ATATÜRK ve SEYİT RIZA


ATATÜRK ve SEYİT RIZA

Mehmet Bedri GÜLTEKİN
mbgultekin@ip.org.tr

KARŞIT KONUMLAR..

Atatürk, emperyalizme karşı Kurtuluş Savaşının lideridir.
Feodal sultanlığı tasfiye etmiştir ve devrimci bir Cumhuriyet kurmuştur.

Seyit Rıza ise feodal bir aşiret reisidir. Bütün ömrü boyunca yağma ve çapulun, ekonomisinde önemli bir yer tuttuğu aşiretler sistemini muhafaza etmek için mücadele etmiştir.

Bundan dolayı etkin olduğu bölgede Cumhuriyetin kendi düzenini kurmasını engellemeye çalışmıştır.

Emperyalistlerle doğrudan bir ilişkisinin olduğunu gösteren kanıtlar yok ama Batı işbirlikçisi Kürt Teali Cemiyeti’nin yöneticilerinden Baytar Nuri ve Alişer gibi isimlerle beraber olmuştur.

İngiltere ile Fransa’nın 1937-38 yıllarında Dersim’de Kemalist Cumhuriyete karşı isyanı, daha önceki isyanlarda olduğu gibi memnuniyetle karşıladıkları da bir gerçektir.

  • Özetle Atatürk ve Seyit Rıza birbirlerine karşı konumlardadır.
  • Seyit Rıza’ya sahip çıkan, kaçınılmaz olarak Atatürk’ün ve Cumhuriyet Devriminin karşısındadır.

Netleştirilmesi gereken ilk nokta budur.

KEMAL KILIÇDAROĞLU’NUN KONUMU

Bilindiği gibi CHP Milletvekili Hüseyin Aygün Seyit Rıza ve arkadaşlarına iade-i itibar için TBMM’ne teklif sundu.

Kemal Kılıçdaroğlu ise öteden beri Seyit Rıza’ya sahip çıkıyor.

Son olarak 17 Kasım’da İstanbul’da Partisinin gençlik kollarının düzenlediği bir toplantıda Seyit Rıza’yı yargılayan mahkemeyi, bugünün “Özel Görevli Mahkemeleri”ne benzetti ve “Biz 1938’in mağduruyuz” dedi.

Yani Devrimci Cumhuriyetin karşısında, feodal güçlerle aynı konumda olduğunu ilan etti.

Kılıçdaroğlu’nun tavrı; 27 Mayıs, Laiklik, Cumhuriyet Devrimi Kanunları, Türk milleti vb. gibi konularda açıkladığı görüşler ile tam bir uyum içindedir.
Bu görüşler neoliberal dünya görüşünün ifadesidir.
Cumhuriyet Devriminin karşısındadır.

İstanbul Barosu Başkanı Sayın Ümit Kocasakal’ın dediği gibi,

Atatürk’ün koltuğunda oturarak hiç kimse Atatürk’e fatura çıkaramaz.”

Böyle bir çaba içine giren ABD ve AB emperyalistleri ile işbirliği yapan, ipini koparmış neoliberal aydın takımının, Ortaçağ özlemcisi irticacıların ve Batıcı Kürt ayrılıkçılarının övgüsünü kazanabilir. Ama CHP kitlesinin ezici çoğunluğu başta olmak üzere Türk’ü ve Kürd’üyle milletimizi karşısına alacağı kesindir.

HALKIN ACILARINA DUYARLI OLMAK!

Seyit Rıza’ya sahip çıkmak, Dersimlilerin 1937-38 yıllarında yaşadığı acılar karşısında duyarlı olunduğu anlamına gelmiyor. Bu konuda belirtilmesi gerekenler şunlardır:

Birinci olarak halkın çektiği acılar, gerçeği ortadan kaldırmaz.

  • Gerçek, Cumhuriyet ile feodal derebeylik karşı karşıya gelmiştir.

Ya Cumhuriyetten yanasınız ya da feodal derebeylikten.

Devrimci tavır, Cumhuriyetten yana olmayı gerektirir.

Nitekim başta sosyalist Sovyetler Birliği olmak üzere zamanın bütün devrimcileri Kemalist Cumhuriyetten yana olmuşlardır.

  • İkinci olarak feodal aşiret sistemi ve derebeyleri, halkın çektiği acıların asıl sorumlularıdır. Aşiret reislerinin baskısı altında, bütün yaşamı aşiretler ve aileler arası kan dökmelerle ve komşu il ve ilçelere yönelik yağma ve çapul faaliyetinden ibaret olan halkın,
    hangi acıları çektiği niçin konuşulmuyor?

TAYYİP ERDOĞAN’IN DERSİM AŞKI

Bundan 70-80 yıl önce Dersim’de halkımızın yaşadığı acıların bugün kimler tarafından kaşındığı da son derece uyarıcıdır. En başta emperyalistleri belirtmek gerekiyor.

Avrupa Parlamentosu çatısı altında son yıllarda peş peşe 3 Dersim toplantısı düzenlendi.

Tayyip Erdoğan
Dersim’i ve Dersimlileri günahı kadar sevmez.
Ama şimdi O’nda da Seyit Rıza aşkı başladı.
Dersim üzerinden Kemalist Devrime saldırıyor.

F Tipi Örgüt, Mazlum-Der, Batıcı Kürt Milliyetçiliği.
Bunlar da öbür “Dersim sevdalıları”.

Türkiye, bugün hâlâ Cumhuriyet Devrimi mevzisinde savaşıyor.

Önümüzdeki görev, yarım kalan ve kazandıklarımızı da kaybettiğimiz o Devrimi yeniden kazanmak ve tamamlamak.

Onun için mücadele hâlâ yüzyıl öncesinin mevzisinde veriliyor.

Herkes safını o mücadelelere karşı aldığı tavırla belirliyor.

==============================================

Dostlar,

Sayın Mehmet Bedri Gültekin’in çok nazik br konuda yazdıklarını “yorumsuz” olarak sizlerle paylaşıyoruz..

Sevgi ve saygı ile.
Ankara, 9.12.12

Dr. Ahmet Saltık
www.ahmetsaltik.net

Yayınlayan

Ahmet SALTIK

Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. Ahmet SALTIK’ın özgeçmişi için manşette tıklayınız: CV_Ahmet_SALTIK

“ATATÜRK ve SEYİT RIZA” üzerine 5 yorum

  1. …Siirt’teki bir Kürt açısından kimdir Mustafa Kemal? Ulusal katliam, Kürtlere katliam yapmış bir insandır. Bu da doğrudur. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in Türkler açısından taşıdığı anlamın Kürtler açısından var olmasını bekleyemeyiz.”
    Mehmet Bedri Gültekin, Teori, Ağustos 1994, sayı: 56

  2. DÖNÜŞTÜRÜLMÜŞ ATATÜRKÇÜLÜK GÖREVİNİ ÜSTLENEN PİYONLAR HEP İŞBAŞINDA
    UYUYAN, ATATÜRK İSMİNİ HER DUYDUĞU YERE AKLINI KULLANMADAN BİAT EDENLER İSE..
    MAALESEF HER YANIMIZDA !!!…..
    A.S.A.
    “Diyarbakır’da 29 Haziran günü yapılan anma toplantısını, gazeteler ‘Şeyh Sait’in itibarı iade edilsin’ diye verdi. Toplantı, Kemalist Devrimi ve Atatürk’ü karalayan söylemlerle yürütülmüş. Şeyh Sait’in itibarı iade edilirken, Atatürk’ün itibarı da ayaklar altına alınıyor. Bu tavırda kuşkusuz bir hakikat saklı… Bir devrim önderi ile o devrime karşı silaha sarılan bir Ortaçağ şeyhinin itibarları birlikte yükselemez veya birlikte düşmez. Bu, bir Kürt-Türk tartışması değildir, bir devrim-karşıdevrim tartışmasıdır.”
    Yukarıdaki satırlar İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek’e ait… Perinçek’in “Şeyh Sait’in Evrensel İtibarı” başlıklı yazısında yer alan bu saptamanın altına ben de imzamı atarım. “Hiç kimse Şeyh Sait’i Suudi Arabistan ve Kuveyt’te bile değer haline getiremez. Humeyni İran’ında Atatürk’ün Nutku basılmıştır; ama Şeyh Sait’e bir kıymet atfedilmesi olasılığı yoktur” diyen Perinçek şu gerçeğe de dikkat çekiyor:
    “Kaldı ki Atatürk ile Şeyh Sait arasındaki bir yeğleme, aslında bir hayatın seçilmesidir. Şeyh Sait’i Atatürk’ün karşısına dikenler, her şeyden önce Kürdümüze müritliği, kulluğu, marabalığı, yanaşmalığı reva görenlerdir. Burada aşağılan ve ezilen, öncelikle Diyarbakır insanı ve Kürtlerimizdir.”
    (Aydınlık, 6.7.2011)
    Doğu Perinçek’in Şeyh Sait hakkındaki saptamaları ve “Şeyh Sait’in itibarı iade edilsin” talebi karşısındaki tavrı yerindedir, ama acaba samimi midir?
    Doğu Perinçek, “Şeyh Sait’i Atatürk’ün karşısına dikenler” derken isim vermiyor, ama bunu örneklemek için öyle Diyarbakır’a kadar gitmesine de gerek yok. Kendisi tutuklu olduğu için yaklaşık üç yıldır “Genel Başkan Vekili” olarak İşçi Partisi’ni “yöneten” Mehmet Bedri Gültekin’e bir sorsun bakalım, o da Şeyh Sait hakkında aynı şekilde mi düşünüyor?
    Mehmet Bedri Gültekin-İ.P. Gn. başkan. yardımcısı
    Mehmet Bedri Gültekin için Şeyh Sait, Doğu Perinçek’in değerlendirdiği gibi bir “Ortaçağ şeyhi”, bir “karşıdevrimci” midir, yoksa Kürtler açısından bir “ulusal şahsiyet” olarak görülen ve saygı gösterilmesi gereken biri midir?
    Şu anda İşçi Partisi Genel Başkan Vekili olan Mehmet Bedri Gültekin, 18 Haziran 1994 tarihinde, Ankara’da, İşçi Partisi Genel Merkezi’nde “İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı” olarak bir konferans verdi. Bu konferansta yapılmış konuşmanın metni, İşçi Partisi’nin yayın organı Teori dergisinin Ağustos 1994 tarihli 56. sayısında “Ulusal İnkârcılık Üzerine” başlığıyla yayınlandı. İşte o konferansta Mehmet Bedri Gültekin Şeyh Sait hakkında aynen şu değerlendirmeyi yapıyordu:
    “Kürtlerin önemli bir kısmı açısından Şeyh Sait değer verilen bir yere oturtuluyorsa, bizim buna karşı saygılı bir tavır içinde olmamız gereklidir. Yani bir tarihi kişilik olarak, bir ulusal şahsiyet olarak değer veriyorlarsa, ulusal mücadele içinde Şeyh Sait’i bir yere koymaya çalışıyorlarsa en azından o ulusal harekete, ulusal duygulara saygının gereği olarak buna saldıran bir tutum almamalıyız.”
    Mehmet Bedri Gültekin’in bugün farklı düşündüğü iddia edilebilir mi peki?
    Sanmam… Zira Şeyh Sait konusunda benimsenen bu tavır ilkesel tutumu, genel bir tavrı yansıtmaktadır. Bu nedenle “Mehmet Bedri Gültekin 1994’te böyle düşünüyordu, ama artık fikrini değiştirdi” demek mümkün değildir. Çünkü Şeyh Sait, 1994’te de bugün de aynı Şeyh Sait’tir.
    Dahası, 1994 yılındaki bu konferansta Mehmet Bedri Gültekin, Şeyh Sait’i Kürtlerin bir “ulusal şahsiyeti” ve saygı gösterilmesi gereken biri olarak nitelemekle kalmamakta, Atatürk’e de saldırmakta, onu “Kürtlere katliam yapmış bir insan” olarak nitelemektedir. Şunları söylüyor Mehmet Bedri:
    “Siirt’teki bir Kürt açısından kimdir Mustafa Kemal? Ulusal katliam, Kürtlere katliam yapmış bir insandır. Bu da doğrudur. Dolayısıyla Mustafa Kemal’in Türkler açısından taşıdığı anlamın Kürtler açısından var olmasını bekleyemeyiz.”
    Tabii “Kemalist Devrim-1, Teorik Çerçeve” isimli kitabında “Kemalist rejim, aynı zamanda burjuvazi ve toprak sahiplerinin emekçiler üzerinde diktatörlüğü idi. Kemalizm, burjuva sınıfsal karakteri nedeniyle Kürt halkına ulusal baskı uyguladı. Bu baskı, ayaklanan Kürt kitlelerine karşı kırımlara vardı.” (s.9) diyen Doğu Perinçek, Mehmet Bedri Gültekin’in Mustafa Kemal’i “Kürtlere katliam yapmış bir insandır” şeklinde tanımlamasına ne der, bilemem! Ama Doğu Perinçek’in Şeyh Sait’e kıymet atfedenleri, onu Atatürk’ün karşısına dikenleri örneklemek için Diyarbakır’a gitmesine veya Suudi Arabistan’dan Kuveyt’ten, İran’dan örnekler vermesine gerek yok! Şu anda kendisinin vekili olarak İşçi Partisi Genel Başkanlık koltuğunda oturan kişiye baksın yeter!
    Mehmet Bedri Gültekin 1994 yılında Atatürk ve Şeyh Sait hakkında söylediği bu sözlerden ötürü, bugüne kadar çıkıp en ufak bir açıklama yapmamış, bir düzetmede bulunmamış, Türk milletinden de özür dilememiştir! Çünkü Mehmet Bedri Gültekin’in tavrı ilkeseldir ve 1994’te ne ise bugün de odur. Çünkü Şeyh Sait 1994’te de bugün de aynı Şeyh Sait’tir!
    Dolayısıyla Mehmet Bedri Gültekin, 1994’te “İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı” olarak bir anlamda “Şeyh Sait’i Atatürk’ün karşısına dikmiştir”! Ama Doğu Perinçek de bu güne kadar bu konuda tek bir eleştiride bulunmamış, bu kişinin “İşçi Partisi Genel Başkan Vekili” olarak görev yapmasını içine sindirebilmiştir! Bu durumda Perinçek’in Aydınlık’taki yazısında ifade ettiği Şeyh Sait hakkındaki değerlendirmelerinde samimi olduğu iddia edilebilir mi?
    Daha üzücü olan da Atatürk’e yönelik bu alçakça saldırıya ve Ortaçağ şeyhi, karşıdevrimci Şeyh Sait’in “ulusal şahsiyet” şeklinde nitelenip saygı gösterilmesi gereken bir kişi olarak ilan edilmesine İşçi Partisi üyeleri ve taraftarlarından da bir tepki gelmemiş olmasıdır. Doğu Perinçek, “Şeyh Sait’i Atatürk’ün karşısına dikenler, her şeyden önce Kürdümüze müritliği, kulluğu, marabalığı, yanaşmalığı reva görenlerdir” diyor. Ne acıdır ki Atatürk’ü “Kürtlere katliam yapmış bir insandır” şeklinde tanımlayan biri karşısında suskun kalanlar da aslında müritliği, kulluğu, yanaşmalığı, siyasal pratiklerinde sergilemiyorlar mı? Bir tarikattaki müritlikle bir parti üyesi olarak benimsenen bu onaylayıcı tavır arasında ne fark var? Bir ağaya yanaşma ve maraba olmakla, parti lideri ve yöneticilerinin her söylediğini sorgusuz sualsiz benimseyip Cumhuriyet’in kurucusu büyük önder Atatürk’ü “katliam yapmış bir insan” olarak tanımlayanların karşısında boynu bükük bir tavır almak arasında ne fark var?
    Atatürk’ü “Kürtlere katliam yapmış bir insan” şeklinde tanımlayanlar ve bu konuda bugüne kadar tek bir özeleştiri yapmayanlar, sadece Atatürk’ün itibarını ayaklar altına almaya yeltenmekle kalmıyor, Atatürk sevgisi ve Cumhuriyet’e bağlılık duygularıyla İşçi Partisi üyesi ve taraftarı olanları da aşağılıyorlar aslında… Ama o partili de, o partinin destekçisi aydın da bu tablo karşında suskun… Çünkü şeyh uçmaz, mürit uçurur…
    6.7.2011
    Serdar Ant-Güncel Meydan

  3. 1895’TE ALEVİLERE VE ERMENİLERE KARŞI KULLANILMAK ÜZERE, SÜNNİ KÜRTLERDEN HAMİDİYE ALAYLARI KURULMUŞTU!..

    1514’te çıkarılan İbni Kemal Fetvası’nda; “Şeriat hükmünün ve Kitaplarımızın verdiği haklarla, biz Alevilerin; bir kafir ve dinsizler topluluğu olduğuna karar verdik… Varsa bütün Kasaba ve Köyleri yıkıla… Bütün toplulukları dağıtıla… Malları Mülkleri talan edile… Aileleri ve evlilikleri yok sayılıp bilcümlesi veledi zina sayıla… Beşikten mezara bir tek ferdi canlı bırakılmaya…” denilmiş ve Aleviler, birçok kere soykırıma uğratılmıştı.

    1895’de, çok zalim ve kan dökücü olan Asur soyundan geldiklerine inanılan Sünni Kürtlerden kurulan Hamidiye Alaylarının amacı da İbni Kemal Soykırım Fetvasının hükmünü yerine getirmek ve özellikle Dersim’de büyük bir topluluk haline gelen Alevileri ortadan kaldırmaktı.

    Ama, Dersimliler; 1813 ve 1878’de iki kere Rus Ordusu’nu Dersimde durdurmuşlardı. Hem silahlı, hem güçlü idiler… Bu nedenle, Hamidiye Alayları, “ANAYURDUN DIŞINA ERMENİ TEHÇİRİ”yle yetinmek zorunda kaldılar… Güçlü ve silahlı Alevileri, soykırıma uğratmaya cesaret edemediler…

    Aleviler, Kerbela’dan bu yana isyan etmiyorlar… Daima uygarlığı ve insanlığı savunan bir insan topluluğu olarak; içinde yaşadıkları ülkeyi “UYGARLAŞTIRMAK VE İNSANLAŞTIRMAK ” için yol gösteriyorlardı. Vaktiyle, iki büyük Alevi Dedesi Dursun Fakih ve Edipali’yle Osmanlı’ya yol göstermişler ve küçücük Osmanlı’nın büyüyüp koca Osmanlı İmparatorluğu olmasına zemin hazırlamışlardı.

    Seyit Rıza da en az Dursun Fakih ve Edipali kadar büyük, Atatürk’e yol gösterecek çapta bir Alevi Dedesi’ydi. Tevhidi Tedrisat, Diyanet İşleri Başkanlığı, Kur’an’ın Meali’nin çıkarılması, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması, Türbe Ziyaretlerinin yasaklanmasından büyük bir güç kazanan Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi, Seyit Rıza’nın Türkiye Cumhuriyeti’ne rehberlik etmesinden korkuyordu. Seyit Rıza’nın Volter’den, Didero’dan, Monteskiyö’den ve batılı hiçbir bilginden geri kalmayacağını Sünni Yezitçi Diyanet İşleri ve Halife Bediüzzaman Saidi Nursi biliyordu.

    Sünni Yezitçi Halifelik Hareketi, Dersim’e Alevi düşmanı Şafi bir Vali atadı. Şafi Vali, jandarma karakolları aracılığıyla”Alevi kadınlara tecavüz edilirse; Alevi erkekleri seslerini çıkarır mı, çıkarmaz mı?” diye MUUM SÖNDÜ TESTİ yaptırdı… Ve kadınlarına tecavüz edilen Alevi erkekleri, mütecaviz karakollara saldırmaya mecbur oldular. Şafi Vali dse bunu bekliyordu: “İsyan Ettiler…” diye Ankara’ya tutanak tutup rapor yazdı.

    Ankara’da, “bu işte bir yanlışlık olmalı, Aleviler Kerbela’dan bu yana isyan etmezler!..” diyen kimse olmadı.

    “Aleviler, 1813 ve 1878’de koca Rus Ordusu’nu durdurdukları ve çok güçlü oldukları zaman isyan etmediler, şimdi ellerindeki bütün silahlar alındıktan sonra mı isyan ettiler?” diyen kimse de olmadı.

    Alevilerin tarihsel olarak Kerbela’dan bu yana isyan etmedikleri, silahsız insanların ise zaten isyan etmeyeceği önce Atatürk ve İnönü, sonra herkes tarafından bilinmeliydi.

    Sonuçta, Ankara; gayri resmi Halife Bediüzzaman Saidi Nursi’nin gayri resmi emriyle, ÜÇÜNCÜ BÜYÜK ALEVİ SOYKIRIMINI YAPMIŞTIR.

    Dersim Alevi Soykırımının Kürtlükle, Kürtçülükle hiçbir ilgisi yoktur!.. Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla Laik Devletin çatısı altında en büyük Halifelik Hareketi olarak örgütlenen Sünni Yezitçi Din Adamlarının tezgahladığı bir soykırımdır.

    Dersim Alevi soykırımı, Feodalite ile Cumhuriyetin çatışması da değildir… Türkiye Cumhuriyeti’nin Alevilerden daha ilerde bir misyonu hiçbir zaman olmamıştır. BEN İNSANIN DEĞERİNİ BÖLEMEM/ DOĞU BATI GAVUR MÜSLİM BİR BANA” denilen Aleviliğin Uygarlık Seviyesinin yanına bile yaklaşamış ve Sünni Din Adamlarının çakıldığı, Ortaçağ Karanlığına çakılıp kalmıştır.

  4. ahmet saltık bu cevabımı sansürleme
    eski tümgeneral naci beştepeye cevap
    önce oku
    sonra oku
    ve yine oku
    ama vicdanını dışlamadan
    hakeret etmeden
    fetullah gülen hocaefendiye saygı göster
    yakında Türkiyeye gelecek belki randevu istersin…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir