektir.

    EROL Manisali

  2. Anayasa’da “TÜRKİYE CUMHURİYETİ TOPRAKLARI ÜZERİNDE DOĞAN YA DA KANUNLA YURTTAŞLIĞA HAK KAZANAN HERKES EŞİTTİR…” denilmesi gerekirdi.

    “Herkes eşittir,” demek yerine, “vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür!..” denilmesi, “SÜNNİ YEZİTÇİ ORTAÇAĞ KARANLIK DÜŞÜNCE IRKÇILIĞINA” yolaçmış, bugünün Türkiye’sini; Fethullah Hilafetine, Diyanet Hilafetine ve Diğer Halifelik Örgütlerine teslim etmiştir.

    Bir Çinli general, dört bin yıl önce Çinde, “HERKES EŞİTTİR!..” demeyi başarmış ve Modern Orduyu kurmuştu.

    Üç dört yüz yıl önce, Cromwell Birleşik Krallıkta, Büyük Petro Rusya’da, “HERKES EŞİTTİR!..” demeyi ve Çağdaş ülke kurmayı başardılar.

    Büyük Fransız Devrimiyle bütün dünyada, bütün ülkeler; “HERKESE İNSAN, HER İNSANA VATANDAŞ, HER VATANDAŞA EŞİTTİR!..” demeyi başardılar ve Çağdaşlaştılar.

    Bir tek Türkiye’de “herkes eşittir!..” demek ve çağdaşlaşmak mümkün olmadı. “HERKESE TÜRK,” demek, HERKESE SÜNNİ” demek, bu nedenle herkesten kuşku duymak için Anayasa’da çağın yüzkarası ve utancı olarak kaldı.

    Türkiye’yi dünyanın en gerisinde bırakan bu yüzkarasını kaldırıp “HERKES EŞİTTİR!” kaldırmayı başarması gerekir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir